Dış Görünüş Yanıltır (Mesnevi’den Bir Menkıbe)
Vatandaşın birisi trene biner ve kompartmanlardan birine oturmak için boş yer ara. Nihayet gözüne boş bir yer ilişir ve oraya oturur. Tam karşısında duran üstü başı gayet düzgün, bey efendi görünümlü birisinin oturmakta olduğunu görür ve ona selam vermeyi ihmal etmez. Lakin bu kibirli adam, elbisesi pek yeni olmayan bu vatadaşın selamını almayıp, burun kıvırarak yüzünü ekşitir. Bu kibirli adamın bu tavırlarına çok kırılan bu adamcağız ona gereken cevabı vermeden rahat edemez ve ona yönelerek şöyle söze başlar:
- “Beyefendi kusuruma bakma eğer sürçü lisan yaparsam. Size bir menkıbe anlatacağım, eğer dinlemek lütfunda bulunursanız” der ve menkıbeye başlar:
- “Çok afededersin köylünün birisinin bir eşeği varmış, yağmurda ıslanıp üşümesin diye bu hayvancağızın üzerine bir aslan postu atmış. Hayvandır bu, ne yapacağı ve ne iş göreceği belli olmadığından, ormanın kenarına kadar otlanarak gitmiş. Eşek ormanın kenarında otlanırken, ormanın derinliklerinden gelen bir kurt bu eşeği görmüş ve :
- “İşte bize bir av,” demiş, ama eşeğin sırtındaki aslan postunu görünce birden irkilerek:
- “Ya bu, aslan ise,” demiş ve: ”O zaman beni paramparça eder” diyerek saldırıdan vazgeçmiş.
Ama eşeğin uzun kulakları dikkatini çekmiş ve kendi kendine :
- “Bu aslan olsa idi kulakları bu kadar uzun olmazdı,” demiş. Derken kurtun bir aklı; “aslandır bu” derken, bir aklı da “eşektir bu” demiş ve çelişki içinde bir süre orada kalıvermiş. Sonra birden bire eşeğin eşekliği tutmuş ve anırmaya başlayıp, yere yatmış. Eşek bir öyle, bir böyle yerde yuvarlanınca sırtından aslan postu düşüvermiş. Kurt kendi kendine şöyle söylenmiş:
- “Ulan, ben senin eşek olduğunu daha ilk başta anlamıştım ama, şu sırtındaki post aldattı beni” diyerek, eşeğin üzerine atlamış.
Bu köylü adam, o karşında oturan ve selamını almayan adama hitaben:
- “Beyefendi, beyefendi, ben de senin ilk başta adam olmadığını anlamıştım ama, şu sırtındaki elbiseler ve boynundaki kıravatın beni yanılttı,” demiş.
Hazreti Mevlana der ki: “Bana ağzını aç, sana kim olduğunu söyliyeyim.” Rasulullah (salat ve selam üzerine olsun) :”Erkeğin güzelliği lisanının güzelliğindedir” diye haber vererek, dış görünüşün önemli olmadığını vurgulamıştır. Günümüzün insanlarının bir çoğu ilişkilerinin ilk başlangıcında süslü kelimelerle konuşan ağzı kalabalık boş lakırtı yapan kimselere güvenerek tamiri zor durumlara düşerek büyük zararlar görüyorlar.
Dış görünüşler herzaman bizi yanıltabilir. Bir kimsenin iyi veya kötü olduğunu, onunla konuşmadan, alışveriş yapıp, yolculuk yapmadan anlamamız mümkün değildir.
kaynak:islamdergisi.com
9 Haziran 2014 Pazartesi
Zarif Gönüllere Sahip Olmak
Zarif Gönüllere Sahip Olmak
| Cenâb-ı Hak buyuruyor: “Rahmân’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara lâf attığında, (incitmeksizin) «Selâm!» derler (geçerler).” (Furkân, 63) |
|
| Rasûlullah (sav) buyurdular: “Size iyilik yapanlara karşı iyilik yapmak, fenâlık yapanlara da fenâlık yapmak meziyet değildir. Asıl meziyet, size fenâlık yapanlara karşı aynı şekilde mukâbelede bulunmayıp iyilik yapabilmektedir.” (Tirmizî, Birr, 63) |
--
Zekeriyya (a.s) Neden Yemege Davet Etmedi? (ISLAM TIM)
Zekeriyya (a.s) Neden Yemege Davet Etmedi?
Zekeriyya (a.s.) son derece cömerti ve kendi el emeği ile maişetini temin ederdi. Bir keresinde bir inşaat işinde çalışıyordu. Çalışma arasında, ancak kendisine yetecek kadar ekmek getirdiler.
Zekeriyya (a.s.) kendisine verilen ekmeği yerken, yanına başkaları da geldi. Zekeriyya (a.s.) onları yemeğe dâvet etmedi.
Onun cömertliğini bildikleri için, gelenler, bu tutuma şaştılar. Zekeriyya (a.s.) ekmeğini bitirdikten sonra, şu açıklamayı yaptı:
\"Ben burada gündelikle çalışıyorum. Bana düşen işi gereği gibi yapabilmem için, bu ekmeği verdiler. Aldığım ekmeği hep beraber yesek, size de bana da yetmeyecek. Ve ben, verimli şekilde çalışamayacağım. İş sahiplerinin hakkı üzerimde kalacak. İşte bunun için sizi yemeğime dâvet etmedim.\"
Hakperest bir insan, Allah Teâlâ\"nın bahşettiği nûr ile, böyle ince düşünür. Yemeğe dâvet bir fazilet ise, işinde gereği gibi çalışmak da bir farzdır. İşinde zayıflık, farzda noksanlık iken, dâveti terk etmek fazilette noksanlıktır.
Farzın yanında faziletin hükmü kalmaz.
Zekeriyya (a.s.) son derece cömerti ve kendi el emeği ile maişetini temin ederdi. Bir keresinde bir inşaat işinde çalışıyordu. Çalışma arasında, ancak kendisine yetecek kadar ekmek getirdiler.
Zekeriyya (a.s.) kendisine verilen ekmeği yerken, yanına başkaları da geldi. Zekeriyya (a.s.) onları yemeğe dâvet etmedi.
Onun cömertliğini bildikleri için, gelenler, bu tutuma şaştılar. Zekeriyya (a.s.) ekmeğini bitirdikten sonra, şu açıklamayı yaptı:
\"Ben burada gündelikle çalışıyorum. Bana düşen işi gereği gibi yapabilmem için, bu ekmeği verdiler. Aldığım ekmeği hep beraber yesek, size de bana da yetmeyecek. Ve ben, verimli şekilde çalışamayacağım. İş sahiplerinin hakkı üzerimde kalacak. İşte bunun için sizi yemeğime dâvet etmedim.\"
Hakperest bir insan, Allah Teâlâ\"nın bahşettiği nûr ile, böyle ince düşünür. Yemeğe dâvet bir fazilet ise, işinde gereği gibi çalışmak da bir farzdır. İşinde zayıflık, farzda noksanlık iken, dâveti terk etmek fazilette noksanlıktır.
Farzın yanında faziletin hükmü kalmaz.
