5 Ocak 2014 Pazar

İSRAF


İSRAF




 
 
Resim herşeyi anlatıyor.

 
“Hayırlı zenginlik, sahibine de çevreye de huzur getiren zenginliktir. Böylesi zenginliğin üç ayağı, çalışmak, iktisat ve zekât, karşısındaki fakirliğin üç ayağı da tembellik, israf ve cimriliktir.



Yüce Allah, “Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz; zira Allah müsrifleri sevmez.” (A’raf 31) buyurmuştur.
 
Dünyada yüzbinlerce insan yarı aç gezerken, Türkiye’de yılda 2,6 milyar ekmek israf ediliyor. Bunun bedeli olan 1,5 milyon lira ile bir Afrika ülkesini doyurabilirsiniz. 




Mutfağında bir lokma ekmeğin küflenmesinden, buzdolabında bir tek meyvenin çürümesinden rahatsız olan vicdan, israfın kötülüğünü keşfeden vicdandır. Mümin denizden bile olsa aldığı abdest suyunu israf etmez. Her zerre ısrafın hesabını vereceğini bilir. Musluğu boşa akıtmaz, lüzumsuz lambayı söndürür. Ne kadar zengin olursa olsun, fazlasını muhtaca, fakire verir fakat yararsızca harcamaz.

 
 Allah tam iktisada tutunan kimseye yokluk ve geçimsizlik yaşatmaz ve hatta tam iktisatlı insan, sadece çocukluğunda aldığı harçlıklarıyla bile günün birinde zenginleşebilir. Elli yılda elli dolarlık yatırımın elli milyon dolar olabildiği bir dünyada yaşıyoruz çünkü.”
 
 
Muhammed Bozdağ
 
 
 
​​

Mutluluğun Sahibine şöyle yönelelim:


 
Allah`ın isimini anarak evimden çıkıyorum.
 
Bütün işlerimde ALLAH`a dayandım.
 
Güç ve Kuvvet ancak ve ancak ALLAHA`ın yardımıyla olur.

 

Mutluluğun Sahibine şöyle yönelelim:

 
 
“Mutsuz muyuz? Başlarından savaşan büyüklerinin kurşunlar sekerken apartmanların arasında saklambaç oynayan çocuklar gördüm. Çok mu üzülüyoruz?
 
 
Hastane koridorlarında kan kanserine yakında yenilebileceğini bilen mütebessim gençler tanıdım.
Çoğu zaman çocuklar gibi, incik boncuk yüzünden sevinip, incik boncuklar yüzünden üzülerek ömür tüketiyoruz.


Büyük insan duygu hazinesini anlamsız işlerde tüketmek için gelmedi yeryüzüne…

 
Mutluluk para mı? Altın mı? Ev mi? Araba mı? Ten mi? Tüy mü? Süs mü?
 
 
Bıkarcasına yemek mi, aşındırırcasına dokunmak mı? Mutluluğu avuçlayabilir misiniz?
 
 
Mutluluğu alabilir veya satabilir misiniz?
 

Basiretimiz açılırsa görürüz ki mutluluk gizlice bu toprağın üzerinde esiyor; ama o bu topraktan türeyen bir koku değildir.
 
 
Derin mutluluk dururken de yürürken de yüce Yaradan’la birlikte bulunmaktan gelir.
Öyleyse mutluluğun Sahibine şöyle yönelelim:
​​

 
‘Ey gizli gaybından gönderdiği nuruyla kalbimizi titreten sevginin şefkatli Sahibi.
 
 Yüreğimize yardımını yetiştir. Bakışımızı, tarlacığında topladığına sevinip rüzgârın elinden aldığına üzülen küçük kelebeğin minik ufkundan uzaklara ulaştır.
 
Görüşümüzü güneş gibi genişlet de şefkatli şanının süslediği uzak ufuklara bakalım. 
 İzin ver, içimizde mala makama değil de, Sen’in şefkatli şanına hayranlık biriksin.
 
 İmdadımıza lütuf buyur. Kalbimizi ilimle, irfanla, iyilikle, zikrinle ve şükrünle sevindir.”
 
Muhammed Bozdağ 
 
 
 

İmanı kemiren hastalık: Riya

İmanı kemiren hastalık: Riya




"Gösteriş" olarak tercüme edilebilecek olana riya; halk görsün ve itibarım artsın diye ibadet yapmak ve iyi görünmeye gayret etmektir. Yani hakkı alet edip halkı aldatmaktır.
 
 
Riyanın bir tarafı şirktir, bir tarafı münafıklıktır. Riya elbette dini bir kavramdır ve dini mahiyet taşır. O nedenle de mümindeki riya bizim konumuzdur. İmansız bir insandaki riya bizim ilgi alanımızda değildir. O tamamen başka bir haldir.
 
 
Riyaya bazı örnekler verelim:
 
 
Kişi az uyur, az yer ve böylece kendini perişan gösterir. Hatta hırpani şekilde giyinir. Gayesi insanlara kendini ahireti arzulayan adam gibi göstermektir.
 
 
Alnında, dizlerinde secde izleri vardır. Özellikle de olsun ister. Böylece kendini çok sadık göstermeye çabalar.
 
 
Bol bol ayet ve hadis ezberler. İlminin çok olduğunu göstermek için bunu yapıyor. Bütün derdi şöhrettir. Parmakla gösterilmektir.
 
 
İnsanlar görsün diye zekâtını bağırıp verir. Halk görüyorken namazı uzun ve titiz kılar. Evinde ise acele bir şekilde eda eder.
 
 
Önemli insanların kapısında bekler ve sonra "şunlar bana geldi" diye itibar yükseltir. Veya önemli insanları kapıda bekletir ve ben şunları beklettim der. Riyanın düşmanı "ihlâs"tır. İhlâs ise kalp ve organların uyumudur.
 
İyi amellerini ilan etme. Özellikle farz dışındakileri.
Günahlarını gizle. Tövbe et. Zira hiç birimiz riyadan emin değiliz. Kalp bu. Her an eğrilebilir.
 
 
Nihat Hatipoğlu
 
 

4 Ocak 2014 Cumartesi

(Evlilik Okulu 14.Ders) “Ses” in Önemi

 

(Evlilik Okulu 14.Ders) “Ses” in Önemi




Sesin öldürücü ve diriltici etkisi vardır. İletişimde sesi nasıl kullandığımız çok önemlidir. Ses tonu; şiddete, boşanmaya, kaybedilen davalara, kaybedilen işlere ve ya çok fazla tartışmaya sebep olmaktadır.


