"KAZ AKLI "
Göç eden yaban kazlarının havada süzülürken "V" şeklinde bir
formasyonla uçtuklarını görmüşsünüzdür...
Bilim adamları kazların neden bu şekilde uçtuklarını araştırmışlar,
araştırma sonucunda şu verilere ulaşmışlar:
1. "V" şeklinde uçulduğunda, uçan her kuş kanat çırptığında, arkasındaki
kuş için onu kaldıran bir hava akımı yaratıyormuş.Böylece "V" şeklinde
bir formasyonda uçan kaz grubu, birbirlerinin kanat çırpışlar sonucu
ortaya çıkan hava akımını kullanarak uçuş menzillerini % 70 oranında
uzatıyorlarmış. Yani tek başına gidebilecekleri maksimum yolu grup
halinde neredeyse ikiye katlıyorlarmış.
Kıssadan Hisse:Belli bir hedefi olan ve buna ulaşmak için bir araya
gelen insanlar, hedeflerine daha kolay ve çabuk erişirler.
2. Bir kaz, "V" grubundan çıktığı anda uçmakta güçlük çekiyor.Çünkü
diğer kuşların yarattığı hava akımının dışında kalmış oluyor. Bunun
sonucunda, genellikle gruba geri dönüyor ve yoluna grupla devam ediyor.
Kıssadan Hisse:Eğer kafamız bir kaz kadar çalışıyorsa; bizimle aynı
yöne gidenlerle bilgi alışverişini ve işbirliğini sürekli kılarız.
3. "V" grubunun başında giden kaz hiç bir hava akımından yararlanamıyor.
Bu yüzden diğerlerine oranla daha çabuk yoruluyor. Bu durumda en
arkaya geçiyor ve bu defa hemen arkasındaki kaz lider konumuna geçiyor.
Bu değişim sürekli yapılıyor; böylece her kaz grubun her noktasında yer
almış oluyor.
Kıssadan Hisse:Yaptığınız her işi, yeri ve zamanı geldiğinde başkasına
bırakmak gerekiyor.
4. Uçus hızı yavaşladığında gerideki kuşlar, daha hızlı gitmek üzere
öndekileri bağırarak uyarıyorlar.
Kıssadan Hisse:İlerlemek ve yol almak için bazen başkalarının
uyarılarına gereksinim duyarız. Bundan alınmamalıyız; tam aksine, böyle
uyarıları sevinç ve takdirle karşılamalıyız.
5. Gruptaki bir kuş hastalanırsa ya da bir avcı tarafından vurulup
uçamayacak duruma gelirse; düşen kuşa yardım etmek üzere gruptan iki
kaz ayrılıyor ve korumak üzere hasta/yaralı kazın yanına gidiyor.
Tekrar uçabilene (ya da eğer ölürse, ölümüne kadar) onunla beraber yaralı kuşu asla terk etmiyorlar. Daha sonra kendilerine başka bir kaz grubu buluyorlar.Hiçbir kaz grubu, kendilerine bu şekilde katılmak isteyen kazları reddetmiyor.
Kıssadan Hisse:Adam olmak sadece insanlara özgü değil...
8 Aralık 2014 Pazartesi
Neden yazıyorum?
Neden yazıyorum?
Okumak hayatımda hep yazmaktan daha öncelikli oldu. Okumak çok keyifli; yazmak oldukça zahmetli.
Yazmayı benim için güzelleştiren şey öğrendiklerimi paylaşmaktan mutluluk duyuyor olmak.
Öğrendiklerimizin zekatı olduğunu biliyorum ve bilgiyi kendimize saklamak gibi hakkımız olmadığına inanıyorum, bu da beni yazmaya teşvik ediyor.
Ve tabii faydalı olmak, küçük de olsa birilerinin hayatına dokunup ona farklı bir pencere açmaya vesile olmak ise ayrı bir mutluluk.
İnşallah yeni yazı diyerek paylaştığımız link ve naçiz yazılarımızı okursunuz. Okumak 3 dk ama o yazıyı yazmak belki 7-10 saat...
Şu an yeni bir yazıyı yazarken hatırıma geldi, paylaşmak istedim... Celal
Okumak hayatımda hep yazmaktan daha öncelikli oldu. Okumak çok keyifli; yazmak oldukça zahmetli.
Yazmayı benim için güzelleştiren şey öğrendiklerimi paylaşmaktan mutluluk duyuyor olmak.
Öğrendiklerimizin zekatı olduğunu biliyorum ve bilgiyi kendimize saklamak gibi hakkımız olmadığına inanıyorum, bu da beni yazmaya teşvik ediyor.
Ve tabii faydalı olmak, küçük de olsa birilerinin hayatına dokunup ona farklı bir pencere açmaya vesile olmak ise ayrı bir mutluluk.
İnşallah yeni yazı diyerek paylaştığımız link ve naçiz yazılarımızı okursunuz. Okumak 3 dk ama o yazıyı yazmak belki 7-10 saat...
Şu an yeni bir yazıyı yazarken hatırıma geldi, paylaşmak istedim... Celal
6 Aralık 2014 Cumartesi
Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-63
Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-63
SEVGİLİ EFKAN HOCAM FAKİRİNİZİN HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ÖZETLEYEREK ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ...
Allah razı olsun hocam... Sizi çok seviyorum canım hocam...
Sevgili Efkan hocam kendisinden bahsettiğim bölümleri yazılardan çıkartmış. Kendisi benim en iyi dostum, akıl danıştığım büyüğüm, kendime örnek aldığım mütevazi, dürüst, ahlaklı, dindar, çalışkan, Allah'ın salih bir kuludur.
Benim namaza başlamama vesile oldu, yani beni Rabbimle buluşturdu. Allah ebediyyen razı olsun.
Allah bizleri sevdiklerimizle birlikte cennette de komşu etsin.
Çok emek harcayıp özet haline getirmişsiniz. İyi ki varsınız hocam, bizi komşu yapana hamdolsun...
http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-63/Blog/?BlogNo=482078
Efkan Vural
(Devam edecek)
SEVGİLİ EFKAN HOCAM FAKİRİNİZİN HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ÖZETLEYEREK ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ...
Allah razı olsun hocam... Sizi çok seviyorum canım hocam...
Sevgili Efkan hocam kendisinden bahsettiğim bölümleri yazılardan çıkartmış. Kendisi benim en iyi dostum, akıl danıştığım büyüğüm, kendime örnek aldığım mütevazi, dürüst, ahlaklı, dindar, çalışkan, Allah'ın salih bir kuludur.
Benim namaza başlamama vesile oldu, yani beni Rabbimle buluşturdu. Allah ebediyyen razı olsun.
Allah bizleri sevdiklerimizle birlikte cennette de komşu etsin.
Çok emek harcayıp özet haline getirmişsiniz. İyi ki varsınız hocam, bizi komşu yapana hamdolsun...
http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-63/Blog/?BlogNo=482078
Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-63
Celal ÇELİK’in hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi yorumlarını yayınladığım yazı dizisin, sevgili Celal ÇELİK’in tüm yazılarını yeniden gözden geçirerek kısa ve öz olarak özet şeklinde sizlere sunmaya devam ediyorum.
Hayatımız nasıl düzenli olur?
Tekerlekli sandalyede engelli biri olarak babamın yardımıyla onaltı yıl çalıştım ve Allah’a şükür 2010 da emekli oldum. Emekli olduğumdan beri, beni her gören sıkılmıyor musun, nasıl vakit geçiriyorsun, diye soruyor.
Hayır, sıkılmak bir yana bazı yapmayı planladıklarıma bile vakit bulamıyorum. Çünkü ben beş vakit namazımı kılıyorum ve hayatımı namaza göre düzenliyorum.
Çalıştığım yıllarda da namaz kılıyordum ama işyerinde mescit olmadığı için eve gelince kaza ederdim.
Namaz bana öyle huzur veriyor ki, namazdan sonra ettiğim dualarda içimden geldiği gibi Rabbime samimi gözyaşımla niyazımı sunuyorum.
Hayatımı namaza göre düzenliyorum. Arabada teyemmüm taşı vardır. Bazen namaz vakti dışarıda olacaksam namazı şurda kılayım diye plan yapıyorum.
Öldükten sonra tekrar dirileceğiz;
Kuran öldükten sonra, kıyamette diriltilip mahşerde toplanmaktan ve dünya hayatının hesabının verileceğini bildiriyor.
Ama bazı gençler öldükten sonra dirilmeye inanamıyor. Diyorlar ki "Biz çürüyüp toprak olduktan sonra mı yeniden dirileceğiz, böyle şeylere bu devirde inanılır mı? "
Allah böylelerine Kuran’da Yasin suresinde tokat gibi cevap veriyor :
Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: “Çürümüşlerken kemikleri kim diriltecek?”
De ki: “Onları ilk defa var eden diriltecektir. O her yaratılmışı hakkıyla bilendir.”
(Yasin suresi, 78,79. ayetler)
İlk defa bizi kim diriltmişse evet yine O diriltecektir. Çoğumuz bizi Allah'ın yarattığına inanıyoruz. O zaman niçin yeniden diriltemeyeceğine inanmayalım?
Bir işi ilk kez yapmak mı daha zor, yoksa ikinci kez mi? Biz insanlara göre ilk kez yapmak daha zordur...
Mesela Edison ampülü bulmak için belki 1000 ampül patlatmıştır ve yıllarca çalışmıştır. Sonuncu ampül ışık verdiğinde ise artık başarmıştır, ve sonraki ampülleri yapmak çok kolaydır....
Mesela ben Arge’den elektronik devre kartı tasarımcılığından emekli oldum. Ben bir karta bazen 2-3 ay uğraşırdım. Defalarca silip baştan çizerdim. Ama sonunda o kart bittiğinde üretime girerdi ve binlerce üretilirdi...
