3 Kasım 2016 Perşembe

En Büyük İlâhi Hediye

En Büyük İlâhi Hediye

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Allah kime hidâyet verirse, işte doğru yolu bulan odur; kimi de hidâyetten uzak tutarsa, artık onlara, Allah’tan başka dostlar bulamazsın. Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça onun alevini artırırız.” (İsrâ, 97)
Rasûlullah (sav) buyurdular:

“Ben ancak peygamberim. Hidâyet benim elimde değildir. Hidâyet elimde olsaydı yeryüzündeki herkes îmân ederdi. İblis de ancak kötülüğün süsleyicisidir. Dalâlet onun elinde değildir. Dalâlet onun elinde olsaydı yeryüzündeki herkes dalâlete düşerdi…” (Münâvî, II, 571)
Yüce Allah’ın biz insanlara bahşettiği en büyük hediyesi şüphesiz ki “Hidayet”tir.
Hz. Muhammed (s.a.s) Mekke’de kapı kapı dolaşıyor “Allah’tan başka ilah’ın olmadığına kani olun kurtulun dareyn saadetine nail olun” ile “Allah’tan başka ilahın olmadığına samimiyetle inanın, mükâfatı cennetir” diyordu. İlk dönemde iman edenlerin sayısı oldukça azdı. Bundan dolayı Peygamber efendimiz (sav) kendi muhasebesini yapıyor, iman etmeyen, putlara tapan topluluğun karşısında hüzünleniyordu... Mevlamız Peygamberini, O’nun şahsında da din-i mübin-i İslam’ı tebliğ eden bütün zevatı “Habibim sen sevdiklerini hidayete erdiremezsin, ancak Allah dilediğini hidayete erdirir” ayetiyle teselli ediyor, görev ve hizmetten gayenin mutlak hidayet değil, samimi bir tebliğ olduğu vurgulanıyor. (Kasas 28, 56). Allah’ın dinine davetin, hikmetli söz ve mev’iza-i haseneyle yapılması beyan ediliyor.

Bu durumu marifet derecesinde idrak eden yanık sesli Bilal, gayr-i iradi olarak nafile namazlarında cezbeye kapılıyor “Allah” diyor, Azze ve Celle. Huzuru işgal edilen Seyyidina Ömer, Bilal’i yanına alıp Kainatın efendisine Bilal’i şikayet etmek üzere gelir.

– Ya Rasülüllah Bilal’den şikâyetçiyim der, mazeretini beyan eder. Bir bilgiyi tek yönlü almamamızı uygulamasıyla öğreten Peygamberimiz bir de Bilal’i dinleyelim der.

Cevaben “Ya Rasülüllah, Allah sizi son peygamber olarak gönderdi, Habibullah kıldı, bütün nimetleri sizlere lütüf eyledi, ancak birini sizden ihmal etti! Siz Mekke’nin önde gelen Ebu Cehiller’in, amcan Ebu Lehep’lerin müslüman olmasını ne kadar arzularsınız? Ancak gelin görün ki köle Bilal’in kalbi İslam’ın nuruyla nurlanıyor... Kur’ana muhatap kılınıyor. Bugün önde olanlar, yarının en arka gaflet saflarında olacaklar... Mevlama ne kadar şükretsem az” diyor Bilal!
Tufeyl b. Amr, Devs kabilesinin şair reisi, Mekke’ye Hac için gelmişti. Hz. Muhammed kendisine o kadar kötülendi ki kulaklarına pamuk koydu. Bir ara yüz yüze geldi Hazreti Peygamberle, “Bu yüz yalan söyleyemez, kalbin berraklığı yüzüne aksetmiş” duygusuyla - Peygamberimize, topluma anlattıklarını bir de bana anlatır mısın ricasında bulundu. Vahdetin önemini anlatan peygamberimize, biat etti, hidayete yürüdü Tufeyl.

(Beyhan Mehmet, Altınoluk Dergisi, Mayıs-2012)



2 Kasım 2016 Çarşamba

EDEB

EDEB

‘Edeb’, güzel terbiye, nezaket kuralları, iyi huy ve insanı utanılacak şeylerden koruyan bir yetenektir ki, her konuda haddini bilip onu aşmamaya denir. Çoğulu ‘adâb’tır.

En güzel ve hiçbir zaman eskimeyecek olan edep ve ahlâk, Kur’an’da öğretilen ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünneti ile uygulanan adab’tır.

İslâm tasavvufçuları ‘edeb’i şöyle tanımlamışlardır: ‘Edeb, konuştuğu zaman dilini korumak, yalnız kaldığı zaman kalbini korumaktır.’ ‘Edeb senden büyük olana saygı göstermek, senden küçük olana şefkat etmek ve akranlarınla güzel geçinmektir.’

Edeb’in karşıtı ‘İsâet’tir ki, edepsizlik, kötülük yapmak, eğitimliliğe ve fazilete aykırı davranmak demektir.