Sesle ilgili Kur’an-ı Kerîme baktığımız zaman; kıyametin ve tekrar dirilişin ses  ile olacağına dikkat çekilmiştir:


“Onlar ancak, çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak bir tek korkunç sesi (ilk Sûr’a üfürülüşü) beklerler.”(Yasin suresi/ 49)


“(İsrafil tarafından Sûr’a üfürülüş) Yalnız korkunç bir sesten başka bir şey değildir. Bunun üzerine onların hepsi (derhal) huzurumuza getirilirler. ” (Yasin suresi / 53)


Bilim dünyası da sesin önemine dikkat çekiyor: Beynimiz; ses gibi ölçülebilen saniyelik dilimlerde (hz) elektromanyetik frekans üreterek kalp atışı gibi titreşimle çalışıyor. Beyin dalgalarımızı etkileyen belirli ses frekansları var. Beyin her halükarda sesten olumlu ya da olumsuz etkileniyor.


Sadece insanlar değil kainatta ki her şey sesten etkileniyor. Kendileri ile konuşulan bitkiler daha çok çiçek veriyor, güzel konuşarak sağılan ineklerdan daha fazla süt alınıyor. Hayvanlar ne söylediğimizi anlamasalar da sesimizin tonundan iyi ya da kötü şeyler söylediğimizi onları sevip sevmediğimizi anlıyorlar.


Japonya da bir bilim adamının yaptığı çalışmada; kirli bir su alınıp fotoğraflanıyor. Suyun çamur gibi bir görüntüsü var. Sonra bir saat boyunca suya güzel sözler söyleniyor, ilahiler dualar okunuyor. Bir kez daha fotoğraflanıyor. Güzel söz ve dualardan sonra su berraklaşıyor ve kristalleşerek kar tanesi görünümlü temiz bir suya dönüşüyor. Sesin fiziksel değişikliğe de sebep olduğu ispatlanıyor.


Vücudumuzun %75 i sudan oluştuğunu düşünürsek sesin bizler için önemini anlatan güzel bir örnek.
Sesimiz başkalarından önce kendimizi etkiliyor. Kendi kendimize çıkardığımız sesler vücudumuzun salgıladığı değişik kimyasalları ve hormonları (dopamin, oksitosin, serotonin ve endorfin dahil) etkiliyor. Kendi sesimizin ya da başka seslerin tonları sinir sistemimizi uyarıyor.


Ses üzerine yapılan yabancı kaynaklı bir araştırmada ağrı çektiğimizde çıkardığımız “Ah”  sesinin rahatlatıcı etkisi olduğu ispat edilmiş.  Hastalara iyileşmek için “Ah” hecesini çok söylemeleri tavsiye edilmiş.


“Ah” Allah isminin son hecesidir.  “Allah” dediğimizde maddi manevi şifayı istemiş oluyoruz. Rabbimiz öyle merhametli ki canımız yandığında bilinçsizce “Ah” dediğimizde bile yardım gelmeye başlıyor. Kişinin kafir ya da mümin olması da önemli olmuyor o zaman. Rahman sıfatı tecellisi ile…


“Hastanın inlemesi ibadettir.” buyuruyor peygamberimiz. Başka bir hadisi şerifte de “Hastanın inlemesi tesbihtir.” buyurmuş. Tabii biz müminler olarak “Ah” yerine “Allah” dersek maddi manevi kazançlı oluruz.  Rabbimizin isimlerini zikretmenin kıymetini bilelim.


Su sesi doğumu kolaylaştırıyor.


Bazı müzikler insanı rahatlatırken; bazıları da şiddete ve serbest cinselliğe yönlendiriyor.


Ses konusu iletişimde çok önemli. Sesin dört öğesi vardır:


1.Sesin Tonu

2.Sesin Hızı: Konuşma hızı

3. Perde: yüksek ya da alçak, gürültülü ya da yumuşak olduğunun göstergesidir.

4.Modülasyon: Ritminiz ve sesinizin yükselip, alçalmasıdır.


Kur’an-ı Kerîm de Lokman Aleyhisselamın oğluna verdiği öğütlerde şöyle buyruluyor:

“Yürüyüşünde ölçülü (ve kibirsiz) ol. Konuşurken sesini de alçak tut. Çünkü seslerin en çirkini elbette eşeklerin sesidir.” (Lokman suresi /19)


Rabbimiz bizlerin yüksek sesle bağıra çağıra konuşmamızı hoş görmemiş ve âyet-i kerme ile bizleri uyarmış. Öfkemizi kontrol etmenin en iyi yolu sesimizin yüksekliğini ayarlamaktır. Bağırdıkça öfke artar. Kişi kendini kontrol edemez duruma gelebilir.


Ses tonu önemlidir? Çünkü insanlara gerçek düşüncemizi aktarır. Mesela eşiniz bir şey istediğinde “Tabi canım, yaparım” dediniz. Sözünüzün eşiniz üzerindeki etkisini kullandığınız ses tonu belirler.

Bu kelimeler eşinizin kulağına “Sen benim için önemlisin elbette yaparım.” diye de gitmiş olabilir ya da “Değmezsin ama neyse yapayım” diye de gitmiş olabilir.


Sözler ağızdan negatif ve küçümseyen bir tonda çıkıyorsa kelimelerin olumlu olması pek önemli değildir.


Sesin heyecan tonu da sözün anlamını etkiler.

“Annenin bugün başı çok ağrıyormuş.”


Gevşek gevşek söylüyorsanız memnun olduğunuzu ima edersiniz. Dalga geçer gibi bir ses tonu ile söylerseniz inanmadığınızı…gibi


Kişiler ses tonu ile ima ettiğinizi düşündüğü bir şeyi duyup, o kadar kesin değerlendiriyorlarmış ki, onu sizin söylediğinize yemin etme düzeyine kadar gelebiliyorlarmış.


Biriyle normal bir şeyler konuştuktan sonra ondan bir kötü bir karşılık gelirse “Ben ne dedim ki?” diye kendimizi aklamaya çalışırız. Oysa böyle bir durumda “Ben ses tonuma ne katarak söyledim de rahatsız oldu.” diye önce kendimizi sorgulamamız gerekir.


