4 Temmuz 2014 Cuma

NİHAT HATİPOĞLU - Kalpler Allah'ı anarak yatışır

NİHAT HATİPOĞLU - Kalpler Allah'ı anarak yatışır

                    
 

Kalpler Allah'ı anarak yatışır

Çağımızın en sinsi hastalığı stres, şiddet ve toleranssızlıktır. Oysa kalplerimiz, stresimiz ancak Kuran'ı iyi anlamak ve Allah'a gerçek teslimiyetle yatışır. Dinin sadece helal ve haramlardan ibaret olmadığını, merhametin de, şefkatin de, gerekirse trafikteki kırmızı ışığa uymanın da dinin gereği olduğunu anlarsak, işte o zaman kalplerimiz de daha kolay yatışacaktır



Kurân-ı Kerim manevi doyumsuzluğun, stres ve toleranssızlığın ilacının Yüce Allah'la yakınlaşma olduğunu söylüyor. "Dikkat ediniz. Kalpler ancak Allah'ı anarak yatışır." Bunun için "zikir" kelimesini kullanır. Bunu "anmak" olarak tercüme ettik. Aslında boyutları çok daha geniştir bu kavramın. Zikri, sadece anmak cümlesiyle izah haksızlık olur. Ayeti daraltmak olur.
Tevekkül bir zikirdir. Sevmek bir zikirdir. Merhamet bir zikirdir. Affetmek bir zikirdir. Kuran bir zikirdir. Namaz bir zikirdir. vb.


Bu listeyi çok uzatabiliriz. Ama önemli olan bütün bu erdemleri sırf Allah için yapmaktır. İşte Kurân-ı Kerim ancak bununla doyuma ulaşabilirsiniz diyor. Tedavi budur buyuruyor.
Peygamberimiz (sav) "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz" genel ilkesini hayatın tümüne yaymamızı ister.


Hz. Peygamber özel hayatında da bu toleransı esas almıştır. O'nun (sav) bu tavrını anlatan Hz. Aişe (ra) şöyle der:


"Peygamberimiz (sav) iki dünya işi arasında muhayyer (seçenek sahibi) bırakılınca günah olmadıkça mutlaka onlardan en kolay olanını alırdı. Ne var ki, şayet günahı gerektiren bir konu olursa da ondan insanların en uzak olanı Hz. Peygamber (sav) olurdu. O hiç kendisi için kin tutup öç almamıştır."
Kolay olanını seçen bir peygamber. Bize de kolay bir din emanet eden bir peygamber. Birbirimizle ilişkilerimizde toleransı ve kolaylığı öğütleyen bir peygamber. Bizler ise çoğu kez kendimize toleranslı davranılmasını isteriz, ama başkasına bunu çok görürüz.


Arabamızın direksiyonundayız. En ufak bir yol tıkanıklığında veya yanlış harekette birden asabileşiyor, toleransı unutuyoruz. Ufak bir yol isteme kargaşasından dolayı cinayete kurban giden insanımızın sayısı hiç de az değildir. Hz. Peygamber (sav), 'bana tavsiyede bulun' diyen asabına, 'sert mizaçlı birine sinirlenme' buyururken, birçok belanın önüne geçecek bir anahtar sunmuştur aslında.
Bir gün Hz. Aişe ve Hz. Hafsa nafile oruç tutmuşlar. Ramazan ayı değil. (Bilindiği gibi başlanmış olan nafile oruç düğün, davet gibi sebeplerle - ihtiyaç halinde - bozulabilir, ama sonradan kaza edilmelidir.) Olayı Hz. Aişe (ra) anlatıyor:


"Biz oruçluyken iştahımızın çektiği bir yemek getirildi. Canımız çekti. Biz de kendimizi tutamadık ve başladığımız o nafile orucu yedik. Hz. Peygamber (sav) geldiğinde Hz.Hafsa durumu

Peygamberimize anlattı. Hz. Peygamber (sav) kızmadı, kınamadı 'Başka bir gün kaza edersiniz' buyurdu. (Ahmed, Müsned, 6, 263)"


Ya bütün gücünü harcadığı halde Fatiha Suresi'ni ve Kur'an-ı Kerim'den herhangi bir sureyi ezberleyemeyen ve namaz kılmak isteyen kişiye gösterilen tolerans... Peygamberimiz (sav) adama döner ve der ki " 'Elhamdülillah, sübhanallah, la havle vela kuvvete illa billah (güç ve kudret Allah'a aittir)' de, yeter. Namazı bunlarla kıl."


Ezber bozan tavırlar bunlar değil mi? Acaba kaçımız bunları biliyoruz? Hücrelerine, DNA'larına kadar sevgi, tolerans ve yaşanabilirlik sinmiş olan bir dinin mensupları birbirlerine karşı daha toleranslı, merhametli olmalı değiller mi?


Ama maalesef öyle değiliz. Bu konuda kendimizle yüzleşmeliyiz. İyi Müslümanlığı başkasından değil kendimizden beklemeliyiz. Dinin sadece helal ve haramlardan ibaret olmadığını, merhametin de, şefkatin de, affediciliğin de, fakir doyurmanın da, gerekirse trafikteki kırmızı ışığa uymanın da dinin gereği olduğunu anlatalım. Ve her birimizin diğerimize son sözü şu olsun mu?
"Allah"ın temiz olarak yarattığı fıtratı bozma hakkına sahip değiliz. Zira sadece fıtratı değil, kâinatı da, ekolojik dengeyi de zedelemiş oluyoruz. 



BÜYÜKLERİN DUALARI

 

Hz. İbrahim'in Duası
Ey Allah'ım! Bu yepyeni bir gündür. Bu bakımdan bugünü benim için ibadetle aç, mağfiret ve rızanla kapat. Bugün de bana nezdinde kabul olunacak haseneyi ihsan eyle. O haseneyi geliştir ve benim için onu kat kat çoğalt ve bugün de işleyeceğim günahlarım için beni affet. Çünkü çok affeden ve her çeşit nimetlerle kullarına ihsanda bulunan, kullarını çok fazla seven, daha istemezden önce onların isteklerini bilip takdir eden sensin!

 


SORU - CEVAP


1- Boy abdesti ile namaz kılınabilir mi? Namaz kılınabilmesi için ayrıca abdest almak gerekir mi?

Gusül abdesti alan bir kimse aynı zamanda namaz abdesti de almış olacağı için bu abdesti ile namaz kılabilir, ayrıca abdest alması gerekmez. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) gusül abdestine başlarken namaz abdesti gibi abdest aldığını ve gusülden sonra ayrıca abdest almadığını ifade eden hadisler vardır. 



2- Adak kurbanının bedeli para olarak fakire verilebilir mi?

Adak, kişinin ibadet niteliğindeki bir şeyi yapacağına dair Allah'a söz vererek üzerine borç kılması anlamına geldiğinden, bu borçtan kurtulması için adağını yerine getirmesi gerekir. Belirlenerek adanan şey aynen yerine getirilmedikçe adak yükümlülüğü düşmez. Bundan dolayı kurban keseceğine dair adakta bulanan kişi, ancak kurban kesmek suretiyle adağını yerine getirmiş olur. Bu itibarla, adak kurbanını kesmek yerine, parasını fakirlere vermek ya da aynî yardımda bulunmakla bu adak yerine getirilmiş olmaz. 


