8 Nisan 2014 Salı

İnsana musibet 4 sebeple gelir:

İnsana musibet 4 sebeple gelir:

1. Ya hak ettiği için gelir, sabrederse günahlarına kefaret olur.

2.  Ya daha büyük belâlara kalkan olarak gelir.

3.  Ya tıpkı yağmuru haber veren fırtına gibi, arkadan gelen nimeti haber verir.

4.  Ya da ahiretteki derecesini katlar.


(Şems-i Tebrizi)


Kula Gereken Şey!

 
 Kula Gereken Şey!

 

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Ey îman edenler! Allah’ın size olan nîmetini hatırlayın; hani bir topluluk size el uzatmaya yeltenmişti de Allah, onların ellerini sizden çekmişti. Allah’tan korkun ve mü’minler yalnızca Allah’a güvensinler.”(Mâide, 11)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Allah’ım! Sana teslim oldum, ben sana inandım, sana dayandım. Yüzümü gönlümü sana çevirdim, senin yardımınla düşmanlara karşımücâdele ettim. Allah’ım! Beni saptırmandan yine sana, senin büyüklüğüne sığınırım ki senden başka ilah yoktur-. Ölmeyecek diri yalnız sensin. Cinler ve insanlar ise, hep ölümlüdürler!” (Müslim, Zikir 67. Buhârî, Teheccüd 1, Tevhîd 7, 8, 24, 35;)

--

Ahmed Şahin - Hatem-i Asam’ın şeytana cevabı

Ahmed Şahin - Hatem-i Asam’ın şeytana cevabı



AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

Hatem-i Asam’ın şeytana cevabı

 
 
İrşad eserlerindeki hadislere baktığımızda tefekkür konusunda önemli teşviklerin yapıldığını görmekteyiz. Bazı hadislerde buyruluyor ki:
 
 
-Bir saat tefekkür (düşünmek), bir sene nafile ibadetten üstündür!  Bazılarında da, “Bir saat tefekkür, bir gece nafile ibadetten üstündür.” şeklinde de ifade edilmektedir tefekkürün değeri.
 
Biz bu uyarılardan anladığımız manayı daha da özetleyerek diyoruz ki: Kısa bir müddet tefekkür etmek, düşünmek, uzun zaman yapılan nafile ibadetten hayırlı sonuçlar kazandırabilir düşünen insana.
 
Nitekim maneviyat büyükleri tefekkürlerinde derinleştikçe güçlenmişler, tefekkürlerini önlemeye çalışan şeytana karşı susturucu cevaplar vermiş, şeytanı susturmaya bile bir ölçüde muvaffak olmuşlardır.
 
Bu örneklerden bir tanesi de meşhur mutasavvıf Hatem–i Asam’ın misali olsa gerektir.
Hicri (237)’de Horasan’da vefat etmiş bulunan bu tasavvuf büyüğü, bir gün namazdan sonraki tefekküründe hayatının geçmişiyle geleceğini düşünmeye başlıyor, ömür günlerinin bir anda gelip geçtiğini hesap ederek daha verimli, daha ibadetli şekilde nasıl yaşayabilirim diye tefekkürünü derinleştiriyor. İşte bu sırada ansızın Hatem’in bağırdığını duyuyorlar yanındaki hanehalkı.  Hatem, oturduğu yerden öfkeyle şöyle sesleniyor meçhul kimseye:
 
-Ölüm yiyeceğim! kefen giyeceğim! mezarda yatacağım! var mı bir diyeceğin?
 
Bu sözleri duyanlar şaşırırlar. Neler söylüyor kendi kendine diye merak ederler. İçlerinden biri Hatem’e sormadan edemez.
 
-Kiminle konuşuyorsun böyle ki, “Ölüm yiyeceğim, kefen giyeceğim, mezarda yatacağım!” diye çıkışıyorsun?  Şöyle cevap verir Hatem:
 
-Ben tefekkürde iken şeytan yaklaştı, vesvese vermeye başladı. Beni dinî hayattan uzaklaştırmak istiyor, işine gücüne bak, oturup da tefekküre dalınca ne geçecek eline diye ısrar ediyor.
 
Ben aldırış etmeyince bu defa da sorusunu daha da derinleştirerek sormaya başladı:
 
    -Burada oturup tefekküre dalıyorsun, sana geçim lazım değil mi? Çoluk çocuğun yok mu senin? Ne yiyeceksin gelecekte? Ben de kızdım:
 
- “Ölüm yiyeceğim ölüm!” diye cevap verdim.
 
Bu defa, “Ne giyeceksin?” diye sordu şeytan. Ben de:
 
-“Kefen giyeceğim kefen!” dedim.
 