Yüce Allah (c.c.) insanı, her olgunluğu benimseyecek yetenekte yaratmıştır. Bu yetenek insanda, ateşin kibritte, çakmakta potansiyel güç olarak bulunması gibi vardır. Allah Teâlâ:
“Nefse ve onu tesviye edene, ona fücûrunu ve takvasını, bozukluğunu ve korunmasını ilham edene and olsun ki (Allah’tan başkasına tapmayarak) nefsini yücelten kurtulmuş, (yaratıklara taparak) onu alçaltan da ziyana uğramıştır.” [213] buyurmuştur.

Bu âyetle nefsi yaratmayı, itidal ve tamamlık ifade eden ‘tesviye’ kelimesi (düzenleme) ile anlatmıştır. Sonra nefse fücûr (günahkârlık) ve takvasını ilham ettiğini, yani nefsi bunları kabule yetenekli olarak yarattığını bildirmiştir. Demek ki fücûr (günahkârlık) ve takva, insanın hamuruna katılmış bir mayadır. Yüce Allah nefsi gözetmekte ve iyi maya ile denemektedir. Nefsini tezkiye etmek (kötülüklerden temizlemek) suretiyle hayat sınavını başaran felâh bulur, nefsini fücûra (günahlara) daldırmak suretiyle alçaltan, kirleten de hayat sınavında başarısız kalıp cehennemin yakıtı olur. [214]

Hz. Muhammed (s.a.v.) üstün ahlâkı tamamlamak için gönderilmiştir: “Ben , ahlâkın güzelliklerini tamamlamak için gönderildim.” [215] demiştir. O’nun terbiyesi yani eğitimi, insanlık için örnek bir terbiyedir. Allah (c.c.) O’na, âlemlere rahmet olmayı, affı, hoşgörüyü, iyiliği, yumuşak huyluluğu, güler yüzlülüğü, doğru sözlü ve doğru özlü olmayı öğretmiştir. İslâm tasavvufçularına göre edeb, güzel huyların süsüdür.

Beden ve mal ile yapılan farz ibadetlerin tam anlamıyla gerçekleşmesi, vacib, sünnet, müstehab ve âdâba (edebler) riâyet edilmesine bağlıdır. Onun içindir ki, müslüman adâba ne kadar özen gösterirse bütün ibadet ve davranışları o ölçüde mükemmel ve Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine uygun olur.

İmanın âdâbından ev yapma âdabına varıncaya kadar günlük hayatın her davranışında uyulması gereken edeb kurallarını (âdâb-ı muaşeret) müslümanlara öğreten ‘âdab kitapları’ asırlar boyu, İslâm âlimleri tarafından dünyanın bütün coğrafyalarında değişik dillerde yazılmış, diğer dillere bunların tercümeleri yapılmış ve müslümanların hizmetine sunulmuştur. [216]

Abdullah İbnü’l-Mübarek: ‘İnsanlar Edeb üzerinde çok şey söylediler. Biz diyoruz ki: Edeb, nefsin kabalıklarını bilmek ve o kabalıklardan, küstahlıklardan kaçınmaktır. Allah (c.c.) tecelli ettiği zaman dağın parçalanması Zât’ın ululuğu karşısında yok olması da buna tanıktır.’ demişti.

İbn Kayyim el-Cevziyye diyor ki: ‘Peygamberlerin durumlarını, Allah’a (c.c.) yalvarmalarını, niyaz ve dualarını düşün. Onların nasıl ‘edeb’le dolu olduklarını görürsün.’

Mevlâna diyor ki: ‘Efendi, bilmiş ol ki, edeb insanın bedeninde ruhtur. Efendi, edeb Allah dostlarının gözünün ve gönlünün nurudur.

Adem, âlem-i süflî’den (aşağı âlem) değil, âlem-i ulvîden (yüce âlemden)’dir. Yani insan bedeniyle toprak ise de ruhuyla eflâki (yükseklere ait)’dir. Bunu anla. Şu dönen feleklerin (Güneş sistemi ve gezegenlerin) dönüşündeki letâfet (düzen ve incelik) de edeb’dendir.

Eğer şeytanın başını ezmek istersen, gözünü aç ve gör ki: Şeytanın katili edeb’dir.

İman nedir, diye akıldan sordum. Akıl kalbimin kulağına eğilerek, İman, edeb’dir, dedi.’

Lokman Hekim’e, edebi kimden öğrendin? Diye sorarlar.
Edebsiz olanlardan öğrendim. Onlarda gördüğüm bütün kötülükleri terk ettim, böylece bu edebi elde ettim.’ der.

Ziya Paşa da şöyle der:
“İlim meclislerinde aradım kıldım taleb,
İlim geride kaldı; illa edeb, illa edeb.”

İmam Gazâli diyor ki:
‘Ahlâkın en mükemmeli, edebin en üstünü, dinde edeb’dir. Bir müslüman için gaye olan mertebeye ulaşmak, ancak bütün evreni yaratanın emirlerine uymak ve O’nun son Peygamberi Hz. Muhammed’in (s.a.v.) edeb’lerine uymakla mümkündür.’