Aslında Allah için ilk ve ikinci farketmez. O'na her şey sonsuz kolaydır. Fakat biz insanlar böyle misallerle daha iyi anlıyoruz. Yani, bir işi ilk kez yapan, ikinciyi daha kolay yapar.
Dünyaya bir kez geliyoruz
Evet dünyaya birkez geliyoruz, Yani sonsuz azaptan kurtulmak ve sonsuz gençlik ve eğlence olan cennet hayatını kazanmak için sadece bir tek hakkımız var.
Kısacık dünya hayatında sonsuz cennet hayatını kazanmaya çalışıyoruz. Ah keşke! dememek için hala şansımız var. Çünkü hayattayız.
Ölümü ve hayatı veren Allah, bizim bu dünyadaki imtihanımızı istediği an sonlandırabilir. Yani akşama ölebiliriz. Ölenler hep ihtiyar mı?
Madem ölüm kaçınılmazdır, o halde ölüme hazırlanmak lazımdır.
Evet Kuran'da Allah bazı haram ve yasaklar koymuştur. Bakalım, kim bunlara uyuyor veya kim (sanki) inadına uymuyor, diye sınav oluyoruz...
Allah'ın son ve geçerli dini islam'da belirttiği yasaklarının pekçok hikmetleri vardır..
Hayatımız nasıl düzenli olur?
Tekerlekli sandalyede engelli biri olarak babamın yardımıyla onaltı yıl çalıştım ve Allah’a şükür 2010 da emekli oldum. Emekli olduğumdan beri, beni her gören sıkılmıyor musun, nasıl vakit geçiriyorsun, diye soruyor.
Hayır, sıkılmak bir yana bazı yapmayı planladıklarıma bile vakit bulamıyorum. Çünkü ben beş vakit namazımı kılıyorum ve hayatımı namaza göre düzenliyorum.
Çalıştığım yıllarda da namaz kılıyordum ama işyerinde mescit olmadığı için eve gelince kaza ederdim.
Namaz bana öyle huzur veriyor ki, namazdan sonra ettiğim dualarda içimden geldiği gibi Rabbime samimi gözyaşımla niyazımı sunuyorum.
Hayatımı namaza göre düzenliyorum. Arabada teyemmüm taşı vardır. Bazen namaz vakti dışarıda olacaksam namazı şurda kılayım diye plan yapıyorum.
Öldükten sonra tekrar dirileceğiz;
Kuran öldükten sonra, kıyamette diriltilip mahşerde toplanmaktan ve dünya hayatının hesabının verileceğini bildiriyor.
Ama bazı gençler öldükten sonra dirilmeye inanamıyor. Diyorlar ki "Biz çürüyüp toprak olduktan sonra mı yeniden dirileceğiz, böyle şeylere bu devirde inanılır mı? "
Allah böylelerine Kuran’da Yasin suresinde tokat gibi cevap veriyor :
Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: “Çürümüşlerken kemikleri kim diriltecek?”
De ki: “Onları ilk defa var eden diriltecektir. O her yaratılmışı hakkıyla bilendir.”
(Yasin suresi, 78,79. ayetler)
İlk defa bizi kim diriltmişse evet yine O diriltecektir. Çoğumuz bizi Allah'ın yarattığına inanıyoruz. O zaman niçin yeniden diriltemeyeceğine inanmayalım?
Bir işi ilk kez yapmak mı daha zor, yoksa ikinci kez mi? Biz insanlara göre ilk kez yapmak daha zordur...
Mesela Edison ampülü bulmak için belki 1000 ampül patlatmıştır ve yıllarca çalışmıştır. Sonuncu ampül ışık verdiğinde ise artık başarmıştır, ve sonraki ampülleri yapmak çok kolaydır....
Mesela ben Arge’den elektronik devre kartı tasarımcılığından emekli oldum. Ben bir karta bazen 2-3 ay uğraşırdım. Defalarca silip baştan çizerdim. Ama sonunda o kart bittiğinde üretime girerdi ve binlerce üretilirdi...
Aslında Allah için ilk ve ikinci farketmez. O'na her şey sonsuz kolaydır. Fakat biz insanlar böyle misallerle daha iyi anlıyoruz. Yani, bir işi ilk kez yapan, ikinciyi daha kolay yapar.
Dünyaya bir kez geliyoruz
Evet dünyaya birkez geliyoruz, Yani sonsuz azaptan kurtulmak ve sonsuz gençlik ve eğlence olan cennet hayatını kazanmak için sadece bir tek hakkımız var.
Kısacık dünya hayatında sonsuz cennet hayatını kazanmaya çalışıyoruz. Ah keşke! dememek için hala şansımız var. Çünkü hayattayız.
Ölümü ve hayatı veren Allah, bizim bu dünyadaki imtihanımızı istediği an sonlandırabilir. Yani akşama ölebiliriz. Ölenler hep ihtiyar mı?
Madem ölüm kaçınılmazdır, o halde ölüme hazırlanmak lazımdır.
Evet Kuran'da Allah bazı haram ve yasaklar koymuştur. Bakalım, kim bunlara uyuyor veya kim (sanki) inadına uymuyor, diye sınav oluyoruz...
Allah'ın son ve geçerli dini islam'da belirttiği yasaklarının pekçok hikmetleri vardır..
Efkan Vural
(Devam edecek)
Hekimoğlu İsmail - Her kışın sonu bahardır…
Hekimoğlu İsmail - Her kışın sonu bahardır…
Hekimoğlu İsmail
AİLE-SAĞLIK
Kış denilince, soğuk, kar, fırtına, ısınma, barınma, beslenme meseleleri aklıma gelir.
Hayalen dolaşırım; bacası tütenler, tütmeyenler, zenginler, fakirler, hastalar, sağlıklı olanlar… Hayal yetişmiyor. Kâinat bir âlem, insan başka bir âlem. Dikkat edilirse görülür ki, kâinatın yapısıyla insanın yapısı aynıdır; halden hale dönüşür. Mevsimler de böyledir. Mesela kış, ölümü ve kıyâmeti; bahar, yeniden dirilişi; yaz da ebedî hasadı anlatıyor. Allah, atom harfleriyle, molekül heceleriyle, element kelimeleriyle kâinat kitabını yazmış; toprak gibi bir şeyden, her şeyi yeniden yaratmış, yaratmaya devam ediyor.
Kış geldi; bitkilerin kıyameti koptu. Havalar soğuyunca İsrafil’in suru öttü, her şey haşroldu. Ağaçlar yapraklarını döktü. Şu tabloyu seyreden insan biliyor ki, ilkbaharda neşrolacak. Ağaçların dalları kuru kemiklere benzer. Bahar gelince yaprak yaprak, çiçek çiçek dirilirler. Her çekirdek, her tohum bir bitkinin amel defteri gibidir; çamur içinde filiz veriyor, atası gibi aynen büyüyor. Çekirdekte ağacı saklayan Allah, amellerimizi de amel defterimizde öyle muhafaza ediyor. Allah, karı, buzu, bitkileri, kış uykusuna yatan hayvanları, haşre örnek gösteriyor; bize “Böyle öleceksiniz!” diyor.
Kış geldi; kâinat kitabı suya düştü. Yeryüzü öldü ve kefenini giydi. Yapraklar, çiçekler toprağa karışıyor, çürüyor. Kuru dalları dirilten Allah, kuru kemikleri de diriltecek. Bu dünya kış mevsimi gibidir. İslam milletinin baharı ahirettir. Kışın şiddetinden şikâyet edenler kıştan sonra gelecek bahara hazırlık yapmayı düşünmezlerse, felakettir.
Bediüzzaman şöyle der: “Çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir.”
Müslümanlar İslamiyet’ten uzaklaştıkları için, konferanslar veriyoruz, kitaplar yazıyoruz. Çünkü manevî hayatımızın kışı da ibadetlerden uzak kalmaktır. Haramlardan uzaklaşmak, sünnet-i seniyyeye ittiba etmek, Hazreti Nuh’un gemisine binmek gibidir. İnsan ahiret sarayına namzettir. O sarayda peygamberler, evliyalar, âlimler var; liyâkat kesbetmek lazım. Yani cennete layık olmak lazım.
Her gecenin sonu sabah, her kışın sonu da bahardır amma baharın hazırlığı kıştan yapılır.
Sonbaharda ekilen tohumlar, karların, buzların altında kök salar, filiz verir; yaz gelince her başakta yirmi tane buğday. Ahiret tarlasının tohumları da ibadetlerdir. İbadet deyince Allah’ın emirlerine uymak aklımıza gelir. Bu hal buğday tanesinin toprakta yatması gibidir. Çürüyeceği zaman filiz verir. Tohumların, çekirdeklerin toprakta çektiği çilelerin sonunda mahsul hasat edilir. Müslüman’a gayret yaraşır, merhamet Allah’ındır.
Öyleyse insan kendi varlığında kâinatı, kâinatta Rabb’ini okumalı, dünyada ne yaşıyorsa ahirete onu götüreceğini unutmamalı. Bütün hazırlıklar o tarafa olmalı!
Gitmek istediği yer cennet sarayları ise oranın âdâbını öğrenmeli, oraya kabul edilecek olgunluğa erişmeli. Ömür sermayesi pek azdır, lüzumlu işler pek çoktur. Kışın zahmeti, baharda rahmet olur.
Her kışın sonu bahardır…
Kış denilince, soğuk, kar, fırtına, ısınma, barınma, beslenme meseleleri aklıma gelir.
