12 Aralık 2013 Perşembe

Kim Daha Zengin !


​​
Kim Daha Zengin !
 
 
Toplum olarak çoğumuzun hor gözle baktığı bir karton toplayıcısı. Namaz vakti girmiş ve sokaklarda elindeki arabası ile rızkını ararken belki de ailesine karşı olan görevini yaparken diğer yandan da Rabbine olan kulluk görevini yapmak için hayatına ve işine ara veriyor. Ellerinde ki iş eldivenlerini çıkarıp tekbir ile dünyayı ve topladığı kartonları arkasına alarak namazını kılmaya başlıyor.
 
Ayette geçiyor ya ''Yeryüzü size mescid kılındı.'' bu güzel insanda o ayeti yaşıyor şuanda, Kainatın yaratıcısı olan Allah'ın kendisi için toprağı, çimleri kullanarak yaptığı yeşil mescidde etrafındakilerin garip bakışlarını aldırmadan onurla namazını Yaratıcısına olan kulluk görevini eda ediyor.
 
''Sana hamdolsun Rabbim!.'' diyor, sigortalı, çok yüksek paralar kazandıran bir işim olmasa da bana onları nasip etmesen de , namaz kılabilecek el, ayak verdiğin için, sana kulluk yapabilme nimetini verdiğin için hamdolsun diyor.
 
Aslında ağzını hiç açmadan da çokta güzel bir mesaj veriyor kendisini öyle gören insanlara; Haydi sizde bir niyet edin ve durun namaza diyor. İçinde bulunduğunuz durum ve vaziyete hiç aldırmadan...
Ve bu tabloyu izlerken bana da şu ayeti hatırlatıyor; "Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün olanınız, takvaca en ileride olanınızdır." (Hucurat Suresi, 13
 
​​
 

ZİNA YAPMAK İSTEYEN GENÇ

''''ZİNA YAPMAK İSTEYEN GENÇ""

BİR GÜN Peygamber Aleyhisselamın huzuruna bir genç geldi. Sıkıntılı bir hâli vardı. Ey Alllah'ın Resulü, zina etmem için bana izin ver. Artık tahammülüm kalmadı, dedi....

 

Orada bulunanlar, gencin bu fena isteğinden dolayı, hiddete geldiler. Bazıları onu şiddetle azarlarken, kalkıp ağzını kapatmak için üzerine hücum edenler oldu. Suratına bir tokat aşketmek arzusuyla yerinden fırlayanlar bile vardı.

Ancak, o Şefkatli Nebî, bunların hiçbirine izin vermediği gibi, susup genci dinledi. Sonra yanına çağırdı ve onu dizlerinin dibine oturtup sordu:

 

Böyle bir şeyin senin annenle yapılmasını ister miydin??

Genç:

 Anam babam sana feda olsun yâ Resulallah! Elbette istemezdim.

Peygamber Aleyhisselam:

 Hiçbir insan, annesine böyle bir şey yapılmasını istemez? buyurdu ve:

 Peki senin bir kızın olsaydı, ona böyle bir şey yapılmasını ister miydin? diye sordu.

Genç adam bu soruya da:

 Canım sana feda ey Allah'ın Resulü, istemezdim. diye cevap verdi.

Peygamber Aleyhisselam:

 Hiçbir insan, kızına böyle birşeyin yapılmasını istemez buyurdu. Ardından da:

 Halanla veyahut teyzenle böyle bir şey yapılmasını ister miydin? dedi.

 Hayır yâ Resulallah! dedi genç.

 Bir başkasının kız kardeşinle zina etmesini ister miydin? dedi Resulallah.

 Hayır! hayır, istemezdim! diye cevap verdi genç.

Ve Peygamber Aleyhisselam sözlerini şöyle bitirdi:

 Hiç kimse, halasıyla, teyzesiyle, kız kardeşiyle zina edilmesini istemez. Sonra da, o gence dua buyurdu:

 Allah'ım bunun günahını bağışla, kalbini temizle ve namusunu koru.

 Bazı raviler o gencin, Cüleybib olduğunu söylerler. Kendisi, nefsine hâkim olmakta zorlanan bir genç olarak tanınırdı ve ashab arasında kötü bir şöhreti vardı.

 

Ancak, Resulullah ile aralarında geçen bu olaydan sonra, tertemiz birisi oldu. Daha önceleri kimse ona kız vermek istemezken, Peygamber Aleyhisselamın aracılığı ile evlendirildi.

 

Evlendikten az bir zaman sonra da, ilk katıldığı harbde şehit oldu.

 

Peygamberimizin Hayatından Seçilmiş Öyküler adlı kitaptan..

Rabbim tüm kardeşlerimizi bu duruma düşmekten korusun,

Düşenlere Tövbeyi Nasuh nasip etsin..

Ahir zamanın en büyük Fitnesi...


11 Aralık 2013 Çarşamba

​Kimse kendisi için belirlenen kaderin dışına çıkamaz.

​Kimse kendisi için belirlenen kaderin dışına çıkamaz.

 

 

Hz.Yusuf’un kaderinde önce öldürülmesinin planlanması, sonra da vazgeçilip kuyuya atılması vardır. Yoksa yanlış kader anlayışında olduğu gibi, kaderin değişmesi, gibi bir durum kesinlikle söz konusu değildir. Yusuf Peygamberin kaderi tüm bu ayrıntılarla beraber yaratılmıştır.
 
Yusuf Peygamber daha çocukken bir rüya görmüş ve rüyasının yorumunu babasına sormuştur. Babası Yakup Peygamber ise Hz. Yusuf’un rüyasıyla ilgili yorum yapmış ve onu güzel haberlerle müjdelemiştir.


Ancak bununla birlikte rüyasını diğer kardeşlerine anlatmaması konusunda kendisini uyarmıştır. Bu olay Kuran’da şu şekilde bildirilir:
 

“Hani Yusuf babasına: Babacığım, gerçekten ben (rüyamda) on bir yıldız, Güneş’i ve Ay’ı gördüm; bana secde etmektelerken gördüm demişti. (Babası) Demişti ki: Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır. Böylece Rabbin seni seçkin kılacak…” (Yusuf Suresi, 4–6)
 

Yusuf Peygamber babasına rüyasını anlattığında, babasının rüyasını kardeşlerine anlatmaması konusunda onu uyarmasının sebebi, kardeşlerinin güven vermeyen tavırlarıydı.


Yakup Peygamber ilim sahibi, ferasetli bir insan olduğu için oğullarının fitne çıkarmaya müsait olan karakterlerinin ve kıskanç yapılarının farkındaydı. Onları çok iyi tanıdığı için Hz. Yusuf’a tuzak kurabileceklerini de tahmin etmekteydi. Bu nedenle Hz. Yakup şeytanın düşmanlığına dikkat çekmiş, Hz. Yusuf’a temkinli olmasını öğütlemiştir.

 

Kardeşlerinin Hz. Yusuf’a Tuzak Kurması

 

Yakup Peygamber Hz. Yusuf’u uyarmakta haklıydı, çünkü kardeşleri onu ve küçük erkek kardeşlerini babalarından kıskanmaktaydılar. İçlerindeki bu kıskançlık öylesine şiddetliydi ki, onları Hz. Yusuf’a tuzak kurmaya kadar götürdü.