3- Oruç tutmuşken gündüz ciddi bir travma geçirsem ve orucu bozmak zorunda kalsam, 61 gün ceza orucu tutmam gerekir mi?

Oruçlu iken ciddi bir tıbbi problem oluşursa veya hayatınızı tehlikeye sokacak bir olayla karşı karşıya kalacak olursanız veya hakikaten oruca devam edemeyecek bir hale gelirseniz orucunuzu bozarsınız. Bu keyfi bir bozma olmadığı için daha sonra bir güne bir gün kaza edersiniz.
 
 
 
 
 

Oruçla Tedavi


 
Oruçla Tedavi
 
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“(İbrahim): Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur.” (Şuara, 80)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Oruç tutun, sıhhat bulun!..” (Ebu Nuaym, Kitabu’t Tıb, Ebu Hureyre)

--

3 Temmuz 2014 Perşembe

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - İSLAM'ın kıymetini bilelim



Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - İSLAM'ın kıymetini bilelim
 

Prof Dr. Mahmud Esad Coşan (1938-2001)

(İNŞALLAH ARTIK HER CUMA SABAHI RAHMETLİ ESAD COŞAN HOCAEFENDİNİN SOHBETLERİNDEN DERLEDİĞİMİZ KISA BİR BÖLÜMÜ PAYLAŞACAĞIZ...)

HAYIRLI CUMALAR

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler! Ramazanınız hayırlı geçsin, mübarek olsun... Allah ibadetlerinizi, oruçlarınızı, teravihlerinizi, iftarlarınızı, ziyafetlerinizi, sadakalarınızı, zekâtlarınızı, hayır hasenâtınızı en güzel şekilde mükâfâtlandırsın... Dünya ve ahiretin her türlü hayırlarına cümlemizi erdirsin, sağlık afiyet versin...


İslâm'ın Kıymetini Bilelim!

İslâm bu kadar güzel olduğu halde, aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, şu şeytanın başarısına bakın ki, çalışmalarının sonucuna bakın ki, bu kadar güzel olan İslâm'ı ortadan kaldırmak için var gücüyle çalışan, milyonlarca, milyarlarca şeytanın yardakçısı, destekçisi, yardımcısı insan var!.. İslâm'ın aleyhine çalışıyorlar. Bu aleyhinde çalıştığın İslâm insanların saadetinin kaynağı. Hem dünyada, hem ahirette saadet, huzur, rahat, hoşluk kaynağı... Sen bununla uğraşıyorsun!

Yâni deli divane, mecnun, bir hastanın kendisine tam şifayı verecek olan ilâcı, şişeyi pat diye yere çalması, bardağı itip suyu dökmesi gibi bir şey. Yâni şifayı reddediyor. Hasta, asır hasta, insanlar hasta ama ilâç kendilerine getirildiği zaman reddetmeye çalışıyor.


Bu bir imtihan. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın bir imtihanı. Allah-u Teàlâ Hazretleri peygamberler gönderiyor, hakkı öğretiyor. Ama bir taraftan da şeytan da insanları hakkın karşısında durmağa çekiyor. Bir de bakıyorsunuz o kadar akıllı, uslu, tahsilli insanlar meselâ -tahsil beğenilen bir şey- bakıyorsunuz satanist olmuş. Satanist ne demek, şeytancı, şeytan taraftarı demek.

Satanist olmuş. Neden?.. Tabii bilmiyorum ben bu satanistlerin fikirleri neler, nasıl aldatıyorlar, nasıl gençleri kendileri çekiyorlar, esrar mı kullanıyorlar, topluca cinsel alemler mi yapıyorlar, ne oluyor, ne kalıyor?.. Yurtdışında olduğum için, bu konuda bir yayın da okumadım. Bazı olaylarla gündeme geldi ama, ben okuyamadım. Fakat sonuç itibariyle bakıyorsunuz, insanlar kandırılıyor. Yâni, şeytanın kulu oluyor, şeytanın emrini tutuyor, günahı seve seve işliyor. Dünya ve ahirette kendisini, ailesini, toplumunu milletini, ümmetini, bütün insanlığı saadete kavuşturacak olan güzel işleri yapmaktan bucak bucak kaçıyor ve düşman oluyor. İslâm'a düşman oluyor.

Burada bir arkadaş anlattı. Buraya geldi, tatlı tatlı, samimî samimî konuştu, hoşuma gitti. Kendi bulunduğu şehirde, bir kardeşe kendisi nasihat etmiş, nasihat etmiş... Sonunda çocukcağız tevbekâr olmuş, namaza başlamış; kötülükleri bırakmış, iyi bir insan olmuş.

Buralarda kötü olduğu zaman, çocuklar, delikanlılar çok fena kötü oluyorlar. Yâni az kötülükle kalmıyorlar, esrar içiyorlar... Yâni hem sağlıkları tehlikeye giriyor, hem de her şeyleri mahvoluyor, aile bağları ve sâireleri mahvoluyor... Tabii kurtarmış sonuç itibariyle, namaza başlamış...

Olay, bundan sonraki ikinci adım, yâni arkadaşın bize anlattığını duyunca, hayretler içinde kadım. Babası gelmiş buna kızmış:

"--Sen benim oğlumu niye böyle yaptın?" demiş.

Yâni kurtarıyor, iyi bir insan yapıyor, mü'min insan yapıyor. Yâni Allah'ın izniyle tabii, hidayeti Allah veriyor ama, bu da çalışmış, ikna etmiş. Mü'min insan yapıyor, babası karşısına geliyor; "Öyle kalsaydı daha iyiydi." diyormuş.

Yâni bu İslâm'a bu düşmanlık, bu anlayışsızlık, bu güzellikleri anlayamamak, bu zevksizlik, bu değer hükümlerinin tamamen ters hale dönmesi çok ilginç, incelenmesi gereken bir olay. Yâni alim kardeşlerimiz bu meseleleri incelesinler. Yâni bu insanlar, bu küfrü, şirki, inkârı nasıl sevip de, nasıl bunun içine seve seve dalıyor, balıklama atlıyorlar?.. İsteyerek nasıl yapıyorlar, nerelerinden tutuyorlar?.. Şeytan bunları nasıl kandırıyor?.. Küfre düşmenin şeytan tarafından kandırılmanın oluşum tarzı, yâni mekanizması, şekli, şemâili nasıl? Bunun bilmekte fayda var, hayret edilecek bir şey...

Allah-u Teàlâ Hazretleri, tabii biliyorsunuz, korur. Şeytanın tesiri olmayabilir. Kime?.. İman eden ve Cenâb-ı Hakk'a tevekkül eden kimselere şeytanın tesir edemeyeceğini, ayet-i kerime bildiriyor:

(İnnehû leyse lehû sültànün alellezîne âmenû ve alâ rabbihim yetevekkelûn.) "İman edip de, Rabbine tevekkül edenlere şeytan bir zarar veremiyor, kandıramıyor."

