9 Ekim 2016 Pazar

BEŞAŞET

BEŞAŞET
 
‘Beşaşet’, güler yüzlülük, tebessüm etmek, neşeli olmak demektir.
 
İslâm ahlâkının en güzel esaslarından biri de, Müslüman kardeşine güler yüzle davranmaktır.
 
Müslüman kardeşlerine güler yüzle davranmak; ruhlarda arılığın, neşvenin yüzde parıltısı demektir. Bunun zıddı ise ‘ubuset’tir. Müminler birbirleriyle karşılaştıkları zaman sürekli olarak güler yüz gösterecek ve karşısındakilere üzüntü verecek davranışlardan kaçınacaklardır.
 
İnsanlara karşı güler yüzlü ve tatlı dilli olmak da dinimizin önemli ahlakî kuralları arasında yer alır. Müslüman olsun olmasın herkesi insan olarak görmek ve herkese insanca muamelede bulunmak temel ilkelerden biridir. Mümin ve Mü’min olmayan ayrımı dünyada kişilere uygulanacak hukukî prensipler ve muamelatla alakalıdır. Çünkü insanın doğumu, ölümü, evlenmesi, boşanması, çeşitli hukukî statüleri inancıyla doğrudan alakalıdır.
 
Peygamber Efendimiz bu konuda da bize önder olmuş bir hadisinde şöyle demiştir:  “Din kardeşini güler yüzle karşılamaktan ibaret bile olsa, hiçbir iyiliği küçümseme.” [88]
        
Peygamber Efendimiz, ashabıyla otururken, sohbet ederken tebessümü yüzünden hiç eksik etmezdi. Bunu pek çok hadiste ve tarihi olayda görebilmekteyiz. İnsanın pek tabii bir ihtiyacı olan tebessümü Resûlüllah (s.a.v.)’ta şöylece görebilmekteyiz:
        
Simâk İbnu Harb anlatıyor: ‘Câbir İbnu Semüre (r.a.)'ye dedim ki:
- Resûlullah (s.a.v.)'la beraber oturdun mu?
- Evet dedi, hem de çok. Sabah namazı kılınca, namaz kıldığı yerden güneş doğuncaya kadar kalkmazdı. Bu esnada (cemaat) birbirlerine cahiliye devri ile ilgili şeyler anlatırlar ve gülerlerdi. Resûlullah (s.a.v.) da tebessüm buyururdu." [89]
 
Cerîr (r.a.) anlatıyor: 'Resûlullah (s.a.v.)  müslüman olduğum günden beri beni yanına girmekten men etmedi. Beni görüp de yüzüme karşı tebessüm etmediği de olmadı. [90]
 
Yine Yüce Nebi’nin hadislerinden görebildiğimiz kadarıyla, O bir işi onaylayacağı vakit de tebessüm buyururlardı. Dolayısıyla tebessüm çok narin bir duyguyu, yüksek bir seciye ile onaylamayı da içermektedir.
 
Yüce dinimiz, insanları birbiriyle kaynaştıracak her harekete değer vermiş, bunların insana sevap kazandıracağını belirtmiştir. Yukarıdaki hadiste de müşahede edildiği gibi küçücük bir ikram, tatlı bir söz, hatta bir gülümseme bile iyilik sayılmıştır. Zira İslâmiyet’in gayesi, insanlara tek bir Allah (c.c.)’ın kulu olduklarını, aynı ana babadan üreyip çoğaldıklarını hatırlatmak, bu sebeple de birbirlerine yakınlaşmalarını sağlamaktır.
 
Hedef böylesine yüce olunca, insanı o hedefe yaklaştıran her hareket önemli ve değerlidir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz tebessümdeki etkiye dikkatimizi çekmiştir. Aslında bu sihrin gücünü herkes bilir. Soğuk bir tavırla birbirine bakan kimselerden birinin dudağının ucunda beliren hafif bir tebessümün, aradaki mesafeleri bir anda yok ederek onları birbirine nasıl yaklaştırdığını bilmeyen ve yaşamayan yoktur. Ne yazık ki çoğumuz, Cenâb-ı Hakk’ın esirgemeden hepimize verdiği bu serveti kullanmakta cimri davranır, aramıza buzdan duvarlar öreriz. Tebessüm etmek aynı zamanda Peygamber Efendimizin bir sünnetidir. 
 
Her zaman kederli ve karamsar bir halde yaşayan kişilerle görüşüp onlara yakın olmak, insana keder ve karamsarlık geçirir. Tıpkı bunun gibi huya bağlı olarak neşeli olan kişilerle arkadaşlık edip görüşmek de insanın kederlerini giderir, kalbine genişlik ve ferahlık verir.
 
Bu şekildeki kötü huylu kişilerde bir istekte bulunmak da çoğu zaman pişmanlık doğurur. Eğer bir ihtiyacın varsa iyi huylu, güler yüzlü kişilere söyle. Bunu kuvvetlendiren pek çok haberler anlatılmış, bir çok sözler söylenmiştir.
 
Güleryüz ve tatlı dille söylenen söz faydasız bile olsa kötülükle söylenen faydalı sözden daha çok kabul görür. Bunun gibi ihtiyaç sahiplerine güler yüzle verilen olumsuz karşılık, bu ihtiyacı kötülükle, kötü ve sert bir yüzle karşılayıp onu verenden daha çok sevinç verir.
 
Beşaşet ahlâkını kazanmanın yolu, müslüman kardeşiyle karşılaştığında, bu buluşmayı önemli bir fırsat ve beklediği bir an olarak değerlendirmek, buna sevinmek ve bu sevgiyi karşısındakiyle paylaşmakla mümkündür.


[88] Müslim, Birr, 144
[89] Müslim;Ebu Davud;Tirmizi;Nesei;İbn Mace
[90] Buhari; Müslim; Tirmizi.

