5 Mayıs 2017 Cuma

EFKAN VURAL - Hz.Peygamber ve Güven Toplumu

EFKAN VURAL - Hz.Peygamber ve Güven Toplumu




Ülkemizde her yıl Peygamberimizin  doğduğu 20 Nisan gününün  içinde bulunduğu hafta “Kutlu Doğum Haftası” olarak kutlanmaktadır.

Bu yıl  Diyanet işleri başkanlığı,  kutlu doğum haftasının ana temasını “Hz. Peygamber ve Güven toplumu” olarak belirlemiştir.

Hz.Muhammed henüz peygamber olmadan önce Mekke’liler ona “el-Emin” adını vermişlerdi. O “Muhammed’ül-Emin”’idi.
 Yani Mekkeliler ona  “Güvenilir Muhammed” diyorlardı.

Hz.Muhammed’in sözüne ve yaptığı işe güven duyan Kureyşliler Onun Kâbe hakemliğini memnuniyetle karşılamışlardır. Büyük bir sorun haline gelen Hacer’ul-Esved’in yerine konmasında hakemlik ederek ; güvenirliği sayesinde Hz. Muhammed,Kabilelerin birbirine girmesini önlemiştir.

Hz.Muhammed (s.a.v.)  peygamberlikle görevlendirildiğinde tek sermayesi “Güvenilir Oluşu”idi.Herkes onun dürüst ve güvenilir olduğunu biliyordu.

Allah Hz.Muhammed’e kavmini uyarmasını istedi. Peygamberimiz de akrabalarını Kâbenin yanına topladı.Onlara önemli bir haber vereceğini  söyledi.

Onlara şöyle seslendi:Şu tepenin arkasında düşman ordusu Mekke’ye saldırmak üzere hazır bekliyor,desem ne dersiniz?

Onlar hep bir ağızdan: Hiçbir zaman yalan dediğini duymadık. Sen doğru söylersin,dediler.

Onlar Muhammed’e tereddütsüz güveniyorlardı. Peygamberimiz onlara Allah’tan başka varlıklara tapmamalarını,kendisini peygamber olarak kabul etmelerini söyledi. Onlar  yetim birine inanmayı gurur edindiler,mevkilerinin yok olacağı endişesiyle peygamberimize inanmak istemediler. Ama Muhammed’in doğru söylediğini çok iyi biliyorlardı. Çünkü Hz.Muhammed hiçbir zaman yalan bir şey söylememişti.

Peygamberimize ashabı çok güveniyordu. Onun her zaman doğru ve dürüst olduğunu görüyorlardı.

Peygamberimiz miraç gecesinde,Kâbe’den alınıp, Kudüs’e ve oradan da Sema’ya çıkarılarak , orada Yüce Allah ile görüştüğünü anlattığı zaman Müşrikler, O anda Mekke’dışında olan Hz.Ebubekir’e bu olayı haber veriyorlar. Ve O’na şimdi de Muhammed’e inanacak mısın? Diyorlar. Hz.Ebu Bekir de bunu kim söyledi,dedi. Onlar da bunu Muhammed söyledi. Bunun üzerine Hz.Ebu Bekir, bunu Muhammed söylediyse doğrudur. Çünkü Muhammed hiçbir şekilde yalan konuşmamıştır.Ona inanırım.


Mekkeliler,kıymetli eşyalarını çok güvendikleri Muhammed’e emanet ediyorlardı.Peygamberimiz de kendisine teslim edilen  emanetleri çok iyi koruyordu.

Mekkeli Müşrikler İslâmın yayılmasını kökten önlemek için peygamberimizi öldürmeye karar verdiler. Bir grup genç peygamberi öldürmek için evinin önüne geliyorlar. Peygamberimiz kendisine emanet bırakılan kıymetli eşyaları sahiplerine vermek üzere hepsini birer birer Hz.Ali’ye  gösteriyor.

 Peygamberimiz öldürüleceği zaman bile kendisini, öldürmeye gelenlerin emanetlerini düşünüyor ve onları sahiplerine vermek üzere Hz. Aliyi görevlendiriyor.
Kendisini öldürmeye gelen Müşriklerin,emanetlerine önem veren Hz. Muhammed böylelikle herkesin güvenini kazanıyor.