Çünkü bakıyoruz, 21. Yüzyıl'da bunca müstehcen neşriyat, bunca bar pavyon, bunca gelişmiş eğlence, keyf, zevk, safa sanayii; gazinolar, barlar, pavyonlar, ışıklar, danslar, müzikler... Yâni böyle insanları idman [spor] meydanlarına, stadyumlara dolduran, çılgınca zıplatan, hoplatan şeyler... Bu kadar şeyler olurken, bunların karşısında bazı insanlar nasıl sapasağlam duruyor, ahlâkları bozulmuyor; dürüstlüğünden bir şey kaybetmiyor, vatanseverliğinden, çalışkanlığından herkes istifade ediyor; bu nasıl oluyor?.. Yâni kalan niye kalıyor?.. İmanından, Cenâb-ı Hakk'a tevekkül ettiğinden, iyi müslüman olduğundan kalıyor.


Sapıtan nerden gidiyor?.. İmanının eksikliğinden, Cenâb-ı Hakk'a dayanmamasından, nefsine tâbî olmasından, nefsini islâh etmemesinden...

Bu gerçeklerin hepsi tabii ayet-i kerimelerde, hadis-i şerifelerde hepsi anlatılıyor. Ama Kur'an'ı okumuyor. Kur'an-ı Kerim şifâun, yâni bir şifadır. Kendisi okunduğu zaman maddi, mânevî her türlü ictimâì, toplumsal ve kişisel her türlü derdin devası var. Ana ilâçlar Kur'an-ı Kerim'de mevcut, imanda mevcut ve onların faydasını da mü'minler görüyorlar.

Bakıyorsunuz imam-hatip okulu çocukları birinci oluyor. Neden?.. Yüksek İslâm enstitüsü mezunları bakıyorsunuz çok üstün başarı sağlıyor. Neden?.. İmanından... Çünkü, iman bir ciddiyet getiriyor, gayret getiriyor, başarının oluşması için gerekli her şey olduğundan, başarı kazanıyor.

Ötekisi, bakıyorsunuz ikişer sene okuyarak sınıfları ite kaka geçiyor, özel okullarda parayla diploma alıyor. Ondan sonra anasının, babasının parası zoruyla yurtdışına gidiyor. Oralarda da eğlenerek, barlarda, pavyonlarda vakit geçirerek böyle bir alel-usül, uyduruk bir diploma alıyor; ama bir şey bilmiyor.

Benim hayatta karşılaştığım, meselâ askerlik yaptığımız zaman filân karşılaştığım bazı kimseler vardı. Kimisi çıkıyordu, "Ben iki fakülte bitirdim!" diyordu. Kimisi, "Ben iki doktora yaptım!" diyordu. Bir doktora değil, bir ihtisas değil, iki tane birden yapmış. "Ooo, aferin!.." diyorsunuz. Tabii saygı gösteriyorsunuz. "Avrupa'da okudum!" diyor, "İki tane doktora yaptım!" diyor, saygı gösteriyorsunuz; tamam...

Ama ondan sonra, beraber yaşıyorsunuz, davranışlarını görüyorsunuz, hareketlerini görüyorsunuz. Bilgisinin kullanılacağı zaman, kendisine: "Hadi sen bu işi biliyordun, gel bakalım, yap!" diyorsunuz. Hiç bir şey yok... Hayret ediyorsunuz.

Teknik Üniversite mezunu, sigorta telini takmasını, bağlamasını bilmiyor. Bilmem muhasebe, yüksek ticaretten mezun, en basit şeyleri bilmiyor... İmam-hatipten mezun, ilâhiyattan mezun, cuma namazı kıldıramıyor, bir hutbe okuyamıyor. "Bir aşr-ı şerif oku!" diyorsun, okuyamıyor.

Yâni bunlar nedir?.. İnsan çalışmadığı zaman bir şey olmuyor.
 (Ve en leyse lil-insâni illâ mâ saà. Ve enne sa'yehû sefve yürâ) [Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir.] Neye çalışırsa, neye gayret ederse onu elde eder. Futbola çalışıyor, çalışıyor yıldız oluyor... Haltere çalışıyor, çalışıyor dünya birincisi oluyor... Yâni çalışmadan olmuyor. Çalışmaları bıraktığı zaman, başarısızlığa düşüyor.

Onun için, Allah-u Teàlâ Hazretleri İslâm'ın kıymetini bilip, tam müslüman olmayı nasib eylesin...
Öyle yarım, yamalak, dörtte bir, onda bir, yüzde bir, tenzilâtlı tarife... Öyle müslümanlık olmaz. Müslümanlık tam olur. Tam olursa Allah sever. Eksik olduğu kadar, eksikliğinin hesabını Allah sorar.

Tabii Cenâb-ı Hakk'a lâyıkıyla, onun dergâh-ı izzetine, şânına lâyık bir şekilde güzel kulluk yapmak, kulların tàkatlerinin üstündedir ama, tam yapmaya çalışacak, her şeyi yapmaya çalışacak. Yâni boş vererek, yarım gün sevaplı işler yapıp, yarım gün de günahlı işler yaparak; akşam camide, gece hırsızlıkta, sabah arsızlıkta, yüzsüzlükte bilmem ne... Böyle tezat, yâni birbirine ters düşen acaib işler...

Hem "Müslümanım!" diyor, hem kâfirleri seviyor... Hem "Hacca gittim!" diyor, hem ona uygun olmayan işler yapıyor. "Hacıyım" diyor, acı işler yapıyor, hacıya yakışan işler yapmıyor... "Aydınım!" diyor, cahillik yapıyor... Yâni her yerde böyle kendi iddia ettiği vasfına uygun olmayan haller görüyoruz.

Rabbimiz bizi korusun... Tevfîkını refîk eylesin... Yolunda dâim eylesin... Ve şu güzel günlerin güzelliklerinden, mükâfatlarından, feyizlerinden, manevî ikramlarından nasibleri bizlere çok çok ihsan eylesin, payları bize çok çok versin... Bugünlerden isitfade edip kâmil müslüman olmayı, kalp gözü açılmış, gerçekleri gören, olgun, kâmil, yâni böyle yetişkin, ham tarafı kalmamış, güzel müslüman olmayı, güzel hareketler yapmayı nasib etsin...

Tabii insan inanacak, sâlih amel işleyecek, yâni ihlâsla işleyecek. Bir şeyler öğrendikten sonra asıl sonuç nedir?.. O öğrendiklerini uygulamaktır. Onları hayatında uygulayıp, İslâm'a faydalı olup, ömrünü Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin rızasına uygun geçirip, huzuruna sevdiği kullar olarak varmayı, Allah cümlemize nasib eylesin, aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler!..

HAYIRLI CUMALAR

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..


 08. 12. 2000 AVUSTRALYA'DAN Telefonla AKRA Fm CUMA SOHBETİ

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN

 ************************



Kendi Kalbine Ameliyat Yapan Adam

Kendi Kalbine Ameliyat Yapan Adam
 
Zarife Candan
 
Kendi Kalbine Ameliyat Yapan Adam
 
Zarife Candan
 
Yağmurlu bir gündü, işten eve dönüyordu. Sıkışık trafik bu aralar içinde bulunduğu buhranlı anları iyice arttırmıştı. Uzaklardan duyulan cılız akşam ezanı Fatih'i düşüncelerden sıyırdı ve kendine getirdi. 
 
Yemekten sonra içinde bulunduğu durumu düşünmeye başladı. Bir huzursuzluk vardı sebebini bilmediği. Hayalen geçmişe gitti bir an. Okul yılları, evliliği, iş hayatı derken kendine hiç zaman ayırmadığını fark etti. Bu muydu yani hayat. Çalış, kazan, ye, iç. Parasını harcarken bile yoruluyordu.
 