KAYNAK:BU YAZI http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=548
Sitesinden alınmıştır.

--
 

Aşure Günü Orucu

Aşure Günü Orucu

Tirmizi’de de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:

"Âşura Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum."(6)

"Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah'ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur”(7)

hadis-i şerifi ise, bu günlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir.Bu hadisin açılamasında İmam-ı Gazali,


"Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir" demektedir.

Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Âşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem'in dokuzuncu, onuncu veya on, onbirinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.Bu mânâdaki bir hadisi İbni Abbas rivayet etmektedir. Bunun için, müstehap olan, aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır.

Bu günde oruçtan başka hayır hasenat ve sadaka gibi güzel âdetlerin de yaşatılması isabetli ve yerinde olacaktır.


Herkes imkânı nisbetinde ailesine, akraba ve komşularına ikramda bulunur; bugünlerin faziletini bildiren hâdiseleri hatırlayarak ihsanda bulunursa şüphesiz sevabını kat kat alacaktır. Bilhassa, Peygamberimiz, mü'minin aile efradına
Âşura Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.





 Bîr hadiste şöyle buyurular:"Her kim Aşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder."(9)

Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Fakat, bunun İçin fazla külfete girmeye, aile bütçesini zorlamaya lüzum yoktur. Herkes imkânı ölçüsünde ikram eder.


Âşura gününün manevi ve berraklığı üzerinde Kerbela karanlığının kesafeti de görülmektedir. 61. hicret yılının Muharrem'ine ait 10. gününde Hazret-i İmam Hüseyin (r.a.) 55 yaşında iken Sinan bin Enes isimli bir hain tarafından Kerbelâ'da hunharca şehit edilmiştir.

Bu gadr ve zulmün arkasında Emevi Halifesi Yezid, onun Küfe valisi İbni Ziyad vardır. Yarım asır öncesinden Peygamberimizin bizzat haber verdiği bu ciğerleri yakan olay Hazret-i Hüseyin'i Cennet gençlerinin efendisi olma şanına yüceltmiştir.

Şehitler mükâfatını almış en yüce mertebelere ulaşmıştır. Yüce Allah'ın da zalimlere hak ettikleri cezayı en âdil bir şekilde vereceğinden şüphemiz yoktur.


Kader hükme boyun eğen her mü'min bu olaya üzülür, ancak itidalini ve soğukkanlılığını kaybetmez. Duyguları yanlışlara ve taşkınlıklara götürmez. Çünkü meydana gelen bütün olaylar ezelî takdirin bir hükmüdür.

Bu açıdan bunu bir "yas merasimi" haline dönüştürmek ehli-i sünnetin itikat ve inancına aykırıdır.

Prof Dr Mahmud Esad Coşan'ın (1938-2001) bir cuma sohbetinden


YUMURTA

YUMURTA

Kadınları anlamakta zorlananlara…

Tung Mao, çok fakir bir adamdı. Bir gün birisi kendisine bir yumurta hediye etti. Adamcağız, kıymetli hediyeyi karısına göstermek için koşa koşa eve gitti. 

 Sevinç içinde karısına;
“Şuna bak!” diye bağırdı. “Sonunda zengin olabileceğiz” dedi....
 

Karısı;
“Hediye fena değil ama bununla nasıl zengin olabileceğimize aklım ermiyor” diye söylendi.
 

Tung Mao;
“Sende de hiç akıl yok” diye dudak büktü... “Bak, hem de nasıl zengin olacağız! Bu gece, yumurtayı komşunun tavuğunun yumurtalarının arasına koyacağım. Civcivler çıktığı vakit dişi olanlarından birini seçip alacağım. Bu dişi civciv büyüyüp tavuk olacak ve bir sürü yumurta yumurtlayacak. Bu yumurtalar sayesinde bir sürü tavuğum olacak. Onlar da yumurtlayacaklar, tavuk adedim daha da artacak. Çok geçmeden o kadar çok yumurtalarımız ve tavuğumuz olacak ki, bunların satışından elde edeceğimiz para ile bir inek almamız mümkün olacak.

Bu inek yavrulayacak; yavrular da büyüyüp inek olacaklar. Birkaç seneye kalmadan bu ineklerle buzağıların satışından o kadar çok para kazanmış olacağız ki, bir ev ve tarlalara ayırmak niyetindeyim; üçte ikisini ev ile tarlalara ayırmak niyetindeyim; üçte biriyle de elbiseler, ev eşyası ve buna benzer şeyler alırız. Daha bir miktar param kalırsa, genç ve güzel bir hanım hizmetçi de tutarım...”

Karısı, isyan dolu bir sesle;

“Nee?” diye bağırdı. “Bir hizmetçi tutacaksın ha? Üstelik genç ve güzel bir kadın öyle mi? Senin niyetin bozuk!”

Ve yumurtayı kaptığı gibi duvara fırlattı!

Ninem diyor ki; Hiçbir mutfak, iki kadını alacak kadar zengin değildir.

Halime Gürbüz



8 Ekim 2016 Cumartesi

BERAET

BERAET
 
‘Beraet’ kelimesinin aslı ‘berae’ fiilidir. ‘Berae’, sözlükte, yaratmak  anlamına geldiği gibi hastalık, ayıp ve kusur türünden olup insana hoş gelmeyen şeylerden kurtulmak demektir.
 
Aynı fiil, ‘-den’ ekiyle kullanıldığı zaman, ilgiyi kesmek, uzaklaşmak demek olur.
 
‘Teberri’, uzaklaşmak, beri olmak, aklanmak demektir.
 
Aynı kökten gelen ‘istibra’ kirden temizlenmek, bir şeyden uzak olmasını istemek anlamına gelir. Küçük tuvaletten sonra temizlenmeye ‘istibra’ denir.
 