Hayalen dolaşırım; bacası tütenler, tütmeyenler, zenginler, fakirler, hastalar, sağlıklı olanlar… Hayal yetişmiyor. Kâinat bir âlem, insan başka bir âlem. Dikkat edilirse görülür ki, kâinatın yapısıyla insanın yapısı aynıdır; halden hale dönüşür. Mevsimler de böyledir. Mesela kış, ölümü ve kıyâmeti; bahar, yeniden dirilişi; yaz da ebedî hasadı anlatıyor. Allah, atom harfleriyle, molekül heceleriyle, element kelimeleriyle kâinat kitabını yazmış; toprak gibi bir şeyden, her şeyi yeniden yaratmış, yaratmaya devam ediyor.
Kış geldi; bitkilerin kıyameti koptu. Havalar soğuyunca İsrafil’in suru öttü, her şey haşroldu. Ağaçlar yapraklarını döktü. Şu tabloyu seyreden insan biliyor ki, ilkbaharda neşrolacak. Ağaçların dalları kuru kemiklere benzer. Bahar gelince yaprak yaprak, çiçek çiçek dirilirler. Her çekirdek, her tohum bir bitkinin amel defteri gibidir; çamur içinde filiz veriyor, atası gibi aynen büyüyor. Çekirdekte ağacı saklayan Allah, amellerimizi de amel defterimizde öyle muhafaza ediyor. Allah, karı, buzu, bitkileri, kış uykusuna yatan hayvanları, haşre örnek gösteriyor; bize “Böyle öleceksiniz!” diyor.
Kış geldi; kâinat kitabı suya düştü. Yeryüzü öldü ve kefenini giydi. Yapraklar, çiçekler toprağa karışıyor, çürüyor. Kuru dalları dirilten Allah, kuru kemikleri de diriltecek. Bu dünya kış mevsimi gibidir. İslam milletinin baharı ahirettir. Kışın şiddetinden şikâyet edenler kıştan sonra gelecek bahara hazırlık yapmayı düşünmezlerse, felakettir.
Bediüzzaman şöyle der: “Çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir.”
Müslümanlar İslamiyet’ten uzaklaştıkları için, konferanslar veriyoruz, kitaplar yazıyoruz. Çünkü manevî hayatımızın kışı da ibadetlerden uzak kalmaktır. Haramlardan uzaklaşmak, sünnet-i seniyyeye ittiba etmek, Hazreti Nuh’un gemisine binmek gibidir. İnsan ahiret sarayına namzettir. O sarayda peygamberler, evliyalar, âlimler var; liyâkat kesbetmek lazım. Yani cennete layık olmak lazım.
Her gecenin sonu sabah, her kışın sonu da bahardır amma baharın hazırlığı kıştan yapılır.
Sonbaharda ekilen tohumlar, karların, buzların altında kök salar, filiz verir; yaz gelince her başakta yirmi tane buğday. Ahiret tarlasının tohumları da ibadetlerdir. İbadet deyince Allah’ın emirlerine uymak aklımıza gelir. Bu hal buğday tanesinin toprakta yatması gibidir. Çürüyeceği zaman filiz verir. Tohumların, çekirdeklerin toprakta çektiği çilelerin sonunda mahsul hasat edilir. Müslüman’a gayret yaraşır, merhamet Allah’ındır.
Öyleyse insan kendi varlığında kâinatı, kâinatta Rabb’ini okumalı, dünyada ne yaşıyorsa ahirete onu götüreceğini unutmamalı. Bütün hazırlıklar o tarafa olmalı!
Gitmek istediği yer cennet sarayları ise oranın âdâbını öğrenmeli, oraya kabul edilecek olgunluğa erişmeli. Ömür sermayesi pek azdır, lüzumlu işler pek çoktur. Kışın zahmeti, baharda rahmet olur.
5 Aralık 2014 Cuma
Her şey ALLAH'ı anlatıyor..
Her şey ALLAH'ı anlatıyor..
Her SANATIN, bir SANATKARI vardır !
Başta SEN ve yediğin MEYVELER
ve şu içinde yaşadığın KAİNAT
tesadüfen olamayacak kadar MÜKEMMELDİR.
"Allah o su ile size; ekin, zeytin, hurma ağaçları, üzümler ve her türlü MEYVElerden bitirir. Elbette bunda düşünen bir kavim için ( Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren ) bir ibret vardır."
Nahl Suresi 11.Ayet
NİHAT HATİPOĞLU - Gıybet edenleri susturun
NİHAT HATİPOĞLU - Gıybet edenleri susturun

Hz. Peygamber (s.a.v.) gıybet karşısında susmamızı eleştiriyor. "Dinleme, itiraz et ve müminin iffetini koru" buyuruyor.
Bir Müslüman'ın gıybetinin yapıldığını duyduğumuzda, yapmamız gerekeni Hz. Peygamber şöyle anlatıyor:
"Gıyabında kardeşinin ırzını (şeref ve haysiyetini) himaye eden kimseyi cehennem ateşinden azad etmek, Allah'ın üzerindeki bir haktır." (Ahmed, Müsned, VI, 461)
Başka bir rivayette de "Önünde kardeşinin gıybeti yapılırken buna karşı durmayana ahirette onun günahı yükletilir" denilir.
"Kardeşinin şeref ve haysiyetini savunan kimsenin Allah da kıyamette yüzünü cehenneme karşı korur."
Hz. Peygamber (s.a.v.) bütün bunları buyurduktan sonra şu ayeti okudu: "Müminlere yardım etmek üzerimize bir haktır." (Rum, 47)
O halde gıybeti dinlemek de, gıybete ortak olmaktır. Gıybete engel olamıyorsanız bile, en azından tepkinizi belirtip o ortamı terk ediniz.
Bu konuyu önemsiyoruz. Şundan dolayı önemsiyoruz, bazı Müslümanlar namaz, oruç ve benzeri ibadetleri yapmakla ve bir yere intisab etmekle veya hizmet etmekle kendilerini dini vebalden kurtaracaklarını zannediyorlar. Onlar için başka bir Müslüman'ın iffeti, izzeti, doğruluğu, derdi, problemi, fakirliği veya benzer bir problemi artık hiçbir anlam taşımıyor. Maallesef Yüce Rabbımızın emrettiği din değil, nefis ve hevaların kurguladığı bir din revaç görmektedir. Zaten Müslümanların bir araya gelememelerinin en büyük sebebi bu değil mi?
Manevi borçlarımızı ne yapacağız?
Kul hakkını, borcunu önemsiyorsunuz. Kimsenin üzerinizde hakkı kalmasın istiyorsunuz. Kul hakkı ödemeden cennete girilmeyeceğini biliyorsunuz. Doğrudur. Kul hakkı ağırdır. Bedeli cehennemdir. Rabbim hiçbirimize nasip etmesin.
İyi de, manevi borçları ne yapacaksınız. Hayatınızda kimine çamur attınız, kiminin iffetini kirlettiniz, kiminin namusunu ortaya saçtınız, kiminin dedikodusunu yaptınız, kiminin gıybetini, kiminin kuyusunu kazdınız.
Kiminin arkasından el- kol hareketi yapıp, Hümeze ve Lümeze yaptınız.
İnsanların mezardaki ölülerini bile rahatsız ettiniz. Mezar ehli bile sizden şikâyet etmekte. Öldüğünüz gün mezarınıza üşüşecekler. Dostlarınız, arkadaş ve yaranlarınız değil, zebanilerle karşılaşacaksınız.
Suizanda bulundunuz. İnsanların çiğ etini yediniz.
İnsanlara kötü lakaplar taktınız. Yerilen birini gördüğünüzde linç şehvetiniz kabardı. Bir toz, bir taş, bir çakıl da benden dediniz. Taş fırlattınız. Bu taş göz mü çıkardı, kafa mı kırdı bakmadınız bile. Övülen birini gördüğünüzde kıskançlık ve hased damarlarınız kabardı. Saldırdınız. Saldırttınız. Yalan ve doğru ne bulduysanız çılgınca kullandınız. Peki, bu borçları ne yapacaksınız? Bunların hesabını adınıza kapatacak neyiniz var? Kim size Allah'a karşı şefaatçi olacak. Borçlusunuz. Yükünüz ağır. Vebaliniz büyük. Gidecek yeriniz yok. Sığınacağınız emanınız yok. Sığacağınız terazi yok. Amel defteriniz günahlarla taşıyor.
Bütün bunlardan sonra da secdeye baş koyuyorsunuz. Namaz kılıyor, hacca gidiyor, zikir çekiyor, sadaka veriyorsunuz. Beş vakit cemaate bile koşuyorsunuz.
Bu manevi borçları ödemedikçe bu çukurdan çıkmadıkça her ibadetiniz, her zikriniz yüzünüze iade edilecek. İsterseniz secdede ölün,isterseniz Kâbe'nin avlusunda ölün fark etmez.
Peygamberimiz (s.a.v.) uyarıyor: Dünyalık için kapışmayın!
"Daha önceleri hiçbir peygambere verilmeyen şu beş şeyin (bazı rivayetlere göre altı) tamamı bana verilmiştir.
Bir aylık yola kadar düşmanlarımın kalbine korku salmak suretiyle Allah bana yardım etti.
Bütün yeryüzü bana hem namaz kılma yeri (mescid) hem de teyemmüm ederek temizlenme vasıtası kılındı. İşte bu sebeple ümmetimden namaz vaktine erişenler hemen namaz kılsınlar.
Ganimet almak daha önceleri hiçbir peygambere helal değilken bana helal edildi.
Daha önceleri bir peygamber sadece kendi kavmine gönderilirken ben bütün insanlara gönderildim.
Bana ahirette şefaat etme yetkisi verildi.