 

 

Bu da Hz. Yusuf’un kardeşlerinin İslam ahlakından uzak olduklarının ve mümin karakteri sergilemediklerinin bir diğer göstergesidir. Onların kurdukları bu tuzak ve Yusuf Peygambere yaptıkları Kuran’da şöyle anlatılır:

 

“Onlar şöyle demişti: Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir; oysa ki biz, birbirini pekiştiren bir topluluğuz. Gerçekte babamız, açıkça bir şaşkınlık içindedir. Öldürün Yusuf’u veya onu bir yere atıp-bırakın ki babanızın yüzü yalnızca size (dönük) kalsın. Ondan sonra da salih bir topluluk olursunuz. (Yusuf Suresi, 8–9)

 

 

Ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, kardeşlerinin Hz. Yusuf’a tuzak kurmalarındaki en büyük etken kıskançlıktı. Babalarının Hz. Yusuf’u ve kardeşini daha çok seviyor olduğunu düşünmeleri onları bu kıskançlığa itmekteydi.

 

 

Yalnızca kendilerine yönelik bir sevgi istiyorlar, kendilerinin sayıca çok oluşları ve birbirlerini pekiştirmeleri nedeniyle sevgiye daha çok hak sahibi olduklarını düşünüyorlardı.

 

 

Elbette ki bu, son derece çarpık bir mantıktır. Çünkü Kuran’a göre müminlerin birbirlerini sevmedeki tek ölçüleri takvadır. Kim takvaca üstünse, kim Allah’tan daha çok korkuyor ve O’nun sınırlarını en titiz biçimde koruyorsa, kim en güzel ahlakı gösteriyorsa müminler doğal olarak en çok o kişiyi severler.

 

 

Açıktır ki, Yakup Peygamber de oğullarına sevgi yöneltirken bunu ölçü almıştır. Hz. Yusuf diğer oğullarından çok daha takva ve güzel ahlaklı olduğu için, bu durumda onu en çok sevmesi son derece doğaldır.

 

 

Fakat Hz. Yusuf’un kardeşleri bu bakış açısına sahip olmadıkları için, babalarının Hz. Yusuf’a ve kardeşine olan sevgisini de anlayamamışlardır. Bu da onların dinden uzak karakterlerinin önemli bir göstergesidir.

 

 

Dikkat çeken ayrı bir yönleri de, babaları hakkında kullandıkları saygısız üsluptur. Babaları üstün bir akıl ve feraset (anlayış) sahibi seçkin bir peygamber olmasına rağmen onlar Hz. Yusuf’a ve kardeşine olan sevgisinden ötürü babalarının “şaşkınlık içinde” olduğunu iddia etmekteydiler.

 

 

Bir peygambere karşı böyle saygısız bir üslup kullanmaları da onların imani zayıflıklarını göstermektedir. Onların Allah korkularının zayıf olduğunu anlamak için kuvvetli bir delil daha vardır: Hz. Yusuf’u öldürmek istemeleri…

 

 

Allah’tan korkan, ahirette hesap vereceğine inanan, Allah’ın her an kendisini işittiğini ve gördüğünü bilen bir insanın Allah’ın haram kıldığı böyle bir fiile yanaşmayacağı ve hatta aklından dahi geçirmeyeceği son derece açıktır.

 

 

Ancak bu kişiler babalarının kendilerini sevmesini sağlamak ya da kıskançlık duygularının neden olduğu öfkelerini dindirmek için, çözümü Hz. Yusuf’u öldürmekte ya da bir yere atıp bırakmakta bulmuşlardır.

 

 

Öldürmek zaten haramdır, ancak küçük yaşta bir çocuğu bir yere atıp bırakmak da çok vicdansızca bir harekettir. Bunu yapmayı düşünebilen insanlarda vicdan, merhamet gibi duyguların bulunmadığı son derece açıktır. Görüldüğü gibi, Hz. Yusuf’un kardeşleri acımasız ve zalimdirler.

 

 

Üstelik mantık örgüleri de çok bozuktur. Hz. Yusuf’a böyle bir kötülük yapıp, harama girdikten sonra hala “salihlerden olmayı” ummaktadırlar. Elbette ki, bir insan bir kötülük işledikten sonra Allah’tan samimi bağışlanma isterse, düzelmeyi ve salihlerden olmayı umabilir.

 

 

Fakat bu kişiler yaptıklarının yanlış olduğunu bile bile, önce kötü bir amel işleyip, sonra da salihlerden olmayı planlamaktaydılar. İşte bu, onların sağlıklı bir muhakeme yeteneğine ve mümin karakterine sahip olmadıklarının bir başka delilidir.

 

 

Ayetin devamında en zor anında Allah’ın Hz. Yusuf’a yardım ettiği, içlerinden birine onu öldürmek yerine kuyuya atma fikrini ilham ettiği haber verilir:

 

 

“İçlerinden bir sözcü dedi ki: Eğer (mutlaka bir şey) yapacaksanız, öldürmeyin Yusuf’u, onu kuyunun derinliklerine bırakıverin de bir yolcu kafilesi alsın. (Yusuf Suresi, 10)

 

 

Görüldüğü gibi, her ne kadar kardeşleri Hz. Yusuf’a tuzak kurarlarsa kursunlar, aslında Yusuf Peygamber Allah’ın kendisi için belirlediği kaderi yaşamaktadır.

 

 

Kimse kendisi için belirlenen kaderin dışına çıkamaz. Allah daha Hz. Yusuf doğmadan çok önce bu kaderi yaratmıştır, Yusuf Peygamber de bu kaderi aynen yaşamıştır.

 

 

Bu arada bir konuyu daha hatırlatmak gerekir ki, Hz. Yusuf’un ölümünü engelleyen, onu kuyuya atma fikrini getirerek yaşamasını sağlayan kardeşi değil, Allah’tır. Allah dilemese Hz. Yusuf’un kardeşi onu kuyuya atma fikrini düşünemez ve böyle bir fikir veremezdi.

 

 

Ancak Hz. Yusuf’un kaderinde önce öldürülmesinin planlanması, sonra da vazgeçilip kuyuya atılması vardır. Bundan dolayı kardeşi böyle bir fikirle gelmiştir. Yoksa yanlış kader anlayışında olduğu gibi kaderin değişmesi gibi bir durum kesinlikle söz konusu değildir.

 

 

Yusuf Peygamberin kaderi tüm bu ayrıntılarla beraber yaratılmıştır. Kardeşlerinin onu öldürmemeleri de onların bozulmuş bir planıdır. Ancak o planı da en baştan bozulmuş olarak yaratan Allah’tır.

 

 

Nitekim Allah bu planı, o daha henüz çocuk yaşta iken, gördüğü rüya aracılığıyla Hz. Yusuf’a bildirmiştir. Hz. Yusuf’un hayatı da, Allah’ın bildirdiği bu rüyayı doğrulayacak şekilde gelişmiştir. Allah kimi zaman dilediği kullarına bu şekilde gaybı haber verebilir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’e de (sav), Mekke’yi fethedip orada müminlerle birlikte güven içinde hac yapacağını bir rüya aracılığıyla bildirmiştir. Bu konudaki ayette şöyle buyrulmaktadır:

 

 

“Andolsun Allah, elçisinin gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram’a güven içinde, saçlarınızı tıraş etmiş, (kiminiz de) kısaltmış olarak (ve) korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih (nasib) kıldı.” (Fetih Suresi, 27)

 

 

Allah’ın gaybı bildirmesinin ve olayların da tam bu şekilde gerçekleşmesinin sırrı, bizim için “gayb” olan herşeyin, Allah katında ezelde tespit edilmiş, yaşanmış ve bitmiş olmasıdır. Gayb insanlar için vardır. Zamandan ve mekandan münezzeh olan Allah ise herşeyi yaratan ve bilendir. Tüm zamanı ve tarihi de, tek bir an olarak yaratmıştır.