Türkçe’de şirket, vakıf, dernek ve benzeri kuruluşların faaliyet ve hesaplarının incelenmesinden sonra, hesap ve faaliyet raporlarının ve bunların ilgililerinin aklanmasına, temize çıkarma, kurtarma anlamında aynı kökten gelen ‘ibra’ denilir.
 
Bu fiilin fail (özne) ismi olan ‘Bâri’, Allah (c.c.)’ın güzel isimlerinden  biridir. Bunun anlamı, yaratan, örneği, modeli ve herhangi bir hammaddesi olmadan ‘yaratan’ demektir. ‘Bâri’ aynı zamanda yaratılmışlara benzemekten beri olan, uzak olan anlamına da gelir. Bu ismin bir başka anlamı da, yarattıklarını temiz ve her türlü kirden uzak yaratan, kendisi her türlü kirden ve noksanlıktan uzak olduğu gibi, yarattıklarını da noksanlıktan uzak yaratan demektir.
 
O her şeyi yoktan, örneksiz olarak yaratmıştır. Bu yüzden O’nun yarattıklarına da ‘berae’ kökünden gelen ‘beriyye’ denilir.
 
“Hiç şüphesiz, kitap ehlinden ve müşriklerden küfre sapanlar, içinde devamlı kalıcılar olmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar yaratılmış bulunanların (beriyye’nin) en kötüleridir. İman edip salih amellerde bulunanlar ise, işte onlar da, yaratılmış olanların ( beriyye’nin) en hayırlılarıdır.” [82]
 
‘Ber’ kelimesinin mastarında farklı anlamlar bulunmaktadır.
 
Birincisi; yaratmak, diğeri ise uzaklaşmak, kurtulmaktır. Bunun bir anlamı da  bir şeyin başka bir şeyden arınmasıdır. Bu arınma, ya hastalık ve borç gibi şeylerden olur, ya da sevilmeyen şeylerden, hoşlanılmayan kişilerden olur.
 
İkincisi, ‘beri olmak’, yani uzak olmak, suçlanılan veya hakkında düşünülen şeyden uzakta kalmak demektir. Türkçe’de de aynı anlamda kullanıldığını görmekteyiz.
 
“ De ki: O, tek bir ilahtır. Şüphesiz ben sizin şirk koştuklarınızdan beri’yim (uzağım).” [83]
 
Allah (c.c.), müşriklerin şirk koştuğu her şeyden uzaktır. O’nun Rablığı, ilahlığı, bütün sıfatları; onların düşündüğü noksanlıklardan uzaktır. [84]
 
Ellerindeki servetle şımarıp, insanları Allah (c.c.) yolundan alıkoyanlar aslında şeytanın aldatması ile karşı karşıyadırlar. Şeytan onlara yaptıklarını süslü gösterir sonra da; “Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görmekteyim, ben Allah’tan da korkmaktayım” der. (85)
 
Peygamberlerin görevi yalnızca Allah (c.c.)’ın vahyini insanlara tebliğ etmektir. Eğer insanlar bu davetten yüz çevirirlerse. Allah (c.c.) şöyle söylemelerini emrediyor:
“ Benim yaptıklarım benim, sizin yaptıklarınız da sizindir. Siz benim yaptıklarımdan beri’siniz, ben de sizin yaptıklarınızdan beri’yim.” [86]
 
Peygamber (s.a.v.), onların yaptıklarından ve yüklendikleri günahtan sorumlu değildir. Onlar da peygamberin salih (iyi) amel işlemesi sonucunda alacağı mükâfatlardan yararlanamazlar.
 
Yunus (a.s.) şöyle söylüyor:
“ (Yine de) ben nefsimi teberri etmiyorum (temize çıkarmıyorum). Çünkü gerçekten nefis, Rabbimin merhamet ettiğinin dışında- bütün gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz benim Rabbim Gafûr’dur (bağışlayandır), Rahîm’dir (merhamet sahibidir).” [87]
 
Kur’an’da iki yerde ‘berae’ şeklinde geçen ‘beraet’, kelime anlamı olarak, saf ve temiz olmak, kurtulmak; bir anlamda da suçsuz olmak demektir. Nitekim Osmanlı devletinin tanınmış kanun kitabı ‘Mecelle’nin bir maddesinde, ‘beraet-i zimmet asıldır’ denilmektedir. Bunun anlamı, bir kimsenin suçlu olduğu ispat edilinceye kadar o kimse temizdir, suçsuzdur.
 
Türkçe’de, mahkemenin verdiği suçsuzluk veya kurtuluş belgesine ‘berat’ denildiği bilinmektedir.
 
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, İslâm ahlâkında beraet, yani müminlerin kurtuluşu; her türlü şirkten, münafıklıktan, küfürden, isyandan ‘beri’ (uzak) olmakla, kafir ve müşriklerin yollarından uzaklaşmakla mümkündür. Onların bu tür şeylerden beri olmaları, onlara sonsuz bir kurtuluşun ‘beraet’ini (yani beratını) kazandırabilir.
 
‘Beraet’ aynı zamanda Kamerî aylardan Şaban ayının onbeşinci gecesine verilen bir isimdir. Müminler, bu geceyi değerlendirirlerse, tevbe ve istiğfar ederek çok duada bulunurlarsa, günahlardan berat etme, kurtulma ümitleri olur. Bu gece, günahlardan uzaklaşma, temizlenme ve kurtulma gecesidir.
 
Beraet’i kazanmanın yolu, Allah (c.c.) yasakladığı eylemlere yaklaşmamak, sınırları zorlamamak ve daha önce yapılmış hatalar ve işlenmiş günahlar için pişmanlık duymak ve tevbe etmektir.
 