İçinizde Kevser Havuzu'na ilk ulaşan ben olacağım ve sizin Allah yolundaki hizmetlerinize şahitlik edeceğim. Vallahi şu anda havuzum gözümün önündedir. Yeryüzü hazinelerinin anahtarları bana verildi. Vallahi sizin benden sonra tekrar şirke dönmenizden hiç korkum yok. Ben asıl sizin dünyayı elde etmek için birbirinizle kapışıp kavga etmenizden korkuyorum.
Allah'a yemin ederim ki sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben sizden öncekilerin önüne serildiği gibi, dünyanın sizin önünüze serilmesinden; onların dünya için yarıştıkları gibi, sizin de yarışa girmenizden; dünyanın onları helak ettiği gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum."
Bir soru ve cevap:
Makam-ı Mahmud nedir?
Peygamberimiz'e (s.a.v.) ahirette verileceği belirtilen Makam-ı Mahmud için şunları söyleyebiliriz:
Ebu Hureyre'den (r.a.) rivayet edildiğine göre sahabiler Resulullah'a (s.a.v.) "Umulur ki böylece Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a yükseltir." (İsra, 17/79) ayetinin anlamını sordu. O (s.a.v.) da şöyle buyurdu: "Makam-ı Mahmud şefaat makamıdır." (Tirmizi, Tefsir, 17/7, nr: 3137). Sahabeden Ka'b ibni Malik (r.a.), Peygamberimiz'in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir.
"Kıyamet gününde insanlar Mahşer yerinde toplanacak. Ben ve ümmetim bir tepe üzerinde bulunacağız. Rabbim bana yeşil bir elbise giydirecek. Sonra konuşmama izin verilecek. Ben de Allahu Teala'nın söylememi istediği şeyleri söyleyeceğim (Kendisini öveceğim; bana öğreteceği kelimeler ile O'nu anıp O'na dua edeceğim, şefaat niyaz edeceğim) işte Makam-ı Mahmud budur." (Ahmed ibni Hanbel, Müsned, III, 456)
Gıybet edenleri susturun
Çağımızın en büyük hastalıklarından biri 'gıybet'tir. Bu hastalık ne yazık ki inananların arasında da çok yaygındır. Yazık diyorum çünkü gıybetin nasıl bir günah olduğu Kuran'ın ayetleriyle açıklanmıştır. Ama Kuran'ı okuyan, Müslümanlığı kimseye bırakmayan bazı insanlar bu hastalığın tam ortasındadır.
Kendilerini tatmin edip vicdan baskısını azaltmak için de bahaneler bulurlar. Hiçbir bahane, gıybet ve dedikoduya meşruiyet kazandırmaz. Kâfirin dedikodusu bile haramdır. Manevi en büyük kul hakkı elbette gıybettir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) gıybet karşısında susmamızı eleştiriyor. "Dinleme, itiraz et ve müminin iffetini koru" buyuruyor.
Bir Müslüman'ın gıybetinin yapıldığını duyduğumuzda, yapmamız gerekeni Hz. Peygamber şöyle anlatıyor:
"Gıyabında kardeşinin ırzını (şeref ve haysiyetini) himaye eden kimseyi cehennem ateşinden azad etmek, Allah'ın üzerindeki bir haktır." (Ahmed, Müsned, VI, 461)
Başka bir rivayette de "Önünde kardeşinin gıybeti yapılırken buna karşı durmayana ahirette onun günahı yükletilir" denilir.
"Kardeşinin şeref ve haysiyetini savunan kimsenin Allah da kıyamette yüzünü cehenneme karşı korur."
Hz. Peygamber (s.a.v.) bütün bunları buyurduktan sonra şu ayeti okudu: "Müminlere yardım etmek üzerimize bir haktır." (Rum, 47)
O halde gıybeti dinlemek de, gıybete ortak olmaktır. Gıybete engel olamıyorsanız bile, en azından tepkinizi belirtip o ortamı terk ediniz.
Bu konuyu önemsiyoruz. Şundan dolayı önemsiyoruz, bazı Müslümanlar namaz, oruç ve benzeri ibadetleri yapmakla ve bir yere intisab etmekle veya hizmet etmekle kendilerini dini vebalden kurtaracaklarını zannediyorlar. Onlar için başka bir Müslüman'ın iffeti, izzeti, doğruluğu, derdi, problemi, fakirliği veya benzer bir problemi artık hiçbir anlam taşımıyor. Maallesef Yüce Rabbımızın emrettiği din değil, nefis ve hevaların kurguladığı bir din revaç görmektedir. Zaten Müslümanların bir araya gelememelerinin en büyük sebebi bu değil mi?
***
Manevi borçlarımızı ne yapacağız?
Kul hakkını, borcunu önemsiyorsunuz. Kimsenin üzerinizde hakkı kalmasın istiyorsunuz. Kul hakkı ödemeden cennete girilmeyeceğini biliyorsunuz. Doğrudur. Kul hakkı ağırdır. Bedeli cehennemdir. Rabbim hiçbirimize nasip etmesin.
İyi de, manevi borçları ne yapacaksınız. Hayatınızda kimine çamur attınız, kiminin iffetini kirlettiniz, kiminin namusunu ortaya saçtınız, kiminin dedikodusunu yaptınız, kiminin gıybetini, kiminin kuyusunu kazdınız.
Kiminin arkasından el- kol hareketi yapıp, Hümeze ve Lümeze yaptınız.
İnsanların mezardaki ölülerini bile rahatsız ettiniz. Mezar ehli bile sizden şikâyet etmekte. Öldüğünüz gün mezarınıza üşüşecekler. Dostlarınız, arkadaş ve yaranlarınız değil, zebanilerle karşılaşacaksınız.
Suizanda bulundunuz. İnsanların çiğ etini yediniz.
İnsanlara kötü lakaplar taktınız. Yerilen birini gördüğünüzde linç şehvetiniz kabardı. Bir toz, bir taş, bir çakıl da benden dediniz. Taş fırlattınız. Bu taş göz mü çıkardı, kafa mı kırdı bakmadınız bile. Övülen birini gördüğünüzde kıskançlık ve hased damarlarınız kabardı. Saldırdınız. Saldırttınız. Yalan ve doğru ne bulduysanız çılgınca kullandınız. Peki, bu borçları ne yapacaksınız? Bunların hesabını adınıza kapatacak neyiniz var? Kim size Allah'a karşı şefaatçi olacak. Borçlusunuz. Yükünüz ağır. Vebaliniz büyük. Gidecek yeriniz yok. Sığınacağınız emanınız yok. Sığacağınız terazi yok. Amel defteriniz günahlarla taşıyor.
Bütün bunlardan sonra da secdeye baş koyuyorsunuz. Namaz kılıyor, hacca gidiyor, zikir çekiyor, sadaka veriyorsunuz. Beş vakit cemaate bile koşuyorsunuz.
Bu manevi borçları ödemedikçe bu çukurdan çıkmadıkça her ibadetiniz, her zikriniz yüzünüze iade edilecek. İsterseniz secdede ölün,isterseniz Kâbe'nin avlusunda ölün fark etmez.
***
Peygamberimiz (s.a.v.) uyarıyor: Dünyalık için kapışmayın!
"Daha önceleri hiçbir peygambere verilmeyen şu beş şeyin (bazı rivayetlere göre altı) tamamı bana verilmiştir.
Bir aylık yola kadar düşmanlarımın kalbine korku salmak suretiyle Allah bana yardım etti.
Bütün yeryüzü bana hem namaz kılma yeri (mescid) hem de teyemmüm ederek temizlenme vasıtası kılındı. İşte bu sebeple ümmetimden namaz vaktine erişenler hemen namaz kılsınlar.
Ganimet almak daha önceleri hiçbir peygambere helal değilken bana helal edildi.
Daha önceleri bir peygamber sadece kendi kavmine gönderilirken ben bütün insanlara gönderildim.
Bana ahirette şefaat etme yetkisi verildi.
İçinizde Kevser Havuzu'na ilk ulaşan ben olacağım ve sizin Allah yolundaki hizmetlerinize şahitlik edeceğim. Vallahi şu anda havuzum gözümün önündedir. Yeryüzü hazinelerinin anahtarları bana verildi. Vallahi sizin benden sonra tekrar şirke dönmenizden hiç korkum yok. Ben asıl sizin dünyayı elde etmek için birbirinizle kapışıp kavga etmenizden korkuyorum.
Allah'a yemin ederim ki sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben sizden öncekilerin önüne serildiği gibi, dünyanın sizin önünüze serilmesinden; onların dünya için yarıştıkları gibi, sizin de yarışa girmenizden; dünyanın onları helak ettiği gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum."
***
Bir soru ve cevap:
Makam-ı Mahmud nedir?
Peygamberimiz'e (s.a.v.) ahirette verileceği belirtilen Makam-ı Mahmud için şunları söyleyebiliriz:
Ebu Hureyre'den (r.a.) rivayet edildiğine göre sahabiler Resulullah'a (s.a.v.) "Umulur ki böylece Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a yükseltir." (İsra, 17/79) ayetinin anlamını sordu. O (s.a.v.) da şöyle buyurdu: "Makam-ı Mahmud şefaat makamıdır." (Tirmizi, Tefsir, 17/7, nr: 3137). Sahabeden Ka'b ibni Malik (r.a.), Peygamberimiz'in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir.
"Kıyamet gününde insanlar Mahşer yerinde toplanacak. Ben ve ümmetim bir tepe üzerinde bulunacağız. Rabbim bana yeşil bir elbise giydirecek. Sonra konuşmama izin verilecek. Ben de Allahu Teala'nın söylememi istediği şeyleri söyleyeceğim (Kendisini öveceğim; bana öğreteceği kelimeler ile O'nu anıp O'na dua edeceğim, şefaat niyaz edeceğim) işte Makam-ı Mahmud budur." (Ahmed ibni Hanbel, Müsned, III, 456)
4 Aralık 2014 Perşembe
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Cehennem ve Cennet
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Cehennem ve Cennet
HAYIRLI CUMALAR
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Cumanız mübarek olsun, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri! Allah bu mübarek sevaplı, nurlu günün hayrından, bereketinden en güzel tarzda hissemend olmayı cümlenize nasîb eylesin...