-“Nerede yatacaksın?” diye sorunca da:
 
-“Mezarda yatacağım mezarda.” dedim.
 
Bundan sonra ümidini kesmiş olacak ki bir başka zayıf zamanımda beni yakalamak üzere def olup gitti. İşte duyduğunuz sözler tefekkür anımda şeytanla böyle bir kavgada söylenen sözlerdir.
 
Demek şeytan tefekkürde derinleşenlere böylesine vesvese veriyor, onları vazgeçirmek için ihtiyaçlarını hatırlatarak caydırmak istiyor. Onlar ise tefekkürle kazandıkları iman kuvvetiyle şeytanın vesvesesine boyun eğmiyor, nihayet uzaklaştırmayı başarıyorlar. Bir başka zayıf anlarını beklemek üzer çekiliyorlar.
 
Hatem–i Asam, namazlarını da, tefekkürüne denk düşen bir şuur ve uyanıklık içinde kılıyordu.
Ona namazlarımızı nasıl kılmalıyız diye soranlara şöyle tavsiyelerde bulunuyordu:
 
-Önce temiz bir kalble niyet ederek abdestini al. Dışını su ile temizlerken içini de tevbe, istiğfarla temizle. Sonra seccadene geç, Kâbe’yi hayalen iki kaşının arasına al. Bundan sonra, cenneti sağında, cehennemi de solunda tasavvur et. Sırat köprüsünü ise ayağının altında bil. Azrail Aleyhisselam’ı da peşinde bekliyor kabul ederek Allahü ekber deyip namazına başla.
 
-Hürmetle Fatiha ve zammı sureyi oku, tevazu ile rükua eğil, tefekkürle tesbihleri tekrar et.
Tezellül ile secdeye in, yüzünü yerlere sür.
 
-Manalarını düşünerek tahiyyat ve salavatları oku. Hamd ve şükür duygularıyla selamını ver, ibadetini tamamla. Hatem–i Asam bundan sonra;
 
-İşte der, bu namazdır, seni dünya ve ahiret kötülüklerinden koruyacak namaz.
 
Bilmem bizim bu türlü tefekkürlerden hissemiz ne kadardır?
 
 

7 Nisan 2014 Pazartesi

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-8

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-8
 
SEVGİLİ EFKAN HOCAM NAÇİZANE FAKİRİNİZ HAKKINDAKİ YAZISINA ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ...
 
 

 

Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-8

Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-8
 
 
Engelli komşum Celal ÇELİK’in  hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını beğeniyle sizlere sunmaya devam ediyorum:
 
Aslında bazı yazılarından yine bölümler yazmaya devam edecektim, fakat çok hoşuma giden şu yazıyı bölmek istemedim.. BUYRUNUZ BERABER OKUYALIM...

Yeter yediğin 70 sene

Şimdi sizden bir hayal kurmanızı istiyorum.Diyelim ki dünyanın en zengin, aynı zamanda en merhametli ve en cömert insanından bir davet aldınız. Sizi yedi katlı villasında bir hafta misafir edecek. Dikkat edin. Hem zengin, hem cömert ve merhametli… Düşünün artık ikramları…


Birinci gün birinci katta, ikinci gün ikinci katta, üçüncü gün üçüncü katta, en son gün yedinci katta misafir ediyor. Her tür ikramlar yapılıyor. Tatlılar, kebaplar, meyveler, meşrubatlar, canlı müzikler… vs.


En son gün yedinci kattayken, evsahibi sizi balkondan aşağı bir kaktırıyor. Yeter yediğin, artık gözüm görmesin seni !!

YAPAR MI BÖYLE BİRŞEY ALLAH AŞKINA? Yapmaz diyorsunuz değil mi?

Hayaldeki yedi katlı villanın her katını insanın yaşamındaki on seneye benzettim. Allah bize ortalama 60-70 sene ömür veriyor. Evsahibi ise Allahu Teala’dır. Evsahibinin son gün yedinci kattan atmaması gibi, Erhamürrahim olan Allah bizi yok eder mi?

Allah bizi bebekken anne sütüyle, çocukken anne babamızın eliyle beslettiriyor. Bizi böyle ballarla, sütlerle, muzlarla, karpuzlarla, portakallarla, etlerle,  balıklarla, verdiği rızıklarla yapılan yemeklerle, baklavalarla, daha neler neler… beslesin. Sonra da yeter yediğin içtiğin 60-70 sene deyip bir çukura atsın. Öyle mi?

Böylesine merhametli ve cömert, kainatın yaratıcısı olan Rabbimiz bunu yapar mı? Tabi ki yapmaz ama Allah neden bizi öldürüp çukura(mezara) atıyor?

