22 Mart 2019 Cuma
22.03.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: KUR’AN VE SÜNNET BİR BÜTÜNDÜR
22.03.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: KUR’AN VE SÜNNET BİR BÜTÜNDÜR
Aziz Müminler!
Okuduğum âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle ve iyi kimselerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!”1
Okuduğum hadis-i şerifte ise Resûl-i Ekrem (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Sözün en güzeli Allah’ın kitabıdır. Rehberliğin en güzeli ise Muhammed’in rehberliğidir.”2
Muhterem Müslümanlar!
İnsanoğluna karşı çok merhametli olan Rabbimiz, onu dünya hayatında yalnız ve desteksiz bırakmamıştır. Kullarına doğru yolu göstermek üzere peygamberler göndermiş, hidayet rehberi kitaplar indirmiştir. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem ile başlayan peygamberlik vazifesi hâtemü’l-enbiyâ Muhammed Mustafa (s.a.s) ile sona ermiştir. Hz. Âdem ile başlayan ilâhî mesaj, Peygamberimize indirilen Kur’an-ı Kerim’le taçlanmıştır. Kıymetli Müminler! Kur’an-ı Kerim, Allah tarafından bütün insanlığa gönderilen son ilâhî hitaptır. Cenâb-ı Hakkın sözü, kelâmıdır. Okunması ibadet olan Kitâp’tır. Hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, helal ile haramı birbirinden ayıran Furkân’dır. Ruha ve bedene şifa, ahlâkî hastalıkları tedavi eden devadır. Dünya ve ahiret mutluluğunun yollarını gösteren hüdâdır. İnsana yaratılış gayesini hatırlatan Zikir’dir.
Muhterem Müminler!
Sünnet, Sevgili Peygamberimizin hayat tarzı, sözleri, fiilleri ve onaylarıdır. Kur’an, bize imanı ve yalnızca Allah’a kul olmayı emretmiş; sünnet, imanın hakikatlerini öğretmiştir. Kur’an, bize imanımızın gereği olan ibadetleri emretmiş; sünnet, bu ibadetleri nasıl yapacağımızı göstermiştir. Kur’an, bize güzel ahlâkı emretmiş; sünnet ise erdemli bir hayata model olmuştur.
Değerli Müslümanlar!
Peygamber Efendimiz (s.a.s), âlemlerin Rabbinden aldığı vahyi insanlara hem tebliğ etmiş hem de açıklamıştır. Onun güzide yaşantısı, Allah’ın rızasına uygun yaşayan iyi bir Müslüman olmak için önümüzdeki en güzel örnektir. Şu geçici dünyada ve kalıcı ahiret yurdunda huzura ermek istiyorsak, tek çaremiz Peygamberimizin sünnetine uymak, onun gibi yaşamaya, onun gibi düşünmeye ve onun gibi davranmaya çalışmaktır. Kur’an-ı Kerim’de bu durum şöyle ifade edilmiştir: “Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için;
Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”3
Kıymetli Müslümanlar!
Resûl-i Ekrem Efendimiz, O’na peygamberlik görevi veren Rabbimizin kontrolü altında yaşamış, bir insan olarak kimi zaman en küçük bir hata işlediğinde bile Rabbimiz tarafından hemen uyarılmıştır. Kur’an’ın ifadesiyle Peygamberimiz (s.a.s) asla heva ve hevesine göre konuşmamış, vahye uymuştur.4 Ashâb-ı kirâm onun mübarek sözlerini ve davranışlarını büyük bir dikkatle izlemiş ve derin bir hassasiyetle genç kuşaklara aktarmıştır.
Kur’an ve sünnet ayrılmaz bir bütündür. Dinimizin esasını teşkil eden Kur’an’ı, Peygamberimizin sünnetinden ayrı düşünmek imkânsızdır. Kur’an ile sünnet arasına mesafe koymak, “Kur’an bize yeter” diyerek sünnetin dindeki yerini hafife almak, Peygamberimizden bize ulaşan sahih bilgi hakkında şüphe uyandırmak, iyi niyetten uzak büyük bir vebaldir. Zira Kur’an’a iman eden Müslüman toplumların geleneği sünnet ile yoğrulmuş, İslam medeniyetinin temelleri Kur’an ve sünnet üzerine kurulmuştur. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s) Veda Hutbesi’nde şöyle buyurmuştur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.”5
Aziz Müminler!