Çocuklarına ‘edep’ vermeyen düşmanlarını sevindirir, dostlarını üzer. Edepsiz, terbiyesiz bir kişinin çocuğu edepli, faziletli olursa babasının ayıp ve noksanlarını örter. Bunun aksine babası edepli, faziletli ve şerefli bile olsa eğer çocuğu edepsiz ise babasının itibarını, şerefini, faziletini yıkar, onu kötü duruma düşürür. [217]

İslâm ahlâkçıları, edepsizlerden nefret eder ve bunu en büyük kötülüklerden sayarlardı. ‘Edepsiz kimse yalnız kendisini rezil ve perişan etmez, belki etrafını da ateşe atar. Hep birlikte Allah (c.c.)’tan edep ve terbiye isteyelim. Çünkü edepsiz kimseler Allah (c.c.)’ın lütfundan uzak kalmışlardır.’ derlerdi. [218]

Edebin Kısımları

Edeb iki kısımdır: Birincisi, adâb-ı muaşeret dediğimiz, aileden başlayarak toplumun her yerinde kendine özgü ve hemen herkesin bildiği edep ve disiplin kurallarıdır. Örneğin, askerlerin üstlerine karşı, memurların amirlerine, öğrencilerin hocalarına, çırakların ustalarına, çocukların anne-babalarına, eşlerin birbirlerine karşı davranışlarında birçok edep kuralı vardır. Bu kurallar, toplumlar arasında küçük ayrılıklar gösterse de genelde uyulan sosyal disiplinlerdir.

İkincisi ise, Allah (c.c.)’a karşı gösterilmesi gereken edep’tir. Bu ise insanın gönlüne Hakk’tan başka hiçbir şeyi koymaması, O’nun rızasının dışında hiçbir şeyle uğraşmaması, zamanın ve ömrünün kıymetini iyi bilerek değerlendirmesi, her an için O’nun huzurunda olduğunu düşünerek hareket etmesi ve temiz ve güzelce namazını kılmasıdır.

Edep kurallarına uymak insana nasıl huzur ve sükûnet verirse, edebe uymamak da, insanın manevi ve yüksek erdem derecelerine ulaşmasına engel olur. Onun için tasavvufçular, edebe uymak konusunda aşırı derecede titizlikle durmuşlar, yalnız başına kaldıkları zaman bile edebe aykırı davranışlardan sakınmışlardır. [219]

Dindar insanların edebi, nefislerini kötülüklerden uzak tutma, arzu ve şehvetlerini kontrol altında tutmak şeklindedir.

Tasavvuf yolcularının edebi, kalplerinin temizlenmesinde ilahi sırlara uymak, sözlerinde durmak ve zamanlarının kıymetini bilmektir. Akla gelen şeylere değer vermemek, her yer ve zamana göre edepler uymaktır. Nefislerini edeple eğitenler, Cenab-ı Hakk’a ibadete ve ihlas nimetine kavuşurlar.

Ariflerin edebi ise, her edebin üstündedir. Tevhid imanın gereğidir. Tevhidi olmayanın imanı da olmayacağı nasıl bir gerçek ise, iman da İslâm hükümlerinin bir gereğidir. İslâm hükümlerine uymayanın elbette ne imanı ve ne de tevhidi olur. İslâm hükümleri bütünüyle edeptir. Edebi olmayanın, ne dini, ne imanı ve ne de tevhidi olması mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki, Allah (c.c.) ile ve O’nun dini ile yaşayışta, gizli ve açık edeplerin, bir insanın hali olması onun için en büyük nimettir.

İslâm tasavvufçularından birisi insanı Allah (c.c.)’a yaklaştıran dedpleri sıralarken şöyle demiştir: O’nun Rab (c.c.) olduğunu iyi bilmek, emirlerine uyarak amel etmek, yasaklarından kaçınmak, her zaman hamd etmek ve sıkıntılı zamanlarda sabretmektir. Bunun içindir ki, edepleri terk etmek, insanların manevi olarak felaketine neden olur. Güzel ahlâk esaslarının tamamının da edepten ibaret olduğunu bilmek gerekir. Çünkü Allah (c.c.), Peygamber (s.a.v.)’i överken “Kuşkusuz sen, en yüce bir ahlâk üzerindesin.” [220] buyurmuştur.

Edep ve güzel ahlâk hakkındaki Peygamber (s.a.v.)’in emir, yasak ve uygulamaları bütün Müslümanları ilgilendirdiği için edep verme ve eğitim konumunda olan kimselerin bu kuralları önce şahıslarında uygulamaları, daha sonra eğitim ve kontrolü kendi sorumluluğunda olan kişileri bu güzel ahlâk ile ahlâklandırmaya çalışması gerekir. Kur’an-ı Kerim’de buyurulur: “Ey inananlar, nefsinizi ve ehlinizi yakıtı taşlar ve insanlar olan ve kafirler için hazırlanmış bulunan Cehennem ateşinden koruyunuz.” [221]

Bu ayetle Cenab-ı Hakk hem nefsimizi hem de elimiz altında yetiştirmekle yükümlü olduğumuz çocuklarımızı Allah (c.c.) ve Peygamberi (s.a.v.)’nin razı olduğu güzel ahlâk ile eğiterek bu suretle Cehennem azabından korumamız gerektiği ifade edilmektedir.

Edep bir tac imiş, nur-u Hüda’dan,
Giy ol tacı, emin ol her beladan.