Kadınlar genellikle erkeği davranışları hakkında sorgularken, eleştirici bir ses tonu kullanıyorlarmış. Bunun ona bir ders olacağını sanarak. Bu ise erkekte yalnızca öfkeye neden oluyormuş. Erkeğin eşiyle konuşma istek ve hevesi eleştiri tonu yüzünden kayboluyormuş.


Erkekler sese kadınlardan daha duyarlıdır. Rabbimiz Peygamber Efendimizin eşlerine hitaben Kur’an-ı Kerim de şöyle buyuruyor:


“Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir eda ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Güzel söz söyleyin.” (Ahzap/ 32)


Alimler bu uyarının aynı zamanda bütün mümin hanımlara da olduğunu söylüyorlar. Kadın sesi mahrem değil; fakat yabancı erkeklerle konuşurken sesin tonu ve tınısı değiştirilerek sese cilve ve eda katılırsa o zaman tehlikeli oluyor. Ayeti kerimenin sonunda Rabbimiz maruf (ölçülü, ciddi ve güzel) söz söyleyin buyuruyor.


Sesin tonu duyguyu verir, niyetinizi ortaya çıkarır.


Ses tonunuza; sevgi, saygı, şefkat, ilgi, çocuksuluk, neşe, ciddiyet, değer verme, umursamama, aşağılama, hakaret, alay, cinsi çekicilik her şeyi katabilirsiniz. Bu yüzden ne söylediğinizden daha önemlisi nasıl söylediğinizdir.


Bir zamanlar 900 lü telefon hatları vardı; reklamları çıkardı. Hâlâ var mı bilmiyorum internet geldikten sonra modası geçmiş olabilir; fakat o dönemlerde bu hattı kuran kişi köşeyi dönmüş. (Dünya köşesi anlamında, diğer taraf için hayırlı bir iş yaptığı söylenemez.)


Hatırlıyorum o zamanlara haberlerde göstermişlerdi: Kadınların bazılarını telefonla erkeklerle konuşurken kameraya kaydetmişler: Kadınların çoğu yaşlı, şişman, gerçek hayatta erkeğin görüp de yüzüne bakmayacağı tipler; erkeklerle konuşurlarken kimi fasulye ayıklıyor, kimi örgü örüyordu.
Konuştuklarında da bir şey yoktu. Boş boş saçma sapan konuşuyorlardı. Fakat kısık ve çekici (yatak odası tonu) ile konuşuyorlardı. O kadınları arayan erkeklerin onlarla buluşma, görüşme imkanı olmadığı halde; erkekler sadece o kadınların seslerini dinlemek için dünyanın telefon faturasını ödediler.


Cinsel hayatta da sesin önemine dikkat çekiliyor. Karı kocanın yatakta birbirlerinin ses ve nefes ritimlerini dikkate almamaları cinsel hayatlarını bozduğu gibi, birbirlerinin ses ve nefes ritimlerini yakalamaları da daha iyi bir cinsel hayatı sağlayabiliyor.


Birbirlerini hiç görmeden sadece konuşarak birbirlerine aşık olan çiftler vardır.


Evliler için iletişimde yapılan en büyük hata birbirleri ile konuşurken monoton ya da bıkkın bir ses tonu ile konuşmaktır. Mesela kadın kocasını sabahları kapıda uğurlar, akşamları ‘hoş geldin” deyip karşılar; fakat sesinde hiç bir coşku, onu görmekten dolayı mutluluk yoktur. Sıradan, ezberlenmiş kelimeler ve tekdüzelik. “Gelsen de olur, gelmesen de olur..” gibi bir ses tonu erkeğin eve gelme isteğini azaltır.


Ses tonunun önemini anlatan gerçek hayattan bir örnek: Bir kadına kocası ‘Ben aşık oldum, ayrılmak istiyorum.” demiş. Kadın tabii çok şaşırmış üzülmüş, kadının kim olduğunu sormuş. “Bizim işyerinin yakınındaki mağazada çalışan tezgahtar kıza aşık oldum, sabahları bana çok güzel günaydın, diyor.” demiş. Adam bir günaydına gitmiş.


Yönetmen Sinan Çetin “Kadın; sestir, sedadır, edadır” diyordu bir röportajda. “Karısının sofrayı hazırlayıp kendine her seslenişinde ona yeniden aşık olduğunu” anlatmıştı.


Muhabbetli bir evlilik için karı-koca konuşurlarken ses tonlarına dikkat etmeliler.


Kadın kocası ile konuşurken sesini yükseltmemeli, bağırmamalı, kocasının yanında başkaları ile konuşuyorsa asla sesini yükseltmemeli, kocasının yanında çocuğuna bağırmamalı.


Erkek karısı ile konuşurken ona değer verdiğini hissettirecek bir ses tonu kullanmalı. Kadın konuşurken ya da telefonla aradığında erkek kadının daha ne konuşacağını bile dinlemeden “kısa kes, ne rahatsız ediyorsun” anlamına gelecek soğuk bir tonda konuşmaya başlamamalı. Hiçbir iş, eşten daha önemli değildir. İş; eşi ve aileyi geçindirmek içinse. Kadın konuşmayı uzatıyorsa erkek sesine güzel bir ton katarak “Canım şu anda müsait değilim, daha sonra konuşalım” diyerek konuşmayı sonlandırabilir.


Karı- kocanın özellikle; umursamama, aşağılama, alay, mecburiyet gibi eşin nefsine ağır gelecek ses tonu ile birbirleri ile konuşmamaya özen göstermeleri gerekir.


Ve karı- kocanın birbirlerine kullandıkları ses tonu yabancılara kullandıklarından farklı olmalıdır. Kadın kocası ile kedi gibi mırıl mırıl konuşmalı. Erkek de sesini en güzel tonuyla sevgisini hissettirecek şekilde kullanmalı ki sevgileri, aşkları bitmesin. Unutmayalım kalbe ve beyne giden yol kulaktan geçiyor.


Ses kadar sessizlikte önemlidir. O ayrı bir yazı konusu.


Ödev: Bir süre eşiniz, çocuklarınız, anne babanız, arkadaşlarınız ve yabancılarla konuşurken ses tonunuza dinleyin. Karşınızdakinin ses tonu sizi nasıl etkiliyor, hangi olumlu ya da olumsuz duygulara sebep oluyor dikkat edin.