Artık neden bu hayata geldiğimi daha fazla sorguluyorum…
Artık neden bu hayata geldiğimi daha fazla sorguluyorum…
O kadar değişik ve yoğun duygular içindeyim ki, duygularımı nasıl ifade edeceğimi çok da bilmiyorum aslında. Sadece şunu biliyorum ki ben artık aynı insan değilim, bir hafta önce işinden başka bir şey düşünmeyen, bilgisayarının başından kalkmadan sunum hazırlayan, saatlerce raporlara gömülen artık ben değilim. Kafamda o kadar çok soru işareti var ki cevap bekleyen, şimdi bu soruların doğru cevaplarını arıyorum…
İki gün önce en yakın can dostumu, iş arkadaşımı bir trafik kazasında kaybettim. Şu anda tüm eşyaları, çalışmaları, bilgisayarı, resimleri karşımda duran masasında öylece duruyor. Bilgisayarının içi önümüzdeki ay işle ilgili yapacağımız planlarla ve sunumlarla dolu. Ben ise 34 yaşında hayatını hiç beklemediği bir anda yitiren arkadaşımın masasından gözümü alamıyorum. Arkadaşım arabasıyla bir saniye sonra o kavşaktan geçse, ya da bir saniye sonra geçse o kamyonla çarpışmayacak ve şu anda hayatta olacaktı. Şimdi her şey bir anda bitti gitti işte. Ne Robert Colege’i bitirmek, ne Stanford’u bitirmek, ne Bebek’te yeni aldığı ev, ne herkesin özendiği kariyeri, ne çok sevdiği ailesi ve arkadaşları onun bu sonunu engelleyemedi. Peki ölüm bizi böyle kıskıvrak yakalıyorsa çok mu değer veriyoruz dünyaya, çok mu değer veriyoruz insanlara? Çok mu değer veriyoruz kariyere, paraya, evlere, arabalara…
Şimdi ben elimde tuttuğum cep telefonumdan artık onun hiç aramayacağını biliyorum, artık sabahları bir daha hiç şakalaşmayacağımızı biliyorum, onunla dertleşemeyeceğimi biliyorum. Onu musalla taşına yatırdıklarında bir gün benimde bu taşa mutlaka yatacağımı biliyorum. 34 yaşında ölmesinin kaderinde olduğunu biliyorum. Benim ölüm günüm, benim ölüm saatim ne zaman gelecek, işte onu bilmiyorum. Sadece artık hayatın çok boş olduğunu biliyorum. Bu öyle bir his ki sanki kapkaranlık bir koridorun içinde yürüyorsunuz ve elinizle düşmemek için duvarlara tutunuyorsunuz. Sonra birden çok parlak bir ışık yanıyor, aniden her yer aydınlanıyor. İşte o zaman gerçeği fark ediyorsunuz.
Hiçbir insanın bu dünyadan tek bir çöp bile götüremeyeceğini anlıyorsunuz. Bütün o marka kıyafetler, arabalar, eşyalar, eşi, çocukları geride kaldı işte…Tüm arkadaşlarımızla onu hep birlikte toprağa sade beyaz bir kefenin içine koyduk ve geldik işte…
Artık ben bu hayata neden geldiğimi daha çok sorguluyorum ve eve geldiğimde hiç elime almadığım Kuran’ı alıp bir sayfa açıyorum ve karşıma çıkan bu ayeti okuyorum: “O'nun arşı su üzerinde iken amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur. Andolsun onlara: "Gerçekten siz, ölümden sonra yine diriltileceksiniz" dersen, inkar edenler mutlaka: "Bu, açıkça bir büyüden başkası değildir" derler. (Hud Suresi, 7) Karşıma çıkan bu ayetin benim için bir işaret olduğunu düşünüyorum. Söylediğim gibi artık hayatı daha fazla sorguluyorum. Eğer bu kadar önemi olsa bu kadar çarçabuk elimizden kayıp gider miydi bu hayat diye düşünüyorum. Ayette söylenen ölümden sonraki hayatımı düşünüyorum…
http://blog.milliyet.com.tr/artik-neden-bu-hayata-geldigimi-daha-fazla-sorguluyorum-/Blog/?BlogNo=279254
Sonuç ortada :)
Sonuç ortada :)
Kadının acele işi çıkmış.
Evden çıkarken kocasına not yazmış:
"Poşetteki patateslerin yarısını soy, ocağa koy, haşlansın"
Sonuç ortada :))
Kadının acele işi çıkmış.
Evden çıkarken kocasına not yazmış:
"Poşetteki patateslerin yarısını soy, ocağa koy, haşlansın"
Sonuç ortada :))
8 Haziran 2014 Pazar
Nasıl Bir Hızır Bekliyordun?
Nasıl Bir Hızır Bekliyordun?
Akşehir Kaymakamı Ladikli Ahmed Ağa'ya:
- Ahmed Ağa, demiş siz hep görüşüyorsunuz, bir de bana göster Hızır Aleyhisselâmı!..
Ahmed Ağa, Kaymakamın talebine yuvarlak çerçeveli bir cevap vermiş:
- Oğlum, nasibse görürsünüz inşallah! demiş.
Ahmed Ağa'nın hayranlarından olan Kaymakam, bir Ramazan günü, iftara yakın, iftar sofrasına oturmuşlar, ailecek iftar topunu bekliyorlar... Kaymakam sigara tiryakisiymiş. Kaymakam tiryakiliğin verdiği ruh haliyetiyle beklerken, kapısı üç kez çalınmış. Çıkmış bakmış Kaymakam, kapıda bir adam:
-Biseciii! Bise alırmısınız efendiii?
Arkasında da bir deve, geviş getiriyor geve geve.
Ne desin Kaymakam?
- Ne bisesi be adam? Biseyi ne yapayım ben?
- Peki efendi kızma! Bizden sorması, sanki ısmarlamış gibiydiniz de... Hadi iftar-ı şerifler hayrolsun! demiş, çekmiş devesinin yularını:
- Biseciii! Bise alan, katran alan...
Kaymakam kapıyı kapatıp da sofraya dönerken, mırıldanıp kendi kendine içinden: Allah Allaaah! Bu saatte bise mi satılır be adam? Mübarek iftar vakti... Fesûbhanallah! çekmiş.
Bir müddet sonra tekrar Ladik'e gittiği zaman:
- Aşk olsun Ahmed Ağa, bize Hızır Aleyhisselâmı daha göstermeyecen mi Hacı Babam? diye sitem etmeye kalkınca, Ahmed Ağa:
- Size de aşk olsun hay guzum! Kapınıza gelen Hızır'ı kovarsınız, ondan sonra da gelir bize sitem yaparsınız! demiş.
Kaymakam şaşkınlık içinde:
- Ne demek o? Ne zaman geldi Hacı Babam? diye sorunca, Ahmed Ağa:
- Ramazanın son günlerinde, siz sofrada beklerken kapınıza bir Biseci geldi mi?
- Geldi?
- Devesinin semerindeki katran küplerine dikkat ettin mi, semere bağlı mıydı, değil miydi?
- Ben bu tiryaki kafasıyla nerden dikkat edecem ona Hacı Babam?
- İçeceksen sen iç cigarayı oğlum! Cigara seni içmesin!... Hem sen nasıl bir Hızır bekliyordun? Yakası kartlı, kravatlı birini mi bekliyordun? Kolalı gömlekli, ütülü pantolonlu birini mi bekliyordun? Neyse... Gördün işte gayrı... Görmedim diyemezsin! Kaçırdın ammaa, gördün işte yine de... demiş ve teselli etmiş Kaymakamı, Ahmed Ağa, ama.... Kaymakam epey eyvah çekmiş tabiii
Konya velîlerinden Ladikli Hacı Ahmed Ağa (1888-1969) Konya'ya bağlı Ladik kasabasında...
| |
Akşehir Kaymakamı Ladikli Ahmed Ağa'ya:
- Ahmed Ağa, demiş siz hep görüşüyorsunuz, bir de bana göster Hızır Aleyhisselâmı!..
Ahmed Ağa, Kaymakamın talebine yuvarlak çerçeveli bir cevap vermiş:
- Oğlum, nasibse görürsünüz inşallah! demiş.
Ahmed Ağa'nın hayranlarından olan Kaymakam, bir Ramazan günü, iftara yakın, iftar sofrasına oturmuşlar, ailecek iftar topunu bekliyorlar... Kaymakam sigara tiryakisiymiş. Kaymakam tiryakiliğin verdiği ruh haliyetiyle beklerken, kapısı üç kez çalınmış. Çıkmış bakmış Kaymakam, kapıda bir adam:
-Biseciii! Bise alırmısınız efendiii?