 [213] Şems sûresi,  91/7-10.
[214] Yeni İslâm İlmihali. S. Ateş.
[215] Muvatta, Hüsnül-Huluk, 8.
[216] Mecmâ’ul-Âdâb, Sofizâde Seyyid Hulûsi.
[217] Tasvîr-i Ahlâk, A. Rıfat.
[218] İslâm’da Ahlâk, Osman Pazarlı, s. 301.
[219] Tasavvufi Ahlâk, M.Z. Kotku, c.4.
[220] Kalem sûresi,  68/5.
[221] Tahrim sûresi,  66/6.

BU YAZI AŞAĞIDAKİ WEB SİTESİNDEN ALINMIŞTIR.
http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=565
 
  

SEVDİĞİNİZİ ÜZMEYİN!

SEVDİĞİNİZİ ÜZMEYİN!

Adam hanımına pek hoş davranmaz, kalbini kırar. Sonra hanımından sofrayı kurmasını ister. Kadıncağız hiç sesini çıkarmadan kurar sofrayı ve buyur eder kocasını.

Adam sabırsızca sofraya oturur, iştah kabartacak bir zevkle yemeye başlar. Yemek tuzsuz olmuştur. Birkaç lokma yedikten sonra hanımından tuz ister.

Hanımı; “Sen yemeğe devam et ben getiririm” der ve içeri gider.


Adam ikide bir; “tuz nerde kaldı hanım?” diye sorar.

Kadın her seferinde “tamam getiriyorum” diye cevap verir. Fakat tuz bir türlü sofraya gelmez.

Adam tuzu isteye isteye karnını doyurur. Sonra aklı başına gelir. Az önce hatununun kalbini kırdığı için özür diler.

Hanım mutfağa gider ve elinde tuzla geri döner. Adam merak eder ve sorar;

“Bu ne şimdi karnım doyduktan sonra tuzu ben ne yapayım” der.

Hanımı da ona;
“Senin kalbimi kırdıktan sonra dilediğin özür, doyduktan sonra sofraya gelen tuz gibidir, ihtiyaç kalmaz'' der.

Hani derler ya öfke rüzgâr gibidir, bir süre sonra diner ama birçok dal kırılmıştır bile.

Hayatı boyunca herkes birini bulur ama birbirini bulmak çok az insana nasip olur.


O yüzden sevdiğinize sahip çıkın, onu önemseyin ve kırmayın.

Kadın mutluysa güzelleşir, güzelse mutlu olur.

Mutlu olursa sen de mutlu olursun.

Sevdiğinizi üzmeyin...
 

 



1 Kasım 2016 Salı

DUA

DUA
 

‘Dua’ kelimesi, ‘davet ve dava’ gibi aynı kökten gelmektedir.

 

‘Davet’ veya ‘dava’,  sözlükte, çağırmak, istemek, seslenmek, yakarmak, yardım isteğinde bulunmak, isimlendirmek, sığınmak ve ilgi kurmak gibi anlamlara gelir.

 

‘Dua’, sözlükte, küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, aciz olandan güçlü olana doğru ortaya çıkan bir istek ve niyazda bulunmadır. Küçüğün büyükten olan ricası, söz, fiil ve davranış olarak yalvarmak, samimi istek ve içtenlikle olur.

 

İslâm literatüründe kavram olarak ‘dua’, kulun Allah’a (c.c.) sığınma ve yakarışını, Allah (c.c.)’ın yüceliği karşısında kulun güçsüzlüğünü itiraf etmesini, sevgi ve tazim (yüce bilme) duyguları içerisine lutfunu, yardımını ve affını dilemesini ifade eder.

   

‘Dua’da asıl hedef kulun kendi durumunu Allah (c.c.)’a arz etmesi (sunması) olduğuna göre bu, kul ile Allah (c.c.) arasındaki bir ilişkidir. Bu ilişkide kul, kendini yaratan ve rızık veren Rabbine halini arz eder, acizliğini, güçsüzlüğünü dile getirir, hatalarını ve eksikliklerini iletir; bunun karşısında o Yüce Makam’dan yardım, bağış, af, merhamet, güç ve destek ister. Bu durum, kulun Allah (c.c.)’a bir bağlılığı, bir teslimiyetidir.

 

‘Davet’ ve ‘dua’ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de yer yer farklı  anlamlarda, bazen de birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Kimi âyetlerde ‘davet’, bir çağrı, bir nida, bir seslenme anlamında geçtiği gibi, aynı kelime fiil ve isim olarak ‘dua, yakarış ve yardım isteği’ anlamında da kullanılmaktadır.

    

‘Davet’; aynı zamanda isimlendirme diyebileceğimiz bir şekilde de geçmektedir. Müşrikler, kendi elleriyle yaptıkları putlarına ilâh demektedirler, onları ilâhımız diye çağırmaktadırlar. Sonra da bu şekilde adlandırdıkları putlarından yardım istemektedirler.

 

“O’ndan başka çağırdıklarınız (dua ettikleriniz) ise size yardıma güç yetiremezler, kendilerine de.” [199]

 

Dikkat edilirse burada ilâh diye çağrılan putlardan bir şey isteme aynı kelime ile ifade edilmektedir. Bu çağrının arkasında bir dua, yani yalvarıp yakarma ve yardım isteme anlayışı yatmaktadır.