Sema Maraşlı  www.cocukaile.net


 

HİKAYE DOĞUMDAN SONRA HAYAT VAR MI?


HİKAYE   DOĞUMDAN SONRA HAYAT VAR MI?

 

    Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri herşeyden habersizmiş. Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başlamış. Bu arada, etraflarında olup biteni farketmeye başlamışlar. Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmış. Birbirlerine hep aynı şeyi söylüyorlarmış:




 -- “Anne rahmine düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!”

    Büyüdükçe, içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya,  hayatın kaynağı neymiş? İşte bunu araştırırken, karşılarına anneleriyle onları birbirine bağlayan kordon çıkmış. Bu kordon sayesinde, hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip büyütüldüklerini tesbit etmişler.

 -- “Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan herşeyi gönderiyor.”

    Artık aylar birbiri ardınca geçiyor, ikizler hızla büyüyor, diğer bir deyişle “yolun sonu”na yaklaşıyormuş. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terk edeceklerinin işaretlerini almaya başlamışlar.



   Dokuzuncu aya yaklaştıklarında, bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sormuş:

 -- “Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir”

   Öteki daha sakin ve aklı başındaymış. Üstelik, bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor; duyguları daha geniş bir âlemi arzuluyormuş. O cevap vermiş: “Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor.”

   Ve eklemiş: “Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz.”

 -- “Ama ben gitmek istemiyorum” diye haykırmış kardeşi. “Hep burada kalmak istiyorum.”

 -- “Elimizden gelen birşey yok. Hem, belki doğumdan sonra hayat vardır.”

 -- “Bize hayat veren o kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki?” diye cevaplamış öteki.  “Bize hayat veren kordon kesilirse nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana? Hem, bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler. Hiçbirisi geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söylesin. Hayır, bu herşeyin sonu olacak.”

 
    Bütün bunları söyledikten sonra eklemiş:

 -- “Hem, belki de anne diye birşey de yok!”

 -- “Olmak zorunda” diye itiraz etmiş kardeşi. “Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki?”

 -- “Sen hiç annneni gördün mü?” diye üstelemiş öteki. “O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk.”

    Böylece, anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş.

    Sonunda doğum anı gelmiş çatmış. İkizler dün-yalarını terkettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açmışlar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar.





       Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeymiş.

 

Hadiseler, insanların mahiyetini ortaya koyar


Hekimoğlu İsmail
 

Hadiseler, insanların mahiyetini ortaya koyar

 
 
Nasıl ki acımak, sevmek ve menfaat hisleri içimize yerleştirilmişse taraf tutma hissi de aynı şekilde içimize yerleştirilmiştir.
 
 
Bu hissin en mühim vazifesi hakkı tutmaktır. Hakkı tutamayan, haktan yana olamayan mutlaka batılı tutup, hakkın karşısına geçecektir. Allah kullarına el, ayak, göz gibi maddi organlar verdiği gibi, manevi organlar da vermiştir. Tarafgirlik manevi organlarımızdan biridir. Demek ki imtihan bu noktadan da gelecek. Tarafgirlik hissiyle haktan yana olanlar hangi ırktan hangi ülkeden olursa olsun maddi ve manevi bir bütünlüğe doğru giderler. Hakk’a inananlar hakka riayet edip, haklının hakkını korurlar. Mesela asr-ı saadette birkaç sahabe arasında tartışma başlıyor. Bir taraf, “Yetişin ey Ensar!” derken, öte taraf, “Yetişin ey Muhacirler!” diye bağırıyor. Bunu duyan iki cihan serveri Peygamberimiz (sas) hemen ortaya çıkarak buyuruyor; “Susun! Bu cahiliyet âdetidir.” Yani siz Müslüman’sınız. İslam’dan yanasınız. Yalnızca Allah’tan yardım isteyin, diyor.
 
 
Hakikat böyle iken aradan zaman geçiyor. Hz. Ali (ra), Hz. Muaviye (ra) taraftarları gözüküyor. Bir de Hariciler zuhur ediyor. Sahabe bir bütündü. Neden ayrıldılar ve neden taraf taraf bölünüp tarafgirlik damarları kabardı? Demek ki Hakk’a iman eden Müslümanlar da kendi aralarında bölünüp, tarafgirliğin kurbanı olabiliyormuş. Asr-ı saadetteki bölünmede bilgisizlikten ve ibadet noksanlığından söz edilemez. Hazreti Ali (ra), Hz. Muaviye (ra) ve bunların taraftarları bilgili kimselerdi. İbadetleri de mükemmeldi. Sahabeyi, “tarafgirlik” hissi parçaladı.
 
 
Bu hususu daha iyi anlatabilmek için bir misal verelim; çeşitli sebeplerle bir eve hava gazı dolduğunu düşünün. Gece yarısı evine dönenler lambayı yakmak isteyecek. Fakat anahtardan çıkan kıvılcım, yangın çıkmasına yetiyor… İşte tarafgirlik hissi, hava gazı gibi bazı muhitlerde çöreklenir. Manen gece olmuş gibidir. Zulmeti dağıtmak için yapılan bazı hareketler, kıvılcım hükmündeki hadiseler, taraftarları yakar; İslamiyet büyük bir yara alır. Ne yazık ki bu yarayı açanlar, tarafgir Müslümanlardır.
 
 
Bir misal daha vereyim… Mesela cürufu (maden posası, maden eritildikten sonra kalan kısım) ocağa doldurup ateş verirler. Maden mühendisi başında bekler. Eriyen madenler akmaya başlar. Bu lehim, bu kurşun, bu bakır, bu da demir. Yani ateş verirler ki, bakırla demir ayrışsın. İşte bu örnekte olduğu gibi, Allah bir ateş gönderir, kulunu imtihan eder. Bu hadiselerle herkesin mahiyetini ortaya çıkarır. Her şeyin dizgini Allah’ın elinde olduğuna göre, kula düşen vazife, İslamiyet’i yaşamak ve zuhur eden fırtınalarda Allah’a iltica edip teslim olmaktan ibarettir.
 