Evet öldürüyor. Ölüm yokluk değildir. Ölen bu bedendir. Beden zaten topraktan yaratıldı, yine toprağa karışıyor. Ruhumuz ise ölmüyor. Kıyamete kadar berzah aleminde hayatı devam ediyor.

Allah kıyametten sonra ruhlara yeni bir dirilişle yepyeni bir beden verecek.Hiç ölüm, hastalık, yaşlılık olmayan sonsuz bir gençlikle eğlence yurdu cennet veya –Allah muhafaza buyursun- cehennem hayatı başlayacak.

Böylesine muhteşem dünyayı ve kainatı yaratan Allah, iyi kulları için çok daha mükemmel bir yurt olan cenneti yaratamaz mı? Her şeye kadir olana zor mu?

Ve dünya hayatının hesabı (ölüm gelmeden kendimizi bir hesaba çekelim. Acaba bugün ölsem yanımda götüreceğim samimi kaç ibadetim var diye…) neticesinde inşallah hep beraber cehenneme hiç uğramadan direk cennete girenlerden oluruz.

EFKAN VURAL
 
 
(Devamı 11/04/2014 Cuma)

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-8/Blog/?BlogNo=456024



Fatih Yağcı - Amazonlardan Pasifike Sırlı Bir Yolculuğum

Fatih Yağcı - Amazonlardan Pasifike Sırlı Bir Yolculuğum

Fatih Yağcı                
 
Amazonlardan Pasifike Sırlı Bir Yolculuğum
 
Fatih Yağcı
 
 
Dünyanın binlerce kilometre uzağındaki hiç ayak basmadığın yerlerindeki  "başkalarının yaşanmışlıkları" neden seni üzüyor hiç düşündün mü?
 
Pasifike açılan bir kumsalda sörf yapmanın coşkusunu hiç tatmadın. 
 
Amazon yağmur ormanlarında tefekkür ederken kendinden geçip kaybolmadın.
 
Amerikanın kalyon vadilerinde üstü açık bir arabada hızla giderken ayağa kalkıp avazın çıktığı kadar bağırıp onun yankısını dinlemedin hiç.
 
Ford Mustang'in çıkarttığı motor sesinin titreşimini bedeninde hissetmedin.
 
Hala hiç tatmadığın meyveler ve mutfaklar var. Yüz binlerce tadından bile haberdar olmadığın lezzetler...
 
Uçmak istemez miydin semalarda tek başına?
 
Denizlerin altındaki muhteşem dünyayı sadece belgesellerden seyrettin.
 
Tarihi çok sevdin ama o tarihi anlara, savaşlara, peygamberlerin mücadelelerine gözünle tanıklık etmek isterdin eminim. Hele maceralarla dolu miraç hadisesine tanıklık etmeyi, gişe rekorları kıran filmleri izlemeye tercih ederdin.
 
Yoksa senin hiç yaşamadığın ama evliyaullahın yaşadığı "muhteşem manevi duygular" dünyasını hayal etmeye mi çalışıyorsun. 
 
Merak ettiğin yığınla "bilgiye" de açsın. Hz. Muhammed(sav)'in ruhundaki cevheri anlamak, Allah'a ne ile bu kadar samimi yöneldiğini bilmek isterdin.
 
Eminim anlayamadığın insanları anlamak isterdin. Kütüphaneler dolusu "doğru" bilginin hafızanda nakşedilmiş olmasını... Kirli bilgilerden ve hayallerden tamamen arınmış olmayı...
 
Kainatın perdesini kaldırıp her şeyin iç yüzünü görerek, matrix'in matematik şifreleri gibi gözünden akmasını istemez miydin? Her şeyin şifresi, muamması...
 
Velhasıl, arzular hadsiz. İstemeyi akledemediğimiz ve hatırımıza gelmeyen arzuları bile arzuluyoruz. Dünyanın bir köşesinde benim tatmadığım bir lezzet kalmasın bile diyebilirsin.
 
Emeller nihayetsiz... Ömür çok az... Öyle ise yanı başında duran ve bütün bu kilitleri, muammaları açan özgürlük kapısını çal. Evet, şimdi senin için, secde vakti...
 
 
Tarih : 25.03.2014 Kaynak : Risale Ajans

 
 

Güzel bir hikaye. Su, ateş ve ahlak

Ahlak değeri ile ilgili güzel bir hikaye. Su, ateş ve ahlakın hikayesi…

Su, ateş ve ahlâk dostluk kurmuşlar. Bir gün ormanda dolaşmaya çıkmışlar. Fakat bir müddet sonra içlerine bir korkudur düşmüş. Orman çok büyük ve çok karmaşıkmış.