O halde Yüce Kitabımız Kur’an’a sımsıkı sarılalım ve onun emri üzerine Sevgili Peygamberimizin sünnetine uyalım. Dinimizi en doğru şekilde öğrenme ve yaşama konusunda Kur’an’ın rehberliğinden ve sünnetin izinden ayrılmayalım. Kur’an ve sünneti birbirinden ayırarak din istismarına kapı aralayanlara, şöhret ve çıkar devşirmeye çalışanlara karşı uyanık olalım. Sünneti bugünlere taşıyan hadis külliyatımızın güvenilir olmadığını iddia eden bir zihniyete asla itibar etmeyelim. Sahih sünneti Peygamberimize ait olmayan sözler ve hurafelerle istismar edenlere karşı da uyanık olalım. Allah’ın kitabı Kur’an’la, Peygamberimizin nezih sünnetiyle hayatını şekillendiren evlatlar yetiştirmek için gayret sarf edelim.
Aziz Müslümanlar!
Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı öncülüğünde cami inşaatlarımız devam etmektedir. Âli cenap milletimizin destekleriyle inşa edilen camilerimizde ezan-ı Muhammedi gök kubbede yankılanmakta, müminler omuz omuza saf tutarak birlik ve beraberliklerini kuvvetlendirmekte, inanmış gönüller ilim ve irfanla buluşmaktadır. Cuma namazından sonra yurt içinde özellikle üniversitelerimizde ve yurt dışında muhtelif ülkelerde yapımı devam eden camilerimiz için yardımlarınıza müracaat edilecektir. Bu vesileyle geçmişten günümüze camilerimizin inşa ve ihyasına katkı sunan siz aziz cemaatimize teşekkür ediyor, yapacağınız yardımların dergâh-ı ilâhîde kabul olmasını Rabbimizden niyaz ediyorum.
1 Nisâ, 4/69.
2 Nesâî, Îdeyn, 22.
3 Ahzâb, 33/21.
4 Necm, 53/3-4.
5 Muvatta’, Kader, 3.
Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx
PEYGAMBERİMİZİN ANNESİ, BABASI VE AİLESİ’NİN İSİMLERİ
15 MART 2019AİLESİ
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Annesi ve Babasının adları. ailesi ve yakın akrabalarının isimleri…
Hz. Muhammed Mustafa -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke-i Mükerreme’de, 12 Rebiülevvel (20 Nisan Pazartesi) 571 yılında dünyayı şereflendirmiştir. 12 Rebiülevvel (6 Haziran Pazartesi) 632 tarihinde de Medine-i Münevvere’de vefât etmiştir.
- Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) hayatını kısaca veya daha detaylı bir şekilde okumak için tıklayınız.
PEYGAMBERİMİZİN (S.A.V) AİLESİ VE AKRABALARININ İSİMLERİ
Babasının adı: Abdullah
Annesinin adı: Âmine
Dedesinin adı (Babasının babası): Abdulmuttalip
Babaannesinin adı: Fâtıma bint-i Ömer el-Mahzûmiyye
Dedesinin adı (Annesinin babası): Vehb
Anneannesinin adı: Berre
Amcaları: Zübeyr (Ebû Tâhir), Ebû Tâlib, Abbâs, Dırâr, Hamza, Mukavvim, Hacl, Hâris, Ebû Leheb, Gaydak, Abdülkâbe, Kusem.
Halaları: Ümmü Hakîm el-Beydâ, Âtike, Ümeyme, Ervâ, Berre, Safiyye.
Teyzeleri: Ferîda ve Fahita
Dayıları: Abdyağûs, Ubeydyağûs.
Hanımlarının isimleri:
Hatîce bint-i Huveylid, Sevde bint-i Zem‘a, Âişe bint-i Ebû Bekir, Hafsa bint-i Ömer, Zeyneb bint-i Huzeyme, Ümmü Seleme (Hind bint-i Huzeyfe), Zeyneb bint-i Cahş, Cüveyriye bint-i Hâris, Safiyye bint-i Huyey, Ümmü Habîbe (Remle bint-i Ebû Süfyan), Meymûne bint-i Hâris, Mâriye bint-i Şem‘ûn.
Çocuklarının isimleri:
Erkekler: Kâsım, Abdullah (Tayyib ve Tâhir), İbrahim.
Kızlar: Zeyneb, Rukıye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma.
Kızlar: Zeyneb, Rukıye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma.
Torunlarının adları:
Erkekler: Ali, Abdullah, Hasan, Hüseyin, Muhsin.
Kızlar: Ümâme, Ümmü Gülsüm, Zeyneb.
Kızlar: Ümâme, Ümmü Gülsüm, Zeyneb.