 

 

Yaşanan herşey Allah’ın dilediği şekilde meydana gelir. Ve her birinde müminler için hayır ve güzellikler vardır. Yaşanılan ve sabır gösterilen her zorluğun ardından, Allah dünyada ferahlık ve nimet, ahirette ise sevap ve mükafat verir.

 

​​

 

​​

Üzülmesin, Ağlamasın Peygamberim!

 
Üzülmesin, Ağlamasın Peygamberim!

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.”(Tevbe, 128)
 

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Benimle sizin durumunuz şuna benzer: Bir adam ateş yakar. Ateş etrafı aydınlatınca pervâneler (gece kelebekleri) ve aydınlığı seven bir kısım hayvanlar bu ateşe kendilerini atmaya başlarlar. Adamcağız onlara mânî olmaya çalışır. Ancak hayvanlar galebe çalarak pek çoğu ateşe düşerler. Ben, ateşe düşmemeniz için sizi belinizden yakalıyorum, ancak siz ateşe atılmak için koşuyorsunuz!” (Buhârî, Rikâk, 26)
 

O’nun ümmeti için yapmış olduğu merhamet ve şefkat dolu sayısız duâlarından biri şöyledir:
Bir gün Allah Rasûlü (sav):

“Allâh’ım, ümmetimi koru, ümmetime merhamet et!” diye yalvararak ağladı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak:

“–Ey Cebrâil! -Rabbin her şeyi daha iyi bilir ama- gidip Muhammed’e niçin ağladığını sor.” buyurdu.
Cebrâil (as) geldi. Rasûlullah Efendimiz ona, ümmeti için duyduğu endişe sebebiyle ağladığını bildirdi.  (Hz. Cebrâil’in dönüp durumu haber vermesi üzerine) Allah Teâlâ:
“–Ey Cebrâil! Muhammed’e git ve O’na: “Ümmetin husûsunda Sen’i râzı edeceğiz ve Sen’i asla üzmeyeceğiz.” müjdemizi ulaştır.” buyurdu. (Müslim, Îmân, 346)


--

 

10 Aralık 2013 Salı

Kalbi Hastalık ve Tedavisi


Kalbi Hastalık ve Tedavisi

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
Onların kalblerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elîm bir azap vardır.” (Bakara, 10)

 

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Haberiniz olsun ki, bedende bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün beden iyi olur; o bozuk olursa bütün beden bozuk olur. İşte o, kalptir.” (Buhârî, Îmân, 39)

 

Ey aziz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kulun kalbine musallat olan ve onu Allah’a ibadetten alıkoyan hastalıkları ondan uzaklaştırmak, mutlaka yapılması gereken pek mühim bir iştir. Ta ki kalp, onlar sebebiyle Mukallib’inden (kalpleri evirip çeviren Allah tealâ) uzaklaşmasın ve O’na dost olmanın manevî neşesiyle dolup mesrûr olsun.

Bahsedilen hastalıklar dört çeşittir:

Birincisi; rızık konusudur ve onu elde etmek için gösterilen aşırı endişeler ve gayretlerdir. Hâlbuki bunun tedavisi tam tevekküldür.

İkincisi; hatıra gelen şeyler ve korkulardır ve bunları elde etme etme isteğiyle hukuka aykırı girişimlerdir. Bunun tedavisi, ancak işleri Allah’a ısmarlamaktır (tefviz.)

Üçüncüsü; başa gelen şiddet ve musibetlerdir. Bunun ilacı ancak sabırla hâsıl olur.

Dördüncüsü; kaza ve kaderdir ve bunların çeşitli şekillerde tezahüründen başa gelen kederlerdir. Bunun tedavisi olanlara rızâ göstermekledir.

Rızık hususunda tevekkül edip korku ve endişe zamanlarında işi Allah’a ısmarlayan ve zorluklara sabredip kazaya razı olan kulun kalbi sâfî olup huzûr ve sükûna erer. Ârif ve kâmil olup her murâdını alır.
​​
Bu dört hastalığın tedavisi ve ilacı şu dört asıldır ki; bunlar tevekkül, tefviz, sabır ve rızâdır. (Cafer Bekiroğlu, Altınoluk Dergisi, Kasım 2010)

--

8 Aralık 2013 Pazar

Şeytan zihnimizi etkiler mi?

Şeytan zihnimizi etkiler mi?

 

 Üzerine bir rüzgâr üflemedikçe, deniz durduğu yerde dalga üretmez. Kafamızdaki çirkin düşünceleri kim üretiyor? Şeytan var. İçimizde duyabileceğimiz üç sesli yayın kanalından, 
 
 
-Birisi lümme kapısından konuşan şeytanın sözüdür: Durmadan kini, kibri, zulmü, şehveti telkin eder.
 
–İkincisi vicdan kapısından konuşan melektir; yüce Yaradan’ın emriyle hakkı telkin eder: “...

 
 
 

Rabbine dön, adil, dürüst ol, ahırete hazırlan.” der.
 
-Üçüncüsü bu iki kanalı dinleyip, değerlendirip karar veren kendi benimizdir.
 
 
Kimisi şeytanın telkinine odaklanır, vicdanı hak söze körelir, insan suretinde bir şeytana dönüşür. Kimisi de meleğin telkinine odaklanır; vicdanı batıl söze kapanır; insan suretinde bir meleğe dönüşür. Genelde biz bu iki uç arasında bir yerde dururuz.
 
 
Şeytan en büyük düşmandır. İnsanı ateşe düşürünceye kadar savaşını sürdürecektir. Şeytanın kafasını kesemezsiniz. Şeytan haramla beslenen zihnin hücrelerine yerleşir. Helalle beslenen zihne ise ancak uzaktan saldırır.
 
 
Yaradan’ın zikriyle ve euzu besmeleyle sarmalanan insana yaklaşamaz. “Allah Allah” diyerek yaşayan bir bilince şeytanın söz işittirmesi mümkün değildir.
 
 
 
Dr. Muhammed Bozdağ
 
 

Kış gelince aç kuşları kim doyurur?

Kış gelince aç kuşları kim doyurur?
Fotoğraf: Kış gelince aç kuşları kim doyurur?

“Bir vakit işyerimizin bahçesinde yabani bir ağacın dallarındaki binlerce minicik kırmızı meyveye bakıp, ‘Ne olacak bunlara, kim yiyecek bunları ki Allah bu kadar çok yaratıyor?’ diye geçti kalbimden. Yaz bitti ve güz ortasında o ağacın binlerce meyvesinin yerlere serildiğini izledim. “İşte hepsi de doğduğu toprağa dönüp çürüyor. Demek ki Allah kimseye rızık olmasa, bakterilere yem olup çürüyüp gitse de her türden meyveyi bolca yaratıyor dalında. Belki de meyve vermek isteyen ağacın duasına karşılık veriyor. Belki de sırf sanatının enginliği açık etmek için yaratıyor.” diye düşünerek geçip gittim.