(EMEKLİ OLMADAN İŞYERİNDE KULAKLIKLA; ŞİMDİ İSE YATAĞIMDA KÜÇÜK RADYOMDAN HERGÜN SABAH 9:30'DA VE ÖĞLEDEN SONRA 15'DE M. ESAD HOCAEFENDİNİN AKRA FM'DE SOHBETLERİNİ DİNLİYORUM. Ankara Akra FM: 107.4 )
Bismillâhir-rahmânir-rahîm
Cehennem ve Cennet
Üçüncü hadis-i şerif; İmam Ahmed İbn-i Hanbel, İmam Buhari, Müslim, Neseî, İbn-i Hibban, --rıdvânullàhi aleyhim ecmaìn, radiyallàhu anhüm, rahimehümullàhu ecmaîn-- Enes RA'den rivayet etmişler. Kimisi mezhep imamı, kimisi hadis alimi; ama hepsi hadis önderleri, hadiste çok mükemmel eserler yazmış kişiler bunlar.
İleride olacak bir şeyi bize anlatıyorlar. İlerisi neresi?.. Ahiret. Ahirette olacak bir hususu Peygamber Efendimiz'in sözü, hadisini naklediyorlar, Peygamber Efendimiz buyurmuş. buyuruyor ki Efendimiz:
RE. 471/11 (Lâ tezâlü cehennemü yulkà fîhâ feteklü: Hel min mezîd? Hattâ yedaa fîhâ rabbül-izzeti kademeh, feyenzevî ba'duhâ ilâ ba'd ve teklü: Kattu kattu ve izzetike ve keremik. Ve lâ yezâlü fil-cenneti fadlun hattâ yünşiallàhu bihâ halkan âhara feyüskinühüm fî fudlil-cenneh) Sadaka rasûlüllah fî mâ kàl ev kemâ kàl.
Diyor ki Peygamber Efendimiz:
(Lâ tezâlü cehennemü yulkà fîhâ) "Cehennemin içine cehennemlikler atılır durur, atılmaya devam eder... (Ve tekl) Ve atıldıkça, cehennem de der ki, her atıldıktan sonra bakar böyle: (Hel min mezîd) 'Daha var mı, dahası var mı, daha atılacak var mı?' diye ister, bekler ve sorar Rabbül-âlemîn'den: 'Daha var mı yâ Rabbi?.. Daha gelsin!' gibilerden."
Hani bir canavar düşünün ki, kocaman ağzı var, kocaman vücudu var. Küçücük bir lokma atılıyor, lup diye yutuyor. Gene bakıyor böyle, daha istiyor, daha istiyor... Tabii canavar filân ne kelime, solda sıfır kalır. Cehennem muazzam bir azap âlemi... Oraya atılıyor ve dünyadaki günahlarına göre cehennemlikler orada cezalarını çekiyorlar. Korkunç, fecî, elîm, kelimelerin tarif edemeyeceği bir yer... Her seferinde de: "Hel min mezîd?" der. Kur'an-ı Kerim'de de bildiriliyor:
(Yevme neklü licehennem) "O gün cehenneme deriz: (Helimtele'ti) 'Doldun mu yâ cehennem?' (Ve teklü hel min mezîd?) O da: 'Daha var mı yâ Rabbi?.." der." Yâni, "Daha gelecek varsa gelsin, bende yer var!" mânâsına. Demek ki, cehennem çok geniş, dar değil. Çok azap yerleri, tabakaları var.
"Bu böyle der durur. (Hattâ yedaa fîhâ rabbül-izzeti kademehû) İzzet sahibi Rabbül-âlemîn Tebâreke ve Teàlâ Hazretleri kadem-i şerifini onun içine koyuncaya kadar... Yâni kudretiyle tecelli edinceye kadar, böyle der durur. O tecelli üzerine, (feyenzevî ba'duhâ ilâ ba'd) kıvrılır, buruşur, cehennemin bir kısmı öbür tarafına katlanır, kat kat katlanır, küçülür, daralır.
(Ve teklü: Kattu kattu...) 'Tamam yâ Rabbi! Pes, pes...' der. Yâni Cenâb-ı Hakk'ın o celâl tecellisi üzerine, böyle serkeşliği ve istekliliği kalmaz, buruşur kalır. (Ve izzetike ve keremike) 'İzzetine keremine and olsun ki pes pes, tamam tamam yâ Rabbi!' der."
(Ve lâ yezâlü fil-cenneti fadlun) "Bütün cennetlikler girdiği halde, cennette gene çok geniş yerler kalır. (Hattâ yünşiallàhu bihâ halkan âhar) Bihâ yerine, lehâ rivayeti de varmış bir rivayette.
"Cenâb-ı Hak oraya yeni bir takım mahlûklar yaratır, başka türlü yaratıklar yaratır. (Feyüskinühüm fî fudlil-cenneh) Bu cennetin arta kalan yerlerine, Cenâb-ı Hak onları iskân eder, yerleştirir."
Allah-u Teàlâ Hazretleri bize cennetini görmeyi nasib eylesin... Demek ki, çok geniş yerler var, herkese yer var. Girenlerin hepsi memnun ve mesrur olacak. Daha da artacak da, Cenâb-ı Hak yeni varlıklar yaratacak, oraları iskân edecek, süsleyecek, bezeyecek, şenlendirecek...
Cehennemde cezasını çekip, cehennemden çıkıp, cennete en son giren insanın, cennette sahip olacağı mekânların, arazilerin bu yeryüzü ve bu yedi kat semâvât kadar büyük olduğunu, Peygamber Efendimiz başka hadis-i şerifinde bildiriyor.
Cennete giren en sonuncu kişinin, yâni rütbede, derecelendirmede, sıralamada en arkada kalan kişinin de, cennette en yüksek makamın kendisine verildiğini sanacağını söylüyor. Çünkü cennete mahzun olmak, mahcub olmak, azımsamak, yokluk hissetmek diye bir şey bahis konusu değil. Her türlü güzellik var. Hudutsuz güzellikler var, sınırsız imkânlar var, çok büyük imkânlar var. Fazlasıyla tatmin edici imkânlar var. Herkes şâd olacak, memnun olacak...
Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi cennetine girip, şâd u hürrem, mesrur ve memnun olanlardan eylesin... Kahrına, gazabına uğrayanlardan eylemesin...
Tabii, cenneti kazanmak için çalışmak lâzım! Cennete göre, cenneti kazanacak şekilde çalışmak lâzım!.. Cehenneme girmemek için de, cehennemden kurtulacak şekilde haramlardan, günahlardan korunmak lâzım!..
Allah-u Teàlâ Hazretleri cümlemize tefvîkını refîk eylesin... Cennetiyle cemâliyle cümlenizi, cümlemizi müşerref eylesin... Allah hepinizden râzı olsun...
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtuhû, aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler!..
18. 08. 2000 - AVUSTRALYA
HAYIRLI CUMALAR
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN
************************
http://esadcosankulliyati.com/arsiv/cuma/c000818.html
![]() |
| Prof Dr. Mahmud Esad Coşan (1938-2001) |
HAYIRLI CUMALAR
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Cumanız mübarek olsun, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri! Allah bu mübarek sevaplı, nurlu günün hayrından, bereketinden en güzel tarzda hissemend olmayı cümlenize nasîb eylesin...
(EMEKLİ OLMADAN İŞYERİNDE KULAKLIKLA; ŞİMDİ İSE YATAĞIMDA KÜÇÜK RADYOMDAN HERGÜN SABAH 9:30'DA VE ÖĞLEDEN SONRA 15'DE M. ESAD HOCAEFENDİNİN AKRA FM'DE SOHBETLERİNİ DİNLİYORUM. Ankara Akra FM: 107.4 )
Bismillâhir-rahmânir-rahîm
Cehennem ve Cennet
Üçüncü hadis-i şerif; İmam Ahmed İbn-i Hanbel, İmam Buhari, Müslim, Neseî, İbn-i Hibban, --rıdvânullàhi aleyhim ecmaìn, radiyallàhu anhüm, rahimehümullàhu ecmaîn-- Enes RA'den rivayet etmişler. Kimisi mezhep imamı, kimisi hadis alimi; ama hepsi hadis önderleri, hadiste çok mükemmel eserler yazmış kişiler bunlar.
İleride olacak bir şeyi bize anlatıyorlar. İlerisi neresi?.. Ahiret. Ahirette olacak bir hususu Peygamber Efendimiz'in sözü, hadisini naklediyorlar, Peygamber Efendimiz buyurmuş. buyuruyor ki Efendimiz:
RE. 471/11 (Lâ tezâlü cehennemü yulkà fîhâ feteklü: Hel min mezîd? Hattâ yedaa fîhâ rabbül-izzeti kademeh, feyenzevî ba'duhâ ilâ ba'd ve teklü: Kattu kattu ve izzetike ve keremik. Ve lâ yezâlü fil-cenneti fadlun hattâ yünşiallàhu bihâ halkan âhara feyüskinühüm fî fudlil-cenneh) Sadaka rasûlüllah fî mâ kàl ev kemâ kàl.
Diyor ki Peygamber Efendimiz:
(Lâ tezâlü cehennemü yulkà fîhâ) "Cehennemin içine cehennemlikler atılır durur, atılmaya devam eder... (Ve tekl) Ve atıldıkça, cehennem de der ki, her atıldıktan sonra bakar böyle: (Hel min mezîd) 'Daha var mı, dahası var mı, daha atılacak var mı?' diye ister, bekler ve sorar Rabbül-âlemîn'den: 'Daha var mı yâ Rabbi?.. Daha gelsin!' gibilerden."