 
Hakk’a inanan Müslüman, Hakk’ın emrine girecek; hakkı haklıya teslim edecek; sadece haktan yana olacak. Gerekirse kendini bile tenkit etmekten çekinmeyecek. Böylece tarafgirlik duygumuzdan gelen imtihanı kazanacağız. İşte insan çeşit çeşit hallerle şu dünyada tecrübe edilmektedir. Acaba kendisine verilen maddi ve manevi cihazları iyi kullanacak mı? Musibet mektebinde tahsil görürken kaç puan alacak? Bu dünya sahipsiz değildir. Hakim-i Mutlak Allah’tır…  Allah’a iltica etmek (sığınmak) dünyalara değer…
 
 

3 Ocak 2014 Cuma

NİHAT HATİPOĞLU - Şimdi muhasebe zamanı

NİHAT HATİPOĞLU - Şimdi muhasebe zamanı


NİHAT HATİPOĞLU
 
 

Şimdi muhasebe zamanı

 
 
Yeni bir yıla girdik. Takvime göre birer yıl yaşlandık. Aynaya baktığınızda saçlarınızın daha da beyazladığını, azaldığını, gücünüzün daha da zayıfladığını, eski enerjinizin kalmadığını göreceksiniz.
 

Aslında ciddi bir muhasebe fırsatı var önümüzde. Kendimizle, imanımızla, ibadetimizle hesaplaşma zamanı.
 
Bir yıl içinde samimiyetinizde azalma var mı? Bu bir yıl içinde yüce Rabbe olan bağlılığınız güçlendi mi? Bir yılda kaç insanın kalbini kırdık? Kaç kişinin bedduasını aldık? Kaç kişiye beddua ettik? Kaç bedduamız bize iade edildi?
 
Kaç kişinin hakkını yedik, aleyhinde konuştuk, gıybetini yaptık, suizanda bulunduk?
Kaç insanın çiğ etini yedik?
Kaç insanın iffetini, ırzını, namusunu, onurunu, kişiliğini, saygınlığını, hakkını, hukukunu zedeledik?
Kaç defa imanımızı zedeleyecek söz söyledik, küfür ve şirk sözlerini kullandık?
Kaç defa farz ibadetlerini kaçırdık? Namazı gevşettik veya kaç defa namazımıza, orucumuza riya kattık?
Kaç defa Müslümanları rahatsız edecek söz söyledik, adım attık, horladık? Kaç defa elle, yüzle, ayakla, dille, kalple ve sözle taciz ettik? Zor durumda bıraktık.
 
Aniden ölüm gelse kapıya hazırlığın var mı? Var diyorsan kime göre var? Ne kadar eminsin kendinden? Senin veya çevrenin senin hakkındaki itibarı, Allah katında itibar sayılacak mı?
Makamını, mevkiini, itibarını, paranı, gücünü kim için kullanıyorsun? Hiç kimsenin hiç kimseye fayda sağlamayacağı çetin günde hesaba var mısın?
Mümin o insandır ki "Eliyle, diliyle ve hatta kalbiyle başkasına zarar vermeyendir, şerri dokunmayandır. Senin elin, dilin, kalbin, ayağın, sözün, kalemin, mevkiin, sermayen veya başka şeylerin müminlere zarar verdi mi?
 
Zarar verdiysen, imanını rahatlatacak malzemeyi hemencecik şeytan kulağına fısıldadı mı?
İnsanları üzmene rağmen rahatsan bunun bir şerre sebep olduğunun farkında mısın? Farkında değilsen esas perişanlığın bu olduğunu görmüyor musun?

 
Her ne olursan ol öleceksin
Behemehâl -her halükarda- sen de öleceksin. Ben de öleceğim. Sesimin iliştiği, gözümüm gördüğü veya görmediği her şey ölecek. Çünkü her şey fanidir.
 
Fani (sonlu) olan bu dünyada, fani olmaya razı olmasan da fani olacaksın. İki metrelik çukura uzanacaksın.
 
O gün ne dost, ne arkadaş, ne yar, ne yaran, ne cami arkadaşı, ne meyhane dostu, ne alkışlayan, ne slogan atan, ne seni göklere çıkaran, ne seni yere batıran, ne sana amin diyen, ne sana zalim diyen, ne sana baba diyen, amca, dayı, teyze, yeğen diyen, ne sana hacı, hoca, üstat diyen, ne sana efendim sultanım diyen ve ne de sana küfreden kimse kalmayacak.
 
"O gün herkes herkesten kaçacak"! Sen ve Allah'ın ve amelin, imanın ve şefaatini hak etmişsen Peygamberin ve yine şefaatini hak etmişsen Melekler ve Rabbin razı oldukları belki sana fayda sağlayacak. Gerisi boş, gerisi masal, gerisi hikâye.
 
O zaman ölecek olan ve gömülecek olan bu zavallı, bu perişan, bu tükenmiş ve yarın da taaffün edip çürüyüp gidecek bu fani ve zavallı vücuda daha fazla zulmetme, yük yükleme.
 
Gel tez elden tövbe et. Gelin tez elden tövbe edelim. Çünkü içimizde tertemiz olan hiç kimse yoktur.

***
 
 
İmanı kemiren hastalık: Riya
"Gösteriş" olarak tercüme edilebilecek olana riya; halk görsün ve itibarım artsın diye ibadet yapmak ve iyi görünmeye gayret etmektir. Yani hakkı alet edip halkı aldatmaktır.
 
Riyanın bir tarafı şirktir, bir tarafı münafıklıktır. Riya elbette dini bir kavramdır ve dini mahiyet taşır. O nedenle de mümindeki riya bizim konumuzdur. İmansız bir insandaki riya bizim ilgi alanımızda değildir. O tamamen başka bir haldir.
 
Riyaya bazı örnekler verelim:
Kişi az uyur, az yer ve böylece kendini perişan gösterir. Hatta hırpani şekilde giyinir. Gayesi insanlara kendini ahireti arzulayan adam gibi göstermektir.
Alnında, dizlerinde secde izleri vardır. Özellikle de olsun ister. Böylece kendini çok sadık göstermeye çabalar.
Bol bol ayet ve hadis ezberler. İlminin çok olduğunu göstermek için bunu yapıyor. Bütün derdi şöhrettir. Parmakla gösterilmektir.
İnsanlar görsün diye zekâtını bağırıp verir. Halk görüyorken namazı uzun ve titiz kılar. Evinde ise acele bir şekilde eda eder.
Önemli insanların kapısında bekler ve sonra "şunlar bana geldi" diye itibar yükseltir. Veya önemli insanları kapıda bekletir ve ben şunları beklettim der. Riyanın düşmanı "ihlâs"tır. İhlâs ise kalp ve organların uyumudur. İyi amellerini ilan etme. Özellikle farz dışındakileri. Günahlarını gizle. Tövbe et. Zira hiç birimiz riyadan emin değiliz. Kalp bu. Her an eğrilebilir.