Arkasında da bir deve, geviş getiriyor geve geve.
Ne desin Kaymakam?
- Ne bisesi be adam? Biseyi ne yapayım ben?
- Peki efendi kızma! Bizden sorması, sanki ısmarlamış gibiydiniz de... Hadi iftar-ı şerifler hayrolsun! demiş, çekmiş devesinin yularını:
- Biseciii! Bise alan, katran alan...
Kaymakam kapıyı kapatıp da sofraya dönerken, mırıldanıp kendi kendine içinden: Allah Allaaah! Bu saatte bise mi satılır be adam? Mübarek iftar vakti... Fesûbhanallah! çekmiş.
Bir müddet sonra tekrar Ladik'e gittiği zaman:
- Aşk olsun Ahmed Ağa, bize Hızır Aleyhisselâmı daha göstermeyecen mi Hacı Babam? diye sitem etmeye kalkınca, Ahmed Ağa:
- Size de aşk olsun hay guzum! Kapınıza gelen Hızır'ı kovarsınız, ondan sonra da gelir bize sitem yaparsınız! demiş.
Kaymakam şaşkınlık içinde:
- Ne demek o? Ne zaman geldi Hacı Babam? diye sorunca, Ahmed Ağa:
- Ramazanın son günlerinde, siz sofrada beklerken kapınıza bir Biseci geldi mi?
- Geldi?
- Devesinin semerindeki katran küplerine dikkat ettin mi, semere bağlı mıydı, değil miydi?
- Ben bu tiryaki kafasıyla nerden dikkat edecem ona Hacı Babam?
- İçeceksen sen iç cigarayı oğlum! Cigara seni içmesin!... Hem sen nasıl bir Hızır bekliyordun? Yakası kartlı, kravatlı birini mi bekliyordun? Kolalı gömlekli, ütülü pantolonlu birini mi bekliyordun? Neyse... Gördün işte gayrı... Görmedim diyemezsin! Kaçırdın ammaa, gördün işte yine de... demiş ve teselli etmiş Kaymakamı, Ahmed Ağa, ama.... Kaymakam epey eyvah çekmiş tabiii
7 Haziran 2014 Cumartesi
Hekimoğlu İsmail - İmanımız, bakımsız bir bahçeye dönmesin!..
Hekimoğlu İsmail - İmanımız, bakımsız bir bahçeye dönmesin!..
Bu muazzam eser, kâinat kitabıdır. Şunun bunun kütüphanesinde değil, gören gözlerin önündedir. Kâinat kitabını şuurlu bir bakışla okuyan anlar ki, kâinatı böylesine kontrol altında tutan Allah, insanı elbette başıboş bırakmamıştır. İster yalnız, ister kalabalık içinde olalım; organlarımızı yaratan ve onları bize emanet olarak veren, onları çalıştıran Allah, yaptığımız işlerden haberdardır. Öyleyse haramlardan kaçıp helalleri yapmak zorundayız. Çünkü tohumlar ve çekirdekler gibi toprağa girip ahiret hayatında dünyanın hesabını vereceğiz.
Allah'a iman etmeden önce her türlü günahı işleyenler, Yaradan'a teslim olunca bu günah ve alışkanlıklarının hepsini yakıp külünü göğe savurmuşlar. “Alıştım, bu günahları terk edemem!” dememişler. Çünkü nefsinin, vicdanının, beyninin, gönlünün, nefsinin kıyılarına gümbür gümbür iman dalgaları çarpmış. Allah'a gerçekten inanan bir Müslüman, günah selinin ortasında da olsa o sele kapılmaz. Kapılırsa, tövbe ateşiyle temizlenmeye çalışır. Şuurlu Müslüman bilir ki, nerede, hangi şartlarda olursa olsun, huzur-u İlahi'dedir.
Hekimoğlu İsmail
AİLE-SAĞLIK Yazarlar Hekimoğlu İsmail
İmanımız, bakımsız bir bahçeye dönmesin!..
Bedava okuyacağımız bir kitap var. Onu her yerde bulur, her zaman okuyabiliriz. Akıcı ve sürükleyici bir üslupla yazılmış.
Allah'a iman etmeden önce her türlü günahı işleyenler, Yaradan'a teslim olunca bu günah ve alışkanlıklarının hepsini yakıp külünü göğe savurmuşlar. “Alıştım, bu günahları terk edemem!” dememişler. Çünkü nefsinin, vicdanının, beyninin, gönlünün, nefsinin kıyılarına gümbür gümbür iman dalgaları çarpmış. Allah'a gerçekten inanan bir Müslüman, günah selinin ortasında da olsa o sele kapılmaz. Kapılırsa, tövbe ateşiyle temizlenmeye çalışır. Şuurlu Müslüman bilir ki, nerede, hangi şartlarda olursa olsun, huzur-u İlahi'dedir.
İnsanın ibadeti de imanıyla mütenasiptir. İmanı zayıf olan, “Bir kısım ibadetleri yapamam.” diyor; kuvvetli olan emri hemen uyguluyor. Mesela bir kısım kimseler namazın feyzini öyle almışlar ki, beş vakit değil dokuz vakit kılıyorlar. Bir kısım insanlarsa beş vakti fazla görüyor. Babamızdan bahçe de din de miras kaldı. Bahçeye bakmazsak kurur; ağaçlar meyve vermez. İman da böyle… İbadetleri aksatırsak, imanımız bakımsız bahçeye döner. Mesela birisi bize on bin lira verse hemen sorarız; “Bu parayı bana niye verdin ve karşılığında ne istiyorsun?” Bize bir nimet olarak verilen organlarımızı düşünelim. Bu değerli organları bize kim verdi, niçin verdi? Bunlara karşılık bizden ne istiyor? Öyleyse bu mükemmel organları veren Allah'ın emirlerini öğrenmeli ve yaşamalıyız. O ne istiyor? Hayatımız bu soruya göre şekillenmeli. Mesela kör olsaydık, açık saçık filmler seyredebilir miydik? Allah bize göz nimeti verdiği için isyan mı etmek lazım? Mesela geçenlerde bazı arkadaşlar ziyaretime geldi, dediler ki: “Ağabey hep itaat itaat diyorsunuz. Bu ne demek?” Dedim ki: “Ben askerim. Askerî eğitimde öyle günler oldu ki, gece sabaha kadar yağmurun altında bekledik. Çamura yattık. Bazen aç kaldık. Ağustos sıcağında en ağır işleri yaparken, ceketimizin bir düğmesini açıp hava almadık. Kimi gün kurtlu çorba içtik, kimi gün fıstık ezmesi yedik. Her hale razı olduk. Bir gün kumandan dedi ki: ‘Zor şartlar sizi yıldırmasın!' İşte bu cümle beynimde şimşek gibi çaktı. O zaman dedim ki, Müslüman Allah'ın askeridir. Her halde Allah'a itaat etmek lazım…"
Dünya üzerinde bazı âlimler var ki, bunların dünyası zindan durumunda, adamların rahatı yok. Amma Allah'a itaat etmenin, Allah rızası için yaşamanın saadeti içindeler. “İman insanı insan eder, belki insanı sultan eder.” sırrını onlarda görürüz…
6 Haziran 2014 Cuma
Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-25
Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-25
SEVGİLİ EFKAN HOCAM NAÇİZANE FAKİRİNİZ HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ... Allah razı olsun hocam...
Sizi çok seviyorum canım hocam...
http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel--25/Blog/?BlogNo=463526
Celal ÇELİK’in hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını kendi diliyle beğeniyle sunmaya devam ediyorum.
Kader senin tercihindir
Allah iki tür irade ile insanların kaderini yazmıştır. Dikkat edin bu nokta mühim. Önceden bilerek yazma söz konusudur. Birincisi "külli irade" ve ikincisi "cüz-i irade” dir.