Monoton bir hayat, daha nereye kadar böyle gidecekti ki. Bir önceki yaz tatilini hatırladı, gittikleri tatil köyünü, eğlendiği anları hatta bir ara İngiliz olsa gerek bir turistle sohbet etmişlerdi. Adam ona iki arada bir derede Hristiyanlığı anlatmış ve övmüştü sonra da ona Müslümanlığın kendi dinlerinden bir üstünlüğü olmadığından bahsetmiş Fatih de ikna edici bir cevap verememişti. 
 
"Al işte dinimi bile bilmiyorum ben nasıl bir adamım " 
 
diye kendine kızdı. Halbuki okuyup araştırmayı seven biriydi hiç mi dini eser çıkmadı karşısına yoksa çıktı da o mu fark etmedi? düşünceler düşünceler... Kafasını kaldırdı ve kitaplığına doğru gitti, Kuran meali kitabını aldı ve rastgele ayetler okudu.
 
 Sanki Allah bilakis onunla konuşuyordu. Zira sayılan niteliklerin hepsi kendinde vardı. Sahi dünyaya talip olduğu için mi lezzet alamıyordu, içi sıkılıp daralıyordu. İsraf ettiği sevgisini, üç oda bir salon kalbine dünyaları sığdırmaya çalıştığı anları düşündü.
 
Üzerine fani mührü vurulmuş içi çürük sevgilerin ondan neleri götürdüğünü, arabasının farını, jantını, çizilmesin diye her gün kontrol edişini, renkli kravatlarını, en sevdiği saatini, giymeye kıyamadığı pahalı spor ayakkabılarını, işini, statüsünü, sonra bir gün kendinden ayrılacağını hiç düşünmediği annesini, evladını, eşini düşündü. 
 
Evet Fatih kalbine narkozsuz bir ameliyat yapmıştı ve çok acımıştı. Meğer ‘benim’ dediği şeyler onun değilmiş bir gün ölüm varmış ve ansızınmış, meğer tat alamayışı bundanmış. Sonsuz sevme kabiliyetini üçte beşte aramasındanmış.
 
"Dünya hayatı, aldatıcı bir menfaatten başka bir şey değildir." (Al-i İmran, 3/185) 
 
Ayetiyle devam eden kitap onu sarıp sarmalamıştı, dertlerine Kuran'dan çareler sunuyor gerçeği net bir şekilde anlatıyordu bırakamadı elinden okudu okudu ve okudu. 
 

 

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Musavvir

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Musavvir



El-MUSAVVİR: Tasvir eden, şekil ve suret veren demektir.

Bütün mahluklar kendilerine verilen şekilleriyle, tasvir edilen suretleriyle Cenab-ı Hakk'ın Musavvir ismini göstermektedir.

Yağmur damlasından, kar tanesine, papatyalardan karanfillere, parmak izinden göz bebeğine, karıncalardan semanın yıldızlarına ve zerrelerden galaksilere kadar her mevcud, kendine mahsus suretiyle ve şekliyle Allah’ın Musavvir ismine aynadır.

Şimdi bir insanı ele alarak Musavvir isminin tecellisini görmeye çalışalım:

Her parçasıyla harikulade bir planlamanın neticesi olan kafayı bir kenara bıraksak bile bu hazır malzeme üzerine geçebilecek bir yüz için sayısız, milyonlarca ihtimaller vardır. Bu sayısız ihtimaller içince, bütün akılları aciz bırakacak bir şekilde en uygununu, en güzelini seçmek tam anlamıyla imkansızdır. İnsanın yüzünde kullanılan malzeme son derece basit ve sadedir. Tek bir deri, bir çift göz ve birazda kıl. Buna rağmen iki aylık bir bebeğin yüzündeki o sadelik ve o basitlik içinde böyle güzel bir yüzün yaratılabileceğini, görmeseydiniz ihtimal verebilir miydiniz?

Bir insan için bir yüz çizdikten sonra ikincisi için başka bir yüz çizmek, en azından ilki kadar imkansızdır. Çünkü insanlar seri imalat ile yaratılmazlar. Hepsinde aynı unsurları kullanıp, her birine ayrı bir sima çizmenin zorluğunu meşhur Fransız ressam Hanry Metisse şöyle anlatıyor;

“Bir ressam için gül resmi çizmek kadar zor bir iş yoktur. Çünkü daha evvel çizilmiş bütün gül resimlerini bir yana bırakıp öylece çizmesi gerekir.”

Hem insan yüzü basit bir portreden ibaret de değildir. Oraya yerleştirilen her bir azanın sınırsız bir sanat kadar sınırsız bir bilgiye ihtiyaç gösteren fonksiyonları vardır. Bütün bu fonksiyonların bir kenara bıraksak bile, bu yüzdeki tebessüm, endişe, sevinç, korku, kahkaha gibi yüzlerce manayı dile getirmek yüzü yaratmak kadar imkansız değil midir? Okyanusu bir bardağa doldurmak ne kadar zor ise, insanın ruhunu simada temsil etmek de o kadar zordur. Müminin siması ruhu gibi aydınlık, kafirin siması ise ruhu gibi karanlıktır.

Bir heykeltıraşın basit bir heykele bile o simetriği verebilmesi için bazen yıllarca çalışması gerekiyor. Buna mukabil saniyede dört insan ve her gün 350.000 insan son derece kolaylıkla yaratılıyor; hHer birine farklı bir yüz veriliyor.

Bizler birbirine benzeyen ikizleri veya üçüzleri gördüğümüzde hayret ederiz. Şimdi soruyoruz;

"İki yüzü birbirine benzetmek mi daha zor? Yoksa milyarlarca insanın birbirine benzetmemek mi daha zor? Birincisine hayret ederken, ikincisi neden hayret etmiyoruz?"

- Kim, birbirinden farklı bu yüzlerin yaratıcısı?

- En basit maddelerden bir sanat harikası yapıp, sanatında akılları hayrete düşüren sanatkar kim?

- Kim, o yüzde sayısız manayı ifade eden?

- Kim, her ferde farklı bir yüz veren?

- Kim, o yüzdeki cihazlara mükemmel iş yaptıran?

- Göze görmeyi, burna koklamayı, dile tatmayı, kulağı işitmeyi öğreten kim?..

Bütün bu kimlerin tek bir cevabı var; Musavvir olan Allah!..

İnsanın yüzünü bir nebzede olsa inceledikten sonra, bütün hayvanların, bitkilerin, çiçeklerin, canlı ve cansız her şeyin tasvirini ve şeklini insana kıyas edelim. Ve Allah’ın Musavvir ismine şöylece pencereler açalım:

Fiil failsiz, sanat sanatkarsız , kitap katipsiz olamayacağı gibi suret ve şekil vermek dahi Musavvir yani bir tasvir edici olmadan olamaz ve mümkün değildir.

Acaba kağıttaki basit bir yüz resmi dahi bir ressamı gerektirirse, şu alemdeki hadsiz hakiki yüzler Musavvir olan Allah’ın varlığını gerektirmez mi?