***
 
 
Yeni yılda ümitliyim
Ümitliyim. Umutluyum. Engin bir heyecan taşıyorum. Çünkü yeni yılın inşallah hayırları taşıyacağına, güzellikler, sevgi ve umut getireceğine inanıyorum.
Mümin ümitsiz olmaz. Ümitsizlik, yani yeis günahtır. Bataklıktır.
Bohemlikten, kasvetten, çaresizlikten, karanlıktan, ümitsizlikten, cambazlıktan, nefretten, kinden, garazdan tiksinir gibi kaçarım.
Şer zannettiğimiz her şey inşallah hayra dönecektir. Şerle işimiz olmamalı.
Hayırla yormalıyız her şeyi.
Lütfen gülümseyin birbirinize. Olumlu tarafından bakın geleceğe. Bazen şaka yapmayı, esprili davranmayı, affetmeyi, olgun davranmayı, olumlu bakmayı deneyelim.
Bazen en zor durumda "bu da geçer ya hu" demeyi deneyin.
Bazen içinize bir sıkıntı çöktüğünde "bu da gelir, bu da geçer"i mırıldanın. Çünkü geçecektir.
 
Çünkü kalacak hiçbir şey yok ki O'nun dışında.
Belki en çaresiz kaldığınızda; "Hasbiyallah ve nimel vekil -O rabbim bana yeter, O ne güzel vekildir" deyin.
Engin olun. Umut dolun. Rahat olun. Ne olursa olsun, ne gelirse gelsin, yolun sonunda sizi bekleyen
 
O, var. Rabbiniz var. Sizi affetmeye hazır O var...
***
 
 
BİR DUA
 
 
Yardımcıların en hayırlısı olan Allah'tan başka ilah yoktur. Koruyucuların en değerlisi olan Allah'tan başka ilah yoktur. Varislerin en hayırlısı olan Allah'tan başka ilah yoktur. Hâkimlerin en hâkimi olan Allah'tan başka ilah yoktur. Rızık verenlerin en fazla rızık vereni, en hayırlısı olan Allah'tan başka ilah yoktur. Fatihlerin en hayırlısı olan Allah'tan başka ilah yoktur. Affedicilerin en hayırlısı olan Allah'tan başka ilah yoktur. Rahmet edenlerin en hayırlısı olan Allah'tan başka ilah yoktur.
 
 
Tek olan Allah'tan başka ilah yoktur. O vaadini yerine getirdi, kuluna yardım etti ve kendi askerlerini yüceltti; Ahzab'ı, kâfirler topluluğunu tek başına bozguna uğrattı. Ondan başka bir şey yoktur, o tektir. Bütün nimetlerin sahibi olan Allah'tan başka ilah yoktur. O, fazlın sahibidir. Güzel methe ancak O layıktır. "La ilahe illallah" kelimesini Allah'ın mahlukatı, varlıkları adedince, O'nun arşının ağırlığınca ve Allahü Teala razı oluncaya kadar söylerim. Yine "La ilahe illallah" kelimesini Allahü Teala'nın kelimeleri adedince söylerim. Vahdaniyet, ferdaniyyet, kıdem, ezeliyet ve ebediyet sahibi olan Allah'tan başka ilah yoktur ki, O'na ilahlık konusunda hiçbir şey zıt olmayacağı gibi işlerine ve isteklerine muhalefet edebilecek bir benzeri, bir eşiti, bir ortağı da olamaz.
 
 
O diriltir ve öldürür. Ama O diridir ve O'na ölüm ulaşmaz. Bütün hayırlar onun kudret elindedir. Onun kudreti her şeye yeter. Öldükten sonra herkes O'na dönecektir.
 
 
O Allah bütün her şeyden evveldir ve bütün her şeyden sonradır, bakidir. Onun varlığı aşikârdır, zahirdir. Mahiyeti gizlenmiştir yani O Allah batındır. Allahü Teala her şeyi bilicidir. Hiçbir şey onun misli olamaz. Allahü Teala her bir şeyi işiten ve görendir. Allahü Teala bütün işlerimizde bize yeterlidir, kafidir ve ne güzel bir vekildir. Allahü Teala bize en güzel seyyiddir, dosttur ve yardım edicidir. Ey kudret ve azamet sahibi Allahımız! Senin affını isteriz. Ölümden sonra dönüşümüz sanadır.
 
 
 

2 Ocak 2014 Perşembe

Ah yalan dünya!!

Ah yalan dünya!!
Yıllarca hep zengin, fabrikatör baba rolünü oynadım. işin en acıklı kısmı ise bütün gün zengin baba rolünü oynayıp çekim bitiminde eve gitmek için soğukta, köşedeki durakta dolmuş beklemem olmuştur

Hulusi Kentmen

Crafterman
 
 
Yıllarca hep zengin, fabrikatör baba rolünü oynadım. işin en acıklı kısmı ise bütün gün zengin baba rolünü oynayıp çekim bitiminde eve gitmek için soğukta, köşedeki durakta dolmuş beklemem olmuştur
 
Hulusi Kentmen Crafterman
 


**********************
​​

 
CUMAMIZ MÜBAREK OLSUN...
 
 
​"​
Sana vahyedilen kitabı okuyup tebliğ et,
​  ​
namazı hakkıyla ifa et.
​  ​
Muhakkak ki namaz, insanı, ahlâk dışı davranışlardan, meşrû olmayan işlerden uzak tutar.
​  ​
Allah’ı namazla anmak, elbette en büyük fazilettir.
​  ​
Allah bütün işlediklerinizi bilir.
​" 
 
(Ankebut suresi, 45.ayet)​
 
Fotoğraf
 
 
 

Rüzgârımızı kesme Allah’ım…


Hüseyin Gülerce
 

Gündem Yazarlar Hüseyin Gülerce

Rüzgârımızı kesme Allah’ım…

 
 
Günlerdir, “yangın büyük” diye feryat ediyorum. “Bu yangını söndürmek lazım, üzerine benzinle değil su ile gidilmeli.” diyorum.
 