Her türlü ihtimale karşı birbirlerini kaybederlerse, nasıl bulacaklarını düşünmeye başlamışlar.

Ateş ve ahlâk suya sormuş:

-“Kaybolursan seni nasıl bulacağız?”

Su cevaplamış:

“Nerede bir şırıltı duyarsanız ben oradayım.” demiş.

Sıra ateşe gelmiş.

Su: -“Seni yitirirsek ne yapalım?” diye sormuş.

Ateş:-“Duman gördüğünüz yerde ben varım.” cevabını vermiş.

Sıra ahlâka gelince cevabı şu olmuş:

-“Beni asla kaybetmeyin; eğer kaybederseniz, bir daha asla bulamazsınız!”





6 Nisan 2014 Pazar

İnşallah kavuşacaksınız Süha'cım


Merhaba dostlarım,
Öğle namazından sonra Facebooku açtım. Süha Can dostum bir video paylaşmış.
Babasının resimlerini slayt şeklinde video yapmış.
Bişeyden haberim olmadığı için, videonun altına selam söyle, o sandalye için hakkını helal etsin diye yorum yazdım.
Süha mesaj yazdı hemen, Babamı geçen hafta kaybettik Celalim dedi...
 
Çok üzüldüm, Sühayla anılarım canlandı. Kitabımda şunu anlatmıştım:
 
En iyi ilaç : Moral
         Hiç unutamam bir gün hastane odasında yatağımda oturuyordum. Pencereden sokakta koşuşturan insanları seyrediyordum.

Kapı çalındı. İşyerinden laboratuvardaki bütün arkadaşlar ziyaretime gelmişlerdi. Nasıl mutlu oldum anlatamam.

Özellikle Süha arkadaşım benimle işyerinde de çok ilgilenirdi. Bazen öğle tatillerinde kıkır kıkır gülerek kolunda yemekhaneye inerdim. Çünkü yaptığı esprilerle beni güldürürdü.

Süha benim gerçek dostlarımdan biridir. Bazı akrabalarım bile beni aramazdı. Süha Almanya’daki babasına özel tertibatlı bir tekerlekli sandalye getirtmiş.

Süha 2001 de Karel’den ayrılıp Adana’da ailesinin yanına gitti. Şimdi orada çalışıyor. Şirketten ayrılırken çok ağlamıştım.
 
Babasının getirdiği o tekerlekli sandalyeyi arabayla Adana’dan Ankara’ya bize getirmişti. O gece bizde kaldı. Yine esprileriyle çok güldürdü. Allah ona sevdikleriyle beraber sağlıklı, hayırlı uzun ömür versin.

Günahkarız ama Allah’ın affı ve lütfuyla inşallah cennete girersek sonsuza kadar dost oluruz...

Hastanede birden arkadaşları görünce çok sevindim. Özlemişim onları. Bana, Celal çabuk gel çizilecek kartlar seni bekliyor, dediler.
 
 
​****************************************
  
Sühacım başın sağolsun.
Akrabalarım bile beni aramazken baban bana özel tertibatlı tekerlekli sandalye getirdi.
Hakkını ödeyemem. Allahtan rahmet diliyorum. Mekanı cennet, derecesi yüksek olsun.
Allah sizi cennette sonsuza kadar ayırmasın...
Seni seviyorum Sühacım, namazlarımda duamdasın......

 
Allah'a emanet olun.

         C. Çelik    /    Ankara  ( Konya-Ereğli )
 
********************************************************************
 
 

5 Nisan 2014 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - Sıkıntıya uğramak da, sıkıntıya sabretmek de sünnettir

Hekimoğlu İsmail - Sıkıntıya uğramak da, sıkıntıya sabretmek de sünnettir


Hekimoğlu İsmail
 

Sıkıntıya uğramak da, sıkıntıya sabretmek de sünnettir

 
 
Efendimiz’e sormuşlar ki, “Ey Allah’ın Resulü, insanlardan en çok kim belaya uğrar?” Buyurmuş ki: “Peygamberler; sonra büyüklükte onlara en yakın olanlar.”
 
 
Ben bu hadisi okuyunca dedim ki, “Öyleyse sıkıntıya uğramak da, sıkıntıya sabretmek de sünnettir.”
 
 
Menfi ibadetler kişinin dert zannettiği hallerdir. Dinden uzaklaşanları İslamiyet’e, helal daireye çeker. Hayatın sonundan başına bakmak hatıralar dünyasında dolaşmak mecburi istikamet… Ömür akıp gidiyor, nehirler gibi. Bazen başını taşlara vurur, bazen düze çıkar sakinleşir. Bazen şelale olur, bazen denize karışır kaybolur. İnsan bu. Halden hale girer. Bize düşen vazife, kadere iman edip kederden kurtulmak… Mazi geçip gitmiş meşgul olma. İstikbal gelmemiş ilgilenme. Geçmişi geleceği düşünüp kendini yıpratma. Bulunduğun an sana yeter. Bulunduğun anı İslam’a uydur. Böylece hem dünyan hem ahiretin cennet olur.
 