Ne mutlu beraetini kazanan müminlere !
 
 
 

 

[82] Beyyine sûresi,  98/6-7.
[83] En’am sûresi,  6/19.
[84] Tevbe sûresi,  9/3.
[85] Enfal sûresi,  8/47-48.
[86] Yûnus sûresi,  10/41.
[87] Yusuf sûresi, 12/53.
KAYNAK:Bu yazı   http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=547  sitesinden alınmıştır.

--
.

Mümini görünce selam ver ki

Mümin'i GÖRÜNCE Selam ver ki

Mekke’de yetişen velilerden Müslim bin Yesar hazretleri bir sohbetinde “Kâbe'yi (mümini) ilk görünce yapılan dua kabul olur” buyurdu.


Hikmetini sordular.


“Çünkü Kâbe-i şerif çok kıymetli bir yerdir. Ama müminin kalbi daha kıymetlidir. Zira Kâbe, kul yapısıdır. Kalp ise Allah'ın kudretiyle var olmuştur. Onun için bir mümini görünce yapılan dua kabul olur” buyurdu.

Sordular:
“Nasıl dua edelim efendim?”
Buyurdu ki:

“En güzel dua, selâm vermektir. Selâm verince ona dua edilmiş olur. O da selâmı alınca, selâm verene dua eder.”

● ● ●

Müslim bin Yesar hazretleri, Allah korkusundan titrerdi!
Ve devamlı ağlardı!
Sevdikleri ona;

“Allah'ın lütfu boldur, niçin bu kadar çok korkuyorsun?” dediler.
Buyurdu ki:

“Bir kimse bir şeyden korkarsa, ondan kurtulmak için çalışır, öyle değil mi?”
“Evet öyledir.”

“Bir kimse de bir şeye kavuşmak isterse, o da bunun için çalışır, değil mi?”
“Elbette efendim.”

Buyurdu ki:

“İşte benim korktuğum şey, cehenneme girmektir ki, bu ateşten kurtulmak için ne kadar gayret etsem azdır. En çok istediğim şeyse cennete girmektir ki, buna kavuşmak için de ne kadar çalışsam azdır.”


Abdüllatif Uyan

 



7 Ekim 2016 Cuma

Mutlu olmak istiyorsan başkalarını mutlu et

Mutlu olmak istiyorsan başkalarını mutlu et

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi
4 saat


İki hasta adam aynı hastane odasında kalıyordu.

Hastalardan birine akciğerlerindeki sıvının akması için öğleden sonraları bir saatliğine dik durmasına izin veri...lmişti.


Onun yatağı odadaki tek pencerenin yanındaydı.

Diğer hasta ise tüm gününü yatağında uzanarak geçirmek zorundaydı.

Birbirleriyle saatlerce konuşurlardı; eşlerinden, ailelerinden, askerlik anılarından, gittikleri tatil yerlerinden…

Pencerenin yanındaki hasta her öğleden sonra yatağında doğrulduğunda zamanını pencerenin dışındaki gördüğü her şeyi oda arkadaşına anlatarak geçiriyordu.

Diğer yataktaki adam ise bir saatlik bu dilimde dış dünyadaki tüm yaşantılarla ve renklerle kendi hayatını genişletiyor ve canlandırıyordu.

Pencere güzel bir gölün yanındaki parka bakıyordu. Gölde çocuklar oyuncak gemilerini yüzdürürken ördekler ve kuğular da suyun üzerinde oynuyordu. Genç âşıklar her renkten çiçeklerin arasında kol kola yürüyorlardı ve şehrin silueti uzakta görülebiliyordu.

Pencerenin yanındaki adam bunları en ince ayrıntısıyla anlatırken, diğer taraftaki adam gözlerini kapatıp bu hoş manzarayı hayal ediyordu.

Sıcak bir öğle sonrası, pencerenin yanındaki adam ilerleyen bir bando takımından bahsetti.

Diğeri bandoyu duymamasına rağmen pencerenin yanındakinin açıklayıcı kelimelerinin yardımıyla sesleri zihninde canlandırdı.

Günler, haftalar, aylar geçti. Bir sabah hemşire hastaların odasına banyo suyu getirdiğinde pencerenin yanındaki hastanın ölü bedenini buldu – sessizce ölmüştü.

Hemşire üzüldü ve ölü bedeni alması için hastane görevlilerini çağırdı.

Makul gördüğü en kısa zamanda diğer hasta pencerenin yanına taşınmak istediğini belirtti. Hemşire bu bu isteği mutlulukla yerine getirdi ve hastanın rahat ettiğinden emin olduktan sonra odadan ayrıldı.

Hasta, yavaşça ve acı çekerek dışarıdaki gerçek dünyaya bakmak için kendini dirseğiyle destekleyerek doğruldu. Yatağın yanından pencereye dönmeye çabaladı.

Onu boş bir duvar karşıladı.

Hemşireyi çağırıp ona pencerenin dışındaki öylesine harika şeylerden bahseden merhum oda arkadaşın neden böyle bir şeye gerek duyduğunu sordu.

Hemşire merhumun kör olduğunu, duvarı bile göremediğini söyledi,
ve “Belki de sadece seni cesaretlendirmek istemiştir” dedi.

***
Son söz:
Başkalarını mutlu etmenin muazzam bir mutluluğu vardır, kendi halimize rağmen.

Kederi paylaşmak yükünü hafifletir, ama paylaşılan mutluluk ikiye katlanır.

Eğer zengin hissetmek istiyorsan paranın satın alamadığı, senin sahip olduğun her şeyi gözünün önüne getir.

‘Bugün bir hediyedir, bu yüzden ona Allahın lütfü denir.’