 
Artık takatim kesildi. Çünkü Hizmet hareketine, Muhterem Hocaefendi’ye çok ağır ithamlar, hakaretler yapılıyor. Benim ateşi söndürme adına bir maşrapa ile su taşımamı, ortamı yumuşatma çabalarımı bile fitneye malzeme yapmaya kalktılar. Benim bu dünyada, dünya hayatında kazandığım bir şeref varsa; Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin beni dost saymasıdır. Bu bana yeter.


Evet, feryatlarım bir netice vermiyor. Rüyalardaki gibi kâbus yaşıyorum. Sesimi, ters rüzgârlar alıp götürüyor. Hüsnüzanlar yerini suizanlara bırakmaya başladı. İmtihanın büyüğü bu olsa gerek. Vefanın, sadakatin, kardeşliğin imtihanı bellerimizi büküyor. 45 yıllık dine hizmet hayatımda, ben böyle bir yük yüklenmedim. Hiç sarsılmadım. Üniversitede iki defa 25 metreden sıkılan kurşunlardan biri başımın 10 santimetre yanından, diğeri 30 santimetre üzerinden geçti. O günden beri ölümden hiç korkmadım. Ama milletimizin içine düştüğü bu dertten korkuyorum. Yılın ilk yazısında, imtihanlardan duaya sığınacağım.


“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile ‘Allah’ın vaat ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara Sûresi ayet 214, Suat Yıldırım)


“(Ey insanlar!) Sizin bir kısmınızı diğer bir kısmınıza imtihan (vesilesi) kıldık; (bakalım) sabredecek misiniz? Rabb’in her şeyi hakkıyla görmektedir.” (Furkân 20,  Diyanet Vakfı)


“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘İman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır. Yoksa kötülükleri yapanlar bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kadar kötü (ne yanlış) hüküm veriyorlar!” (Ankebut  2-3-4, Diyanet İşleri Başkanlığı)


“Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı. Allah size âyetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz.” (Âl-i İmrân 103, Suat Yıldırım)


“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” (Hucurat, 12,  Diyanet İşleri Başkanlığı)


“Onlardan sonra gelenler derler ki: ‘Rabb’imiz, bizi ve bizden önce inanan kardeşlerimizi bağışla, kalplerimizde inananlara karşı bir kin bırakma!’ Rabb’imiz! Sen çok şefkatli, çok merhametlisin!” (Haşr 10, Elmalılı)


“Allah’a ve Resulü’ne itaat edin, sakın birbirinizle ihtilaf etmeyin; sonra korkuya kapılıp zaafa düşersiniz, rüzgârınız (kuvvetiniz) gider. Bir de tam manasıyla sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 46, Suat Yıldırım)


Rüzgârımızı kesme Allah’ım. Bu millet dualı millet, şer görüneni hayırlara çevir Allah’ım…


 

1 Ocak 2014 Çarşamba

Efkan Vural - YENİ YILDA TAM 52 HAFTA VE 52 MADDE

Efkan Vural - YENİ YILDA TAM 52 HAFTA VE 52 MADDE


2014 YILI HERKESE HAYIRLAR GETİRMESİNİ ALLAHTAN DİLİYORUM.


                      Ömrümüzden bir yılı daha geri bırakıyoruz.Yılların çok çabuk geçtiğini hissediyoruz.Bir gün bakmışsınız yılların yanında ömrünüz de tükenmiştir. Ömrümüzün bu güzel yıllarını heba etmeyelim.Yaşadığımız müddetçe düzgün yaşamaya dikkat edelim.


Artık yeni bir yıla girmek üzereyiz. Geçen yılın muhasebesini yapalım.Geçen yılda neler planladık, neleri yaptık,neleri yapamadık…

Ömrümüzün kalan diğer yıllarını dinimizin bize öğütlediği güzel düşünce ve davranışları göz önüne alarak geçirmeye çalışalım.


Bu yeni yılda var olan 52 haftayı , aşağıda sıralayacağımız 52 maddeye dikkat ederek geçirmeye çalışalım.


1-Allah’a inanmak, O’na güvenmek.

2-Hz.Muhammed’in Allah’ın son elçisi olduğuna inanmak .

3-Allah’ın emirlerini yerine getirmek, öğütlerine kulak vermek.

4-Hz.Muhammed’in sünnetine tabi olmak.

5-Allah’tan korkmak.

6-Doğru, dürüst ve güvenilir olmak.

7-Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak durmak. Haram yememek.

8-Yalan ve Çirkin sözlerden uzak durmak.

9-Emanete ihanet etmemek.

10-Verilen sözde durmak

11-Görev de kusur etmemek. Yapılan işi en güzel biçimde yapmak.

12-İftira,dedikodu ve gıybet yapmamak.

13-Herkese iyilik yapmak, yardım sever olmak.

14-Komşu hakkına riayet etmek.

15-Engellilerle beraber olmak

16-İnsanları Allah için sevmek

17- Çevreyi korumak

18-Temiz ve düzenli olmak

19-Herkese selam vermek

20-Hayvanları sevmek, korumak ve onlara eziyet etmemek

21-Hastaları ziyaret etmek.

22-Davetlere icabet etmek.

23-Haksızlık ve ayrımcılık yapmamak.

24-Edep ve Haya sahibi olmak.

25-Okumak ve ilim öğrenmek.

26-İbadet etmek.

27-Anneye, babaya ve aile bireylerine iyi davranmak.

28-Vatanı sevmek ve korumak

29-İslam kardeşliği üzerinde olabilmek.

30-Birlik ve beraberlik içinde yaşamak.

31-Yetimleri korumak

32-Güzel ahlaklı olmak ve görgü kurallarına uymak.

33-Adaletli davranmak.

34-Cömert olmak, cimrilikten uzak durmak.

35-Yapılan her işi Allah’ın gördüğünü bilmek.

36-Zerre miktarı bile olsa yapılan iyi ve kötü şeylerin karşılığının verileceğini bilmek.

37-Kolaylaştırmak,zorlaştırmamak. Müjdelemek, nefret ettirmemek.

38-Şefkatli ve merhametli olmak.

39-Misafirlere iyi davranmak.

40-Sabırlı olmak.

41-Nefsani arzuların esiri olmamak.

42-Allah’ın verdiği nimetlere şükretmek.

43-Gösterişten uzak olmak alçak gönüllü olmak.

44-İsraf etmemek, savurganlıktan kaçmak.

45-Her şeyde kul hakkını gözetmek.Trafik kurallarına uymak,başkalarının hakkına engel olmamak.