 
Mareşal olmanın en önemli şartı savaşta bulunmaktır. Savaş zordur, çetindir. Her an bir mermi isabet edebilir. İşte bu zor şartlar, o şahsa mareşal rütbesi kazandırır. Nasıl ki memurların ve askerlerin bir rütbesi var; aynı şekilde her Müslüman’ın da manen rütbesi vardır. Peygamberimiz, insanlığın selameti için çok büyük çileler çekmiştir. Manevî makam itibarıyla da Efendimiz’e (sas) yaklaşanlar çile bakımından da ona yaklaşır; çok çile çekerler. Aslında çile diye bir şey yoktur. Çünkü Allah’ın yarattıklarında kötülük yoktur. Hadiseleri yorumlamak bize kalmış. Acemi kaptan karaya oturunca, deniz bitti sanmış. Bu, onun yanlış yorumudur.
 
 
“Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa.
Sönmez ebedi her gecenin gündüzü vardır.”
 
 
Gemiye bindik. Dalgalar dağ gibi yükselip alçalıyor. Gemi karpuz kabuğu gibi sallanıyor. İman imdada yetişiyor. Beni deniz faciası öldüremez. Bana hayatı veren kimse, hayatımı alacak olan da odur. Sakinleşiyorum. Denizde yüzlerce gemi var. Bazısı batıyor bazısı batmıyor; demek bunu seçen var… O Hâkim bizim gemiyi batıracaksa yapacak bir şey yok. Batırmayacaksa bu dalgalar yetmez bizim gemiyi batırmaya…
 
 
Allah’ın dediği olur. Ben de Allah’a teslim oldum… Oh… Selamete çıktım işte… 
 
 

4 Nisan 2014 Cuma

Eğri Minare

Eğri Minare

Süleymaniye Camiinin inşası tamamlanmış, ibadete açılacağı gün ilan edilmişti .O gün gelince İstanbul´un her yanından insanlar bu eşsiz eserin açılışında bulunmak için şehrin bu noktasına akın etmişti. Herkes hayranlıkla bu Türk mucizesini seyrediyordu.

Fakat bunlar arasında bulunan bir çocuk, "Aaa şu minareye bakın nasıl eğri!" diye bağırıyordu. Herkes de bakıyordu ama bir eğrilik görmüyordu. Çocuğun minarelerden biri için eğri dediği Mimar Sinan´a kadar ulaştı. ...Koca mimar hemen çocuğun yanına geldi ve ona,

"Yavrum hangi minare eğri göster bana" dedi. Çocuk da "İşte şu" diye minarelerden birini gösterdi. Mimar Sinan hemen adamlarını topladı. Uzun halatları birbirine ekletip minareye bağlattı. "Çekin yukarı doğru!" diye çektirmeye başladı. Çocuğa da, "Oğlum, bak bu minareyi doğrultturuyorum, sen dikkat et, dosdoğru olunca haber ver" dedi.

Adamlar gerçekten düzeltiyormuş gibi çekiyorlardı. Çocuk bir süre sonra, "Tamam, minare doğruldu" diye bağırdı.İşçiler çekme işini bırakıp halatları çözdüler. Başından beri olaya tanık olan Sinan´ın ustalarından biri herkesin kafasını kurcalayan soruyu Mimar Sinan´a yöneltti:

- Ulu mimarbaşımız, sen herkesten iyi biliyorsun ki, minarede eğrilik falan yok. O halde niçin düzeltmeye kalkıştın.

Mimar Sinan´ın cevabı inceliğin, anlayışın, hoşgörünün simgesi idi:

- Ben bilmez miyim minarede eğrilik olmadığını... Ama çocuğun kafasındaki "minare eğri" intibaını da öyle bırakamazdım. Bu yönteme başvurdum ki çocuğun kafasındaki "eğri" kanaati silinsin.

Yoksa her yerde çocuk aklıyla minarenin eğri olduğunu söyler, sonra gerçekten eğri olduğu şeklinde bir inanç yayılırdı

 

NİHAT HATİPOĞLU - Belediye başkanlarına hatırlatma

NİHAT HATİPOĞLU - Belediye başkanlarına hatırlatma

NİHAT HATİPOĞLU
 

Belediye başkanlarına hatırlatma

 

 

Hangi partiden olursanız olun. Lütfen aşağıda yazacaklarımı bir vatandaşın hatırlatması olarak algılayınız. Bir kardeşin bir kardeşe tavsiyesi gibi kabul ediniz.