Hani bir canavar düşünün ki, kocaman ağzı var, kocaman vücudu var. Küçücük bir lokma atılıyor, lup diye yutuyor. Gene bakıyor böyle, daha istiyor, daha istiyor... Tabii canavar filân ne kelime, solda sıfır kalır. Cehennem muazzam bir azap âlemi... Oraya atılıyor ve dünyadaki günahlarına göre cehennemlikler orada cezalarını çekiyorlar. Korkunç, fecî, elîm, kelimelerin tarif edemeyeceği bir yer... Her seferinde de: "Hel min mezîd?" der. Kur'an-ı Kerim'de de bildiriliyor:
(Yevme neklü licehennem) "O gün cehenneme deriz: (Helimtele'ti) 'Doldun mu yâ cehennem?' (Ve teklü hel min mezîd?) O da: 'Daha var mı yâ Rabbi?.." der." Yâni, "Daha gelecek varsa gelsin, bende yer var!" mânâsına. Demek ki, cehennem çok geniş, dar değil. Çok azap yerleri, tabakaları var.
"Bu böyle der durur. (Hattâ yedaa fîhâ rabbül-izzeti kademehû) İzzet sahibi Rabbül-âlemîn Tebâreke ve Teàlâ Hazretleri kadem-i şerifini onun içine koyuncaya kadar... Yâni kudretiyle tecelli edinceye kadar, böyle der durur. O tecelli üzerine, (feyenzevî ba'duhâ ilâ ba'd) kıvrılır, buruşur, cehennemin bir kısmı öbür tarafına katlanır, kat kat katlanır, küçülür, daralır.
(Ve teklü: Kattu kattu...) 'Tamam yâ Rabbi! Pes, pes...' der. Yâni Cenâb-ı Hakk'ın o celâl tecellisi üzerine, böyle serkeşliği ve istekliliği kalmaz, buruşur kalır. (Ve izzetike ve keremike) 'İzzetine keremine and olsun ki pes pes, tamam tamam yâ Rabbi!' der."
(Ve lâ yezâlü fil-cenneti fadlun) "Bütün cennetlikler girdiği halde, cennette gene çok geniş yerler kalır. (Hattâ yünşiallàhu bihâ halkan âhar) Bihâ yerine, lehâ rivayeti de varmış bir rivayette.
"Cenâb-ı Hak oraya yeni bir takım mahlûklar yaratır, başka türlü yaratıklar yaratır. (Feyüskinühüm fî fudlil-cenneh) Bu cennetin arta kalan yerlerine, Cenâb-ı Hak onları iskân eder, yerleştirir."
Allah-u Teàlâ Hazretleri bize cennetini görmeyi nasib eylesin... Demek ki, çok geniş yerler var, herkese yer var. Girenlerin hepsi memnun ve mesrur olacak. Daha da artacak da, Cenâb-ı Hak yeni varlıklar yaratacak, oraları iskân edecek, süsleyecek, bezeyecek, şenlendirecek...
Cehennemde cezasını çekip, cehennemden çıkıp, cennete en son giren insanın, cennette sahip olacağı mekânların, arazilerin bu yeryüzü ve bu yedi kat semâvât kadar büyük olduğunu, Peygamber Efendimiz başka hadis-i şerifinde bildiriyor.
Cennete giren en sonuncu kişinin, yâni rütbede, derecelendirmede, sıralamada en arkada kalan kişinin de, cennette en yüksek makamın kendisine verildiğini sanacağını söylüyor. Çünkü cennete mahzun olmak, mahcub olmak, azımsamak, yokluk hissetmek diye bir şey bahis konusu değil. Her türlü güzellik var. Hudutsuz güzellikler var, sınırsız imkânlar var, çok büyük imkânlar var. Fazlasıyla tatmin edici imkânlar var. Herkes şâd olacak, memnun olacak...
Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi cennetine girip, şâd u hürrem, mesrur ve memnun olanlardan eylesin... Kahrına, gazabına uğrayanlardan eylemesin...
Tabii, cenneti kazanmak için çalışmak lâzım! Cennete göre, cenneti kazanacak şekilde çalışmak lâzım!.. Cehenneme girmemek için de, cehennemden kurtulacak şekilde haramlardan, günahlardan korunmak lâzım!..
Allah-u Teàlâ Hazretleri cümlemize tefvîkını refîk eylesin... Cennetiyle cemâliyle cümlenizi, cümlemizi müşerref eylesin... Allah hepinizden râzı olsun...
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtuhû, aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler!..
18. 08. 2000 - AVUSTRALYA
HAYIRLI CUMALAR
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN
************************
http://esadcosankulliyati.com/arsiv/cuma/c000818.html
Allah'ın inayetini bazen anlamıyoruz
Allah'ın inayetini bazen anlamıyoruz
Allah insanların sıkıntılı zamanlarında her zaman yardım gönderir !
Ama biz insanlar o yardımı bir türlü anlamaz ve doğru kullanamayız.
Ve haksız yere ALLAH'A İSYAN EDERİZ !
Bu karikatür de bunu çok güzel anlatmış.
"Şüphesiz ki zorluk ve sıkıntıyla beraber kolaylık vardır." İnşirah 6. Ayet
"Fakat olur ki, bir şeyden hoşlanmazsınız ama, o sizin için hayırlıdır. Ve olur ki bir şeyi (de) seversiniz, hâlbuki o sizin için bir şerdir. Allah ise (sizin için hayır olanı) bilir de siz bilmezsiniz." Bakara Suresi 216. Ayet
Allah insanların sıkıntılı zamanlarında her zaman yardım gönderir !
Ama biz insanlar o yardımı bir türlü anlamaz ve doğru kullanamayız.
Ve haksız yere ALLAH'A İSYAN EDERİZ !
Bu karikatür de bunu çok güzel anlatmış.
"Şüphesiz ki zorluk ve sıkıntıyla beraber kolaylık vardır." İnşirah 6. Ayet
"Fakat olur ki, bir şeyden hoşlanmazsınız ama, o sizin için hayırlıdır. Ve olur ki bir şeyi (de) seversiniz, hâlbuki o sizin için bir şerdir. Allah ise (sizin için hayır olanı) bilir de siz bilmezsiniz." Bakara Suresi 216. Ayet
Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Azim
Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Azim
El-Azim, azamet ve büyüklük sahibi manasına gelmektedir. Allah-u Teâlâ Azim’dir. Hem zatında hem isim ve sıfatlarında azamet ve büyüklük sahibidir. Bütün büyükler, O’nun büyüklüğü yanında küçüktür. Büyük bildiğimiz her şey, el-Azim isminin tecellisiyle ve bu isme mazhariyetle o büyüklüğe ulaşmıştır.
Bu ism-i şerifi iki cihetten inceleyeceğiz. Önce Cenab-ı Hakk’ın zatındaki büyüklüğü, sonra da isim ve sıfatlarındaki büyüklüğü tahlil ve tefekkür edeceğiz.
Cenab-ı Hak zatı itibariyle Azim’dir ve büyüklük sahibidir. İnsanlar bu azamet ve büyüklüğü kavramaktan acizdirler. İnsan bir şeyin büyüklüğünü bazen gözü ile görür, bazen aklı ile kavrar, bazen hayali ile ihata eder, bazen de hayal gibi en geniş duygu dahi o büyüklüğü kavramaktan aciz kalır.
Mesela: Bir fili gördüğünüzde, “Bu büyüktür.” dersiniz. Sonra bir dağa baktığınızda, “Bu daha büyüktür.” dersiniz. Sonra bir denize bakarsınız, “Bu dağdan da büyük.” dersiniz. Bu büyüklükleri göz görürken, “Dünya büyüktür.” denildiğinde, bu büyüklüğü göz ihata edemez. Çünkü Dünya, gözün görebileceği büyüklükten daha büyüktür. Bu büyüklüğü insan ancak aklı ve bilimsel verilerle kavrayabilir.
Güneşin Dünya’dan 1.300.000 defa daha büyük olmasını ise, akıl zorla kavramakta ve bir kısım akıllar kavramaktan aciz kalmaktadır. Bu büyüklük, belki de aklın kavrama sınırıdır. Çünkü Dünya’yı 1.300.000 defa büyütmek ve sonra akıl ile bu büyüklüğü görebilmek çok zordur.
Bu büyüklüklerden sonra karşımıza aklın da ihata edemediği, belki hayal ile yetişilebilecek büyüklükler çıkar. Mesela denilir ki, “Samanyolu Galaksisi’nde Güneş gibi 300 milyar yıldız vardır. Samanyolu Galaksisi’nin yarıçapı 100.000 ışık yılıdır…” Böyle büyüklükler karşısında akıl kavramaktaki acizliğini itiraf ederek, vazifeyi hayale havale eder. Hayal bir nebze bu büyüklükleri anlamaya çalışır. O da ancak bir nebze başarır.
Sonra karşımıza hayalin de kavramaktan aciz kaldığı büyükler çıkar. Mesela, Canis Majoris yıldızı… Bu yıldız, 7 Desilyon Dünya büyüklüğündedir. Rakam olarak ifade edecek olursak, bu yıldız içine tam bu kadar Dünya almaktadır: 7.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000 Şimdi, bu kadar Dünya’nın içine sığdığı yıldızın büyüklüğünü hayal edebiliyor musunuz?