 

Biz ‘davet’ kelimesini sözlük anlamıyla, ‘dua’yı ise bir ibadet, bir kulluk eylemi, bir sığınma ve yardım isteği olarak almak istiyoruz. Buna göre çağrı Allah (c.c.)’tan insana doğru olursa ‘davet’,  kuldan Allah (c.c.)’a doğru olursa ‘dua’ dememiz uygun olacaktır.

 

Şöyle de düşünebiliriz: Sonsuz güç ve kudret sahibi Yüce Rabbimiz kendi yarattığı kulundan bir şey istemez, ona muhtaç değildir. Allah (c.c.)’ın insandan bir yardım istemesi, akıl ve din dışıdır. Böyle bir şey düşünülemez bile. Öyleyse Kur’an’da geçen ‘davet’ (Allah’ın duası) kullarını hidayete bir çağrıdır, bir uyarıdır ve kulluk yapmaları için onları bir teşviktir.

 

Yaratılmış, çok sınırlı gücü bulunan ve her zaman başkasına ve başka şeye muhtaç olan, aciz ve zayıf bir kulun Allah’tan (c.c.) bir şey istemesi de elbette diğer insanlardan istemesi gibi olamaz. Onun Allah’tan bir şey istemesi aşağıdan yukarıya doğru, aciz olandan güçlü olana doğru bir yakarıştır. Tazim (yüce sayma) anlayışı, samimiyet ve boynu bükük bir halde olmalıdır. Hatta Rabbin çağrısına uyup da mümin olanlar, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bile kendi aralarında seslendikleri gibi seslenemezler, O’nu sıradan bir insan gibi çağıramazlar. [200] 

                       

                                              Duanın Önemi

 

Her konuda Rabbine muhtaç, aciz ve güçsüz olan kula düşen görev, güçsüzlüğünü bilerek Rabbine dua etmesi, Rabb’e yakışan da kulunun içten yaptığı duayı dilerse kabul etmesidir.

 

Müminlerin Allah (c.c.)’a dua etmelerini emreden bizzat Rabbimizdir:

“Rabbiniz dedi ki: ‘Bana dua edin, size icabet edeyim (karşılığını vereyim). Doğrusu bana ibadet etmekten büyüklenenler (müstekbirler) boyun bükmüş olarak cehenneme gireceklerdir.” [201]

   

Bazı insanlar Allah (c.c.)’a muhtaç olmadıklarını düşünürler. Onlar kendilerini güçlü sanan kibirli kimselerdir (müstekbirlerdir). Böyle kimseler Allah (c.c.)’a dua etmeyi gereksiz sayarlar, O’na ihtiyaçları olmadığını sanarlar. Elbette bu anlayış çok büyük bir bilgisizliğin sonucudur. Allah (c.c.)’ın Rabbi olduğu evrenin (alemlerin) içinde dünyanın ne kadar bir yeri vardır? Dünyanın içinde ilk insandan son insana kadar geçmiş veya gelecek  insanlar arasında bir insanın varlığı nedir? Âyette, dua ile ibadet kavramlarının beraber anılması da önemlidir. Buna göre dua ibadetin bir parçasıdır ve birbirlerini bütünlerler.

 

Rabbimiz (c.c.) kullarına yakın olduğunu, dua edenlerin dualarına karşılık vereceğini, insanların O’nun çağrısına uymaları gerektiğin haber veriyor. [202]

 

Kur’an’ın birçok âyetinde Peygamberimiz (s.a.v.)’e sorulan sorulara ‘söyle ki, de ki’ sözüyle başlayan cevaplar verilmektedir.

 

Ancak bu âyette, ‘kullarım sana benden sorarlarsa ben onlara yakınım’  buyurmaktadır. Diğer âyetlerde olduğu gibi ‘de ki’ sözü kullanılmamıştır. Buradaki yakınlık ‘dua’ ile açıklanmıştır ki, bu dua’nın arada bir aracı olmaksızın Allah (c.c.)’a yapılması gerektiğine bir işarettir. Dua zamanı, Allah (c.c.) ile kul arasında hiçbir aracı yoktur. Tıpkı ibadette olduğu gibi.

 

Allah (c.c.) kendisine ibadet ve dua eden kullarına yakındır. Bu yakınlık elbette mecazi olup, Allah (c.c.)’ın kulun ibadet ve duasına önem verdiğini, bunları boşa çıkarmayacağını, dua ve ibadette bulunan kulun derecesinin yüksekliğini ifade eder. Allah (c.c), dua eden, kendisinden isteyen, kendisine başvuran, acizliğini, yetmezliğini idrak eden, bağışlanma dileyen kulunu sevmektedir. Çünkü dua etmek, bir anlamda Rabbe itaat ve boyun eğmektir. O’nun yüceliğine iman etmektir, O’nun her şeye gücünün yettiğini itiraf etmektir.

 Kulun bu şekilde davranması iman ve teslimiyettir.