Damatlarının İsimleri: Hz. Ali (r.a) ve Hz. Osman (r.a)
Ebesinin adı: Şifâ bint-i Avf (Ümmü Abdurrahmân)
Dadısının adı: Ümmü Eymen
Süt Anneleri: Süveybe el-Eslemiyye (Ebû Leheb’in âzâtlı câriyesi), Halîme bint-i Ebî Züeyb es-Sa’diyye.
Süt Kardeşlerinin isimleri:
Süveybe’den: Abdullah bin Cahş, Hamza bin Abdülmuttalib, Ebû Seleme bin Abdülesed, Mesrûh bin Süveybe.
Halîme’den: Halîme’nin kocası Hâris’in çocukları Abdullah, Üneyse, Huzâfe (Şeymâ).
Süveybe’den: Abdullah bin Cahş, Hamza bin Abdülmuttalib, Ebû Seleme bin Abdülesed, Mesrûh bin Süveybe.
Halîme’den: Halîme’nin kocası Hâris’in çocukları Abdullah, Üneyse, Huzâfe (Şeymâ).
PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN (S.A.V) SOYU
Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendinmiz’in temiz ve pak soyu yirmi birinci kuşaktan atası olan Adnân vasıtasıyla Hz. İbrahim -aleyhisselâm-’in oğlu Hz. İsmail -aleyhisselâm-’a dayanmaktadır. Bu sebeple Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimzi’in soyunun da mensup olduğu Kuzey Araplarına İsmâilîler veya Adnânîlergibi isimler de verilmektedir (Araplar’ın diğer ana kolu, anayurdu Güney Arabistan olan Kahtânîler’dir).
Hz. Peygamber-sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Adnân’a kadar soy kütüğü kesin olarak bilinmekte olup şöyledir: Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib (Şeybe) b. Hâşim b. Abdümenâf b. Kusay b. Kilâb b. Mürre b. Kâ‘b b. Lüey b. Gâlib b. Fihr (Kureyş) b. Mâlik b. Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyâs b. Mudar b. Nizâr b. Mead b. Adnân. Bu tabloya göre Hz. Peygamber, Araplar’ın, Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’in soyundan gelen Adnânîler kolundan, Kureyş kabilesinin Hâşimoğulları sülâlesine mensup Abdullah b. Abdülmuttalib’in oğludur.
http://www.islamveihsan.com/peygamberimizin-annesi-babasi-ve-ailesinin-isimleri.html
21 Mart 2019 Perşembe
Dr. Vehbi Karakaş - Ölüme Hazırlanılmaz, Hazırlıklı Yaşanır
Dr. Vehbi Karakaş - Ölüme Hazırlanılmaz, Hazırlıklı Yaşanır
Ölüme hazırlanılmaz, hazır olunur, hazırlıklı yaşanır. Çünkü ölüm, “hazırlıklarını tamamla, geliyorum”, demez. Beklenmedik bir vakitte ansızın gelebilir. Denemeler kitabının sahibi Montaigne de her halde bunun için demiş: “Ölümün bizi nerde yakalayacağı belli değil, en iyisi biz onu her yerde bekleyelim.”
Ölüme hazırlıklı olmak demek, bize tahsis edilen ömrü ve hayatı Müslümanca yaşamak demektir. Müslüman’ın Müslümanca yaşaması ölüme en güzel bir hazırlıktır.
İnanan-inanmayan herkes ahirete gitmektedir. Önemli olan ahirete sağ-salim gitmek, mümin olarak, Müslüman olarak, cennetlik olarak gitmektir. O da, bu dünyada mümince, Müslümanca yaşamaya, iyi ameller işlemeye bağlıdır. Onun için Allah:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ
“Ey müminler! Allah’tan hakkıyla korkun ve ne yapın yapın Müslüman ölün.”[1] Buyuruyor. Müslüman ölebilmek için Müslümanca yaşamak lazım. Müslümanca yaşamayan, Müslüman ölemez. Müslüman ölmeyen de cennete kavuşamaz. “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz.”[2] Mealindeki hadis de bu gerçeğe işaret etmektedir.
Ölüme hazır olan insan:
1-Var ve bir olan Allah’a inanır. Bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız olamayacağı, bir harf yazarsız yazılamayacağı gibi,[3] şu kusursuz alem de ustasız yapılamaz, yazarsız yazılamaz, kendi kendine olamaz. Mutlaka bu alemin de bir yaratıcısı vardır; o da Allah’dır, der, Ona ve Onun koyduğu diğer iman esaslarına yürekten inanır.