 

1- Her işinizde Yüce Allah'tan korkun. O'nun sizi gözlediğini, her gizli ve açığınızı bildiğini unutmayın.

 

2- İki omuzunuzda olan katip meleklerin sizi takip ettiğini ve her hareketinizi yazdığını unutmayın.

 

3- Kazandığınız makam sizi cennete de, cehenneme de götürebilir. Ağır bir imtihandasınız. Deneniyorsunuz. O makamlara belki denenmek için getirildiniz. Sizi oraya getiren, sizi oradan aşağı indirebilir.

 

4- Yakınlarınızı, ailenizi işlerinizden ve belediyenin imkânlarından uzak tutun.

 

5- Arada bir etrafınızdaki dalkavuklardan sıyrılıp halkın içine girin. Lehinize aleyhinize konuşanları dinleyin. Size acı da olsa, hakkı söyleyecek danışmanlar, sırdaşlar edinin.

 

6- İşi ehline verin. Adam kayırmayın. Kimsenin ekmeğiyle oynamayın. Devlet sizi denetlemeden siz kendinizi denetleyin. Kendinizi eleştirme konusunda kendinize hiç acımayın.

 

7- Hz. Ömer şehit olduktan sonra rüyada görülür ve "nasıl karşılık gördün" diye soran birine şöyle der: "Hiç sorma! Beytül mala (hazineye) ait bir devenin ipini bile soruyorlar. Ben bir gün hazineye ait bir devenin çürümüş yularını atmıştım, onu bile bana sordular." Bunu hiç unutmayın, iman ediyorsanız biliniz ki sorgulanacaksınız.

 

8- Milletin oğlunu oğlunuz, annesini anneniz, babasını babanız, kızını kızınız bilin. Onları koruyup kollayın.

 

9- Kapınızı kimseye kapatmayınız. İnsanlar kolayca size ulaşabilsin. İnsanlar her an Yüce Allah'a ulaşabiliyorlar. Ellerini açtıklarında Yüce Allah'a ulaşmış oluyorlar. Ama bir kısmınıza insanlar ulaşamıyor.

 

10- Belediyenin gelirinden ihtiyaç dışında harcadığınız her kuruş, hanenize borç olarak yazılır. Ve ahirette bunu ödemeniz sizden istenir. Çünkü halkın malı kul hakkıdır. Allah vazgeçse kul vazgeçmeyecektir. Kul vazgeçse Allah vazgeçmeyebilir.

 

11- Makamınızın ve görevinizin hakkını veremediğinizde, şerre ve harama vesile olduğuna inandığınız vakit gerekirse o makamı terk edin. Hatta halka dönerek, ben bana verdiğiniz emaneti size geri veriyorum deyiniz. Bazı halifeler bunu yapmışlardır. Halkın huzuruna çıkarak emanetinizi size geri veriyorum demişlerdir. Kendilerini azletmişlerdir.

 

12- Mütevazı olun. Büyüklenme kötü bir huydur. Hakka yakın olmak istiyorsanız, halka yakın olun.

 

13- Halife Hz. Ömer şehit olduğunda giydiği cübbesinde birkaç yama vardı. Hazine altınlarla dolu, halifenin cübbesi ise yamalarla doluydu. Hiçbirimiz Hz. Ömer olamayız. Ama en azından onun izinden gidebiliriz.

 

14- Zulüm ahiret gününde zulmedene karanlık olarak dönecektir. Makamınızı dine karşı asla kullandırtmayın. Dinin istismarına da müsaade etmeyiniz.

 

15- Haksızca verdiğiniz her kuruş yetimin, engellinin, fakirin, düşkünün, mağdurun, cebinden çıkmıştır. Onlardan her birinden helallik almadıkça kendinizi kurtaramazsınız. Hepsinden de helallik alamayacağınız ortadadır.

 

16- Elinizden geldiği kadar muhtaçları kollayın. makamınıza gelen mağdur ve muhtaç insan gözü yaşlı ve kalbi kırık geri dönmesin. Kırık kalbin Allah katında değeri çoktur. Bu satırlarla sizleri yanlış iş yapmak için oraya gelmiş insanlar olarak gördüğümüzü zannetmeyin. Sizler hakkında kötü kanaata sahip olduğumuzu da sanmayın. Ama neticede,insanların hak ve hukukuna hükmeden bir makama geldiniz. Şeytan ve nefis hepimizle oynar. Hepimiz yanılabiliriz. Bilirim, çoğunuz adilce bu görevi yapacaksınız. Benim yazdıklarım bir kardeşinizin uyarılarıdır.Lütfen böyle kabul ediniz bu yazıyı.