 

Dua etmeyen kullarına karşı Allah (c.c.) şöyle sitem etmektedir:

“De ki: ‘Sizin duanız olmasaydı, Rabbim size değer verir miydi? Fakat siz gerçekten yalanladınız; artık (bunun azabı) kaçınılmaz olacaktır.” [203]

 

Hak dini yalanlayan kimseler dua etmekten kaçınırlar. Çünkü öyleleri yakaracak, çağıracak başka ilahlar bulurlar. Hallerini onlara arz ederler, yalancı ilahların onların imdadına koşmalarını beklerler. İman edip de Allah (c.c.)’a yakaran kulların dereceleri ise Allah’ın dilediği yere kadar yükselir.

      

Dua eden kulun kalbi Allah (c.c.)’tan başka bir şeyle meşgul olursa, duası  amacına ulaşmaz. Nefsin istekleri, Allah (c.c.)’ın dışındaki sevgiler ve amaçlar, duayı hedefinden uzaklaştırır. Dua’nın ihlas, samimiyet, alçak gönüllü bir halde olması gerekir. Kişi, kendi arzularına esir olduğu müddetçe Allah (c.c.)’a bu anlamda yaklaşamaz, arzular sürekli engel olurlar. Kur’an şöyle emrediyor:

“Rabbinize yalvara yalvara ve içten dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez. Düzene konulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesat) çıkarmayın; O’na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah’ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır.” [204]

 

Bu şekilde yapılan bir dua Allah (c.c.)’a yakınlık aracıdır ve ibadetlerin en üstünüdür. Peygamberimiz (s.a.v.):“Dua ibadetin iliğidir (özüdür)” [205] buyurmuştur.

 

Yine Peygamberimiz (s.a.v.)  “Dua ibadetin kendisidir” diyerek mümin Sûresi’nin 60. âyetini okudu. [206]

 

İslâm’da dua’nın önemine ve ibadet olarak faziletine ait sayısız hadis vardır. Bu hadislerde dua etmenin önemi, ne zaman, nasıl ve hangi yöntemlerle dua edileceği, kimlerin duasının kabul olunacağı, hangi kelimelerle dua etmenin daha iyi olacağı, dua’nın kulun hayatına getireceği şuuru, rahatlığı, dua ile Allah (c.c.)’ın yapacağı bağışları bulabiliriz.

 

                                      Dua Kime Yapılacaktır?

      

 Buna göre ‘dua’ müminler için ibadettir. Allah’ı (c.c.) Rabb bilip O’nun önünde secdeye kapananlar, ihtiyaçlarını Allah (c.c.)’a bildirirler ve O’ndan yardım dilerler. Nitekim Fatiha Sûresi’nde sürekli, ‘(Mü’minler)Yalnız sana sığınırız ve yalnız senden yardım dileriz.’ [207] ifadesini tekrar ederler.

 

Dua etmeyi önemsemeyenler, ibadeti önemsemeyenlerdir. Bu gibi kimselerin müstekbir oldukları yukarıda geçmişti. Ancak kibirliler, yani kendilerini üstün makamda görenler, Allah (c.c.)’tan bir şey istemeye tenezzül etmezler. Böyle bir anlayış şüphesiz sapıklığın ve azgınlığın ta kendisidir.

 

Gerçekte insan güçsüz olduğu için başkasının yardımına muhtaçtır. Sıkıştığı zaman birilerinden yardım ister. Ancak, insanın öyle ihtiyaçları olur ki, başkalarının onu karşılaması mümkün değildir. İşte böyle bir noktada Allah (c.c.)’a inanmayan inkârcılar ve O’na ortak koşan müşrikler bile ortak koştukları tanrılarını bir tarafa atar ve âlemlerin Rabbi Allah (c.c.)’tan yardım isterler.

 

“İnsana bir zarar dokundu mu, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken bize dua eder: zararı üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarar için Bize dua etmemiş gibi döner-gider...” [208]

 

İlk insandan günümüze kadar bütün insanların hayatında ibadet ve dua olayı var olmuştur. Din ve ibadet konularında geçtiği gibi, insan hak veya batıl olsun kesinlikle bir dine inanır. Allah (c.c.)’a inananlar O’nun, Allah’ı unutanlar ise ilah diye inandığı başka bir varlığın önünde ibadet eder, ona sığınır, ondan yardım ister, ya da ondan korkarlar. Dua etmek de bu tapınmanın bir parçasıdır. İster müslüman olsun, ister olmasın; kimileri rahata kavuşunca, kendini güçlü hissedince dua etmekten kaçınır. Bu gibilerin hayatında dua’nın yer almaması, konunun özünü değiştirmez. Onlar da dara düşünce sığınılacak ve yardım istenecek bir dayanak ararlar.

 

İslâm’a göre duanın ibadet olarak ayrı bir yeri vardır. İslâm’a göre dua, bir psikolojik rahatlama aracı değildir. Hele hele bazılarının zannettiği gibi, işleri görünmeyen bir ilâh’a havale etmek hiç değildir. Dua, bir korkunun, bir endişenin sonucunda bir sığınma, o ürpertiden kurtuluş arzusu da sayılamaz. Kimi dinlerde olduğu gibi kızgınlığından ve kötülüğünden kurtulmak üzere ilâhlara el açmak da değildir.