2-Ölüme hazır olan insan, inandığı Allah’a itaatin ve muhabbetin sembolü olan beş vakit namazını aksatmadan dosdoğru (tadil-i erkan ve huşu ile) kılar.
3-Her yıl kavuştuğu Ramazan orucunu sağlığı el verdiği nisbette firesiz tutar.
4-Zenginse zekatını tam ve zamanında, başa kakmadan verir.
5-Yine zenginse gösterişe girmeden ömürde bir kere hac farizasını yerine getirir.
6-Allah’ı hiç gündeminden ve hatırından çıkarmaz. Kur’an’ı okur ve ahkamıyla yaşar. Hz. Muhammed’i (sav) uyulması gereken yegane lider görür ve onun ahlakıyla bezenir, güzelleşir. Ölüme ve ahiret yolculuğuna her an çıkmaya hazır insanın, zikirsiz, fikirsiz, şükürsüz, duasız anı ve mekanı yoktur. Besmelesiz hiçbir işe başlamaz. Besmele ile başlayamayacağı her şey ve her eylemin mekruh ve haram olduğunu bilir. Spora ve yürüyüşe ayırdığı zamanı dahi tesbihat, dua ve salat u selamlarla tamamlar. Her şeyin secdede olduğunu görür, Allah dediğini duyar. Onların zikrine, namazına secdesine eşlik eder. Yunus olur:
Dağlar ile, taşlar ile çağırayım Mevlam seni,
Seherlerde kuşlar ile çağırayım Mevlam seni,
der.
Ölüme hazır insan, okuyan, yazan, düşünen, düşündüren insandır. İyiliği emreder, kötülükten sakındırır. Gafletten, sapıklıktan Allah’a sığınır, gaflet uykusuna dalmışları hikmetle ve güzel öğütle uyandırır. Malayani şeylerle meşgul olmaz. Eliyle-diliyle kimseyi incitmez. Yemede-içmede, sözde israf etmez. Gıybetten, hakaretten, yalandan ve iftiradan uzak durur. Eşini ebedi hayat arkadaşı olarak görür, hürmet ve muhabbet besler. Sözlerinin ve eylemlerinin ahirette kendisini utandıracağından korkar.
Böyle bir kimsenin ayrıca ölüme ve ahiret yolculuğuna hazırlanmasına gerek yok. Çünkü o bu hali ve imanıyla otomatikman hazırdır. Böyle birine ölüm gelse, ölüm, bu insan için nimet olur, rahmet olur, aşıkın maşukuna kavuşması olur, bayram olur, sefa olur, saadet olur, bin can ile arzu edilir bir seyahat olur ve nihayet cennet olur.
Ölüme hazır olmayan ve Müslümanca yaşamayan insana ölüm gelse, bu ölüm ona nimet değil, nıkmet olur, bela olur. Böyle birinin iki dünyası da zindan olur. Bu ölüm, imanı ve iyi ameli olmayana sefalet, helaket, felaket, musibet getirir ve nihayet kabir azabı ve cehennem olur, çıkar.
Benzin almak için bir istasyona girdik. Büyük servete sahip oluşuyla tanıdığımız biri, istasyonun kapısında görünüverdi. Her şeyi vardı, ama dinle, imanla ciddi bir münasebeti, ahirete hazırlanmak gibi bir endişesi ve namazla da hiç ilgisi yoktu. Zaten yüzünde de secdenin izleri görünmüyordu.
Oğluma dedim:
-Şu adama iyi bak. Şimdi herhangi bir sebepten dolayı ölüm gelse, bu adamın canını alsa, dünya açısından bu adam sıfırlanır mı, sıfırlanmaz mı? Oğlum:
-Sıfırlanır, dedi. Ahirete yatırımı olmadığı için ahiret açısından da koca bir sıfır alır mı almaz mı? Oğlum yine:
-Alır, dedi.
-Böylece adamın elinde kalan sıfıra sıfır, elde var sıfır, olur mu olmaz mı?
-Olur, dedi.
-İşte bir insan için en acı son budur güzel oğlum, biz böyle olmamalıyız, olamayız, dedim. Ne acı gerçektir, değil mi? Ölüme ve ahiret yolculuğuna hazır olmayan bu adama ölüm geldiği zaman iki dünyanın cennetini de bir anda kaybetmiş oluyor. Netice bu ise neyleyeyim ben bu serveti, neyleyeyim ben böyle yaşamayı? Hayret, hayret ki hayret... Çok şeyin sahibi görünen adam, ölünce her şeyi elinden alınmış olacak ve hiçbir şeyin sahibi olmadığını anlayacak, üstelik ölüme ve ahirete hazırlıklı yaşamadığı için azapla ve cehennemle baş başa kalacak. Neyleyeyim ben böyle gücü, böyle kuvveti! Yazık yazık yazık! Ah insanoğlu, keşke ölüm gelmeden bunları anlayabilsen, uyanabilsen.