Değil aklın kavraması ya da hayalin ihata etmesi, dil bile telaffuzdan aciz kalıyor. İşte bütün bu büyüklerde Cenab-ı Hakk’ın El-Azim ismi tecelli etmiştir. Bu isme karşı bizim vazifemiz ise, bu büyük mahlûkların, el-Azim isminin bir tecellisi olduğunu düşünmek ve bu mahlûklara bakarken “Ya Azim, ya Azim” diyerek Rabbimizi tesbih etmektir.
Bu büyükleri gördükten sonra şimdi sıra geldi Allah’ın zatının büyüklüğüne…
İnsanın, Allah’ın yarattığı mahlûkların büyüklüğünü anlamaktan ve idrakten aciz olduğunu böylece gösterdik. Acaba mahlûkların büyüklüğünü kavramaktan aciz olan insan, o mahlûkları yoktan yaratan zatın yani Allah’ın büyüklüğünü nasıl kavrayacaktır? Elbette ki kavrayamaz ve anlayamaz… Dedik ya, insan daha yıldızların ve galaksilerin büyüklüğünü anlayamıyor. Nerde kaldı, Allah’ın zatının büyüklüğünü anlamak…
O halde, el-Azim isminin Allah’ın zatına bakan cihetinde, insanın bilmesi ve söylemesi gereken söz şudur: Allah Azim’dir. Zatı, her şeyden ve her büyükten daha büyüktür. Zaten bütün büyükleri yaratan da O’dur. Bildiğimiz bütün büyükler, O’nun zatı yanında küçüktürler. Ancak ben bu büyüklüğün mahiyetini anlamaktan, sırrına vakıf olmaktan ve aklımla ihata etmekten acizim. Ben Allah’ın Azim olduğunu, her şeyden daha büyük olduğunu bilirim ve buna iman ederim. Ama zatındaki bu büyüklüğün mahiyetini kavramaktaki acizliğimi kabul etmekle beraber, işin hakikatini Allah’ın ilmine havale ederim. Evet, Allah Azim’dir; lakin aklım, idrakim ve hayalim bu azameti anlamaktan acizdirler. Öyle ya, daha Güneş’in büyüklüğünü anlayamıyorken, güneşleri ve galaksileri bir emir ile yoktan icat eden zatın büyüklüğünü nasıl anlayabilirim! Buna ancak iman eder ve tasdik ederim.
El-Azim isminin Cenab-ı Hakk’ın zatına bakan cihetine bu şekilde noktayı koyalım ve biraz da bu ism-i şerifin, Allah-u Teâlâ’nın isim ve sıfatlarına bakan yönünü düşünüp tefekkür edelim.
Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarında bir sınır yoktur. Mesela, kudretiyle bir çiçeği yarattığı gibi, aynı kolaylıkta baharı da icat eder ve Cennet’i de yaratır. Allah’ın kudretinde zerreler ile yıldızlar birdir. O’nun kudretine kıyasla, “Bu, şundan daha kolaydır.” denilemez. Allah için, bir sineği yaratmakla, öldükten sonra bütün insanları diriltmek aynı kolaylıktadır. İşte bu manasıyla kudret sıfatının bir sınırı yoktur. Allah-u Teâlâ, kudret sıfatındaki sınırsızlığı cihetiyle Azim’dir.
Allah’ın kudreti sınırsız olduğu gibi ilmi de sınırsızdır. Mesela, Allah-u Teâlâ ilmiyle beni bildiği gibi, bütün insanları da bilir, diğer bütün mahlûkatı da bilir. Allah’ın bilmediği hiçbir şey yoktur. O’nun ilmine kıyasla, “Bunu bilmek, şunu bilmekten daha kolaydır.” denilemez. Yine O’nun için, dünden, bugünden ve yarından bahsedilemez. Geçmiş ve gelecek, ezel ve ebed her daim O’nun gözetimindedir. İşte bu manasıyla ilim sıfatının bir sınırı yoktur. Allah ilim sıfatındaki sınırsızlığı cihetiyle Azim’dir.
Allah’ın ilmi sınırsız olduğu gibi görmesi de sınırsızdır. Mesela, Allah-u Teâlâ Basir ismiyle beni gördüğü gibi, bütün insanları da görür, bütün mahlûkatı da görür. Her şey O’nun görüş dairesindedir. Hiçbir mahlûk O’nun görüşünden kaçamaz ve gizlenemez. Karanlık bir gecede, toprağın altındaki karıncanın ayak izini görür ve onu bilir. İşte bu manasıyla Basar sıfatının bir sınırı yoktur. Allah- Teâlâ Basar sıfatındaki sınırsızlığı cihetiyle Azim’dir.
Allah’ın görmesi sınırsız olduğu gibi işitmesi de sınırsızdır. Mesela, Allah-u Teâlâ Semi’ ismiyle beni işittiği gibi, bütün insanları da işitir, kalplerimizin sesini de işitir, bütün mahlûkatı da işitir. Bir ses bir sese; bir iş bir işe mani olmaz. İşte bu manasıyla işitme sıfatının bir sınırı yoktur. Allah- Teâlâ işitme sıfatındaki sınırsızlığı cihetiyle Azim’dir.
Diğer bütün isim ve sıfatları verdiğimiz örneklere kıyas edebilirsiniz. Cenab-ı Hakk’ın bütün isim ve sıfatları sınırsızdır. İşte bu sınırsızlığı ve büyüklüğü ifade eden isim el-Azim ismidir.
Ey azamet ve saltanat sahibi! Ey azametine karşı her şeyin boyun eğdiği! Ey her şeyde azameti görünen! Ey bütün azimlerden daha azim olan! Ey izzetinde Azim, celalinde Azim, kudretinde Azim ve her isim ve sıfatlarında Azim olan! Azametinin hakkı için biz günahkâr kullarını bağışla. Senden başka hiçbir şeyi olmayan ve tek ümidi affın ve rahmetin olan şu kullarına merhamet eyle! İsim ve sıfatların hakkındaki bu çalışmamızı günahlarımıza kefaret eyle. Bizleri kendine kul ve Habibine ümmet eyle. Âmin!
http://www.herseyonuanlatiyor.com/el-azim
El-Azim, azamet ve büyüklük sahibi manasına gelmektedir. Allah-u Teâlâ Azim’dir. Hem zatında hem isim ve sıfatlarında azamet ve büyüklük sahibidir. Bütün büyükler, O’nun büyüklüğü yanında küçüktür. Büyük bildiğimiz her şey, el-Azim isminin tecellisiyle ve bu isme mazhariyetle o büyüklüğe ulaşmıştır.
Bu ism-i şerifi iki cihetten inceleyeceğiz. Önce Cenab-ı Hakk’ın zatındaki büyüklüğü, sonra da isim ve sıfatlarındaki büyüklüğü tahlil ve tefekkür edeceğiz.
Cenab-ı Hak zatı itibariyle Azim’dir ve büyüklük sahibidir. İnsanlar bu azamet ve büyüklüğü kavramaktan acizdirler. İnsan bir şeyin büyüklüğünü bazen gözü ile görür, bazen aklı ile kavrar, bazen hayali ile ihata eder, bazen de hayal gibi en geniş duygu dahi o büyüklüğü kavramaktan aciz kalır.
Mesela: Bir fili gördüğünüzde, “Bu büyüktür.” dersiniz. Sonra bir dağa baktığınızda, “Bu daha büyüktür.” dersiniz. Sonra bir denize bakarsınız, “Bu dağdan da büyük.” dersiniz. Bu büyüklükleri göz görürken, “Dünya büyüktür.” denildiğinde, bu büyüklüğü göz ihata edemez. Çünkü Dünya, gözün görebileceği büyüklükten daha büyüktür. Bu büyüklüğü insan ancak aklı ve bilimsel verilerle kavrayabilir.
Güneşin Dünya’dan 1.300.000 defa daha büyük olmasını ise, akıl zorla kavramakta ve bir kısım akıllar kavramaktan aciz kalmaktadır. Bu büyüklük, belki de aklın kavrama sınırıdır. Çünkü Dünya’yı 1.300.000 defa büyütmek ve sonra akıl ile bu büyüklüğü görebilmek çok zordur.
Bu büyüklüklerden sonra karşımıza aklın da ihata edemediği, belki hayal ile yetişilebilecek büyüklükler çıkar. Mesela denilir ki, “Samanyolu Galaksisi’nde Güneş gibi 300 milyar yıldız vardır. Samanyolu Galaksisi’nin yarıçapı 100.000 ışık yılıdır…” Böyle büyüklükler karşısında akıl kavramaktaki acizliğini itiraf ederek, vazifeyi hayale havale eder. Hayal bir nebze bu büyüklükleri anlamaya çalışır. O da ancak bir nebze başarır.
Sonra karşımıza hayalin de kavramaktan aciz kaldığı büyükler çıkar. Mesela, Canis Majoris yıldızı… Bu yıldız, 7 Desilyon Dünya büyüklüğündedir. Rakam olarak ifade edecek olursak, bu yıldız içine tam bu kadar Dünya almaktadır: 7.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000 Şimdi, bu kadar Dünya’nın içine sığdığı yıldızın büyüklüğünü hayal edebiliyor musunuz?
Değil aklın kavraması ya da hayalin ihata etmesi, dil bile telaffuzdan aciz kalıyor. İşte bütün bu büyüklerde Cenab-ı Hakk’ın El-Azim ismi tecelli etmiştir. Bu isme karşı bizim vazifemiz ise, bu büyük mahlûkların, el-Azim isminin bir tecellisi olduğunu düşünmek ve bu mahlûklara bakarken “Ya Azim, ya Azim” diyerek Rabbimizi tesbih etmektir.