6 Ekim 2016 Perşembe

BAST VE İNBİSAT

BAST VE İNBİSAT

 

Bast’,  bir şeyi yaymak, genişletmek, sermek, döşemek anlamlarına gelir.

Aynı kökten gelen ‘Bisat’ sergi, döşeme, halı, mefrûşat demektir. İnbisat ise, yayılma, serilme, kulun iradesi ile kendisi için istediği şey, demektir.

 

“Allah yeryüzünü sizin için bir sergi (halı) yaptı ki onda açılan geniş yollarda gidesiniz.” 

 

Tasavvufçulara göre ‘İnbisat’, genişleme, yayılma, içte derinleşme ve kendi tabiatını aşma anlamlarına gelir. Allah (c.c.)’ın hükümleri çerçevesinde, gönlün herkese açılması, tatlı dil ve güler yüzle sevindirilebilecek herkesin hoşnut edilmesi... ve Allah (c.c.) ile ilişkiler açısından da ‘havf u recâ’ (korku ile ümit) karışımı bir durumun, insan benliğine hükmetmesinden ibârettir ki, bu seviyeye ulaşan kalpler, huzurda bulunmanın heybetiyle soluklarını yutar, huzur esintilerinin neşe ve sevinciyle de huzur ve ferahlık duyarlar.

 

Bu nedenle inbisâtı ikiye ayırabiliriz:

 

                           Halk ile ilişkilerimiz içinde inbisat

 

Hakk ile aramızdaki irtibâtı koruyup-kollama koşuluyla, insanlar arasında, insanlardan bir insan olarak, herkesi kabul edip ve onlara kendi idrâk ve anlayışları içinde davranmaktan ibârettir. Hz Peygamber (s.a.v.), çevresiyle ilişkilerinde, yer yer işi latifeye vardıracak şekilde, samimi, yumuşak ve rahat davranır; hikmet dolu nükteleriyle onların kavrama ve idrâk seviyelerinde dolaşır ve o gözetme anlarına tebessüm eder, tebessüm ettirir ve nefes aldırırdı. Denilmiştir ki, ‘Kalp tıpkı bir ayna gibidir. Zaman zaman ciddilik o aynayı buğulandırabilir o buğuları da latif lâtifelerden başka bir şeyle silip aynayı cilalamak mümkün değildir.’

 

                           Hakk ile ilişkilerimiz içinde inbisat


 

Haller üstü bir hâlle, korku ve ümidi birden ruhda yaşama ve “inbisât” karışımını, soluklamadan ibarettir. Havf u Recâ (Korku ve Ümit), nefsin hallerinden olup, yolun başındakilerin Hakk’la münâsebetlerinde bir unvan; tamamen âriflerin hâli olan inbisât ise, kalbi hayatın ayrı bir boyutu ve gönül erlerine has bir durumdur. İnbisât seviyesine ulaşamayanların inbisât gibi görünen halleri, çok defa kendilerinde hâsıl olan bir ülfeti ilim zannederek, temkini tahrîp ve insanı Allah (c.c.)’a karşı uygunsuzluk sayılabilecek ciddiyetsizliklere sevk edebilir.

 

Bast halinde olan bir tasavvuf yolcusu bazen halk ile ilgilenecek durumda olur. Eşyanın bir çoğu onu sıkmaz. Bazen ise hiçbir hal kendisini etkilemeyecek derecede bast halinde olur. Bazen de bast aniden gelir, birden sahibini bir sıkıntı basar, bunun sebebi bilinmez. Gelen bast sahibini silkeler ve rahatsız eder. Bu durumda bast sahibi için kurtuluş yolu, süküneti muhafaza etmek ve edebe uymaktır. Çünkü bu halde bast sahibi büyük bir tehlikeye maruz kalabilir. Bu hal sahibi hakkında sakınılması gereken gizli bir oyun (mekr) olabilir. [1]

 

İnbisât; insanın maddi arzulardan sıyrılarak, bedeni tutkuların etkilerinden kurtularak Hakk’ın isim ve sıfatlarına mücella (pırıl pırıl ) bir ayna olma makamında ortaya çıkar ki, bu makama ister ‘cem’ ister ‘mahv’ mertebesi diyelim netice değişmez. Şahsın, Hakk’tan gelen esintilerle şekillendiği ve renkler üstü renklere büründüğü sırlı bir noktadır. Bu noktaya ulaşanların inbisâtı gizlemeleri imkânsız, henüz yeni başlayan ve ulaşamayanların inbisâttan dem vurmaları ise küstahlıktır.

 

‘Eğer şâhın nedimi naz ve cilve yaparsa, sen de onu yapmaya kalkma ! Çünkü sen, o senede malik değilsin ! Ey bu fâni âlemin kayıtlarından kurtulamayan kimse; sen mahv u sekr ve inbisâtı ne bilirisin!’

 

Ruhun şâd olsun Mevlânâ! Beden ve cesedin kulları rûhu ne bilir! Bedenin mahkumu, ruhaniyât ve ledünniyâtı ne bilir! Hakk ateşi ile elli defa yanıp püryan olmuş gönüllere sormalı şâk-şâk sînelerin derdini ve verâların rengiyle tüllenen inkibâz ve inbisâtları... [2]

 




 
[1] Kuşeyri Risalesi, s.153.
[2] Kalbin Zümrüt Tepelerinde, M.F. Gülen.
 

--

13 Yaşından Beri Kağıt Toplayan Muhammed'in Hayatı Sorgulamanıza Neden Olacak Hikayesi

13 Yaşından Beri Kağıt Toplayan Muhammed'in Hayatı Sorgulamanıza Neden Olacak Hikayesi

 
 
Düşünmek lazım, yaşadığımız hayatı.
Verdiğimiz mücadeleleri.
Bizlerden çok daha zorluklar içerisinde geçen hayatları.