İşte bunun için Allah Dostu: “Ey insan! Ölüm sekeratı uyandırmadan önce uyan.”[4] Demiş.
Ben de nefs-i emmaremi uyandırmak için birkaç söz söyleyeceğim. Benim gibi nefsinden yana dertli olanlar, bir vicdan muhasebesi yaparak bu sözleri bir tokmak gibi nefs-i emarelerinin başına vurabilirler.
Ey nefs-i emmarem! Elinde fırsat varken tevbe et, yanlışlardan dön, helal daire keyfe kafidir, harama girme. Şimdiye kadar bilerek veya bilmeyerek haklarını zay ettiklerinin hakkını ver. Mazlumun ahından, bedduasından kork. Namaz kılmıyorsan derhal namaza başla. Çok az zamanın kaldı. Şartlarına uygun namaz, seni her türlü yanlıştan, zarardan koruyacak ve kurtaracaktır.[5] Namaz kıldığın halde haksızlık yapmaya devam ediyorsan, hakları çiğniyor ve hukuka tecavüz ediyorsan Allah’tan kork. Allah sana mühlet verir, ama yaptıklarını yanına koymaz. Allah nice kudretli zalimlere diz çöktürmüş, defterini dürmüş ve cehenneme yollamıştır. Ezdiklerinden, üzdüklerinden, helallik iste, özür dile. Çabuk ol, bunlara vakit bulamayabilirsin. Unutma, alkışın, hayranın, makamın, rütbenin, torpilin yandaşın işe yaramadığı ahiret mahkemesine doğru gidiyorsun. Öyle şeyler yap ve öyle şeyler söyle ki yaptıkların ve söylediklerin seni o mahkemede utandırmasın,[6] zincire vurdurup cehenneme attırmasın.[7]
Rabbim bizi onlardan eylemesin. Dünyaya nasıl tertemiz ve ağrısız getirdiyse, ahirete de tertemiz ve ağrısız götürdüklerinden eylesin.
[1] Al-i İmran, 3/102
[2] Münavi, Feyzü’l-Kadir, 5/663
[3] Bkz. Sözler, 10. Söz.
[4] Bkz. Mesnevi-i Nuriye, Habbe, 111
[5] Bkz. Ankebut, 29/45
[6] Bkz. Al-i İmran, 3/30
[7] Bkz. Hakka, 69/30-32
20 Mart 2019 Çarşamba
AMELLERİMİZ BİZİ KURTARIR MI?
Ameline güvenme! Zira bütün ibadetlerimiz, amellerimiz ve hizmetlerimiz, tıpkı duâlarımız gibi kabule muhtaçtır.
Kulun hiçbir ameli, kendisine lutfedilmiş olan nîmetlerin şükür borcunu tam olarak ödemeye kâfî gelmez. Bunun içindir ki, sâlih ve ârif kullar ve hattâ peygamberler dahî, yalnız amellerinin mukâbilinde değil, onlara ilâveten Allâh’ın af ve merhametiyle muhâsebe olunmayı arzu ederler. Nitekim bir gün Allah Resûlü ashâbını ifrat ve tefritten uzak, muvâzeneli bir kulluk hayâtı yaşamaya dâvet ederek:
“Orta yolu tutunuz, (Kitap ve Sünnet’in istikâmeti üzere) dosdoğru olunuz. Biliniz ki, hiçbiriniz ameli sâyesinde de kurtuluşa eremez.” buyurmuşlardı. Sahâbîler:
“Siz de mi kurtulamazsınız, ey Allâh’ın Resûlü?” diye hayrretle sordular. Efendimiz:
“(Evet) ben de kurtulamam. Ancak Allah, rahmet ve keremi ile beni bağışlamış olursa, o başka!” cevâbını verdi. (Müslim, Münâfikîn, 76, 78)
Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:
“Bir adam, doğduğu günden, yaşlanıp öldüğü güne kadar Allah rızâsı için ve tâat niyetiyle alnını yerden kaldırmayıp gayret etse, o adam yine de kıyâmet günü amellerini az görür.” (Ahmed, c. IV, s. 185)
AMELLERİMİZ KURTULUŞUMUZA KÂFİ DEĞİL
Yâni böyle âbid bir mü’min bile amellerinin kurtuluşuna kâfî gelmeyeceğini anlar. Peygamber Efendimiz de gecelleri ayakları şişinceye kadar namaz kıldığı hâlde yine de:
“Allâh’ım! Sen’i lâyık olduğun şekilde medh ü senâdan âcizim! Sen kendini nasıl medh ü senâ etmişsen öylesin!” (Müslim, Salât, 222) niyâzında bulunarak insanoğlunun bu husustaki mutlak aczini beyân etmiştir. Dolayısıyla bizlere düşen, hiçbir zaman gayreti elden bırakmamakla birlikte, amellerimizle kendimizi tesellî etmeyip Allah’tan af ve kerem dilemektir.