Farklı bir yüz çizebilmek için, çizilmiş bütün yüzleri bilmek gerektiği gibi, farklı bir yüzü yaratmak için de, o ana kadar yaratılan bütün yüzleri bilmek lazım gelmez mi? Bu da Musavvir olan Allah’ın birliğine ve bütün yüzleri yarattığına delalet etmez mi?

Her bir yüz Allah'ın Musavvir ismine delalet ettiği gibi, farklı olması cihetiyle de Allah’ın ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarına işaret etmez mi?

Kainat kitabı bize Allah’ı Musavvir ismiyle tanıttığı gibi, Kur'an dahi şu ayetiyle bizlere Allah’ın Musavvir ismine şöyle haber veriyor:

“Sizi rahimlerde dilediği gibi tasvir eden ve şekillendiren O’dur. Ondan başka ilah yoktur. O azizdir ve hakimdir.” (Al-i İmran, 3/6)


http://www.herseyonuanlatiyor.com/el-musavvir



Bizi de Duâna Dâhil Et!



 
Bizi de Duâna Dâhil Et!
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Şüphe yok ki, Safa ile Merve Allah'ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah kabul eder ve (yapılanı) hakkıyla bilir.” (Bakara, 158)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
"Ramazan ayında yapılan umre, tam bir hac sayılır, yahut  da benimle birlikte yapılmış bir haccın yerini tutar." (Buhârî, Umre 4; Müslim, Hac 221.)


--

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Rızık Genişliği İçin

Rızık Genişliği İçin

 
 
 
Allah-u Teâlâ’nın âleme koyduğu bir nizam vardır. Allah-u Zülcelâlin dilemesi ile bazı sebepler bazı sonuçları doğurur. Buna sünnetullah denir.

Her insanın rızkı Allah'ın takdiri ile belirlenmiştir. Ancak kişinin ihtiyaçlarına yeterli gelip gelmemesi, hayırlı olup olmaması, bereketlenmesine bağlıdır. Bazen kişi çok kazanır ama hesapta olmayan bir sürü masraf çıkar, kazancını siler süpürür. Bazen de kısıtlı bir kazancın bereketi olur, ihtiyacı karşıladığı gibi artar bile…

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem rızkın bollaşıp, bereketlenmesine vesile olan sebepleri şöyle bildirmiştir:

1- Nimetlere şükretmek.

Ayet-i kerimede“…Eğer nimetime şükrederseniz onu elbette ve elbette çoğaltırım…” (İbrahim; 7) buyruluyor.

 Cenab-ı Hak nimetlerine şükredenler için o nimetlere bereket verir, onu onlar hakkında hayırlı kılar. Elindeki nimetleri hor görenler ise o nimetin hayrını göremez.

Şükür hem dil ile hem de amel ile olur. Nimetleri, Cenab-ı Hakkın emirlerine uygun bir şekilde, yerli yerince kullanmak da şükrün bir parçasıdır.

2-İsraf etmemek.

İsraf, hem maddî hem manevî bereketsizlik kaynağıdır. İnsanların çoğu israf sebebiyle maddi sıkıntı çekmektedir. Rabbimiz her türlü nimeti bol bol verdiği halde, israf alışkanlıkları yüzünden imkanlar yeterli gelmemektedir.

 Allah Kur’an-ı Kerim’de kâmil bir Müslüman’ın sıfatlarını açıklarken;
‘’Onlar harcadıklarında, ne israf ederler, ne de cimrilik yaparlar. Onların harcamaları ikisi arasında dengeli bir harcamadır.’’ (Furkân; 67) buyurmuştur.

Peygamberimiz -sallallahu aleyhi vesellem;
‘’ İktisat (tasarruf) eden fakir olmaz, yoksulluk yüzü görmez, hesabı kolay olur.” (Ahmet b. Hanbel, müsned 1/447, 198) buyurmuştur.

4- Sıla-ı Rahmi, Yani Akrabaları Ziyareti Kesmemek.

Anne baba, kardeşler ve akrabalarla ilişkilerini kesmemek rızkı bollaştırır. Peygamber Efendimiz:
“Kim rızkının bol, ömrünün uzun olmasını arzu ederse, akrabalarına iyi muamelede bulunsun.” buyurmuştur. (Buhari, Edep: 13)

Akrabasına iyilik eden, mükâfatını bu dünyada görmeye başlar. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:

“Sevabı (karşılığı) en çabuk verilen ibadet sıla-i rahimdir. Hatta aile efradı fasık ve facir olmasına rağmen bazı hanelerin malları artar ve sayıları çoğalır. Çünkü onlar sıla-i rahim yaparlar.” (Beyhâkî, Harâkî, İbn Hibban)

Akrabalık bağını hiçbir surette kesmemelidir. Bizimle ilişkisini kesenlere de ziyaret etmeye devam etmek gerekir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki:

“Yapılan sılaya, aynı ile mukabelede bulunan, sıla-i rahim eden değildir. Fakat sıla yapan o kimsedir ki, akrabalık bağları kesildiği zaman, sıla-i rahimi yerine getirmiştir.” (Buhârî, Edeb 78 -15)

Bir adam Peygamberimiz sallallahu aleyhi veselleme gelerek dedi ki:

“Ya Rasûlallah, dedi, benim akrabalarım var, ben onları ziyaret ediyorum; onlar beni ziyaret etmiyorlar. Ben onlara iyilik ediyorum; onlar bana kötülük ediyorlar. Ben onlara yumuşak davranıyorum; onlar bana câhil (öfkeli, kaba) davranıyorlar”

Allah’ın Rasûlü buyurdu ki:

“Eğer dediğin gibiyse, sen onlara sıcak kül yedirir gibi olursun. Sen böyle devam ettiğin sürece Allah, onlara karşı sana yardım eder.” (Müslim, Birr 22)

5- Günahlardan kaçınmak, takva ile amel etmek

Bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:

“…Kim Allâh’a karşı takvâ sahibi olursa, Allah ona bir çıkış (kurtuluş) yolu gösterir ve hiç beklemediği yerden onu rızıklandırır...” (Talâk, 2-3)

İnsanlar rızık endişesi ile helal haram ayırt etmeden dünyaya tamah ederler. Hâlbuki haramlar bereketi giderir. Helal ile yetinenlere ise ummadığı rızık kapıları açılır ve bereket verilir.

Ebu Hureyre’ den rivayet edilen bir hadis-i şerife göre Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki:
“Allah Teâlâ, Âdemoğlunun rızıkları ile vazîfeli olan meleklere şöyle buyurur:

Herhangi bir kulu, bütün tasa ve düşüncesini tek bir şeye (yani Rabbine) vermiş bir hâlde bulursanız, ona göklerin ve yerin rızkını garanti edin! Herhangi bir kulu da adâletle (istikâmetten ayrılmayarak) rızık ararken bulursanız, ona iyi davranın ve (yolunu) kolaylaştırın.”

6- Misafir ağırlamak, hayır yapmak.