Not: Bu yazısını sizlerle paylaşmamız için bize izin veren Ergür Altan'a teşekkürler...

Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım.


 
Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım.

Atık kağıtlar topluyorum ve Kızılay`dan Ulus`a kadar üç kez yürüyerek gidip geliyorum her gün. Beş arkadaşımla kalıyorum iki göz odalı bir evde. Onlar atık kağıt toplamıyor; Mevlüt inşaatta çalışıyor mesela, Hüseyin halde hamallık yaparken, Sidar ve Yunus ayakkabı boyacısı. Aramıza bir arkadaş daha katıldı. Adı Abbas. Çalışmıyor o, diyaliz hastası. Abbas`a biz bakacağız.
On üç yaşından beri kağıt topluyorum Ankara`da. Niğdeliyim. İlkokula başladığım yıl geldik Ankara`ya. Ortaokulu bitirebildim yalnızca; hep takdir alarak geçtim sınıfları. Liseye yazdırmadı babam; sokağa saldı beni çalışıp da işe yaramam için. O gün bugündür sokaklardayım; çizgili, çizgisiz, kareli, beyaz ve rengarenk kağıtlar, kartonlar topluyorum.

Çalışmaya başladığım yıl babam terk etti bizi. Kumar borcu vardı; çekti gitti bir sabah erkenden.


Çalışmaya başladığım yıl babam terk etti bizi. Kumar borcu vardı; çekti gitti bir sabah erkenden.

Ben geçindirdim evi. Annem severdi beni, “aslan oğlum” derdi. Yanaklarımı okşardı bazen. Babam gideli dört ay olmuştu; komşular bir adam bulmuşlar anneme. Kumar oynamazmış, namazında niyazında bir adammış. Eşi vefat etmiş. İki kızı varmış adamın. Anneme demiş, “sen kabulümsün, çocukların da kabulüm ama Muhammet olmaz!” Şaşırmış annem, “niye olmazmış Muhammet, o da benim çocuğum” demiş. “İki kızım var; biri on iki yaşında, biri on dört yaşında. Caiz değildir Muhammet`le kızlarımın aynı hane içinde olması” demiş adam.
Üç kız kardeşim vardı ve çok düşkündük birbirimize. Annem için kolay olmadı karar vermek. Oturttu beni karşısına bir gece. “Bak Muhammet” dedi, “seni asla bırakmayacağım, ama bir süre dayınlarda kal oğlum.” Sarıldı bana; o ağladı, ben ağladım…

İmam nikahı kıyıldı, dayımlara geçtiğimin ertesi günü.


İmam nikahı kıyıldı, dayımlara geçtiğimin ertesi günü.

Haftasına kalmadan annemi, kızlarını ve kardeşlerimi alarak memleketine götürmüş adam, Kastamonu`ya. Dayım dedi, “annenin emanetisin bana, burası senin de evin. Arada bir gelip kalabilirsin Muhammet!”
On üç yaşındaydım, bana kalacak bir yer de ayarlamamıştı dayım. Komşulardan, akrabalardan kimse demedi bana, “sana yardım edelim” diye. On üç yaşındaydım, Ankara`daydım, bir başınaydım…
Altı yıldır görmedim annemi ve kardeşlerimi. Bir çok kez niyetlendim Kastamonu`ya gitmeye. Dedim, “kovar beni o adam; göstermez bana ailemi.” Anneme küsüm; istese bana ulaşabilirdi diye düşünüyorum. Çok özlüyorum kardeşlerimi; Hülya`yı, Havva`yı ve Hanife`yi… Domino oynardık dördümüz. Ben bir kere bile kazanmadım; “çocuk onlar, sevinsinler” derdim. Ben de çocuktum oysa…

Yürürken, kağıt toplarken, sabahtan akşama bitap düşene kadar çalışırken hep yüzlerini seyrediyorum insanların.


Yürürken, kağıt toplarken, sabahtan akşama bitap düşene kadar çalışırken hep yüzlerini seyrediyorum insanların.

Mesela, sevgililer geçiyor yanımdan ve erkekler beni görünce daha bir ötemden geçirtiyorlar kadınları. Erkekler, kadınlar, muhafazakarlar, devrimciler, hippiler, İbo dinleyenler, Metallica dinleyenler, Kafka okuyanlar, dua kitapları okuyanlar, türbanlılar, mini etekliler, herkes öyle sevgisiz bakıyor ki bana; öyle incitici, öyle hoyrat olabiliyor ki herkes…
İbo`yu bilmeme şaşırmadınız, ama Metallica`yı ve Kafka`yı biliyor olmam ilginç gelmiştir size belki. Olgunlar Sokak`taki seyyar kitapçılardan kitaplar alıyorum. Milena`ya Mektuplar`ı okudum Kafka`dan, diğerlerini de okuyacağım. Birçok kitap okuyacağım ben; Nietzsche`nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabını çok merak ediyorum mesela, bir de Oruç Aruoba`nın şiirlerini. Keşfetmem, okumam, sorgulamam gereken öyle çok yazar, hikaye, roman ve şiir var ki…

Kitapçılar bile önyargılı bana; emeği, vicdanı, barışı savunanlar bile beni gördüklerinde kıyıcı sözler söyleyebiliyorlar ve eminim onlara ürkütücü geldiğimden.


Kitapçılar bile önyargılı bana; emeği, vicdanı, barışı savunanlar bile beni gördüklerinde kıyıcı sözler söyleyebiliyorlar ve eminim onlara ürkütücü geldiğimden.