Velhâsıl, insanların fânî lezzetler ve nefsânî arzular kıskacında ve rûhî buhranların girdabında âdeta boğulduğu günümüzde, üzerimizdeki ilâhî mes’ûliyetlerin daha da ağırlaşmış olduğu muhakkaktır.
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Gönül Bahçesinden Öyle Bir Rahmet Ki, Erkam Yayınları
http://www.islamveihsan.com/amellerimiz-bizi-kurtarir-mi.html
PEYGAMBERİMİZİN İNFAK ANLAYIŞI
Peygamberimizin (s.a.v) infak hassasiyeti ve anlayışı nasıldı? Peygamberimizin (s.a.v) tüm insanlığa şefkat ve merhamet timsali olarak gönderiliş olmasının en güzel örneklerinden bir tanesi…
Hazret-i Câbir’den naklen Tefsîr-i Hâzin’de deniliyor ki:
“Küçük bir çocuk Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna geldi. Annesinin bir gömlek istediğini arz etti. O sırada Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, sırtındakinden başka gömleği yoktu. Çocuğa başka bir zaman gelmesini söyledi. Çocuk gitti. Tekrar gelip, annesinin Hazret-i Peygamber’in sırtındaki gömleği istediğini söyledi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hücre-i Saâdet’e girdi, sırtındaki gömleği çıkarıp çocuğa uzattı.
O esnâda Bilâl -radıyallâhu anh- da, namaz vakti girmiş olduğundan ezân-ı Muhammedî’yi okumaya başladı. Fakat Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sırtına alacak bir şey bulamadığı için cemaate çıkamadı. Ashâbdan bazıları, merak edip Hücre-i Saâdet’e girdiler; Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i gömleksiz olarak buldular.
Servet bir emânettir. Onun saâdetine ve lezzetine kavuşabilmek, ancak mahrumların ıztırâbından hislenmek ve kalbimizden onlara bir şefkat ve merhamet penceresi açabilmekle mümkündür.
Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“Şefkat ü merhamette güneş gibi ol!
Başkalarının kusurlarını örtmekte gece gibi ol!
Sehâvet ü cömertlikte akarsu gibi ol!
Hiddet ü asabiyette ölü gibi ol!
Tevâzû ve mahviyette toprak gibi ol!
OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN;
GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL!..”
Unutmamak gerekir ki, bir kimse kendini nasıl gösterirse göstersin, onun gönül testisinde ne varsa, dışarıya dökülecek olan da odur. Çünkü nice aşk ve muhabbet ateşiyle dolu olduğundan bahsedilen testiler vardır ki, neticede gaflet suları akıtmışlardır. Kezâ nice âb-ı hayattan bahsedenler, ondan bir yudum bile içememiş, içirememişlerdir. Buna mukâbil nice mahviyet içinde gizlenip de dışarıdan boş bir testi zannedilen has kullar, gönüllerindeki bir katrenin içinde dipsiz ve sâhilsiz bir umman olmuşlar, Allah onları yanıp susamış olan âşıklara bir kevser suyu gibi ikram etmiştir.
Allah Teâlâ, cümlemize dünyâda böyle bir Kevser ve Mâ-i Tesnîm’den damlacıklar lutfederek bizleri ind-i ilâhîsine kabul olunan muhlis ve samîmî gönül erlerinden eylesin! Âmîn!..