Kış geldi. Sisli bir sabah işe erkenden gideyim dedim ve aracımı park ettikten sonra yolum yine o ağacın yanından geçti.  Ortalıkta benden başka kimsecikler yoktu. O ağaç gözüme takıldı, donakaldım. İnanılmaz bir manzara görüyorum. 

Kuşlar çevirdi o ağacın çevresini… Kuşun cinsinden emin olamadım. Birer karış arayla nizami bir daire oluşturdular ve dıştan içe doğru meyvecikleri toplaya toplaya ilerliyorlar. Pergelle çizilmiş gibi bir daire halinde sıralanmışlar. Binlerce kuşu beslenirken izledim ama böylesine düzenli bir beslenme şeklini görmedim. Takıldım, kalakaldım, dakikalarca kımıldamadan izledim ve o ağaç hakkında kalbimden geçen tüm düşünceler dolaştı zihnimde. Özür diledim, tövbe ettim. Bu bir avuçluk aklıma güvenip, bir damladan koskoca kainatı yaratan yüce Sahip’in hikmetini sorgulamaya cüret etmişim.

Bilmek lazım ki Allah hikmetsiz ve boş iş yapmaz. Biz görmesek ve anlamasak da takdir buyurduğu her zerre işin çok önemli bir amacı ve hedefi var.  Bazen çağlar önce yarattığı bir işin meyvesi çağlar sonra ortaya çıkar. Dünyanın bir ucunda yarattığı bir işle dünyanın öbür ucundaki derde derman gönderir. Böyle bir Rabbin kulları olduğumuz için şükürler ederiz.” Dr. Muhammed Bozdağ
 
“Bir vakit işyerimizin bahçesinde yabani bir ağacın dallarındaki binlerce minicik kırmızı meyveye bakıp, ‘Ne olacak bunlara, kim yiyecek bunları ki Allah bu kadar çok yaratıyor?’ diye geçti kalbimden.
 
 
Yaz bitti ve güz ortasında o ağacın binlerce meyvesinin yerlere serildiğini izledim. “İşte hepsi de doğduğu toprağa dönüp çürüyor. Demek ki Allah kimseye rızık ol...masa, bakterilere yem olup çürüyüp gitse de her türden meyveyi bolca yaratıyor dalında. Belki de meyve vermek isteyen ağacın duasına karşılık veriyor. Belki de sırf sanatının enginliği açık etmek için yaratıyor.” diye düşünerek geçip gittim.
 
 
Kış geldi. Sisli bir sabah işe erkenden gideyim dedim ve aracımı park ettikten sonra yolum yine o ağacın yanından geçti. Ortalıkta benden başka kimsecikler yoktu. O ağaç gözüme takıldı, donakaldım. İnanılmaz bir manzara görüyorum.
 
 
Kuşlar çevirdi o ağacın çevresini… Kuşun cinsinden emin olamadım. Birer karış arayla nizami bir daire oluşturdular ve dıştan içe doğru meyvecikleri toplaya toplaya ilerliyorlar.
 
 
Pergelle çizilmiş gibi bir daire halinde sıralanmışlar. Binlerce kuşu beslenirken izledim ama böylesine düzenli bir beslenme şeklini görmedim. Takıldım, kalakaldım, dakikalarca kımıldamadan izledim ve o ağaç hakkında kalbimden geçen tüm düşünceler dolaştı zihnimde. Özür diledim, tövbe ettim.
 
 
Bu bir avuçluk aklıma güvenip, bir damladan koskoca kainatı yaratan yüce Sahip’in hikmetini sorgulamaya cüret etmişim.
 
 
Bilmek lazım ki Allah hikmetsiz ve boş iş yapmaz. Biz görmesek ve anlamasak da takdir buyurduğu her zerre işin çok önemli bir amacı ve hedefi var. Bazen çağlar önce yarattığı bir işin meyvesi çağlar sonra ortaya çıkar.
 
 
Dünyanın bir ucunda yarattığı bir işle dünyanın öbür ucundaki derde derman gönderir. Böyle bir Rabbin kulları olduğumuz için şükürler ederiz.”
 
 

(Evlilik Okulu 10.Ders) Kaçtığımız Konular

(Evlilik Okulu 10.Ders) Kaçtığımız Konular




Geçen yıllarda okul aile birliği toplantısında bir milli eğitim müdürü dinlemiştim. Günümüz çocukları ile kendi çocukluğunu kıyaslamıştı.


“Biz cinsellikle ilgili hiç bir şey bilmeden evlendik. Ben çocukken babam çok banyo yapardı, dikkatimizi çekerdi. Anneme ‘Babam niye bu kadar çok yıkanıyor.’ diye sorduğumuzda ‘Babanız ekmek kırığına bastı, çarpılmamak için yıkanıyor.’ derdi biz de inanırdık. Şimdiki üçüncü sınıfa giden çocuklar, çocuğun anne karnında nasıl döllendiğini biliyor. Çocuklarınızla aranızda uçurum açmayın, onların zamanını yakalamaya çalışın” demişti.


Milli eğitim müdürünün dikkat çektiği konu gerçekten çok önemli. Günümüzde çocuklar ile aileler arasında çok büyük bir uçurum var.


Okullarda altıncı sınıflarda fen bilgisi dersinde çocuklara çoğalmayı öğreten ders konuları var. Herkesin çocuğu bu dersleri alıyor. Her şeyin yarımı tehlikelidir. Yarım hoca dinden, yarım doktor candan, yarım bilgi yoldan çıkarır. Çocuklara “insanın çoğalması sperm ile yumurtanın bir araya gelmesi ile oluyor.” deyip konuyu bırakıyorlar. Çocukların bu kez kafasına takılıyor, bu sperm ile yumurta bir araya nasıl geliyor diye. Öğretmene soramıyorlar, sorsa da öğretmen cevaplamıyor. Öğretmende haklı, sınıflar kız erkek karışık olduğu için o ortamda anlatılması doğru değil.


Konunun devamını çocuklar teneffüste kızlar bir araya, erkek çocukları bir araya gelip bildiklerini birbirlerine anlatarak tamamlıyorlarmış. İşin kötüsü doğru düzgün şeyler anlatmıyorlar birbirlerine. Mesela bir genç kız anlattı. Bu dersten sonra kızlar teneffüste toplanmışlar, nasıl oluyor falan derken kızın biri “Ben biliyorum, büyük tuvalet ihtiyacı yaptığımız yerden cinsel ilişki oluyor.” demiş. Herkes de öğrendik diye konuyu kapatmış.


Genç kız cinsel birleşmenin oradan olmadığını öğrenince çok şaşırdı. Biz anlatmaya utanırken çocuklarımız cinsellikte ki iki haramdan birini, helal diye öğreniyor. Allah resul’ü “Eşine arka organdan (anüsten) temas eden veya adet halinde ki eşiyle cinsel temas da bulunan ya da falcıya varıp onu tasdik eden Muhammed’e indirileni inkar etmiş olur. ” buyuruyor. (Tirmizi 135) Bunu bilmeyen erkekler var. Gençler de normali buymuş gibi öğreniyorlar.


Kızlarda erkekler de yalan yanlış şeyler öğreniyorlar. O zamanda zihninde yıllarca tuttuğu yanlış bilgi cinsel hayatını olumsuz etkileyecek. Erkek eşinden haram olan ilişkiyi isteyecek. İnternette pornolarda da sapık ilişkiler yaygın olunca olunca bu çocuklar doğruyu nereden öğrenecekler?