Bu büyükleri gördükten sonra şimdi sıra geldi Allah’ın zatının büyüklüğüne…
İnsanın, Allah’ın yarattığı mahlûkların büyüklüğünü anlamaktan ve idrakten aciz olduğunu böylece gösterdik. Acaba mahlûkların büyüklüğünü kavramaktan aciz olan insan, o mahlûkları yoktan yaratan zatın yani Allah’ın büyüklüğünü nasıl kavrayacaktır? Elbette ki kavrayamaz ve anlayamaz… Dedik ya, insan daha yıldızların ve galaksilerin büyüklüğünü anlayamıyor. Nerde kaldı, Allah’ın zatının büyüklüğünü anlamak…
O halde, el-Azim isminin Allah’ın zatına bakan cihetinde, insanın bilmesi ve söylemesi gereken söz şudur: Allah Azim’dir. Zatı, her şeyden ve her büyükten daha büyüktür. Zaten bütün büyükleri yaratan da O’dur. Bildiğimiz bütün büyükler, O’nun zatı yanında küçüktürler. Ancak ben bu büyüklüğün mahiyetini anlamaktan, sırrına vakıf olmaktan ve aklımla ihata etmekten acizim. Ben Allah’ın Azim olduğunu, her şeyden daha büyük olduğunu bilirim ve buna iman ederim. Ama zatındaki bu büyüklüğün mahiyetini kavramaktaki acizliğimi kabul etmekle beraber, işin hakikatini Allah’ın ilmine havale ederim. Evet, Allah Azim’dir; lakin aklım, idrakim ve hayalim bu azameti anlamaktan acizdirler. Öyle ya, daha Güneş’in büyüklüğünü anlayamıyorken, güneşleri ve galaksileri bir emir ile yoktan icat eden zatın büyüklüğünü nasıl anlayabilirim! Buna ancak iman eder ve tasdik ederim.
El-Azim isminin Cenab-ı Hakk’ın zatına bakan cihetine bu şekilde noktayı koyalım ve biraz da bu ism-i şerifin, Allah-u Teâlâ’nın isim ve sıfatlarına bakan yönünü düşünüp tefekkür edelim.
Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarında bir sınır yoktur. Mesela, kudretiyle bir çiçeği yarattığı gibi, aynı kolaylıkta baharı da icat eder ve Cennet’i de yaratır. Allah’ın kudretinde zerreler ile yıldızlar birdir. O’nun kudretine kıyasla, “Bu, şundan daha kolaydır.” denilemez. Allah için, bir sineği yaratmakla, öldükten sonra bütün insanları diriltmek aynı kolaylıktadır. İşte bu manasıyla kudret sıfatının bir sınırı yoktur. Allah-u Teâlâ, kudret sıfatındaki sınırsızlığı cihetiyle Azim’dir.
Allah’ın kudreti sınırsız olduğu gibi ilmi de sınırsızdır. Mesela, Allah-u Teâlâ ilmiyle beni bildiği gibi, bütün insanları da bilir, diğer bütün mahlûkatı da bilir. Allah’ın bilmediği hiçbir şey yoktur. O’nun ilmine kıyasla, “Bunu bilmek, şunu bilmekten daha kolaydır.” denilemez. Yine O’nun için, dünden, bugünden ve yarından bahsedilemez. Geçmiş ve gelecek, ezel ve ebed her daim O’nun gözetimindedir. İşte bu manasıyla ilim sıfatının bir sınırı yoktur. Allah ilim sıfatındaki sınırsızlığı cihetiyle Azim’dir.
Allah’ın ilmi sınırsız olduğu gibi görmesi de sınırsızdır. Mesela, Allah-u Teâlâ Basir ismiyle beni gördüğü gibi, bütün insanları da görür, bütün mahlûkatı da görür. Her şey O’nun görüş dairesindedir. Hiçbir mahlûk O’nun görüşünden kaçamaz ve gizlenemez. Karanlık bir gecede, toprağın altındaki karıncanın ayak izini görür ve onu bilir. İşte bu manasıyla Basar sıfatının bir sınırı yoktur. Allah- Teâlâ Basar sıfatındaki sınırsızlığı cihetiyle Azim’dir.
Allah’ın görmesi sınırsız olduğu gibi işitmesi de sınırsızdır. Mesela, Allah-u Teâlâ Semi’ ismiyle beni işittiği gibi, bütün insanları da işitir, kalplerimizin sesini de işitir, bütün mahlûkatı da işitir. Bir ses bir sese; bir iş bir işe mani olmaz. İşte bu manasıyla işitme sıfatının bir sınırı yoktur. Allah- Teâlâ işitme sıfatındaki sınırsızlığı cihetiyle Azim’dir.
Diğer bütün isim ve sıfatları verdiğimiz örneklere kıyas edebilirsiniz. Cenab-ı Hakk’ın bütün isim ve sıfatları sınırsızdır. İşte bu sınırsızlığı ve büyüklüğü ifade eden isim el-Azim ismidir.
Ey azamet ve saltanat sahibi! Ey azametine karşı her şeyin boyun eğdiği! Ey her şeyde azameti görünen! Ey bütün azimlerden daha azim olan! Ey izzetinde Azim, celalinde Azim, kudretinde Azim ve her isim ve sıfatlarında Azim olan! Azametinin hakkı için biz günahkâr kullarını bağışla. Senden başka hiçbir şeyi olmayan ve tek ümidi affın ve rahmetin olan şu kullarına merhamet eyle! İsim ve sıfatların hakkındaki bu çalışmamızı günahlarımıza kefaret eyle. Bizleri kendine kul ve Habibine ümmet eyle. Âmin!
http://www.herseyonuanlatiyor.com/el-azim
Şura suresi 32-35. ayetler
Şura suresi 32-35. ayetler
" Denizlerde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun kudretinin ve hikmetinin delillerindendir.
Eğer O dilerse rüzgârı durdurur, gemiler de denizin üstünde durakalır.
Elbette bunda sabrı ve şükrü bol olanlar için alacak ibretler vardır.
Yahut işledikleri günahlar sebebiyle o gemileri batırır, günahların birçoğunu da affeder.
Böyle yapmasının bir sebebi de, âyetlerimiz hakkında tartışanların kaçacak bir yerleri olmadığını onlara bildirmektir."
" Denizlerde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun kudretinin ve hikmetinin delillerindendir.
Eğer O dilerse rüzgârı durdurur, gemiler de denizin üstünde durakalır.
Elbette bunda sabrı ve şükrü bol olanlar için alacak ibretler vardır.
Yahut işledikleri günahlar sebebiyle o gemileri batırır, günahların birçoğunu da affeder.
Böyle yapmasının bir sebebi de, âyetlerimiz hakkında tartışanların kaçacak bir yerleri olmadığını onlara bildirmektir."
İsmail Aybey - İntihar Eden Kitaplar...
| İsmail Aybey - İntihar Eden Kitaplar... |
'Sen televizyonda her dizi izlediğinde, bir kitap intihar ediyor...' Resimde bile olsa bir kitabın yere düşmesi insanın içini acıtıyor. Çünkü kitabın düşmesi demek, insanlığın düşmesi demek, geleceğin düşmesi demek, gençliğin elden uçup gitmesi demek. İnsanlığın aydınlıklardan karanlığa gömülmesi demek. *** Ülkemizde televizyon izleme oranı günde 5 saat iken, ortalama kitap okuma oranı yılda 6 saate tekabül ediyormuş. Japonya'da kişi başına 6 kitap düşerken, ülkemizde 6 kişiye bir kitap düşüyormuş. Bununla ilgili de çok güzel bir karikatür dolaşıyor internette. Adam bir kitap almış evine geliyor. Karısı bir açıyor kapıyı, kocasının elinde bir kitap, arkasında 5 adam daha. 'Kıza kitap aldım, 5 kişi verdiler yanıma' diyor. Kitabı da kızına almış kendi okumak için değil yani. Düştüğümüz hale bakın. Anlaşılan o ki okumak çok zor geliyor bize. Kitap sayfalarını açıp okumaktansa televizyon kumandasıyla zaping yapmak daha kolayımıza geliyor. Anne babalar okumuyor, çocuklar anne babanın elinde kitap görmüyor. Görmeyince çocuklar da okumuyor. Çocuklar da kitap okumayınca düşünen, fikir üreten, gelişen bir toplum olamıyoruz. Okumuyor, okumadıkça yerimizde sayıp duruyoruz. Oysa kitaplar hazır şekilde yazılmış olarak geliyor elimize. Hiçbir emek harcamadık yazılması için. Kim bilir yazanlar ne çileler çekti, kaç gün sabahladı çalışma odalarında. Bilgi, emek, uğraş... Gözyaşı, ter, yorgunluk... Kolay mı yazılması bir kitabın? Bir kitabı bırakın, bir köşenin yazılması bile ne kadar bilgi, emek ve zaman istiyor, yazanlar iyi bilir. Biz ne söylesek, ne yazarsak yazalım, yine televizyonlarda diziler reyting yapacak, birisi bitmeden diğeri başlayacak dizilerin. Gençlerin elinden akıllı cep telefonları düşmeyecek. Varsın Cemil MERİÇ, 'Felaketimizin kaynağı kültür yokluğu' desin. Varsın, 'Harami mağalarının kapılarını değil, hükümdar hazinelerinin kapılarını açan büyü, kitap' desin. Hiç fark etmez, kendi çalsın kendi söylesin. Varsın bir başka kitap aşığı Ali Emiri Efendi, 'Benim sevgilim kitap ve kalemdir. Geride kalanların hepsi mihnet, endişe ve gamdır' desin. Kendileri çalıp söylesinler... Üzülerek söylüyorum ki, yine bu akşam biz televizyon izlerken yüzlerce, binlerce hatta milyonlarca kitap intihar edecek... Kalın sağlıcakla... http://www.bendeyazarim.com/Yazar/News/15886/Intihar-Eden-Kitaplar. |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