Şeytan insanı yoksullukla korkutarak hayra harcamasına mani olmak ister. Hâlbuki hayırlı işlere harcamak malı korur ve bereketlendirir.
“De ki, Rabbim kullarından dilediğine bol rızık verir; dilediğinden de kısar. Siz başkalarına yardım için ne harcarsanız, Allah onun yerine yenisini verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe’, 39)

Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
“Hayır ve bereket, misâfir ağırlanan bir eve, bıçağın deve hörgücüne ulaşmasından daha çabuk gelir.” (İbn-i Mâce, Et'ime, 55)

Bilhassa bayram günlerini vesile bilerek akrabalarımızı ziyaret edelim, misafir ağırlayalım ki;
 
Rabbimiz bize rahmet nazarıyla baksın ve işlerimizi hakkımızda hayırlı eylesin.
Nesima Betül Yıldız
 
 
 
 

Ahmed Şahin - Astımlının spreyi, şeker hastasının iğnesi, göz ilacı orucu bozar mı?

Ahmed Şahin - Astımlının spreyi, şeker hastasının iğnesi, göz ilacı orucu bozar mı?



RAMAZAN2014 Yazarlar Ahmed Şahin

Astımlının spreyi, şeker hastasının iğnesi, göz ilacı orucu bozar mı?

 
 
Soru: Astımlı hastaların kullandığı sprey orucu bozar mı?
 
 
Cevap: Nefes almakta zorluk çeken astımlının boğazına pompaladığı özel  karışımlı hava orucu
bozmaz!
 
 
Çünkü bu bir hayati ihtiyaçtır. Ayrıca yutulan özel hava zerrecikleri içeriye gittiği doğru olsa bile akciğerden ileriye geçmediği, mideye ulaşmadığı ve susuzluk ihtiyacını karşılamadığı da ileri sürülmektedir. Bu sebeple astımlının nefes almayı kolaylaştıran oksijenli hava pompalamasının orucu bozmayacağı yolunda Diyanet’in de fetvası vardır.
 
 
Soru: Oruç tutan şeker hastalarının mecbur oldukları iğneyi yaptırmaları orucu bozar mı?
 
 
Cevap: Belli aralıklarla enjeksiyon yoluyla ilaç almaları gereken şeker hastalarının oruç tutmalarında tıp bakımından bir sakınca bulunmazsa, oruçlu iken (insülin) iğnelerini yaptırmaları oruçlarını bozmaz. Çünkü şeker hastaları bunu yaptırmadan yaşayamaz. Hayati bir tehlikenin olduğu anlarda iğne yasağı yoktur zaten. Ancak hastalığın şiddetlenmesi gibi ciddi bir mahzur yoksa iğneler iftardan sonraya bırakılırsa daha sağlamı tercih edilmiş olunur.
 
 
Soru: Oruçlu iken morfinli morfinsiz diş çektirmek doldurtmak, kaplatmak orucu bozar mı?
 
 
Cevap: Diş tedavisi sırasında boğazdan aşağıya, bedenden içeriye bir şey gitmezse, mesela kan ve ilaç yutulmazsa oruç bozulmaz. Bununla beraber, şüpheden kurtulmak için bu gibi acil olmayan tedavileri iftardan sonraya tehir etmekte isabet olduğu unutulmamalıdır.
 
 
Soru: Göze, burun ve kulağa damlatılan ilaç orucu bozar mı?
 
 
Cevap: Göze ve zarı delik olmayan kulağa damlatılan ilaç orucu bozmaz. Ancak buruna damlatılan ilacın (yemek borusu ve mideyle bağlantısı bulunduğundan dolayı mideye doğru akacak kadar çok olması halinde) orucu bozabileceği görüşü ağırlık kazanmaktadır. Bu itibarla, buruna akıtılan ilaç, bulaştığı burun içi cidarlarda kalır da karın boşluğuna akacak kadar çoklukta olmazsa orucu bozmaz. Diyanet ilmihaline de bakılabilir.
 
 
Soru: Kadın, özel halinin başlayacağı günü de oruca niyet etmeli midir? Yoksa adet görme ihtimali olan günde oruca niyet etmese de olur mu?
 
 
Cevap: Adet göreceğini sandığı günü de oruca niyet etmesi uygun olur. Özel hal başlamazsa orucunu tamamlar. Başlarsa hemen bırakır. Bir karışıklık söz konusu olmaz. Hatta iftar saatine yakın da olsa özel halin başlamasıyla orucun bozulması uygun olur. O halde iken oruç tutulmayacağı ifade edilmektedir.
 
 
Soru: İlaç alarak adeti Ramazan’dan sonraya tehir ettirmek uygun olur mu?
 
 
Cevap: Uygun olsa da sıhhi açıdan mahzur ihtimali akla gelmektedir. En iyisi, oruç tutulmalı, özür başlayınca bırakılmalı, yenen günleri de sonra kaza ederek borçtan kurtulma yolu tercih edilmeli, ilaç alarak zorlamaya gerek duyulmamalıdır.
 
 
Çünkü ‘tut’ emri de dini emirdir. Adet başlayınca ‘ye’ emri de... Bu sebeple tutunca itaat etmiş de tutmayınca isyana yönelmiş olunmaz. Belki her iki halde de Rabb’imizin emrine uyulmuş, ikisinden de sevap kazanılmış olunur. Bundan dolayı bir maneviyat büyüğünün hanımlara şu hitabı düşünülmeye değer görülmüştür. Demiş ki:
 
 
- Hanımefendiler, sizler Allah’ın ne bahtiyar kullarısınız!.. Orucunuzu tutar sevap alırsınız, tutmaz yine sevap alırsınız. Çünkü her iki halde de emre uymuş olursunuz. Emre uyan sevap alır, günaha maruz kalmaz.
 
 
Soru: Sahur yemeğini erken yeyip de uyuyan insan uyanır da su içme ihtiyacı duyarsa niyet ettiği orucunu bozmuş mu olur? Yoksa imsak girmeden yeme içmeler (niyet etmiş olsa dahi) orucu bozmaz mı?
 
 
Cevap: Oruç imsak girince başlar, imsak girmeden niyet etmiş olsa dahi oruç başlamaz ki yenip içmeler orucu bozmuş olsun.
 
 
Soru: Sahurda yıkanması gereken kimse, yıkanmadan yemeğini yeyip sonra yıkanması caiz olur mu?
 
 
Cevap: Vaktin darlığından dolayı yıkanmaya fırsat bulamayan kimse, yemeğe değen elini ağzını yıkar, sahurunu yapar, sonra da bulduğu ilk fırsatta guslünü yapar, orucuna devam eder, bir sıkıntı söz konusu olmaz.
 
 
 

1 Temmuz 2014 Salı

Hikaye: Gençlerin Duası

Hikaye: Gençlerin Duası

 
 
 
 
Bir zamanlar üç genç adam yolculuğa çıkışlar. Yolları aynı tarafa olduğu için yol arkadaşı olmaya karar vermişler. Bir süre gündüzleri yürüyüp geceleri mağaralarda dinlenerek ilerlemişler.

Bir gece yine mağaraya girmiş, uykuya dalmışlar. Fakat gecenin ilerleyen saatlerinde bir deprem olmuş. Gençler hemen mağaradan çıkmak için koşmuşlar ama ne görsünler? Mağaranın kapısına yukardan kocaman bir kaya düşmüş.

Gençler kayayı ne kadar yerinden oynatmak istedilerse de bir türlü oynatamamışlar. Gençler yardım istemek için bağırmışlar ama orada onların sesini duyacak hiç kimse yokmuş.