Günümüzün en büyük belası cinsel yayınlar. Çocuklar yaşlarından çok erken her şeyi öğreniyorlar. Altıncı sınıfa bile kalmıyor hatta. Aile, çocuğum hiç bir şey bilmiyor, zannediyor çocuk aileden çok şey biliyor. İlkokul üçte çocuklar mastürbasyonu konuşuyorlar. Bir hanım ilkokul üçe giden kızının “anne iyi ki ayın otuz birine doğmadım, çok kötü bir günmüş, sınıfta oğlanlar otuz bir deyip deyip gülüyorlar. Otuz bir niye kötü anne? diye sormuş, sekiz yaşında kız çocuğu. Kadın da bilmiyormuş, sonra öğrenmiş. Şimdi anne kızına bunu anlatsa çocuğun yaşı çok küçük, anlatmasa sınıfından bir çocuk kendinden önce kesin anlatacak. Velhasıl zor bir zamanda yaşıyoruz. Bu gidişle çocuklar ailelere cinsel eğitim dersi verecekler maalesef ki.


Çocukların hemen hepsi ders için başında durdukları internetten sapık ilişkiler de dahil her şeyi izliyorlar. Biz aileler ise hâlâ çocuklarımıza ergenliğe giren çocuğumuza ergenlik, cinsellik bilgileri vermiyoruz. Utanıyoruz. Üstelik cinsellik; gusül, abdest ve namaz birbirine bağlı iken. Dinimizin bir parçası iken ve çocuklarımıza öğretmemiz üzerimize farz iken.


Bir hanım “On üç yaşında oğlum on bir yaşından beri kendi isteği ile kıldığı namazı birden bire bıraktı. Tekrar başlatmak için ne yapmak gerekir?” diye sormuştu. “Ergenliği, cinselliği, rüyaları, guslü konuştunuz mu oğlunuzla?” dedim. Şaşkınlıkla yüzüme baktı ve “Hayır” dedi. “Belki oğlunuz gusül alması gerektiği için sizden utanıp alamadığından dolayı namazı bırakmıştır.” dedim. Hiç böyle bir şey aklına gelmemiş. Oysa bu konuları öğretmek ailelere farzdır.


Ayrıca cinsel konular konuşulmayınca, çocuklar bilgilendirilmeyince vesveselere sebep oluyor. Erkek çocuklar ergenliğe cinsel rüyalar görerek giriyorlar. Bu rüyaları gören bilgilendirilmeyen çocuklar “açık saçık rüyalar görüyorum” diye suçluluk duymaya başlıyor, kendini günahkar görüyor. Kimseyle de konuşamayınca psikolojik rahatsızlıklara sebep oluyor.


Geçen yıl arkadaşım on iki yaşındaki erkek kardeşinin çok tuhaf davrandığını anlattı. Konuşmamı rica etti. Çocukla konuştuk. “Abla ben çok kötüyüm, günahkarım, her gece rüyamda zina görüyorum. Her gece her gece. Günahlarımı affettirmek için hafta sonları derneğe gidiyorum hiç durmadan sürekli dini kitap okuyorum.” Çocuk kafayı sıyırmaya az kalmıştı. Kaldırımda kadın görse, karşı kaldırıma geçiyordu.


Başka bir genç kız on beş yaşında ilmihalde, “kadın cinsel rüya görür ve ıslaklık olursa gusül gerekir” diye okumuş. (Eksik bir anlatım var ilmihallerde kadında her cinsel rüyada gusül gerekmez, şartları var.) Genç kızın kafasına bu konu takılmış. O güne kadar hiç cinsel rüya görmeyen kız, her gece cinsel rüyalar görmeye başlamış. Bir şeyden aşırı korkup kaçmaya çalışırsan beyin onu önüne getirir.


Genç kız hiç gerekmediği halde gusül abdesti alması gerektiğini zannettiğinden dolayı her sabah banyo yapmaya başlamış. Kendini günahkar hissettiği için daha iyi temizlenmek amacıyla guslü abarta abarta defalarca yıkana yıkana temizlik, gusül ve namazda takıntı başlamış. Her şeyi tekrar tekrar yapmaya başlayınca; gusül, abdest, namaz tam bir eziyete dönüşür hali ile.


Genç kızı kaç psikiyatra götürüyorlar; fakat doktor ona “sapık” der diye korkusundan gördüğü rüyaları anlatmıyor. Kaç yıllar böyle eziyet içinde geçiyor. Bir gün televizyonda cinsel konularda konuşan bir psikiyatrı dinliyor ve diyor ki “İşte bu. Bu beni anlar bana sapık demez.” O psikiyatra geliyor ve tedavi oluyor.


Bir de bu rüyalarda her şeyi görülebilir. Beynimizin oyunu mu şeytanın vesvesesi mi bilmiyorum. Mesela erkek çocuğu rüyasında kendini bir erkekle de görebilir. Bu sefer çocukta bende bir sapkınlık mı var? diye vesveseler başlayıp o tarafa bir yönelim olabilir. Ya da genç bir kız rüyasında çok yakın akrabası olan bir erkekle de kendini görebilir. “Ben ne kötü, günahkar, adi biriyim; aklıma neler geliyor, rüyama neler giriyor” diye vesvese etmeye başladığında akıl sağlığını yitirmeye başlar.


Cinsel vesveseler gençleri kızgın, hırçın, baş edilmez hale getiriyor. İbadetlerini yapmıyorlar: “Allah benim gibi günahkarı huzuruna istemez” diye düşünüp namazlarını bırakıyorlar.


Rüya dışında da insanın aklına her şey gelebilir. Aklımız bir yol gibidir; duyduğumuz, gördüğümüz, şaşırdığımız, tiksindiğimiz, istediğimiz, istemediğimiz her şey aklımızdan geçebilir, buna engel olamayız, önemli olan kötü yolcuları misafir etmemektir. Üzerinde durmadığımız gelip geçen düşüncelerden kimseye bir vebal yoktur. Bizim sorumluluğumuz, üzerinde durmaya başladığımız zaman başlar.


Gelip geçenin zararı olmaz. Aklımıza rahatsızlık verici bir şey geldiğinde bir euzu besmele çekip “bu benden değildir” deyip daha üzerinde durmamak lazım. Çocuklarımıza da bunu böyle öğretmek gerek. Mesela çocuk annesine çok kızıyor “Ölse de kurtulsam” diye düşünüyor, sonra kızgınlığı geçince “ben ne kötü nankör bir çocuğum, annemin ölmesini istedim” diye dert etmeye başladığında psikolojisi bozuluyor. Vesveseler konusunda çocuklarımızı mutlaka bilgilendirmek lazım.


Özellikle de cinsel vesveseler konusunda. Çocuklarınızı karşınıza alın, konuşun. En güzeli babanın erkek çocuğuna, annenin kız çocuğuna anlatması. Altıncı sınıfa geldiklerinde cinselliği, ergenliği, rüyaları anlatın. Her rüyayı görebileceğini, ergenken kendinizin de böyle rüyalar gördüğünü, rüyada gördüğü şey her ne olursa olsun bunun onun konu ile ilgili bir arzusundan değil, beynimizin oyunu şeytani rüyalar olduğunu, üzerinde durmaz dert etmezse bu rüyaların gelip geçici olduğunu anlatın. Kendini günahkar ya da suçlu hissetmesine gerek olmadığını, hangi durumda gusül alması gerektiğini, gusül alması gerektiğinde utanmamasını söyleyin.