Külli irade; önceden Allah'ın imtihan olarak, insanlara takdir buyurduğu olaylardır. Bunlar insanlara seçme iradesi verilmeyen olaylardır.
Örneğin, Tekerlekli sandalyeye bağlı bu hastalığı, ben seçmedim. Bu, bana Allah tarafından imtihanımın bir gereği olarak verildi.
Bunun gibi insanların dünyaya gelme yılı, ailesi, ülkesi, rengi vs. hep külli iradenin yani Allah'ın bizlere takdir buyurduğu kaderin parçalarıdır.
Cüz-i irade ise, Allah tarafından özgür irademizle seçmemiz için verilen özgürlüklerdir. Ve yaptığımız her iyi/kötü her seçimin ahirette hesabı var.
Mesela, televizyonun karşısına oturmayı, bilgisayara tercih ettik diyelim. Hangi kanalda, hangi tür programı izlemeyi seçmeyi, hep bize verilen bu cüz-i irade ile yapmaktayız.
Kader’le tevekkül birbirini tamamlar. Yani bir öğrencinin üniversiteyi kazanması kaderdir. Fakat, Öğrenci sebeplere sarıldıktan sonra neticeyi Allah'tan beklemelidir.
Öncelikle çok çalışmalı, dinlenmeli, uykusunu almalı, düzgün beslenmeli... Yani bütün şartları yerine getirip, sonuçtaki bir başarı yada başarısızlığın Allah'ın takdiriyle oldugunu kabul etmelidir.
Şimdi diyelim ki birisinin elinde bıçak var. Ve bu bıçakla ne yapacağını kendisi seçer. İnsan da öldürebilir, salata da yapabilir.
Ama olay şu ki, zaman ve mekanın dışında olan Allah ezelden ebede olan ve olacak herşeyi sonsuz ilmiyle bilmektedir.
Yani Allah olayları önceden biliyor. Mesela bir adam Kasım-2013 de güneş tutulması olayı olacak diye bir deftere yazsa ve o gün geldiğinde güneş tutulması olduğunda, olay adam deftere yazdığı için olmaz.
Bu misal gibi Allah sonsuz ilmi ile gelmiş geçmiş bütün olayları bilmektedir. Bu örnek gibi önceden bilmenin olacak olaylara etkisi yoktur.
Ben dünya hayatını bir futbol maçına benzetiyorum. Saha dünyamız... Takımımızda tek oyuncu var, o da biziz... Rakip takım ise kötülüğü emreden bizim nefsimiz ve görünmeyen şeytanlar ve de şeytanlaşmış insanlar.
Bunlarla mücadele edip yaptıgımız her iyilik, ibadet, hayırlar attığımız gollerdir. Nefsimiz ve şeytana mağlup olarak yaptıgımız her günahta yediğimiz gollerdir.
Neden insan cennetten dünyaya sürülmüş?
Bu soru kafamı hep meşgul etmiştir...
Yani eğer cenneti kazanabilirsek (zor ama imkansız değil) cennette öfke, kıskançlık, inatçılık, gurur, cimrilik, ...... vs. olmayacakmış.
Çünkü bizi kötülüğe sevk eden nefis ve şeytan cennette olmayacakmış.
Allah ilk insan Adem babamızı ve Havva annemizi yaratmış ve cennete koymuştu.
Cennette mutlu yaşamları devam ederken,şeytan onlara Allah'ın yemelerini yasakladığı ağaçtan meyve yemelerini vesvese eder.
Sonuçta Hz. Adem ve Havva cennetten çıkarılmış ve geçici bir ömür verilip dünyaya gönderilmiştir.
Baştaki soruyu düşündüm ve kendimce birkaç neden buldum. Bilmem katılır mısınız? Tabii herşeyin en iyisini Allah bilir.
1- Çile çekmeden, mirasyedi gibi sonsuz cennet servetine konmak bedava olur mu?
2- O yüzden sonsuz hayatı kazanmak için biraz açlık (oruç) ibadet ve mal (zekat) ile bazen sevdiklerimizi kaybederek sabır imtihanı oluyoruz.
3- Allah insanların iradesini serbest bırakmış; şeytanla bizi sınav ediyorki ta saf, duru, temiz, iyi insanı bulabilsin.
4- Dünyada herşey için çalışmak gerekiyor. Orada hizmetçilerimiz ve ne istersek yapılacakmış. Belki de orada gördüklerimizin değerini anlamak için dünyada bu kadar çok meslek var...
5- Cennette baldan ırmaklar varmış. Dünyada bir arı 1 kg bal yapmak için bir milyon çiçekten öz topluyor. Allah'ın kudretinin sonsuzluğunu düşünmek içindir belki.
6- Cennette de dünyadaki gibi insanlar sınıf sınıf olacakmış. Allah bu sınıfı belirlemek için insanın dünyadaki yaptığı işlere ve ibadetlere göre adalet edecektir. Yani dünyada parası çok olan zengin, ahirette ise sevabı çok olan...
7- Cennette dünyada yaşadığımız olayları sinema gibi dostlarımızla seyredip hey gidi günler diyeceğiz. Bunu öğrendiğimden beri dünyadaki rolümü güzel oynamaya çalışıyorum...
8- Daha bir çok madde... şimdilik bu kadar... En iyisini Allah bilir...
Efkan Vural
(Devamı 09/06/2014 Pazartesi)
SEVGİLİ EFKAN HOCAM NAÇİZANE FAKİRİNİZ HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ... Allah razı olsun hocam...
Sizi çok seviyorum canım hocam...
http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel--25/Blog/?BlogNo=463526
Her şeye rağmen yaşamak çok güzel- 25
Celal ÇELİK’in hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını kendi diliyle beğeniyle sunmaya devam ediyorum.
Kader senin tercihindir
Allah iki tür irade ile insanların kaderini yazmıştır. Dikkat edin bu nokta mühim. Önceden bilerek yazma söz konusudur. Birincisi "külli irade" ve ikincisi "cüz-i irade” dir.
Külli irade; önceden Allah'ın imtihan olarak, insanlara takdir buyurduğu olaylardır. Bunlar insanlara seçme iradesi verilmeyen olaylardır.
Örneğin, Tekerlekli sandalyeye bağlı bu hastalığı, ben seçmedim. Bu, bana Allah tarafından imtihanımın bir gereği olarak verildi.
Bunun gibi insanların dünyaya gelme yılı, ailesi, ülkesi, rengi vs. hep külli iradenin yani Allah'ın bizlere takdir buyurduğu kaderin parçalarıdır.
Cüz-i irade ise, Allah tarafından özgür irademizle seçmemiz için verilen özgürlüklerdir. Ve yaptığımız her iyi/kötü her seçimin ahirette hesabı var.
Mesela, televizyonun karşısına oturmayı, bilgisayara tercih ettik diyelim. Hangi kanalda, hangi tür programı izlemeyi seçmeyi, hep bize verilen bu cüz-i irade ile yapmaktayız.
Kader’le tevekkül birbirini tamamlar. Yani bir öğrencinin üniversiteyi kazanması kaderdir. Fakat, Öğrenci sebeplere sarıldıktan sonra neticeyi Allah'tan beklemelidir.
Öncelikle çok çalışmalı, dinlenmeli, uykusunu almalı, düzgün beslenmeli... Yani bütün şartları yerine getirip, sonuçtaki bir başarı yada başarısızlığın Allah'ın takdiriyle oldugunu kabul etmelidir.
Şimdi diyelim ki birisinin elinde bıçak var. Ve bu bıçakla ne yapacağını kendisi seçer. İnsan da öldürebilir, salata da yapabilir.
Ama olay şu ki, zaman ve mekanın dışında olan Allah ezelden ebede olan ve olacak herşeyi sonsuz ilmiyle bilmektedir.