 

Dua bir iman, bir aksiyon, bir çaba ve uyanıştır. Allah (c.c.)’ı ve O’na ait hakimiyeti, ilâhlığı tanıma, itiraf etmedir. Hayatın amacını anlama, yaşayışı programa koyma, ilerisi için hazırlık yapma, Din için çalışmaya (cihada) karar verme, toparlanma ve eksikliklerini gidermedir.

 

Dua, Allah (c.c.)’ın makamından sürekli bir istemedir. Bu isteme mümin için itikat, bir şiar (müslüman olmanın işareti), bir hayat hedefidir. Mümin kimse özlediği İslâmî hayata dua ederek kapı açmaya çalışır. O, Allah (c.c.)’ın bitmez-tükenmez hazinelerini, iyi bir mümin olma uğruna ister, onların yeryüzüne inmesini niyaz eder.

 

Dua mümin için, yüce idealleri, dünya ve içindekilerden daha değerli şeyleri bulabilmenin, onlara ulaşmak için çaba göstermenin aracıdır. İnsanların yaşaması için araç kılınan ‘dünya ve ondan bir şeye sahip olmak’, ileriye gitmek değildir. İnsan için tekamül bunun da ötesinde yüce hedeflerdir.

 

Dua, mümini ayrılığın yalnızlığından kurtarır. Dua, müminin, aşkının, sevgisinin ve saygısının eyleme dönüşmüş şeklidir.

 

Mümin, dua etmeden önce duaya hazırlanır. Yani önce o fiilî duada bulunur. İbadetini noksansız yapmaya çalışır. Varacağı hedef için gerekli çalışmaları yapar. Tehlikelere karşı yeteri kadar önlem alır. Emredileni yapar, yasaklanandan kaçar. Bundan sonra da amelin kabulü için dua eder, gücünü aşan konularda Allah’tan yardım diler, eksiklerini tamamlaması, hatasının affı için Allah’a sığınır, tevbe eder. Allah’a bağlılığını ve sevgisini dua ile ortaya koyar.

 

Duaya hazır olma noktasında Peygamberimiz (s.a.v.)’in uygulamaları en güzel örnektir. O, her konuda yılmadan, usanmadan, kınayanların kınamasından korkmadan ısrarlı bir şekilde çalıştı, mücadele için gerekli olan şartları yerine getirdi. Hatta ayakları şişinceye kadar ibadete gece gündüz devam etti. Rabbinin rızası dışında hiçbir iş yapmamaya özen gösterdi. Peygamberlik görevini hakkıyla yerine getirdi ve sonra da ellerini açıp her an, belki günde yetmiş defa Rabbine dua etti. Dua ile Rabbine halini arz etti.

 

Mümin, her konuda üzerine düşen görevi yaptıktan sonra duaya da başvuracaktır. Kısaca ‘dua etmeye yüzü olacaktır’. Hiçbir şey yapmadan, çalışmadan, tehlikelere karşı önlem almadan, toplumun ve nefsin ıslahı için bir şey yapmadan, günahlardan korunmadan; ‘Rabbim, şunu yap, bunu ver, istersen affet, düşmanı kahret, ortalığı düzelt, ihtiyaçlarımızı gider’ demek dua değildir. Bu şekilde isteklerde bulunma duanın ihlasıyla bağdaşmaz.

 

                                               Duanın Amacı


 

Müslümanın  duasında kısaca üç önemli amaç olabilir:

1. Günahlarının affını isteme. Mümin, elinden geldiği kadar günahlardan

kaçınır. Ancak yine de hatalı olduğunu düşünerek sürekli affını ister, çaresizliğinden dolayı Allah (c.c.)’tan merhamet talebinde bulunur.

 

2. Ümit ve arzu. Mümin, hakkıyla ibadet edebilme, hidayette olabilme ve

Allah (c.c.)’ın yardımına ulaşabilme arzusu içindedir.

 

3. Allah (c.c.)’tan yardım, izzet, lütuf, rahmet, başarı isteklerinde bulunma. Bütün bu istekleri de gerekli çabayı gösterdikten sonra ortaya koyar. Mümin, emirleri yerine getirir, yasaklardan kaçar, kulluğunu en samimi bir şekilde yapmaya çalışır. Sonra da yukarıda sayılan şeyleri Rabbinden ister. Mağfirete ulaşmayı, cezadan ve gazaptan kurtulmayı, Allah (c.c.)’ın rızasını hak etmeyi arzu eder.

 

Duanın belli bir zamanı yoktur. Ancak hadislerde geçtiği gibi, gecenin son

içte birinde, farz namazların sonunda, savaş esnasında, ezan ile kaamet arasında, yağmur yağarken, secdede iken, seher vakitlerinde [209] Cuma saatinde, oruçlunun orucunu açtığı zamanda, Kurban bayramı arefesinde, Kadir gecesinde yapılacak dualar daha değerlidir ve kabul edilme ihtimalleri daha yüksektir.