 

İYİLİK ETTİĞİNDEN SAKIN!

 

Hayatınıza yön veren son derece manidar bir hadisi paylaşmak istiyorum.

"İyilik ettiğinin kötülüğünden korun." Hadisin metni böyle. Başka bir versiyonunda ise şöyle bir ilave var: "Düşük karakterli birine iyilik ettiğinde kötülüğünden sakın." Hadisteki bu ilave aydınlatıcı. Düşük karakterli (hadiste "Leim" diye geçer) birine iyilik ettiğinde sana ihanetle karşılık verebilir. Karakteri düşük olduğu için senden iyiliğinin devamını ister. Yardımı azalttığında ise, sana çullanır. Seni esir almak ister.

 

Çünkü o karşılıksız, yorulmadan kazanmaya alışmıştır. Seni sömürecek bir imkân olarak bilmiştir. Sen ise, "yeter seni sırtımda taşıdım" dediğinde halkın deyimiyle "dellenir", muvazeneyi, ölçüyü kaybeder. Sen artık onun için eşeddül-Hisam, yani en şiddetli rakipsin, düşmansın. Hz. Ali'yi Kufe camiinde arkadan vuran katili huzuruna getirildiğinde Hz. Ali adamı tanır ve ilk sözü şu olur: "Talema ehsentu ileyke": (Sana ne kadar da çok iyilik etmiştim.)

 

Hz. Ali ölümcül darbeyi sürekli iyilik ettiği, geçimini üstlendiği bir tetikçiden almıştı. Körü körüne 'Harici' anlayışına bağlı sapkın bir mezhep mensubundan... Peki o zaman kimseye yardım etmeyecek miyiz? Her yardım ettiğimizden ihanet mi bekleyeceğiz.

 

Elbette bu sözün özü bu değil. Doğru adama, yardıma değecek adama iyilik edeceksin. Düşük ruhluyu ise kontrolde tutacaksın. Ve iyilik ettiğinden hiçbir zaman dünyevi bir karşılık beklemeyeceksin. Allah için, sırf O'nun rızası için iyilik edeceksin, edeceksen. Sonra da "sen sağ, ben selamet" diyeceksin.

 

Bazen selametin -uzletin- insanlardan uzaklaşmakta olduğunu bileceksin. Hayat kurgunu, "iyilik et karşılığını bekle" üzerine kurarsan yanılırsın. Derdin Allah olsun, beklentin de O olsun. O zaman üzülmezsin.


SEVMEDE VE NEFRETTE ÖLÇÜ


 Peygamberimiz'in (s.a.v.) şu hadisini hayatımıza rehber edinseydik hiçbir zaman hayal kırıklığına uğramazdık. Sadece bir hadis. Ama hacmi hayatın kendisi kadar geniş ve kapsamlı. Şöyle buyuruyor:

 

"Sevdiğini ölçülü sev, günün birinde nefret ettiğin birine dönüşebilir. Nefret ettiğinden de ölçülü nefret et. Günün birinde sevdiğin birine dönüşebilir."

 

Birini sevdik mi, tam teslim oluyoruz. Sırrımızı açıyoruz. Özelimize davet ediyoruz. perdeleri sıyırıyoruz. İçimizi açıyoruz. Her şeyimizi aktarıyoruz. Bilmediği hiçbir gizlimiz kalmıyor.

 

Günün birinde ise herhangi bir sebeple, bir menfaat gereği karşımıza geçtiğinde ise bizi mahremimizle, özelimizle, sırrımızla vuruyor. Ve biz de elimiz kolumuz bağlı kalıyoruz.

 

Belki bu arkadan vuran, sinsice yaklaşan eski sevdiğimizin, dostumuzun darbesinden ötürü derin bir şekilde sarsılıyoruz. O zaman seveceksen de teslim olmayacaksın. Mutlaka bir mesafe koyacaksın. İnsanoğlunun Rabbine bile nankörlük ettiğini unutmayacaksın ki, günün birinde sana nankörlük ettiğinde boşluğa düşmeyesin.

 

Bunun adı elbette güvensizlik değil, sınırlarını belirlemektir. Birinden nefret ettiğimizde de ölçüsüz nefret ediyoruz. Duvarları yıkıyoruz. Gönlümüzü soğutuyoruz. Dilimizi keskinleştiriyoruz. Sadece sarsılsın değil, yok olsun istiyoruz. Yıkılsın istiyoruz. Hiçbir bağ bırakmıyoruz.