Yani Allah olayları önceden biliyor. Mesela bir adam Kasım-2013 de güneş tutulması olayı olacak diye bir deftere yazsa ve o gün geldiğinde güneş tutulması olduğunda, olay adam deftere yazdığı için olmaz.
Bu misal gibi Allah sonsuz ilmi ile gelmiş geçmiş bütün olayları bilmektedir. Bu örnek gibi önceden bilmenin olacak olaylara etkisi yoktur.
Ben dünya hayatını bir futbol maçına benzetiyorum. Saha dünyamız... Takımımızda tek oyuncu var, o da biziz... Rakip takım ise kötülüğü emreden bizim nefsimiz ve görünmeyen şeytanlar ve de şeytanlaşmış insanlar.
Bunlarla mücadele edip yaptıgımız her iyilik, ibadet, hayırlar attığımız gollerdir. Nefsimiz ve şeytana mağlup olarak yaptıgımız her günahta yediğimiz gollerdir.
Neden insan cennetten dünyaya sürülmüş?
Bu soru kafamı hep meşgul etmiştir...
Yani eğer cenneti kazanabilirsek (zor ama imkansız değil) cennette öfke, kıskançlık, inatçılık, gurur, cimrilik, ...... vs. olmayacakmış.
Çünkü bizi kötülüğe sevk eden nefis ve şeytan cennette olmayacakmış.
Allah ilk insan Adem babamızı ve Havva annemizi yaratmış ve cennete koymuştu.
Cennette mutlu yaşamları devam ederken,şeytan onlara Allah'ın yemelerini yasakladığı ağaçtan meyve yemelerini vesvese eder.
Sonuçta Hz. Adem ve Havva cennetten çıkarılmış ve geçici bir ömür verilip dünyaya gönderilmiştir.
Baştaki soruyu düşündüm ve kendimce birkaç neden buldum. Bilmem katılır mısınız? Tabii herşeyin en iyisini Allah bilir.
1- Çile çekmeden, mirasyedi gibi sonsuz cennet servetine konmak bedava olur mu?
2- O yüzden sonsuz hayatı kazanmak için biraz açlık (oruç) ibadet ve mal (zekat) ile bazen sevdiklerimizi kaybederek sabır imtihanı oluyoruz.
3- Allah insanların iradesini serbest bırakmış; şeytanla bizi sınav ediyorki ta saf, duru, temiz, iyi insanı bulabilsin.
4- Dünyada herşey için çalışmak gerekiyor. Orada hizmetçilerimiz ve ne istersek yapılacakmış. Belki de orada gördüklerimizin değerini anlamak için dünyada bu kadar çok meslek var...
5- Cennette baldan ırmaklar varmış. Dünyada bir arı 1 kg bal yapmak için bir milyon çiçekten öz topluyor. Allah'ın kudretinin sonsuzluğunu düşünmek içindir belki.
6- Cennette de dünyadaki gibi insanlar sınıf sınıf olacakmış. Allah bu sınıfı belirlemek için insanın dünyadaki yaptığı işlere ve ibadetlere göre adalet edecektir. Yani dünyada parası çok olan zengin, ahirette ise sevabı çok olan...
7- Cennette dünyada yaşadığımız olayları sinema gibi dostlarımızla seyredip hey gidi günler diyeceğiz. Bunu öğrendiğimden beri dünyadaki rolümü güzel oynamaya çalışıyorum...
8- Daha bir çok madde... şimdilik bu kadar... En iyisini Allah bilir...
Efkan Vural
(Devamı 09/06/2014 Pazartesi)
Evlatla imtihan
Evlatla imtihan
“Akşam vakti şehir merkezinin ara sokaklarında yürürken geçişmek üzere olduğumuz gür aksakalları göğsüne kadar inen bir dede ansızın bana mütebessim bir bakış fırlattı. ‘Sen o ekrandaki hoca değil misin? Seni ne kadar da çok izledim!’ Dedi. Harika bir tatlı tebessümle yaklaştı ve soğuğun soluğumuzu görünür kıldığı o sokağın ortasında kucaklaştık.
“Bana birkaç soru sordu. Konu uzayınca kendisini kenara çekip sordum: ‘Hayırdır dede, kucağında taşıdığın bu karton kutuya dizdiğin... kalemleri çakmakları bu şiddetli Ankara soğuğunda satmaya muhtaç mı düştün? Bir yerden emekli olamadın mı? Hayata tutunmuş yardımcı çocukların yok mu?’
Ekrandan hatırladığı unvanla hitap ederek, ‘Ah Muhammed hocam, 77 yaşındayım’ dedi. ’50 yılım çalışmakla geçti. Bir evim vardı; onu da oğlum kumarda yok etti.’ Sözün burasında durdu, yutkundu, titreyen gözlerinin içine bakıyordum. İnleyen bir mırıldamayla devam etti. ‘Ben evladımı çocukken her kötülükten sakındırırdım, ‘aman dinini imanını öğrensin, edepli olsun’ diye ne gayretler gösterirdim. Ama olmadı. Başaramadım. Emekli maaşımla kızlarıma yardım ediyorum. Yetmediği için de mecburen bu işi yapıyorum. Bakıyorum nice kötü ve duyarsız adamların melek gibi evlatları oluyor. Ben de kendime, ‘Nerede hata yaptım’ diye soruyorum. Benim imtihanım çok çetin, çok!’
Dedeyi rahatlatacağı ümidiyle bir şeyler geveledim. İşte, Hz. Nuh (as) peygamber olduğu halde oğlu Kenan ona isyan etti. Bir peygambere bile oğlunun kaderini belirlemek imkânı verilmemişse, sen kendini neden suçluyorsun? Üzülme, hayat fani. Ne yapalım.’
Dededen ayrılıp buz gibi soğukta titreyerek yürürken, kendimin ve çocuklarımın geleceğini düşündüm. ‘Sen kime akıl satıyorsun!’ dedim kendime. Sen ateşin düştüğü yeri nasıl yaktığını bilir misin? Sen son nefesine kadar ahlakını koruyacağından emin misin? Senin evlatlarının da birer edepsiz kumarbaz olmayacaklarının bir garantisi mi var?
Çocukların için şimdiden Rabbine yalvarıp yakarıyor musun? O dede, kurtarmaya çalıştığı halde evladını kaybetti. Bir ömürdür inşa ettiği binası çöktü. Peki sen kendinin ve evlatlarının ahiretlerinin kurtulması için yeterince çabalıyor musun? Gelecekte kötülüklere bulaşmayacaklarına dair bir garantin mi var? Neden bu kadar rahatsın?”
Dr. Muhammed Bozdağ
“Akşam vakti şehir merkezinin ara sokaklarında yürürken geçişmek üzere olduğumuz gür aksakalları göğsüne kadar inen bir dede ansızın bana mütebessim bir bakış fırlattı. ‘Sen o ekrandaki hoca değil misin? Seni ne kadar da çok izledim!’ Dedi. Harika bir tatlı tebessümle yaklaştı ve soğuğun soluğumuzu görünür kıldığı o sokağın ortasında kucaklaştık.
“Bana birkaç soru sordu. Konu uzayınca kendisini kenara çekip sordum: ‘Hayırdır dede, kucağında taşıdığın bu karton kutuya dizdiğin... kalemleri çakmakları bu şiddetli Ankara soğuğunda satmaya muhtaç mı düştün? Bir yerden emekli olamadın mı? Hayata tutunmuş yardımcı çocukların yok mu?’
Ekrandan hatırladığı unvanla hitap ederek, ‘Ah Muhammed hocam, 77 yaşındayım’ dedi. ’50 yılım çalışmakla geçti. Bir evim vardı; onu da oğlum kumarda yok etti.’ Sözün burasında durdu, yutkundu, titreyen gözlerinin içine bakıyordum. İnleyen bir mırıldamayla devam etti. ‘Ben evladımı çocukken her kötülükten sakındırırdım, ‘aman dinini imanını öğrensin, edepli olsun’ diye ne gayretler gösterirdim. Ama olmadı. Başaramadım. Emekli maaşımla kızlarıma yardım ediyorum. Yetmediği için de mecburen bu işi yapıyorum. Bakıyorum nice kötü ve duyarsız adamların melek gibi evlatları oluyor. Ben de kendime, ‘Nerede hata yaptım’ diye soruyorum. Benim imtihanım çok çetin, çok!’