 

Kur’an-ı Kerim’deki dua âyetleriyle, Peygamberimizin dualarıyla, ya da İslâm büyüklerinden bize ulaşan (me’sur) dualarla dua etmek mümkün olduğu gibi, kendi dilimizle, içimizden geldiği gibi dua etmemiz de mümkündür. Kendi halimizi ve isteklerimizi en iyi yine kendimiz dile getirebiliriz. Her dilde dua yapılabilir ve duanın Arapça olması da şart değildir.

 

Allah’ın (c.c.) güzel isimleriyle (esmaü’l-hüsna) ile dua etmek Kur’an’ın emridir. [210]

 

Bazı kimselerin duaları hemen kabul edilir. Bunlar; mazlumlar, misafirler ve çocuğuna dua eden babalardır.[211]

 

Aslında müminlerin ihlasla yapacakları bütün dualar kabul edilir. Mümin böyle duaların karşılığının nasıl verildiğini bilemez ama Kur’an dua edenlere Allah (c.c.)’ın karşılık vereceğini müjdeliyor. [212]

 

                                                Duanın Adabı

 

1. Dua etmek için Ramazan, arefe, bayram, Cuma ve özellikle seher vakitleri seçilmelidir. Ezan okunduğu, kamet edildiği, secde aralarında, namazların ardında, cihad ve savaş için saflar oluşturulduğu sıralarda yapılan dualar son derece makbuldür.

 

2. Kıbleye yönelerek dua etmek, dua ederken elleri omuz hizasına kadar kaldırmak.

 

3. Sesi fazla yükseltmeden, açık ile gizli arasında bir sesle dua etmek.

 

4. Dua ederken cümlelerde vezin ve kafiye aramamak, yapmacığa kaçmamak.

 

5. Huzur ve huşu içinde, umarak ve korkarak dua etmek.

 

6. Kabul olacağına inanarak içtenlikle dua etmek.

 

7. Israr ile dua etmek ve duayı üçer kere tekrarlamak.

 

8. Önce Allah (c.c.)’ın adını anarak Allah’a hamd ettikten (hamdele) sonra duaya başlamak. Hz Peygamber (s.a.v.): “Sübhane Rabbiye’l-Aliyyi’l-e’lal-Vehhab” diyerek duaya başlardı.

 

9. Duadan önce, hakkını çiğnemiş, kötülük etmiş olduğu kimselerden helallık almak, herkesin hakkını vermek, günahlara tevbe etmek, ibadet ve güzel işlere yönelmek suretiyle kalbi temizlemeye çalışmak.

 

10. Müslümanlardan intikam alma, onlara zarar verme gibi günah olan şeyleri istememek.

 

11. Allah (c.c)’a dua etmekten bıkmamak, umutsuzluğa düşmemek, dualarım kabul olmadı, dememek ve bir gün kabul edileceğine inanmak.

 

12- Eşine, malına beddua etmekten sakınmak.

      

Son olarak dua hakkında Alexis Carrel’ın dediği gibi diyelim: ‘Dua; yoksulluk ve aşktır.’ Buna; bilgi, hikmet, teslimiyet ve cehd’i de biz ilâve edebiliriz.



[199] A’raf sûresi,  7/197.
[200] Hucûrat sûresi,  49/1-2.
[201] Gafir sûresi,  40/60.
[202] Bakara sûresi,  2/186.
[203] Furkan sûresi,  25/77.
[204] A’raf sûresi,  7/55-56
[205] Tirmizî.
[206] Ebu Davud, Tirmizî, İbn-i Mâce.
[207] Fatiha sûresi,  1/5.
[208] Yunus sûresi,  10/12; Zümer sûresi,  39/49.
[209] Âl-i İmran sûresi,  3/17.
[210] A’raf sûresi,  7/180.
[211] Ebu Davud, İbni Mâce, Tirmizî,
[212] Ğafir sûresi, 40/60.  
 
 BU YAZI AŞAĞIDAKİ WEB SİTESİNDEN ALINMIŞTIR.
 
 
 

ACILARINIZI KUMA VE İYİLİKLERİ TAŞA YAZMAYI ÖĞRENİN

ACILARINIZI KUMA VE İYİLİKLERİ TAŞA YAZMAYI ÖĞRENİN

Bir hikaye, iki arkadaşın çölde yürüdüğünü anlatır.


Yolculuğun bir noktasında bir münakaşa olur ve biri diğerine tokat atar.

Tokadı yiyenin canı acır ama bir şey söylemeden kuma şöyle yazar:

"BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BENİ TOKATLADI".

Bir vahaya gelene kadar yürümeye devam ederler. Ve suya girmeye karar verirler. Tokadı yiyen bataklığa saplanır ve boğulmaya başlar ama arkadaşı kurtarır.

Yarı boğulmadan kurtulduktan sonra bir taşa şöyle yazar:

"BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM HAYATIMI KURTARDI".

Tokadı atan ve arkadaşının hayatını kurtaran sorar: "Canını acıttığımda kuma yazdın, neden şimdi taşa?"

Diğeri cevaplar:

"Birisi canımızı yaktığında kuma yazmalıyız ki
affetme rüzgarı silebilsin ama
biri bizim için iyi bir şey yaparsa
taşa kazımalıyız ki hiç bir rüzgar silemesin"