Aradan zaman geçtikçe mağaradaki hava azalıyormuş. Gençler bu mağarada onların sesini duyup yardım edecek biricik Varlığa dua etmeye karar vermişler. Sırayla hepsi ellerini açıp dua etmeye başlamış. Dualarının kabul olması için de hayatta yaptıkları güzel bir ameli düşünüp onunla Allah'a yalvarmak istemişler.

Birinci genç:

- Ya Rabbi! Senin yardımına muhtacız, ne olur bize yardım et. Zaten biliyorsun ya, biz zamanlar ben yaşlı anneme babama hizmet ediyordum. Her akşam onların yemeğini vermeden kendim yemeğimi yemiyordum. Bir akşam işten eve döndüğümde annemle babamın aç karnına uyuyakaldığını gördüm. Onları uyandırmak da istemedim, onları doyurmadan kendi karnımı doyurmak da istemedim. Bu yüzden yemeği hazırlayıp başucunda bekledim. Onlar sabaha karşı uyandıklarında beni böyle beklerken görünce çok memnun ettiler ve bana dua ettiler. işte Ya rabbi o duaları hürmetine senden niyaz ediyorum, bize şu çaresiz zamanımızda yardım et.

Gencin duası bitince birden kaya sarsıldı ve biraz boşluk açıldı. Gençler hemen koştular ama hala geçemeyecekleri kadar dar idi.

Bu sefer ikinci genç elini açtı. Onun fazla bir iyiliği yoktu. Ne diyeceğini düşündü. Birden aklına geldi:

- Ya Rabbi, sen bana bol rızık vermiştin. Benim amcamın kızı ise çok fakirdi. Benim de onda gözüm vardı. Kıtlık zamanında bizden yardım istemeye geldiğinde ona “Eğer benim olmayı kabul edersen sana yardım ederim” dedim. O da çaresizlikten kabul etti. Ama ben onun evine vardığım zaman gördüm ki korkuyla titriyor. Ben de ona ilişmedim ve senden korkarak onu rahat bıraktım. O da bana hayır dua etti. işte onun dua duası hürmetine senden yardım istiyorum bize yardım et, dedi.

Genç duasını yeni bitirmişti ki kaya sarsıldı ve yerinden oynadı. Gençler koştular kaya biraz daha açılmıştı ama hala geçecek kadar geniş değildi. Bu sefer üçüncü genç ellerini açtı:

- Ya rabbi sen biliyorsun ya, benim bir çobanım vardı. Bir gün aniden memleketine gitmesi gerekti ve ben ücretini hazırlayamadan yola çıktı. Ben de onun ücretiyle bir koyun alıp diğer koyunlarla beraber besledim. Onun yavruları oldu, derken birkaç sene sonra ufak bir sürü peyda oldu. Çoban da bir gün çıkageldi ve benden alacağını istedi. Ben de ona “Al götür, bu sürünün hepsi senindir. Senin ücretin böyle çoğaldı” diye yaptıklarımı anlattım. Fakir çoban buna çok memnun oldu ve bana dua etti. Ne olur Rabbim o gencin duası hürmetine bugün bize yardım et! Dedi.

Derken kaya bir kere sarsıldı ve gençlerin geçeceği kadar yer açıldı. Gençler Allah'a şükrederek oradan çıktılar. Yaptıkları iyiliğin mükâfatını dünyadayken görmüşlerdi. Bundan sonra hep iyilik yaptılar.
 
 
ASLINDA BU HİKAYE PEYGAMBERİMİZİN SAV HUTBEDE ANLATTIĞI BİR OLAYDIR. MAĞARA HADİSİ OLARAK BİLİNİR...
 
 

Haftanın Kuran-ı Kerim mesajları – 2


Haftanın Kuran-ı Kerim mesajları – 2


 

Yüzlerce kişilik email gruplarını saymazsam, bu mailleri yaklaşık 260 kişiye gönderiyorum.

 

Biliyorsunuz ağırlıklı olarak haftaiçi mailler gönderiyorum ve sizi çok meşgul etmeyecek, bilgilenip düşündüren kısa yazılar göndermeye çalışıyorum. Sanırım artık alıştınız, haftanın 5 günü, farklı  farklı mailler atıyorum. Ve aynı zamanda blog sayfamdaki Sevdiğim yazılar blogumda da yayınlıyorum.

 

Pazartesi: Fakirinizin yeni yazısı , Efkan Vural hocamın yazı dizisinin o günkü yazısı...

Salı: Haftanın Tsm şarkısı, Ahmed Şahin hocanın o günkü köşe yazısı

Çarşamba: Haftanın hikayesi, Ahmed Şahin hocanın o günkü köşe yazısı 

Perşembe: Fakirinizin yeni yazısı , Haftanın Esmaül Hüsnası

Cuma: Efkan Vural hocamın yazı dizisinden o günkü yazısı... , Nihat Hatipoğlu’nun o günkü köşe yazısı

 

Ve bu yazıların aralarında gönderdiğim güzel yazılar... Günlük 4 -5 mail civarında elhamdülillah...

 

Mailleri silmeyip okuduğunuz inancındayım. Bu yüzden daha da faydalı olabilmek için, mailin başlığındaki konuda, Salı günleri araştırıp toparlayarak derleyeceğim ayetleri yazacağım, inşallah....

 

Çünkü biliyorsunuz Ramazan Kuran Ayı’dır. Bu bereketten hepbirlikte hissedar olalım inşallah...

 

*** Kuran-ı Kerim Ramazan ayında, kadir gecesinde inmeye başladı. Benim hayatımın dönüm noktası 11 yıl önce Ramazanda Kuran meali okumaya başlamamdı.

 


 

Kuran-ı Kerim 6666 ayetten oluşur. Peygamber Efendimiz SAV, Allah’ın emri, Cebrail’in (AS)  bildirmesiyle bu ayetleri 114 sure olarak belirlemiştir.  

 

Mesela Kuran’ın en başındaki Fatiha suresi 7 ayettir. En uzun sure Bakara suresi ise 286 ayettir.

 

İnşallah bugünden başlayarak her Salı Kuran-ı Kerim’den anlayacağımız, üzerinde düşüneceğimiz ve ders alacağımız on (10) ayetin Türkçe mealini aktaracağız...

 

******

 


Haftanın Kuran-ı Kerim mesajları – 2


 

1 - Bakara sûresi 155 - 157. âyetler

 

155 – “Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!

 

156 - Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: "Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz." derler.

 

157 - İşte onlar var ya, Rablerinden, mağfiretler ve rahmet onlaradır. İşte hidayete erenler de onlardır. “

 

***************

 

2 - Bakara sûresi 25. âyet


“İman edip makbul ve güzel işler yapanları müjdele:

 Onlara içinden ırmaklar akan cennetler vardır.

 Öyle cennetler ki, ne zaman meyvelerinden kendilerine bir şey ikram edilirse:

 "Bu, daha önce de dünyada yediğimiz şey!" diyecekler.

 Oysa bu, onların aynısı olmayıp, benzeri olarak kendilerine sunulacaktır.

 Orada onların tertemiz eşleri de olacak ve onlar orada devamlı kalacaklardır. “

 

***************

 

3 - Zumer sûresi 49. âyet


“İnsanın başı derde girdi mi, Biz’e yalvarır,

 ama sonra ona tarafımızdan nimet verince:

 "Ben bilgi ve becerim sayesinde bu serveti elde ettim" der.