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mesnevî Bahçesinden BİR TESTİ SU, Erkam Yayınları
http://www.islamveihsan.com/peygamberimizin-infak-anlayisi.html
19 Mart 2019 Salı
Bir hidayet hikâyesinin hatırlattıkları
Bir hidayet hikâyesinin hatırlattıkları
26 Nisan 2017, Çarşamba
Hıristiyan bir ailede doğup büyüdükten sonra İslâmı seçen ve Müslüman olma serüvenini “Teksas’tan Hakikate Yolculuk” isimli kitapta anlatan ABD’li yazar Najla Tammy Kepler, Kadıköy İmam Hatip Lisesi’nde düzenlenen bir programa katılmış ve hikâyesini anlatmış.
Haberlerde genişçe yer alan bu hidayet yolculuğu hikâyesi, kimin ne zaman ve hangi yolla hidayete kavuşacağının sır olduğunu akla getirdi.
Hıristiyan bir ailede yetişen ve 16 yaşında hayatı sorgulamaya başladığını belirten ABD’li yazar Kepler, İncil’in kafasındaki sorulara cevap vermediğini belirterek hidayet yolculuğunu şöyle anlatmış:
‘’Belki, annemin gittiği kilisenin papazı, sorularıma cevap verir diye, kiliseye gittim ve ona ‘Kitap domuz yemenin haram olduğunu söylüyor. O zaman biz neden domuz yiyoruz? Kitap Cumartesi kiliseye gelin diyor, biz neden Pazar günleri geliyoruz?’ gibi basit sorular sordum. Ama kilisede basit sorularıma bile cevap alamadım. Yaşadığım bu hayal kırıklığından sonra bir daha da kiliseye gitmedim.’’
Sorularına cevap bulamayınca sıradan Amerikalı bir genç gibi kendini oyalayacak rutin şeylerle meşgul olduğunu, ama her sabah ‘’Allah’ım bana bir yol göster’’ şeklinde duâ ettiğini ilâve eden Kepler, kendisinin hidayetine vesile olanın “namaz kılmayan, oruç tutmayan, ama Allah’a inanan bir Müslüman” olduğunu hatırlatmış.
Dikkat çekici hidayet yolculuğu şöyle devam etmiş: “3 yıl Allah’a bana bir yol göstermesi için duâ etmiştim. 3 yıl sonra Allah o yolu, bana gösterdi. Okuduğum üniversitede bir Türk öğrenci. İngilizce bilmiyordu, namaz kılmıyordu ve oruç tutmuyordu, ama bana Allah’ı ve İslâmı anlattı. Ama onun bana anlattığı İslâmla da yetinmedim ve daha çok araştırdım. Bana hediye edilen bir kitap, tümden hayatımı değiştirdi. Yarım saatte okunacak bir kitaptı. Ama günlerce okudum. Allah, namaz, oruç, ihsan; bir sürü kavramı öğrendim. Ve Hz. Muhammed’i tanıdım. Bu, tümden hayatımı değiştirdi. Aradığımı bulmuştum ve mutluydum.’’ (AA, 14 Nisan 2017)
Najla Tammy Kepler (İlhan)’ın sanal âlemde yer alan diğer anlatımlarından öğrendiğimize göre kendisine hediye edilen kitap, Peygamberimizin (asm) “40 hadis-i şerif”inden ibaretmiş. 40 hadisten, hayatta lâzım olacak çok meseleyi öğrendiğini anlatan Kepler, Müslüman olması sebebiyle Hıristiyan ailesi ve toplum tarafından çok sert bir şekilde eleştirildiğini, ama buna rağmen yılmadığını da anlatmış.
Allah’a hamd olsun ki hidayet nasip olduğunda akla gelmeyen bir sebep vesile ediyor. Düşünün ki namaz kılmayan, oruç tutmayan bir Müslüman, hediye ettiği bir kitapla bir Hıristiyanın Müslüman olmasına yani inşallah Cennet’i kazanmasına vesile oluyor. Bir kişinin Müslüman olmasına vesile olmak az şey mi? O halde kimseyi kınamamak gerektiği bir defa daha akla gelmiş olmuyor mu? Ve, ‘kitap’ın insanlarda sebep olduğu değişime de dikkat gerek.
İhlâsla, samimiyetle duâ edildiğinde kapıların nasıl açıldığını da görmüş oluyoruz. İnşallah bu vesileler çoğalır ve daha fazla insan İslâma teslim olur. Temennimiz ve duâmız hidayet hikâyelerinin çoğalması için...
http://www.yeniasya.com.tr/faruk-cakir/bir-hidayet-hikayesinin-hatirlattiklari_430284
İYİLİĞİ EMREDİP KÖTÜLÜĞE ENGEL OLMALIYIZ
Mü’min önce kendisini mânen ihyâ edecek, ardından muhitini ve toplumunu irşâd edecek. İçtimâîleşmek; Allah için bir araya gelmek, iyilik ve takvâ üzere yardımlaşmak, hayırlara anahtar, şerlere kilit olmak ve toplum hâlinde Allâh’ın dâvetine icâbet etmek demektir.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men edersiniz…” (Âl-i İmrân, 110)
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men edersiniz…” (Âl-i İmrân, 110)
YALNIZ KALMA!