46-Günahlardan tevbe etmek.

47-Çocukları sevmek, onlara güzel terbiye vermek.

48-Kendin için istediğini başkası için de istemek. Kendin için istemediğini başkaları içinde istememek.

49-Söz taşımak ve iki yüzlülükten uzak olmak.

50-İnsanları rahatsız edici şeyleri ortadan kaldırmak.

51-Hırsızlık, rüşvet , yolsuzluk ve başkalarını aldatmaktan uzak olmak.

52-Aileyi ve toplumu yok eden içki, kumar ve ahlak dışı eğlencelerden uzak durmak.


Evet yeni yılın her günü yukarda ki esaslara uygun olarak geçmesi dileğiyle herkesin 2014 yılının hayırlı uğurlu, neşeli ve özellikle sağlıklı geçmesini Yüce Allah’tan dilerim.

Efkan Vural


Toplumun unutmadığı Gönenli Hocaefendi


AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

Toplumun unutmadığı Gönenli Hocaefendi

 
 
2 Ocak 1991’de Rabb’imizin rahmetine tevdi ettiğimiz Gönenli Mehmet Hocaefendi’yi, geçen 23 seneye rağmen toplumun neden unutmadığını düşündüğümüzde görüyoruz ki, Gönenli Hocaefendi unutulmayacak hizmetlerde bulunmuş, yani insana yatırım yapmış, bir hizmet nesli yetiştirmiştir. Şimdi ise kendisi gitmiş, ama yetiştirdiği nesil hizmete başlamıştır.
 
 
Minarelerimizin müezzinsiz, mihraplarımızın imamsız, kürsülerimizin vaizsiz kalmaya doğru gittiği bir devrede her türlü yokluk ve baskıya rağmen Kur’an kursları açmış olan Hocaefendi, 88 senelik hayatını tümüyle öğrenci yetiştirme hizmetine adamıştır.
 
 
- Nerelerde yetiştirmiş bu öğrencilerini?
 
 
- Bakımsız camilerin harabe medrese odaları, vakıfların terk edilmiş binaları Hocaefendi’nin talebelerine okul ve yurt olarak kullandığı eğitim mekânları olmuştur.
 
 
İstanbul’un diğer fedakâr alimleri ve servet sahipleri de bu konuda devreye girerek görev almışlardır...
 
 
Nitekim Çamlıca’da Süleyman Efendi, Çemberlitaş’ta Hacı Fahri Efendi, Süleymaniye’de hayır sahibi zenginlerden Hacı Nazif Çelebi gibi zatlar da bu devrede unutulmaz hizmetler vermişlerdir.
 
 
Bunların içinde Gönenli daha yaygın halde ön sırada yerini almıştır. Sanki İstanbul’un tüm camileri onun okulları, cami oda ve medreseleri de öğrenci yurtları olmuş. Gönenli’nin himmet ve organizasyonuyla öğrenciler buralarda barınıp okuyabilmiş, bunların içinden müftü, vaiz, imam, müezzinler yetişerek boş kalan mihrapları, kürsüleri, minareleri doldurup şenlendirmişlerdir.
 
 
Aslında Gönenli’nin öğrenci yetiştirme örneği başlı başına bir ibret tablosudur. Kimse kimseye harmanda buğday dağıtır gibi para dağıtmaz, ama Gönenli müstesna. Ben onun çiftçinin tarlaya buğday saçtığı gibi yoksul talebelere yiyecek, giyecek ve para dağıttığını gözlerimle gördüm. Çünkü ben de talebe başkanıydım bu öğrencilerin içinde. Bir misal:
 
 
Hocamızın imamlık yaptığı Sultanahmet Camii’ndeyiz. Yatsı namazından sonra cemaat çıkmış, talebeler saf nizamında beklemekteler. Hocamız mihraptan âdeti üzere herkese tek tek soruyor:
 
 
- Sen ne istiyorsun?
 
- Hocam hastalandım, doktor param yok. Ne yapacağımı bilemiyorum?
 
 
Hocaefendi hemen bir doktor adresi yazıyor, kâğıdı imzalayıp uzatarak buraya git, seni muayene etsinler, diyor. Bir başka öğrenci titrek sesle halini arz ediyor:
 
 
- Hocam geçen gün gönderdiğin doktor beni muayene etti, ilaçlar yazdı, ancak ilaç alacak param yok. Hocamız yine bir kâğıda adres yazıp imzalayarak uzatıyor:
 
 
- Fatih’teki Şifa Eczanesi’ne bu kâğıdı ver, senin ilaçlarını verirler.
 
 
Bir başkasına geliyor sıra.
 
- Hocam ayakkabım delindi, su alıyor! Hocamız başkanı çağırıyor:
 
- Getir bakalım şu bizim yamalı bohçayı.
 
 
Bohça gündüz gezdiği esnafların verdikleri giyim eşyasını doldurdukları çuval. Çuval getirilip mihrapta ters çevrilerek içindekiler ortaya dökülüyor. Birkaç çift ayakkabı da çıkıyor. Ayağına olanı talebe giyip gidiyor. Bu defa bir başkası:
 
 
- Hocam havalar soğudu, ceketim yırtık, pardösüm de yok. Üşüyorum. Hocamız çuvalı bir daha karıştırıyor. Bir ceket çıkıyor, ama pardösü yok. Ceketi veriyor, pardösü için sonra gelmesini tembih ediyor. Bir başkası da sıkıntısını şöyle dile getiriyor:
 
 
- Hocam babam hastalanmış, annem de çok perişanmış. Memleketime gitmek istiyorum, ama yol param yok. Soruyor:
 
- Kaça gidiliyor memleketinize?
 
- On sekiz liraya. Al sana on sekiz lira, ama çok kalma tezden geri dön.
 
 
Ben bunları birilerinden dinlemedim, bizzat şahit oldum. Camiden çıkıp da Valide Camii’ndeki medrese odama giderken bu müşahedelerimle baş başa kalıp hayretimi yenemez, bu nasıl bir hizmet ve himmet diye hayran olurdum. Bir aile reisi dahi aile fertlerine bu kadar şefkatli olamaz, derdim.
 
 
Demek sebepsiz değilmiş 23 sene sonra da olsa Gönenli Hoca’mızın unutulmayışı?
 
 
Rabb’imiz sevenlerini şefaatine nail eylesin.