İkinci el kasetlerim var; Metallica kasetim de var, Fikret Kızılok kasetim de. Annem, beni dayımlara yollarken teybi bana verdi,”sıkıldıkça müzik dinle, ama sesini kıs ha” dedi. Şimdilerde teybi son ses açıyorum Metallica`yı dinlerken!
Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Beni nefretle bakarken göremezsiniz; kabalaştığıma, etiketler koyduğuma, yaftaladığıma şahit olamazsınız. Bir anlama çabam var; kendimi, annemi ve sizi. Bir öğrenme çabam var; yeryüzünü, doğayı ve evreni. Yazmaya da başlayacağım; sevgisizliği yazacağım önce çöp kutularından topladığım kağıtlara ve sevgisizliği yazdığım kağıtlar geri dönüşüme gidip sevgi olarak dönecek aramıza. Sevgi`li insan dostlarım olacak kağıtlarda diriliveren; sevgiyle var olan canlar, kardeşler, halklar…

Kendimle ilgili bir çok projem var.


Kendimle ilgili bir çok projem var.

Mahkemeye başvurup adımı değiştireceğim. Ali Haydar mı olsa adım diye düşünüyordum, vazgeçtim; adım Özgür olacak benim.
Kendime ait bir kütüphanem olacak sonra. Atık kağıtlar topluyor olabilirim; işim gereği tenimden yayılan koku pis gelebilir size ama en sevdiğim koku kitap kokusudur.
Doğada bir başıma yaşama projem de var. Yoruldum incitilmekten, ötekileştirilmekten, lanetlenmekten. Tabiat Ana`ya sığınmak istiyorum ve bunun için otlarla ilgili kitaplar alıyorum. Otlarla beslenmek, otlarla iyileşmek, otlarla huzur bulmak istiyorum. Doğada bir başıma yaşayacaksam otların bütün kerametlerini bilmem gerekiyor.

Böbrek yetmezliği var Abbas`ın; benim kardeşim oldu Abbas, kız kardeşlerimin yokluğunda.


Böbrek yetmezliği var Abbas`ın; benim kardeşim oldu Abbas, kız kardeşlerimin yokluğunda.

Ona biz bakıyoruz ve Abbas iyileşmeden Tabiat Ana`nın yanına gitmeyeceğim.
Kafka kırk bir yaşında ölmüş; onun kadar yaşasam yeter. Kitaplar gibi kokmaktır özgürlük; otlardan sevgi büyüleri yapmak ve toprağa karıştığımda bir gün, Tabiat Ana`nın beni şefkatle anmasıdır…
Böyle buyurdu Muhammet!

Edebiyat, insanı ve insana dair hikâyeleri anlamaktır...



https://onedio.com/haber/13-yasindan-beri-kagit-toplayan-muhammed-in-hayati-sorgulamaniza-neden-olacak-hikayesi-733267?utm_source=onediocom&utm_campaign=facebook_page&utm_medium=facebook


 

5 Ekim 2016 Çarşamba

BASİRET

BASİRET



‘Basiret’, görme, görüş, idrak etme, bir şeyin iç yüzünü bilme, doğru ve ölçülü bakış, uzağı görebilme ve önceden sezgi anlamlarına gelmektedir.



Kur’an-ı Kerim’de genel olarak ‘görme’ anlamının yanında özellikle ‘hakikati keşfetme, doğru yolu tanıma, hidayete erme, gerçeği yanlıştan, hakkı batıldan ayırma yeteneği’ anlamlarında kullanılmış ve bu bakımdan manevi körlük ve sapıklığın zıddı olarak gösterilmiştir.



Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:

“De ki: Kör insanla gören insan bir olur mu? Artık hiç düşünmez misiniz?” [1]



“Bu iki grubun örneği, kör ve sağır ile gören ve işitenin durumu gibidir; hiç bunlar birbiri ile eşit olurlar mı? Artık düşünmez misiniz?” [2]



“Her kim bu dünyada körlük ettiyse, o artık ahirette de daha kör ve gidişçe daha şaşkındır.” [3]



“Sen körleri de, sapıklıklarından hidayete erdirecek de değilsin!

Sen ancak âyetlerimize iman edeceklere duyurabilirsin, ki onlar müslüman olup selâmet bulurlar (kurtuluşa ererler).” [4]



Aslında basiret, Allah’ın (c.c.) sıfatlarından biri olan ‘Basar’ın kullarındaki görüntüsüdür. Bu tecelliden nasibi olmayanların gözlerinde perde vardır. Allah  (c.c.) buyuruyor: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerine de bir perde inmiştir. Onlar için büyük bir azap vardır.” [5]



Kur’an, küfür, nifak (münafıklık), hırs, kin gibi olumsuz inanç ve duygular yüzünden kalp gözü körleşmiş ve basireti bağlanmış kimseler hakkında körler, kalpleri olup da bununla idrak edemeyenler ve bakar körler gibi tabirler kullanır. İnananları basiretli, inkârcıları ise kör sayar. İşte âyet: “Siz onları doğru yolu göstermeye çağıracak olsanız, duymazlar ve onların sana baktıklarını görürsün de onlar görmezler.” [6]



Buradan hareketle diyebiliriz ki ‘basiret’, kavram olarak, duyular üstü bir görme anlamındadır. Bir anlamda kalbin görmesi ya da kalbin bir şeyi idrak edip anlamasıdır. Baştaki göz, fizik şartları mevcut olduğu zaman (ışık, görme duyusu, boyut, mesafe gibi) cisimleri ve eşyayı görür. Fiziki gözün bu görmesine ‘Basar’ denir. Kalp ise, bu fiziki şartlara bağlı görmenin ötesini anlayabilme, sonsuza uzanabilme yeteneğine sahiptir.