 

Günün birinde yolların kesişebileceğini düşünmüyoruz. Ve birbirimizin yüzüne bakacak mecal de bırakmıyoruz. Güvendiğine, sonsuz bir güvenle teslim olsan, karşındaki seni sürekli kontrolü altında tutmak ister. Ne oluyoruz, dediğinde ise üstüne çullanır.

 

Yarın üzülmemek için dikkat etmen lazım. Belki de çevreni, dostlarını, güvendiklerini iyi seçmen lazım. Belki zaman zaman, hazır olmadıkları bir anda onları denemen lazım. Dikkat ediniz, size en büyük zararı en yakınınızda olanlar veriyor. Çünkü yakınınızda olanlar sizin zafiyetlerinizi çok daha iyi bilirler.

 
 
 

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-7

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-7

SEVGİLİ EFKAN HOCAM NAÇİZANE FAKİRİNİZ HAKKINDAKİ YAZISINA ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ...

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-7/Blog/?BlogNo=455643



Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-7


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-7
 


Engelli komşum Celal ÇELİK’in  hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını beğeniyle sizlere sunmaya devam etmek  istiyorum:

Dertsiz İnsan Yoktur
Bazı insanlar dünyada herkesi mutlu, sadece kendilerini dertli sanıyorlar. Oysa ki dertsiz insan yok.
Bizler engelimize üzülmemeliyiz. Hudutta dağlarda eksi otuz derecede nöbet tutanlar...  Annesiz, babasız, hatta bunlar varken boşanma sebebiyle sevgisiz büyüyen çocuklar... Afrika’da belki hayatında hiç çikolata yememiş çocuklar...
 
Hani ÖSS  sınavın da katsayı var ya. Mesela mezun olduğumuz okula göre katsayımız değişiyor.
Bir matematik sorusunun doğru cevabı üç puandır. Bir düz lise mezununun katsayısı birdir. Üç puan alır.
 
Bir sağlıklı insan namaz kıldığında diyelim ki on sevap alır. Bir engelli ise samimiyetine göre yüksek katsayı ile belki yedi yüze kadar sevap alabilir.
 
1 ,2 ,3 ,4 ,5 ...... evet ömrümüzden beş saniye geçti. Zamanı durdurmanın ve geri almanın hiç imkanı yok. Saati durdursak da geçengün ömürdendir.
 
İşte, ömrümüzden bir yıl daha geçti istesek de istemesek de... Ömürsermayesi tükeniyor.  Belki de yarın dünyadaki son günümüz.
 
Tüm camilerimiz engellilere uygun olmalı
Evimizin yakınına yeni bir mescit yapıldı. Sokaktan girişi düz ve kolay. Babam Allah razı olsun her Cuma sabah kahvaltıdan sonra banyo yaptırıyor ve tekerlekli sandalyeyle o mescite Cuma namazına götürüyor. Camiye girerken de götürdüğümüz nemli bezle tekerleri güzelce temizliyor.
 
Fakat Cuma namazı için mescite girince bazılarının bana bakışlarından  şunu anlıyorum: “Sen engellisin. Canım Cuma namazı sana farz değil ki.” Bunun bende farkındayım ama birde şöyle düşünsek:
 
Devletimiz camileri tüm vatandaşlarının hizmetine sunmuştur. Engelli de bir vatandaştır. Camiye gitmek onunda hakkıdır.
 
Ayrıca  camide yanımdaki yaşlı amca da sandalyede kılıyor.  Benim sandalyem tekerli… Fark bu  Keşke tüm camilerimiz engellilere uygun olsa…
 
                                                   Kurban
 
Kurban, kelime manası olarak, yaklaşmak yani Allah'a yakınlaşmak demektir. Kurban sadece Allah'ın rızasını umarak kesilir.
 
Farkındasınız  herhalde değil mi? Yüce Allah, bir kurban edilen koç karşılığında Hz. İsmail’in hayatını bağışlamıştır. Kestiğimiz kurbanlar, bize, çocuklarımıza ve yakınlarımıza gelecek bela, kaza ve musibetleri de bir yıl boyunca önler
 
 
Hayatımızın en büyük ve asıl gayesi Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır. Yani Allah’ın sevgisini kazanmak... Eğer Allah bizi severse cennetine koyar zaten ve cehennemden korur. Neden bize bir iyilik edene  “Allah senden razı olsun” diyoruz ; çünkü asıl amacın bu olduğunu atalarımız dilimize pelesenk etmişler. Çoğu zaman dil alışkanlığıyla söylüyoruz.
 
Yani hayatımızın asıl gayesi Allah’ın rızasını kazanmaktır. Hayatımızdaki diğer tüm gayeler, asıl gayemize ulaşmakta basamak olmalıdır.
 
Efkan Vural
 
(Devamı, 07/04/2014 Pazartesi)