Altıncı sınıfta cinsellikle ilgili tam bilgilendirin. Zaten okulda cinsel organları falan öğreniyorlar. Önce ne bildiğini sorun. Utanıp cevap vermezse siz kelimelerinizi dikkatli seçerek, kendi üzerinizden örneklemeden tıbbı bir bilgi anlatır gibi anlatın.


Altıncı sınıftan öncede ilköğretime başladıktan sonra ara ara okulda neler konuştuklarını cinsellikle ilgili bir şey duyup duymadığını sorun. Bazen çocuk arkadaşı tarafından tacize uğruyor; fakat anlatmaya utanıyor. Çocuklarınıza bedeninin mahremiyeti olduğunu anlatın. Tabi ölçü çok önemli, korkutup çocuğu paranoyak yapmayın. Düzgün anlatın.


Siz anlatmaya utanıyorsanız, iyi anlatacağına inandığınız çocuğunuzun da rahat konuşabileceği bir akraba ya da arkadaştan yardım alabilirsiniz. Veya çocuklar ve ergenler için cinselliği anlatan kitaplar var. Yayınevine ve yazarına dikkat ederek onlardan da faydalanabilirsiniz. Fakat kitap alsanız bile çocuğunuz ile bu konuları hiç konuşamıyorsanız çocukta cinsellikle ilgili suçluluk duyguları gelişebilir ya da sizin ayıplayacağınızı düşünerek gusül almaktan kaçınabilir.


Cinselliği anlatırken her zaman Allah’ın karı- kocanın muhabbet etmesi için yarattığını nikahla güzelleştiğini anlatın. Cinsellik anlatırken nikah kelimesini çok kullanın ki şuuraltına doğru mesaj gitsin.


Cinsel eğitim sadece gençler için değil yetişkinler için de önemli. Evlilik okulunda bir kaç dersten beri bunu yazmaya çalışıyorum. Pek çok yuva cinsel problemler yüzünden yıkılıyor. Ayrıca Kadın doğum uzmanı arkadaşım Dr Ünzile Girişgin de bu konuda yazıyor. Ünzile Hanımın “Sakın Okumayın Cıss” diye cinsel eğitimi çok güzel anlatan bir kitabı var. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim.


Ben Ünzile Hanımı tanımıyordum kitabı yayınlamadan önce bana bir mail gönderdi, bu vesile ile tanıştık. Mailde kitabın içinden bölümler vardı. “Bu konuların çok ihtiyaç olduğunu biliyorum; fakat bizim halkımız alışkın değil bu konuları kadınların yazmasına, ne dersiniz yayınlamalı mıyım?” diye sormuştu. Ben de okurlarımdan ve seminer sonrası hanımların sorularından dolayı ne çok problemler yaşandığını, konu ile ilgili ne kadar cehalet olduğunu bildiğim için destek oldum elbette. Yayına hazır daha pek çok çalışması var bu alanda.


Ünzile Hanım şimdilerde bebek büyüttüğü için her zaman yeni yazı yazamıyor, sitemize. Ben de kendinden izin alarak kitabından bölümler yayınlıyorum. Cinsellik konusunda şu tabuları yıkalım. Tabi edep sınırını aşmadan. Cinselliğin anlatılması öğretilmesi edepsizlik değil; fakat dalga geçmek ve özensiz kelimeler kullanmak, eğlence olsun diye konuşmak ve yazmak da doğru değil.


Ben hekim olmadığım için Ünzile Hanım kadar konuları detaylı yazamam. Konuların önemini anlatmak için ben daha genel çerçevede yazıyorum. Ünzile Hanım da ben de edep kıtlığımızdan ya da haya azlığımızdan yazmıyoruz bu konuları. Gerçekten çok büyük bir ihtiyaç olduğunu bildiğimiz için yazıyoruz vebalde kalmamak için. Ünzile hanım bu konuları neden yazdığı ile ilgili bir yazı göndermiş, yayınladık bu gün.


Ben Ünzile Hanımı ve ona destek olan eşini çok tebrik ediyorum. Bir erkek olarak eşinin yazdıklarından rahatsız olabilirdi. Bizim toplumda bu cesareti göstermek her babayiğidin harcı değil. Sağlam bir iman ve ihlas gerekli. Allah ikisinden de razı olsun ve çalışmalarını daha geniş kitlelere ulaştırarak dertli olanlara devaya vesile olsunlar inşaallah.


      www.cocukaile.net

Yazar Sema Maraşlı



 

HİKAYE BEN OKUMAYACAĞIM


HİKAYE  BEN OKUMAYACAĞIM
 



    Mart ayı gelmişti ama kızım hala okumaya geçmemişti. Ödevlerini yapmamak için bir sürü bahane buluyordu. Elimden geldiğince  ilgileniyor, çalışma şevki kazanması için çabalıyordum. Ancak hiçbir gelişme yoktu.

    Adeta inatla okuma-yazma öğrenmemeye çalışıyor gibiydi. Öğretmenliğin kazandırdığı bütün deneyimlerimi kullanıyor, hiçbirinin işe yaramadığını gördükçe telaşım artıyordu.

    Kızımdan bir yaş küçük oğlum ve henüz yedi aylık bebeğimden çalabildiğim her dakikayı kızıma ayırıyor, ancak öğretmeniyle her konuştuğumda büyük bir düş kırıklığı ile eve dönüyordum. 'Kızım acaba geri zekalı mı' diye düşündüğüm oluyor, bu düşünceler yüzünden beynimin zonklamasını geçirmek için iki, üç tane ağrı kesici almak zorunda kalıyordum.

    O soğuk mart akşamında, sönmeye yüz tutmuş sobanın yanında, kızıma heceleri söktürebilmek için uğraşırken, onun ilgisizliği kalan son sabrımı da tüketti. Ayların birikimiyle kızı mı omuzlarından tutup, silktim ve minicik yanağına hatırladıkça utandığım' bir tokat attım. Yanağı kıpkırmızı oldu. Şaşkın ama kızgın baktı. Ağlamamak için minik dudaklarını sürekli büküyor, bakışları kalbimin ötelerine doğru ok gibi ilerliyordu.
 
    Sessizliği bozan ben oldum.
 -- "Neden? Nazlıhan neden? Niçin okumayı öğrenmek için gayret göstermiyorsun? Sen aptal değilsin. Neden kendine aptalmışsın gibi davranılmasına izin veriyorsun?"

    Bir an durdu, sonra sesinin bütün yırtıcılığı ve kiniyle, "Çünkü ben okumak istemiyorum" diye haykırdı. Kulaklarıma inanamıyordum. Yüksek tahsil yapıp, iyi bir geleceği olacağını düşlediğim biricik kızım, benim, ben öğretmen Emine Özgenç'in kızı "Okumak istemiyorum" diye bağırıyordu.

    Hayal kırıklığı ve şaşkınlık içerisinde "Neden?" diye sorabildim. "Çünkü ben senin gibi okuyup, öğretmen olup, çocuklarımı evde yalnız bırakıp işe gitmeyeceğim. Çalışmayacağım. Ben sadece anne olacağım."

    Kızım konuşmuyor, adeta beni tokatlıyordu. Başım dönüyor, gözüm kararıyor, bu sözlerin gerçekten kızıma mı ait olduğunu anlamaya çalışıyordum. Evet bu sözleri bana yedi yaşındaki kızım söylüyordu.