                                            Basiret’in Boyutları



İdrak, bir şeyi anlamadır. ‘Basiret’ idrakin bu yüceliğe ulaşmasıdır. İnsan, evrendeki duyular ötesi özellikleri, insanın derinliklerindeki sırları, eşyadaki ilâhî yönleri bu basiret duygusuyla anlar, idrak eder. Basiret, bir anlamda hakkı görebilme ve onu doğru olarak tanıma yeteneğidir. Basireti bağlanmış kimse, kalbi kör kimsedir. O, haktan habersizdir, Hakk’tan gelen çağrıyı görecek yeteneğini yitirmiştir. Kalbinin bu özelliği ve gücü kaybolmuştur.



Allah (c.c.)’tan gelen vahiy, yani Kur’an âyetleri birer ‘basiret’tir.



“Doğrusu size Rabbinizden ‘basiret’ler geldi; artık kim (bunları) görürse kendisi içindir, kim de kör olursa (görmezse) kendi aleyhinedir.” [7]



Allah (c.c.)’ın âyetleri, insanın gerçeği görmesini, kalp gözünün açılmasını sağlayan nurlardır. Bunları görmemek ve bunlarla kalbi aydınlatmamak, tek kelime ile körlüktür.



Allah (c.c.)’ın âyetleri karşısında ikili oynayan münafıklar ise kördürler, sağırdırlar. [8] (Bak: Münafık md.)



Şu âyette ise İman gerçeğini bulamayan kâfirler, diğer canlılara benzetilmektedir: “Onların kalpleri vardır; bununla kavrayıp anlamazlar, kulakları vardır bununla duyup anlamazlar, gözleri vardır; bununla görmezler. Bunlar tıpkı dört ayaklılar gibidirler. Dört ayaklı yaratıklar da bazı sesleri duyarlar, bazı şeyleri görürler ama ne olduğunu anlamazlar.” [9]



Basiret, aynı zamanda Allah (c.c.)’ın hükümlerine uygun yaşama bilincidir. Bu bilinçle yaşama ise insanın yapabileceği en akıllıca iştir. Bunu başardığı  taktirde kısa dünya hayatının sonunda sonsuz bir cennet hayatını kazanacaktır. Basiret’siz olanlar ise, Allah (c.c.)’ın hükümlerine arkalarını dönerler ve başkalarının hüküm ve kuralları ile hayatlarına yön verirler.



Peygamber (s.a.v.) insanları bir hayale, bir belirsizliğe, temelsiz şeylere asla çağırmamıştır. O’nun davet ettiği ilâhi mesaj, mantıklı, isbatlı, anlaşılan ve basiretle idrak edilebilen gerçeklerdir. O’nun kuruntularla ve aslı esası olmayan şeylerle ilgisi yoktur. Bu davet, körü körüne, batıl ve bozuk amaçlara, nefsin isteklerine bir davet değildir. Bu davet, ne dediğini bilen, hikmete çağıran bir peygamberin davetidir. Kur’an-ı Kerim, basiret sahiplerini ifade ederken ‘ulü’l-elbab’, (akıl sahipleri), ulü’l-ebsâr’(basiret sahipleri) ve ulü’n-nühâ’ (sağduyu sahipleri) [10] deyimlerini kullanmaktadır. Bu gibi basiret sahipleri, nefislerinin isteklerine kapılarak günaha dalmazlar, kalplerini günahlarla kirletmezler ve karartmazlar, böylece onlar ilâhi bir bağış olarak bir nur’a kavuşurlar. Basiret sahibi olarak manevî gerçekleri olduğu gibi idrak ederler.



Bu şekilde basiret sahibi olmayan bakarkörler, kalp gözü kapalı olanlar; Allah (c.c.)’ın âyetleri karşısında sağır ve kör kesilirler. Ne o âyetleri anlarlar, ne de o âyetlerin arkasındaki gerçekleri idrak ederler. Sürekli günah ve isyanda oldukları için kalpleri bu basiret nurunu kaybetmiştir. Bu nedenle Hakk’ı anlamakta, kabul etmekte ve gereğini yapmakta güçlük çekerler. [11]



Tasavvufçular, insanın dış alemi gören bedendeki iki gözüne karşılık kalbin de iç alemi gören iki gözü bulunduğunu kabul eder ve buna aynü’l-kalp, dide-i cân, çeşm-i batın, marifet gözü ve kalp gözü gibi isimler verirler. Bedendeki göz görülür alemdeki varlıkları, olayları, renkleri ve şekilleri gördüğü gibi gönül gözü de manevi alemdeki hakikatleri görür. Bedendeki gözler insanlarla hayvanlar arasında ortaktır, fakat kalp gözü insanlara özeldir. Basiret gözü her insanda kuvve (potansiyel) halinde vardır. Bazı kimselerde bu göz Allah (c.c.) vergisi olarak doğuştan açık olursa da çok defa his perdesiyle örtülü
olduğundan onu mücahede (nefsin arzularına karşı dayanma) ile açmak gerekir. Bazı insanların kalp gözü çabuk, bazılarının ki ise geç açılır. Basireti açılanların duyular ötesi gerçekleri görmelerinin de değişik dereceleri vardır. [12]



Tasavvufta basiret, Allah (c.c.)’ın nuru ile bakma ve görme şeklinde de tarif edilir. Bu tanıma göre de ‘basiret’, firaset ile eş anlamlıdır.





[1] En’am sûresi,  6/50.


[2] Hûd sûresi,  11/24.


[3] İsrâ sûresi,  17/72.


[4] Neml sûresi,  27/81.


[5] Bakara sûresi,  2/7.


[6] A’raf sûresi,  7/197.


[7] En’âm sûresi,  6/104.


[8] Bakara sûresi,  2/18.


[9] A’raf sûresi,  7/179.


[10] Tâhâ sûresi,  20/54.


[11] İslâm’ın Temel Kavramları, H. K. Ece.


[12] Diyânet İslâm Ansiklopedisi.










BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN AINMIŞTIR:


KAYNAK:
http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=545


--