 Hayır! Bu bir imtihandır, ama çokları bunu anlamazlar. “

 

***************

 

4 - Zumer sûresi 53. âyet


“De ki: "Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım!

 Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah bütün günahları affeder.

 Çünkü O, gafur ve rahîmdir.” (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır)."

 

*****************

 

5 - Hadid sûresi 21. âyet

 

“Rabbiniz tarafından verilecek mağfirete ve cennete girmek için yarışın!

 Öyle bir cennet ki eni göklerle yerin eni gibi olup

 Allah’a ve resullerine iman edenler için hazırlanmıştır.

 İşte bu, Allah’ın dilediği kimselere olan bir ihsanıdır. Allah büyük lütuf sahibidir. “

 

******************

 

6 - Ali İmran Suresi, 134. ayet

 

“Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever.”

 

********************

 

7 - Nahl Suresi, 90. ayet

 

“Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; çirkin utanmazlıklardan (fahşadan), kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz.”

 

********************

 

8 - Bakara Suresi, 185. ayet

 

“Ramazan ayı... İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur'an onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidayete) ulaştırmasına karşılık Allah'ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki şükredersiniz.”

 

********************

 

9 - Mü minun suresi 1-2-9-11 ayetler


“Mü’minler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir.Onlar ki, namazlarında tevazu ve korku sahibidirler.Onlar ki, namazlarını kılmağa devam ederler
İşte bunlar varis olanların ta kendileridir.Onlar Firdevs cennetlerine varis olurlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”

 

*******************

 

10 - KEHF suresi 7. ayet

 

“Biz yeryüzündeki şeyleri kendisine süs olsun diye yarattık ki, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim.”

 

 

 

 

 

Ahmed Şahin - Hep avam orucu mu tutuyoruz, yoksa ‘havas’tan da hissemiz var mı?

Ahmed Şahin - Hep avam orucu mu tutuyoruz, yoksa ‘havas’tan da hissemiz var mı?



RAMAZAN2014 Yazarlar Ahmed Şahin

Hep avam orucu mu tutuyoruz, yoksa ‘havas’tan da hissemiz var mı?

 
 
Maneviyat büyükleri orucu üç kısma ayırıyorlar. En başta hemen herkesin tuttuğu avam orucu geliyor.
 
 
Bu olmazsa olmaz avam orucu, sadece mideye ve cinselliğe tutturulan oruçtur. Bundan yukarısı da havassın orucudur ki, sadece mideye değil diğer organlara da tutturulan oruçtur. Mesele gözle harama bakmamak, kulakla haramı dinlememek, dille gıybet etmemek, yalan söylememek gibi... Bunun da üstündeki en hasların orucu ise sadece bu organlara aynı zamanda kalbe de oruç tutturmak, hayale de haram ve günah tasavvurlar yaklaştırmamaya dikkat etmek şeklinde genişliyor.
 
 
Her oruç tutan avam da isterse bu geniş ve yüksek havas orucu ahlakından hissesini alabilir. Şayet havas orucunun farkına varır da uygulamaya yönelirse tabii.
 
 
Ramazan’ın ilk günlerinde en çok sorulan sorular ise avama ait oruç bozma soruları olmakta ve her oruçluyu ilgilendiren bu önemli sorular şöyle sıralanmaktadır:
 
 
Soru: Ramazan’ın başında en çok maruz kaldığımız yanlışlardan biri unutarak yemek yeyip su içmek olmaktadır. Böyle unutarak oruç bozmalarda ne yapılır? Orucum bozuldu diyerek yemeye devam mı edilir? Yoksa unutarak oruç bozmanın bir vebali olmaz, oruca yine devam edelim mi denir?
 
 
Cevap: Unutarak orucunu bozanı Rabb’imiz bağışlamaktadır. Bu sebeple hatırladığı anda hemen ağzındakini çıkarıp orucuna devam eder. Rabb’imiz (kasti değil de) unutarak bozmaları affetmektedir. Yeter ki hatırladığı anda ağzındakileri hemen dışarıya çıkarıp orucuna devam etsin, yemeyi sürdürmesin.
 
 
Soru: Bazen de unutarak değil de hata ile oruç bozmalara maruz kalmaktayız. Bu hata ile bozmalarda ne yapılır? Abdest alırken boğazdan aşağıya su kaçırmak gibi.
 
 
Cevap: Oruçlu olduğunu hatırladığı halde bir dikkatsizlik ve kaza sonucu oruç bozmaya hata ile bozma denmektedir. Mesela, abdest alırken, yahut da guslederken oruçlu olduğunu hatırında tuttuğu halde istemeden kaza ile boğazından aşağıya su kaçıran kimse, orucunu hata ile bozmuş sayılır. Bu kimse orucuna yine devam eder. Ancak Ramazan’dan sonra hata ile bozmuş olduğu bu orucunu yeniden tutarak kaza etmesi gerekir.
 
 
- Bir de imsak vakti girdiği halde girmedi zannı ile yemeye devam eden ya da iftar vakti girmediği halde girdi zannıyla orucunu açan kimse de hata ile bozmuş olur. Bunlar da orucuna yine devam eder, ancak Ramazan’dan sonra hata ile bozduğu bu orucunu kaza eder.
 
 
Soru: Oruç ezanla başlar, ezanla mı biter? Yoksa vakitle başlar, vakitle mi biter?
Bu konudaki yanılmaları nasıl önleyebiliriz?
 
 
Cevap: Ezanlar orucun başlama vaktini değil, namazın başlama vaktini bildirir. Ayrıca ezanı okuyan insan acele edip erken de okuyabilir, yanılıp geç de kalabilir.
 
 
Bu ihtimallerden dolayı orucun başlama ve bitme vaktini takvimdeki imsak ve iftar dakikaları ile tespit etmek gerekir ki, ezanın geç yahut da erken okunması hallerinde hata ile oruç bozmaya maruz kalınmasın.
 
 
Soru: Oruca gece ne zaman niyet edilir?
 
 
Cevap: Her oruç tek başına bir ibadet olduğundan her oruca iftardan sonra imsak vaktine kadar niyet etmek mümkündür. Zaten kendini oruca baştan kilitleyen insanlarda bu niyet Ramazan boyunca kendiliğinden oluşur. Niyet etmeyi unuttum diye bir vesveseye kapılmaya gerek olmaz.
 
 
Soru: Oruç günlerinde bir mecburiyetle karşılaşıp da bir gün oruç tutmaması gereken insan ne yapabilir? Mesela, yarın mutlaka hastaneye gidecek, oruç bozucu tedaviyle karşılaşacaktır. Orucunu bozsa kefaret yüklenecek, bozmasa hastanede buna mecburiyet vardır, muayenede oruç bozucu şeyler yaptırmaktalar.
 
 
Cevap: Böyle oruç bozma zaruretiyle karşılaşacak kimse, o gece oruca niyet etmez. Ertesi günü karşılaştığı oruç bozma mecburiyeti de ona bir kefaret yüklemez. Niyet etmediği bu orucunu da Ramazan’dan sonraki müsait bir günde tutarak oruç borcundan kurtulur.
 
 
Dinimizde zorluk yoktur. Yeter ki zorluğu biz çıkarmayalım kendi kendimize.