 -- "İnsan şimdi bayılmaz da ne zaman bayılır" diye düşündüm. Sanki birden, gözlerimin önünde bir sinema perdesi açıldı ve acı bir film oynamaya başladı. Yozgat'ın Nohutlu Tepesi'nde, o her çıkışımda hiç bitmeyeceğini düşündüğüm yokuşun başındaki bir türlü ısıtamadığım evi hatırladım.
 
     12 Eylül sonrası, eşimin (birçok insana yapıldığı gibi) hiç  anlayamadığım bir tarzda ve sebepsizce tutuklanıp cezaevine  götürülüşü. Aylarca tutuklu olduğu halde mahkemenin bir türlü başlamayışı. Yıllarca süren ve benim, eşimin neden tutuklandığını beraat ettikten sonra bile anlamadığım mahkemeler. Bakamadığım için dokuz aylık oğlumu Samsun'a, anneme bırakmam. Bakıcı ve anaokulu masraflarını karşılayamadığım için, iki yaşındaki kızımı her gün çalıştığım liseye götürüşüm. Yavrumun öğretmenler odasında koltuklarda uyuyuşu. Uykusunun en derin yerinde çalan teneffüs ziliyle yavrumun fırlayıp koltuklara oturuşu. Sonra müdürün beni çağırıp,

 -- "Bak Emine Hanım, biliyorum zor durumdasın ama seni gören herkes çocuğunu okula getirmeye başladı. Burası çocuk yuvası değil ki. Bir daha kızını okula getirme" deyişi.
 
 O günden sonra iki buçuk yaşındaki kızımı o koskoca, o sopsoğuk evde, yalnız başına bırakıp, dönene kadar kızımı koruması için Allah'a yalvarışlarım. Acıkır ve susar diye etrafa bıraktığım su bardakları ve yiyecekler. Her akşam eve döndüğümde yavrumu bir köşede battaniyenin altında büzüşmüş buluşum.
 -- "Yavrum, iyi misin? Korktun mu?" diye sorunca,

 -- "Korktum, ağladım, ağladım, yoruldum, sustum, sonra yine ağladım" diyerek boynuma sarılışı. Bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerimin önünden.
 
    Bir türlü filmin sonu gelmiyordu. Nisan sonlarına doğru bir öğle paydosunda eve gelmiş ve zili çalmak zorunda kalmıştım. O sabah telaşla çıkarken anahtarı evde unutmuştum. Ama çok dert etmemiştim. Nasılsa kızım evdeydi. Kapıyı açardı. Ama açmadı. Açmadığı gibi sesinin bütün gücüyle "Anne" diyerek ağlıyordu. "Kızım, ben annenim, aç kapıyı" dedikçe o;

 -- "Hayır sen annem değilsin. Sen kurtsun. Beni yiyeceksin" diye feryat ediyordu. Ne söyledimse inandıramadım. Dinlediği bir masaldan etkilenmişti besbelli. Yavrum, minik yavrum korkuyor ve ağlıyordu. Yarım saat uğraşmış, ikna edememiştim.

 
    Yapacağım tek şey vardı. Bir şekilde içeri girmek. Ama nasıl? Kapıyı kıracak gücüm yoktu. Nohutlu Tepesi'nde çilingir ne gezerdi. İçerde yavrum feryat figan ağlıyordu.

    Neden sonra alt kata inmeyi düşündüm. Kapıyı açan komşuma bir yandan olayları anlatıyor, bir yandan balkona doğru koşuyordum. Bir sandalye bulup balkona yerleştirdim ve üst kattaki evimin balkonuna ulaştım. Ben,153 santimlik ufak tefek kadın, bir sandalye yardımıyla nasıl olup üç metrelik tırmanışı gerçekleştirerek, üçüncü kattaki evimin balkonuna ulaştım. Hala anlamış değilim. Sanki görünmeyen bir el beni yukarı çekti. 

    Balkonun kapısı pek sağlam olmadığından, kilidi kolayca açıp içeri koştum. Kızım kapının dibine oturmuş, başını bacaklarının arasına sıkıştırmış ağlıyordu. Sarıldım, sarıldım, sarıldım... Göz yaşlarım onunkiyle karıştı. Koynuma büzüldü. Sadece; 

 -- "Annem, anneciğim, kurt beni yiyecekti" diyebiliyordu.

    O gün öğleden sonraki ilk dersimi kaçırdım. Müdürün ikazına rağmen kızımı sınıfıma götürdüm. Önce müdür muavini, sonra müdür tarafından azarlandım ama hiç cevap vermedim. Sadece göz pınarlarımda iki damla yaş belirdi. Ve o yaşlar müdürün birden susup özür dilemesine sebep oldu.

    Evet bu acı film bitecek gibi değil.

    Kızımın sesiyle irkildim. "Ben okumayacağım. Anne olacağım diye feryat diyordu. Feryat etmiyor sanki beni tokatlıyordu. Ona iyi bir anne olamadığımı ve bundan duyduğu rahatsızlığı bu sözlerle haykırıyordu yüzüme. Hayatımın hiçbir anında böylesine bir acı yaşamamıştım. Hiçbir söz yüreğimi ve belleğimi böylesine hırpalamamıştı.

    Kızımın kestane rengi saçlarını okşadım. Tokadımla kızaran yanağını öptüm. Başını göğsüme bastırdım. Onun hafızasında yer eden bütün acıları silmek istiyordum. En doğru, en eğitici sözleri bulmalıydım. Ama nasıl? Bu allak bullak beyinle nasıl?

    Öylece ne kadar kaldık bilemiyorum. Bir ara konuşacak gücü bulabildim.
 -- "Kızım, her okuyan kadın çalışmak zorunda değildir. Sen iyi bir anne olmak istiyorsun. Ben de iyi bir anne olmanı istiyorum. Ancak, okursan,bilgili olursan, iyi bir anne olabilirsin. Çalışmak zorunda değilsin ki. Sen de evde çocuklarına bakar, onlara okuma yazma öğretirsin" diye devam eden birçok cümle sıraladım peş peşe. Kızım ikna olmuş görünüyordu.

    Ertesi gün okuldan geldiğinde onu masanın başında Cin Ali kitabını okurken buldum. Kızım, okuyup yazmayı aylar önce öğrenmiş fakat ısrarla herkesten saklamıştı.

    Öğretmeni şaşkındı. "Nasıl olur da bir çocuk, bir günde bu kadar ilerleme kaydedebilir?" diye soruyordu.

    Bu sorunun cevabı öyle uzun ve anlaşılması öyle güçtü ki... O an susmak, en güzel cevaptı çünkü bu sorunun cevabını ancak ben ve Nazlıhan anlayabilirdik.

Emine Özgenç

 
 
 
 

6 Aralık 2013 Cuma

DÜŞÜNMÜYORUZ VESSELAM

DÜŞÜNMÜYORUZ VESSELAM

* Nasıl inanmıyorlar anlayamıyorum gerçekten...

* Rabbimiz öldükten sonra mahşerde
   bizi yeniden dirilteceğini defalarca Kuran'da bildiriyor.

* Önümüzde bunca örnek varken...
   daha 4 ay önce 'Yaz'dı.
   şimdi kış başladı.
* Ben daha dün gençtim, şimdi 40 oldum...
   Sonumuz kaçınılmaz ölüm...

“Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır.
Aciz kişi de, nefsini hevesine (duygularına) tabi kılan ve Allah’tan temennilerde
bulunup durandır.” (Tirmizi, Kıyamet 25)
 diyor Efendimiz SAV...