Dedeyi rahatlatacağı ümidiyle bir şeyler geveledim. İşte, Hz. Nuh (as) peygamber olduğu halde oğlu Kenan ona isyan etti. Bir peygambere bile oğlunun kaderini belirlemek imkânı verilmemişse, sen kendini neden suçluyorsun? Üzülme, hayat fani. Ne yapalım.’
Dededen ayrılıp buz gibi soğukta titreyerek yürürken, kendimin ve çocuklarımın geleceğini düşündüm. ‘Sen kime akıl satıyorsun!’ dedim kendime. Sen ateşin düştüğü yeri nasıl yaktığını bilir misin? Sen son nefesine kadar ahlakını koruyacağından emin misin? Senin evlatlarının da birer edepsiz kumarbaz olmayacaklarının bir garantisi mi var?
Çocukların için şimdiden Rabbine yalvarıp yakarıyor musun? O dede, kurtarmaya çalıştığı halde evladını kaybetti. Bir ömürdür inşa ettiği binası çöktü. Peki sen kendinin ve evlatlarının ahiretlerinin kurtulması için yeterince çabalıyor musun? Gelecekte kötülüklere bulaşmayacaklarına dair bir garantin mi var? Neden bu kadar rahatsın?”
Dr. Muhammed Bozdağ
NİHAT HATİPOĞLU - Fırsat gecesi: Beraat Kandili
NİHAT HATİPOĞLU - Fırsat gecesi: Beraat Kandili

Fırsat gecesi: Beraat Kandili
Şaban ayındayız. Ramazan'a bir ay kaldı. Şaban ayının 15. gecesi (önümüzdeki perşembe akşamı) Beraat gecesidir. Bu gece bütün
duaların kabul olduğu beş geceden birisidir. Bu geceler; Regaib, Beraat, Ramazan ve Kurban bayramları geceleri ve Cuma gecesidir.
duaların kabul olduğu beş geceden birisidir. Bu geceler; Regaib, Beraat, Ramazan ve Kurban bayramları geceleri ve Cuma gecesidir.
Hz. Aişe Soruyor
Hz. Aişe annemiz sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)'e soruyorlar;
Ey Allah'ın Resulü bu gece ne oldu.
Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu; Allah bu gece dünya semasına tecelli eder (nuru apaçık yansır) Beni Kelb kabilesinin (hayvancılıkla uğraşan ve binlerce koyunu olan bir aşirettir) koyunlarının tüyleri sayısınca insanı cehennemden kurtarır. (Tirmizi, Savm, 39) Bu nedenle de bu geceye cehennemden azad gecesi denir.
Ey Allah'ın Resulü bu gece ne oldu.
Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu; Allah bu gece dünya semasına tecelli eder (nuru apaçık yansır) Beni Kelb kabilesinin (hayvancılıkla uğraşan ve binlerce koyunu olan bir aşirettir) koyunlarının tüyleri sayısınca insanı cehennemden kurtarır. (Tirmizi, Savm, 39) Bu nedenle de bu geceye cehennemden azad gecesi denir.
Peygamberimiz (s.a.v.)'in Şaban Orucu
Hz. Peygamber (s.a.v.) bu ayda çok oruç tutardı. Bu kendisine soruldu. O şöyle buyurdu: Ölüm meleği adımı teslim alırken oruçlu olmak isterim. Bundan ötürü de Hz. Peygamber (s.a.v.) bu ayda sürekli oruçlu olmaya çabalardı.
Bu gece neler oldu
Duhan suresinin 2,3 ve 4. ayetlerinin bu geceyi anlattığı ifade edilir. Bazı hadislerin beyanına göre; rızıklar, zenginlik, fakirlik, doğum ve ölüm gibi olayların bir yıllık çetelesi bu gece meleklere verilir. Melekler de buradaki bilgiye göre bir yıllık hesapları düzenlerler.
Yine bazı rivayetlere göre; Kuran-ı Kerim ayetlerinin tümü Rabbin katından dünya semasına bu gecede indi ve oradan da Ramazan ayında Peygamberimiz (s.a.v.)'e inmeye başladı.
Yine bazı rivayetlere göre; Kuran-ı Kerim ayetlerinin tümü Rabbin katından dünya semasına bu gecede indi ve oradan da Ramazan ayında Peygamberimiz (s.a.v.)'e inmeye başladı.
Bu gece neler yapılmalı
Bu gece tövbe yapılmalı. Bir yıllık muhasebeye girişilmeli. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.) Şaban ayının ortasında gece ibadet, gündüz oruçla geçirin buyurmuştur. O gece, Allah güneşin batmasıyla tecelli eder. Tan yeri ağarıncaya kadar bu hal devam eder.
Hatta bu gece kullara yücelerden şöyle seslenilir:
Hatta bu gece kullara yücelerden şöyle seslenilir:
'Yok mu benden af dileyen. Affedeyim. Yok mu benden rızık isteyen rızıklandırayım. Yok mu musibete uğrayıp da afiyet isteyen sağlık vereyim. Yok mu şunu, şunu isteyen ona vereyim. (İbn Mace,191)
Bol bol kaza namazı kılınmalı.
Nafile namaz kılınmalı.
Bol bol dua edilmeli.
Nafile namaz kılınmalı.
Bol bol dua edilmeli.
Kuran okunmalı, anlamı ve tefsiri düşünülmeli ve bolca Efendimiz (s.a.v.) Salat ve selam getirilmeli. Hepinizin Beraat kandilini kutlarım. Allah hepinizin ve hepimizin yar ve yardımcısı olsun.
***
Hastalıklar günahları affettirir mi?
İman eden bir insanın her hali kendi için bir nimettir. Hastalanır, sabreder mükafat alır. Sağlıklı olur, şükreder mükafat alır. Zengin olur zekatını verir sevap alır. Fakir olur ama o haldeyken bile kimsenin elindekine, cebindekine göz koymaz manevi derecesi artar. Çocuğu olur yetiştirir sevap alır. Çocuğu olmaz, sabreder diğer çocuklara iyilik yapar sevap alır. Hz. Peygamber (s.a.v.) sahabesinden Ubeyy (r.a.)'a şöyle der; "Allah'a yemin olsun ki bir hastalığa yakalanman, üzüntüye veya düşünceye düşmen mutlaka senin için bir kefarettir. Belki de Allah bu halinden ötürü senin bir günahını siler. "
Hz. Peygamber (s.a.v.) bu sözleri, adı geçen sahabenin uzun hastalığının kendisine manen bir sevap sağlayıp sağlamadığını sorması üzerine cevap olarak söyler. Günümüzde belli hastalıklara yakalanan kardeşlerimiz umutsuzluğa kapılıyorlar. Halbuki ölüm sadece hasta olana gelmiyor ki. Bugün her sağlıklı olan bir gün şöyle veya böyle ölecektir. Belki en sağlıklı olduğunu zannettiği bir zamanda. Kimin güvencesi var ki. Önemli olan Yüce Allah'a yakın olup onun yüce huzuruna gitmeye hazır olmaktır.
***
Kitap ehli nasıl kurtulur?
Tevrat ve İncil'e iman eden kişilerin hidayet ehli kabul edilme yolunun, Kuran'ı Kerim açıkça Hz. Muhammed (s.a.v.)'e imandan geçtiğini belirtir. İnsanlar, Allah'a ve Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Kuran'a iman edilmeden hidayet ehli kabul edilemezler.