Cenâb-ı Hak insanı Zâtına kulluk etsin diye yarattı. İnsan; Rabbini tanıyacak, sevecek, O’na kulluk edecek.
Rabbimiz bu imtihanda muvaffak olup, kendisiyle dost olabilenleri cennetine davet ediyor. Hedef büyük… Yol uzun… Mükâfat muazzam ve muhteşem… Elbette bu büyük imtihanın çeldiricileri, zorlaştırıcıları da var. İnsan bu mukaddes yolculukta iki ateş arasında: Nefis ve şeytan.
Hazret-i Mevlânâ; Hakk’ın davetine icâbet edip nurlanmak için, nefsi ve nefsânî duyguları bertarâf etmenin zarûrî olduğunu şöyle bildirir:
“Gündüz gibi ışık saçmak istiyorsan, geceye benzeyen nefsini yakmalısın.”
Bir nevi yol kesici eşkıyâ olan bu iki düşmana karşı insan ömür boyu cihâd etmek mecburiyetinde. Kalbinde îmânı üfleyerek söndürmeye çalışan, onu karanlığa mahkûm etmek isteyen kötü niyetli düşmanlarına karşı, son nefese dek mücadeleye mecbur.
İnsan bu mücadelede yalnız kalırsa güçlük çeker. Zira düşmanı tek değildir. Kendi nefsi ve şeytanı ile birlikte, şeytânî ve nefsânî vesvese ve iğvâlara kendini kaptırmış koca bir ordu ile karşı karşıyadır. Öyle ise, mü’min; kendisi ile aynı dâvâda, aynı gayede olan, yani Hakk’ın davetine icâbet ederek, O’na yaklaşmaya gayret eden kardeşleriyle beraber olmalıdır. Hazret-i Mevlânâ; bu beraberliği, eşkıyâlarla dolu bir yolculukta bir araya gelerek, güçlü bir kervan teşkil eden yolculara benzetir:
“(Îman kardeşin olan) insanlarla dost ol. Çünkü kervan ne kadar kalabalık ve halkı çok olursa, yol kesenlerin beli o kadar kırılır.”
İçtimâîleşmek; bir araya gelmek, iyilik ve takvâ üzere yardımlaşmak, emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker vazifelerini edâ etmek, toplum hâlinde Allâh’ın davetine icâbet etmek demektir.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allâh’a inanırsınız…” (Âl-i İmrân, 110)
Her mü’min İslâm’ı yaşamakla memur olduğu gibi, yaşatmakla da vazifelidir. Her mü’min hâdisâtın ve devrin akışından mes’uldür. İslâm ve müslümanların istikbâli hakkında bîgânelik, bir mü’mine yakışmaz. İslâm nûrunun tamamlanmasında, Allâh’ın dînine yardım etmekte her mü’min aşk ile gayret etmekle mükelleftir.
Âyette şöyle buyurulur:
“(İnsanları) Allâh’a davet eden, sâlih ameller işleyen ve; «Ben müslümanlardanım!» diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet, 33)
Rabbimiz bizden İslâm karakter ve şahsiyetini temsil etmemizi arzu ediyor.
“Biz, sizleri ılımlı bir ümmet olarak (hayırhah bir ümmet olarak, istîdâtlı bir ümmet olarak) halk ettik. Siz, yeryüzünde Allâh’ın şahitlerisiniz. Peygamber de kıyâmet günü size şahit olsun.” (el-Bakara, 143)
Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Peygamberler, ümmetlere Allâh’ın şahididir (örnektir, üsve-i hasenedir. Allâh’ın dîninin temsilcisidir.) Benim ümmetim de diğer ümmetlere Allâh’ın temsilcisidir.” (Bkz. Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XII, 171-172/34530)
Bunun yolu ise; Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, sahâbe ve onları takip eden Hak dostlarının usûlü üzere, İslâm’ı en güzel şekilde temsildir. Fazîletli bir insan olup yaşayarak mârufu emretmek, münkeri nehyetmektir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Ağustos – 126.Sayı – 2015
http://www.islamveihsan.com/iyiligi-emredip-kotuluge-engel-olmaliyiz.html
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)