Düşünmüyoruz vesselam...
BAKIN MESELA NE DİYOR RABBİMİZ:

" Allah’ın rahmetinin eserlerine bak!
  Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor.
  Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir.
  O, her şeye hakkıyla gücü yetendir."
  (Rum suresi, 50.ayet)


C. Çelik

Kuran-ı Kerim Peygamberimiz'i (s.a.v.) nasıl anlatıyor? - NİHAT HATİPOĞLU

  • NİHAT HATİPOĞLU


  • NİHAT HATİPOĞLU
     

    Kuran-ı Kerim Peygamberimiz'i (s.a.v.) nasıl anlatıyor?

     
    Birçok programımızda ve yazımızda, sahabe ve rivayet perspektifinden Hz. Peygamber'i (s.a.v.) anlatmaya çabaladık.
     
    O'nu, iyi anlamak ve idrak etmek lazım. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) hem yücelerdekinin emini, güveniliridir ve hem de yerdekilerin. Dinimizin peygamberi ve vahyin ilk uygulayıcısıdır. O'nun bize ilettiği ilahi vahiy -ki biz buna Kuran-ı Kerim diyoruz- ile Cebrail'in O'na ilettiği pratik değerler -ki buna da sünnet veya hadis diyoruz- hayatımızı yönlendirmiştir.
     
    Herhangi bir konuda önce Kuran-ı Kerim'e ve sonra da elbette ki Kuran'ın pratiği olan Hz. Peygamber'in (s.a.v.) hem sözlerine ve hem de hayatına bakarız.
     
    ***

    Bu yazımızda ise sadece Kuran ayetleri penceresinden O (s.a.v.) Efendimizi tanıtmayı istedim: En azından birkaç özelliğini. Bakın Yüce Rabbimiz, Peygamberini nasıl tanıtıyor.
     
    ***

    1- "O kendiliğinden konuşmamaktadır. O'nun konuşması, ancak bildirilen bir vahiy iledir." (Necm, 3-4) Bu ayette Yüce Allah O'nun ilettiklerini övüyor.
     
    2- "Muhammed'in gözü (Miraç'ta) oradan ne kaydı ve ne de onu aştı." (Necm, 17) Yüce Allah bu ayette miraç gecesindeki peygamberin edebini anlatıyor.
     
    3- "Ey inkârcılar! O'nun gördüğü şey hakkında kendisi ile tartışır mısınız? Ant olsun ki, Rabbinin varlığının büyük delillerini gördü." (Necm, 12-18) Yüce Allah Hz. Peygamber'in Miraç gecesi hiçbir yaratılmışa nasip olmayan büyük mertebe ve bağışlara ulaştığını bu ayetlerle anlatmış oluyor.
     
    4- "Muhammed'in gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı." (Necm, 11) Allah bu ayetle O'nun eşya ve kalbin hakikati arasındaki derecesine işaret etti.
     
    5- "Allah böylece, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar." (Fetih, 29) Allah bu ayette peygamberimizin günahlardan uzak tutulduğunu belirtiyor.
     
    6- "Seni şaşırmış bulup, doğru yola eriştirmedik mi" (Duha,7). Allah bu ayette O'nun hiçbir dinin etkisinde olmadan Peygamberliğe ulaştığını ve yolunun doğru olduğunu belirtiyor. Bu ayet vahiy öncesine ait durumu anlatıyor.
     
    7- "Şüphesiz sen büyük ahlak üzerinesin." (Kalem, 4) Allah bu ayette Peygamberinin ahlakını, kişiliğini 'büyük' olarak niteliyor. Bu ne büyük bir şeref, ne büyük bir makamdır.
     
    8- "Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiya, 107) Allah bu ayetle Efendimizin bütün insanlığa gönderilmiş, ırk coğrafya, çağ, dil ve dinler üstü görevinin olduğunu belirtiyor. Son elçi ve son vahiy. O'ndan (s.a.v.) sonra peygamber, Kuran'dan sonra kitap gelmeyecek.
     
    9- "Ey Muhammed! Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir." (Sebe, 28) O sadece Arabın, Acemin değil, bütün varlığın peygamberidir.
     
    10- "Ey Muhammed! Seni insanlara Peygamber gönderdik. Şahit olarak Allah yeter." (Nisa, 79) Bir Peygamber ki, Yüce Rabbimiz "O'nun hakkında başka şahit de, mucize de aramayın. İşte ben şahidim" diyor. Hangi insan böyle bir dereceye varabilir.
    Not: Kuran penceresinden peygamberimizin konumunu yazmaya devam edeceğiz. İnşallah.

    ***
     
    Yitirdiğimiz bir güzellik: Ülfet
     
     
    Yüce Allah canlıya ruh verdiğini şu zarif cümleyle anlatır: "Ruhumdan üfürdüğüm zaman" (Hicr, 29). Kendi öz ruhundan üfürdüğünü belirtiyor Yüce Rabbimiz. Kendinden. Her kul kendinde Rabbinden bir şeyler bulur. Kiminde Rahman, kiminde Rahim, kiminde Cebbar, kiminde Tevvab, kiminde ise başka bir ismin yansıması olur. Ancak bütün isimlerin gayesi, kul ile Rabbi arasındaki ülfeti yakalamaktır. Peki nedir bu Ülfet?
     
    Ülfet kelimesine yakınlık, yalnızlığı giderme, uyuşma, cezbetme, huzur bulma gibi anlamlar yüklenmiştir. İnsan hem Rabbiyle ve hem de hemcinsiyle ülfet bulmalı. Ülfeti yakalamalı.
    Hz. Mevlana bunu şöyle anlatıyor:
     
     
    "Kuş ancak kendi cinsiyle uçar. Kendi cinsinden olmayanlarla görüşmek, adeta mezara girmek gibidir."
     
     
    Bu ülfeti Kuran şöyle özetliyor aslında: "İyiler iyiler içindir. Kötüler de kötüler içindir" (Nur, 26). Ayet "olmalı" demiyor, "oluyorlar" diyor. İyi iyiyle ülfet bulur, kötü de kötüyle. Olay budur.
     
     
    Tebessüm etmek, affetmek, hor görmemek ülfettir. Benliği aşmak, egoyu yıkmak, enaniyetten -yani hep ben, ben demekten- vazgeçmek ülfettir.
     
     
    Yüce Allah'ın ruhundan, bizde de bir nefes var. O nefesi Rabbin yolunda ülfeti bulmada harcamak lazım. Bize yakın olanla halveti, ülfeti bulmak lazım. Ülfet lazım, çünkü ülfetin zıttı nefrettir. Allah muhafaza etsin müminin yüreğinde bulunmaması gereken bir haldir. Nefret zem edilmiş, kınanmış bir haslettir, haldir, durumdur. Rabbimiz, ruhundan ülfet üfledi, nefret değil elbette. Son söz, gönül sultanı Mevlana'nın olsun bu kelamda:
     
     
    "Gülsuyu isen, yerin nurlu çehrelerdir. Necaset isen, her yerde sıkıntısın. Koku satanların vitrinlerine bak! Her cinsi kendi cinsiyle güzelleştirirler. Dürüst ve pak ruhları necis, kirli ruhlardan ayırmak için kitaplar, peygamberler göndermiştir. Düşüncen gül ise, Sen de bir gül bahçesisin."