Araf suresinin 157. ayeti bunu şöyle anlatır. "Yanlarındaki Tevrat ve İncil'e yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere uyanlar (var ya) işte o peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder. Onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıkları ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O peygambere iman edip ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nura (Kuran'a) uyanlar var ya işte kurtuluşa erenler onlardır." (Araf, 157)
NOT: Önümüzdeki Perşembeyi Cumaya bağlayan gece "BERAAT KANDİLİDİR". O gece ATV'de olacağız ve canlı yayında bütün hatimlerin duasını yapacağız. Sizleri ekran başına bekliyoruz.
***
İmansızların ameli ne olacak?
Allah'a ve Peygamber'e iman etmemesine rağmen iyi işler işleyen kişiler dünyada şöhret, iyi muamele görme gibi mükafatlarla karşılık görürler. Saygınlığa ulaşırlar. Belki iyi dua da alırlar. Asırlarca anılırlar. Haklarında paneller düzenlenir, belli günlerde anılırlar.
Ancak bu insanlar ahirette nasip sahibi olamazlar. Çünkü dünyada iyiyi kötüden ayıran birinin ahirette geçer olan imanı ve teslimiyeti bilememiş olması ciddi eksiklik kabul edilmektedir.
Ancak bu insanlar ahirette nasip sahibi olamazlar. Çünkü dünyada iyiyi kötüden ayıran birinin ahirette geçer olan imanı ve teslimiyeti bilememiş olması ciddi eksiklik kabul edilmektedir.
Yüce Allah Kuran'ı Kerim'de iman etmeyenlerin hiçbir amelinin kabul görmeyeceğini şöyle açıklıyor; "İnkar edenlere (kafir olanlara) gelince onların amelleri ıssız bir çöldeki serap gibidir. Susamış kimse onu su sanır. Yanına gittiğinde hiç bir şey bulamaz. (Tıpkı bunun gibi kafir de hesap günü amellerinden bir şey bulamaz) Ancak Allah'ı yanında bulur da Allah onun hesabını tamamıyla görüp karşılığını öder ve Allah pek tez hesap görür." (Nur,39)
İnkar eden ve İslam'a karşı planlı kötülük içinde olup Allah'a ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'e iman etmeyen insanların dünyada yaptıkları iyiliklerin ahirette hiçbir mana ifade etmeyeceğine şu ayet de delil gösterilmiştir.
"Onların işledikleri amel (iyi iş) denilecek şeylerin her birini ele alırız. Onları saçılmış zerreler haline getirir, değersiz kılarız." (Furkan,23)
Tabii adı Müslüman olmasına rağmen; sahtekarlık yapan,insan onuruyla oynayan, dedikodu yapan, insanları rencide eden, haram yiyen,yetim malı aşıran, zulüm yapan ve benzeri yanlışlar yapıp diğer yandan da ibadetten uzak ve her türlü günaha da yanaşan kişiler ahirette ciddi sıkıntılar yaşayacaktır.
5 Haziran 2014 Perşembe
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Kardeşini Kendisine Tercih Etmek
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Kardeşini Kendisine Tercih Etmek
(İNŞALLAH ARTIK HER CUMA SABAHI RAHMETLİ ESAD COŞAN HOCAEFENDİNİN SOHBETLERİNDEN DERLEDİĞİMİZ KISA BİR BÖLÜMÜ PAYLAŞACAĞIZ...)
HAYIRLI CUMALAR
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler! Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi dâimâ üzerinize olsun... Cenâb-ı Hak dünyada ve ahirette cümlenizi aziz ve bahtiyar eylesin; sevdikleriniz, çoluk çocuğunuz ve büyüklerinizle beraber...
Kardeşini Kendisine Tercih Etmek
Abdullah ibn-i Ömer RA'dan rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz SAS buyuruyorlar ki:
RE. 183/1 (Eyyümemruün iştehâ şehveten ve âsera alâ nefsihî gafarallàhu lehû.)
Kısa bir cümle halinde, mübarek hadis-i şerifi Peygamber Efendimiz'in. Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:
(Eyyümemruün) "Herhangi bir kişi ki, (iştehâ şehveten) canı bir şey arzu etti, çekti. Yiyecek, içecek herhangi bir şeyi canı çekti, o konuda iştihası kabardı." Diyelim armut istedi canı, veya elma istedi, veya erik istedi, veya bir meşrubat istedi, veya bir yemek istedi, aldı ama, baktı ki karşısında bir kardeşi, ahbabı, arkadaşı, sevdiği bir kimse var, veya Allah'ın başka bir kulu var.
(Ve âsera alâ nefsihî) "Kendi nefsine onu tercih etti." Onu canı çekmişti, istemişti, arzulamıştı o şeyi, ama kendisi alacak yerde onu karşısındakine veriyor. O mü'min kardeşini kendisine tercih ediyor.
"Kim böyle yaparsa, canının çektiği şeyi kardeşine ikram ederse, kardeşini kendisine tercih ederse, 'Onun da canı istiyordur, bu güzel bir şey; o da istemiştir.' diye ona verirse; (gafarallàhu lehû) Cenâb-ı Hak böyle davranan bir mü'mini mağfiret eder, günahlarını bağışlar."
Şimdi aziz ve muhterem kardeşlerim, bu âsera-yü'siru-îsâr; --peltek se ile-- tercih etmek, daha uygun görmek mânâsına bir kelime. Ahbaplıkta arkadaşlıkta birkaç şekilde davranılabilir diye yazıyor, ahlâk ve tasavvuf kitapları; meselâ, İmam Gazâlî (Rh.A) İhyâ'sında... Birisiyle ahbapsın, mü'min kardeşsin, arkadaşsın, tanışıyorsunuz. "Ona karşı davranışlarında, ikramlarında üç durum bahis konusudur." diyor İmam Gazâlî:
1. Arkadaşını bakımıyla yükümlü olduğun bir kimse kadar kollamak. Yâni senin evinde kim var, senin kazancınla kimlere bakıyorsun sen, kimlere hayır geliyor?.. Evinde hanımına geliyor, çoluk çocuğuna geliyor. Belki evinde bir yeğenin filân varsa, işte köyden göndermişler, okusun diye... Senin evinde kalıyorsa yeğenin kalıyor. Belki kocası ölmüş, yalnız kalmış bir akraban, amcanın karısı, yengen, halan kalıyor. Neyse... Veya hizmetçin, kölen.
Onun tabii ihtiyacını görürsün. Çünkü artık senin çatının altında, senin bakımın altında. Yâni ihtiyacını karşılayıvermen, bu bir mertebedir. Bu arkadaşlığın, dostluğun en aşağıdaki mertebesidir.
2. Orta derecesi, neyin varsa bölüşüyorsun. İmkânların kendinde ne varsa, o kadarını da ona veriyorsun. Bu daha fazla tabii, yarı yarıya bölüşüyorsun. Buna da bölüşme, yarı yarıya ortak olma deniliyor. Bu orta derecesi.
3. Üçüncü yüksek derecesi ise, şimdi bu hadis-i şerifte de geçen îsâr derecesi. Îsâr; kendisine kardeşini, karşısındakini tercih etmek. Yâni, "Ben yemeyeyim ama, o yesin! Ben giymeyeyim ama, o giysin!" diye, ona öncelik tanımak. Onun ihtiyacını görmeyi daha öne almak.
Bu kimin ahlâkı imiş?.. Kur'an-ı Kerim'de geçiyor: Medine-i Münevvere'nin ensàrı, Mekke-i Mükerreme'den gelen mü'min kardeşlerini, muhâcirîni bağırlarına basmışlar, onların ihtiyaçlarını görmüşler; öylece Cenâb-ı Hakk'ın rızasını, takdirini kazanmışlar. Kur'an-ı Kerim'de buyruluyor ki:
(Ve yü'sîrûne alâ enfüsihim velev kâne bihim hasàsah) "Kendilerinin sıkıntıları bile olsa, öncelikle kardeşlerini tercih ederler, onların ihtiyaçlarını görürler." Gık demezler, belli etmezler, ses çıkarmazlar.
Bu arkadaşlığın yüksek derecesidir. Yâni, önce arkadaşını düşünmek, arkadaşını kendi canından kıymetli bilmek, İslâm kardeşliğinin en yüksek derecesidir. Hàlis müslümanlar arasında böyle güzel güzel kardeşliklerin tarihte misalleri çok, bizim aramızda da, yaşayan şu andaki müslüman kardeşler arasında da nasib eylesin...
Allah-u Teàlâ Hazretleri okuduklarımızı, dinlediklerimizi anlayıp kavramayı, sevip uygulamayı nasib eylesin... Böylece kendisinin rızasını, Peygamber Efendimiz'in hoşnutluğunu, sevgisini kazanmayı cümlemize müyesser eylesin...
Habib-i Edibi'nin sevdiği, Allah'ın razı olduğu kullar olarak, iyi mü'min olarak yaşayıp, İslâm'a ve müslümanlara güzel hizmetler edip, ömrümüzü hayırlı, bereketli geçirip, şöyle iman-ı kâmil ile ahirete göçüp, Rabbimizin huzuruna sevdiği razı olduğu kul olarak varmayı Allah cümlemize nasib eylesin...
HAYIRLI CUMALAR
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Prof Dr. Mahmud Esad Coşan
(Akra FM cuma sohbeti kayıtlarından)
![]() |
| Prof Dr. Mahmud Esad Coşan (1938-2001) |
(İNŞALLAH ARTIK HER CUMA SABAHI RAHMETLİ ESAD COŞAN HOCAEFENDİNİN SOHBETLERİNDEN DERLEDİĞİMİZ KISA BİR BÖLÜMÜ PAYLAŞACAĞIZ...)
HAYIRLI CUMALAR
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler! Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi dâimâ üzerinize olsun... Cenâb-ı Hak dünyada ve ahirette cümlenizi aziz ve bahtiyar eylesin; sevdikleriniz, çoluk çocuğunuz ve büyüklerinizle beraber...
Kardeşini Kendisine Tercih Etmek
Abdullah ibn-i Ömer RA'dan rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz SAS buyuruyorlar ki:
RE. 183/1 (Eyyümemruün iştehâ şehveten ve âsera alâ nefsihî gafarallàhu lehû.)
Kısa bir cümle halinde, mübarek hadis-i şerifi Peygamber Efendimiz'in. Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:
(Eyyümemruün) "Herhangi bir kişi ki, (iştehâ şehveten) canı bir şey arzu etti, çekti. Yiyecek, içecek herhangi bir şeyi canı çekti, o konuda iştihası kabardı." Diyelim armut istedi canı, veya elma istedi, veya erik istedi, veya bir meşrubat istedi, veya bir yemek istedi, aldı ama, baktı ki karşısında bir kardeşi, ahbabı, arkadaşı, sevdiği bir kimse var, veya Allah'ın başka bir kulu var.
(Ve âsera alâ nefsihî) "Kendi nefsine onu tercih etti." Onu canı çekmişti, istemişti, arzulamıştı o şeyi, ama kendisi alacak yerde onu karşısındakine veriyor. O mü'min kardeşini kendisine tercih ediyor.
"Kim böyle yaparsa, canının çektiği şeyi kardeşine ikram ederse, kardeşini kendisine tercih ederse, 'Onun da canı istiyordur, bu güzel bir şey; o da istemiştir.' diye ona verirse; (gafarallàhu lehû) Cenâb-ı Hak böyle davranan bir mü'mini mağfiret eder, günahlarını bağışlar."
Şimdi aziz ve muhterem kardeşlerim, bu âsera-yü'siru-îsâr; --peltek se ile-- tercih etmek, daha uygun görmek mânâsına bir kelime. Ahbaplıkta arkadaşlıkta birkaç şekilde davranılabilir diye yazıyor, ahlâk ve tasavvuf kitapları; meselâ, İmam Gazâlî (Rh.A) İhyâ'sında... Birisiyle ahbapsın, mü'min kardeşsin, arkadaşsın, tanışıyorsunuz. "Ona karşı davranışlarında, ikramlarında üç durum bahis konusudur." diyor İmam Gazâlî:
1. Arkadaşını bakımıyla yükümlü olduğun bir kimse kadar kollamak. Yâni senin evinde kim var, senin kazancınla kimlere bakıyorsun sen, kimlere hayır geliyor?.. Evinde hanımına geliyor, çoluk çocuğuna geliyor. Belki evinde bir yeğenin filân varsa, işte köyden göndermişler, okusun diye... Senin evinde kalıyorsa yeğenin kalıyor. Belki kocası ölmüş, yalnız kalmış bir akraban, amcanın karısı, yengen, halan kalıyor. Neyse... Veya hizmetçin, kölen.
Onun tabii ihtiyacını görürsün. Çünkü artık senin çatının altında, senin bakımın altında. Yâni ihtiyacını karşılayıvermen, bu bir mertebedir. Bu arkadaşlığın, dostluğun en aşağıdaki mertebesidir.
2. Orta derecesi, neyin varsa bölüşüyorsun. İmkânların kendinde ne varsa, o kadarını da ona veriyorsun. Bu daha fazla tabii, yarı yarıya bölüşüyorsun. Buna da bölüşme, yarı yarıya ortak olma deniliyor. Bu orta derecesi.
3. Üçüncü yüksek derecesi ise, şimdi bu hadis-i şerifte de geçen îsâr derecesi. Îsâr; kendisine kardeşini, karşısındakini tercih etmek. Yâni, "Ben yemeyeyim ama, o yesin! Ben giymeyeyim ama, o giysin!" diye, ona öncelik tanımak. Onun ihtiyacını görmeyi daha öne almak.
Bu kimin ahlâkı imiş?.. Kur'an-ı Kerim'de geçiyor: Medine-i Münevvere'nin ensàrı, Mekke-i Mükerreme'den gelen mü'min kardeşlerini, muhâcirîni bağırlarına basmışlar, onların ihtiyaçlarını görmüşler; öylece Cenâb-ı Hakk'ın rızasını, takdirini kazanmışlar. Kur'an-ı Kerim'de buyruluyor ki:
(Ve yü'sîrûne alâ enfüsihim velev kâne bihim hasàsah) "Kendilerinin sıkıntıları bile olsa, öncelikle kardeşlerini tercih ederler, onların ihtiyaçlarını görürler." Gık demezler, belli etmezler, ses çıkarmazlar.
Bu arkadaşlığın yüksek derecesidir. Yâni, önce arkadaşını düşünmek, arkadaşını kendi canından kıymetli bilmek, İslâm kardeşliğinin en yüksek derecesidir. Hàlis müslümanlar arasında böyle güzel güzel kardeşliklerin tarihte misalleri çok, bizim aramızda da, yaşayan şu andaki müslüman kardeşler arasında da nasib eylesin...
Allah-u Teàlâ Hazretleri okuduklarımızı, dinlediklerimizi anlayıp kavramayı, sevip uygulamayı nasib eylesin... Böylece kendisinin rızasını, Peygamber Efendimiz'in hoşnutluğunu, sevgisini kazanmayı cümlemize müyesser eylesin...
Habib-i Edibi'nin sevdiği, Allah'ın razı olduğu kullar olarak, iyi mü'min olarak yaşayıp, İslâm'a ve müslümanlara güzel hizmetler edip, ömrümüzü hayırlı, bereketli geçirip, şöyle iman-ı kâmil ile ahirete göçüp, Rabbimizin huzuruna sevdiği razı olduğu kul olarak varmayı Allah cümlemize nasib eylesin...
HAYIRLI CUMALAR
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Prof Dr. Mahmud Esad Coşan
(Akra FM cuma sohbeti kayıtlarından)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