İşte güvenli insan bu, işte örneğimiz bu,güvenilir olmak her şeyin üstünde olmalıdır. Her yerde ve her zaman güvenilir olmaya çalışmalıyız.

Peygamberimiz yaptığı anlaşmalara uyar,verdiği sözleri yerine getirirdi.

Her zaman olduğu gibi bugün de  güvenilir insanlara ve güvenli bir topluma ihtiyaç vardır. Bizler Türk toplumu  olarak daha güvenilir, daha sağlam inançlı ve karakterli olmalıyız. 

Böyle Yüce bir dine , peygambere  ve köklü bir tarihe sahip olmamız bizim için bir şanstır.

Bunun için bizler peygamberimiz gibi dürüst ve güvenilir olmalıyız. Söylediklerimizde ve hareketlerimizde  doğru olmalıyız. Sırat-ı müstakım üzerinde olmalıyız.




Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

 “Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür ” (Hud suresi,112.ayet)

Emanetleri, önemli görev ve sorumlulukları liyakat sahibi ehil olanlara vermek gerekir. Böylelikle güven oluşumu gerçekleşir.

Yüce Allah şöyle buyurur: “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor…” (Nisa suresi,58.ayet)




Güven toplumunu oluşturmamız için aşağıdaki hadis-i şeriflere uygun hareket etmeliyiz:

Bir gün sahabeden biri  Peygamberimize: "Ey Allah'ın Resulü, bana İslam hakkında öyle bir bilgi ver ki, bana yetsin ve sizden başka kimseye İslam'dan sormaya hacet bırakmasın" dedim. Şu cevabı verdi: "Allah'a inandım de, sonra da dosdoğru ol" buyurdu.” (Müslim,İman,62)

“Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.” (Nesâi,İman.8)

“Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Buhari,iman.7)

"Mü'minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir organı hasta olduğu zaman, diğer organlar da  bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar. (Buharî, Edeb 27)

Peygamberimizin tavsiyelerine uymalıyız. Özellikle peygamberimizin doğruluk ve dürüstlüğünü şiar edinmeliyiz.

Herkesin güvene bileceği kişilerden olmaya çalışmalıyız. İşimizde gücümüzde dürüst ve adaletli olmalıyız. Görev ve sorumluluklarımızı , kanunun ve kurallara uygun bir biçimde en güzel şekilde yerine getirmeliyiz.

Yaptığımız her şeyde , Allah’ın bizi gördüğünü ve yaptıklarımızın hesabını bize soracağını bilmeliyiz. Ve ona göre hareket etmeliyiz.







Güvenli bir kişi olmak  ve güven toplumunu oluşturmak için adım atalım.

Güvenli adımlarla huzura kavuşalım ve güvenli toplum olalım….

Ne mutlu güvenilir olan kişilere ve güvenilir olan toplumlara…

 
Efkan VURAL

Bu yazı aşağıdaki sitelerde yayınlanmıştır:

 


 
 

İnsanları Affetmek Ve Bağışlamak

İnsanları Affetmek Ve Bağışlamak


(123) İnsanları Affetmek Ve Bağışlamak

243— Enes (Radiyallahu anh) 'den rivayet edildiğine göre:

Bir Yahudi kadın, Peygamber (SallatlahüAleyhiveSellem)'e zehirlen­miş (ve pişirilmiş) bir koyun getirdi. Peygamber ondan yedi. Sonra ka­dın yakalanıp getirilince:

«Bunu öldürelim mi?» diye Peygambere soruldu.

Peygamber (Sallallahii Aleyhi ve Sellem):

«Hayır!» dedi.

Enes demiştir ki:

«O zehirli etin tesirini halâ Resûlüllah (Sallallahü Aleyh! ve Selem) in küçük dilinde görür dururum.»[484]

Hakim, Müsledrek'inde Ebu Sa'îd El-Hudrî 'den bu hâdiseyi şöyle anlatmaktadır:

Hayber'de bir Yahudi kadını. Peygamber (Salltülahü Aleyhi ve Sellem)* pişirilmiş bir koyun kediye etti. Bundan yemek için ashab ellerini uzatınca. Peygamber onlara :

«Ellerinizi çekin, zira bu koyunun azalarından biri bana haber ve­riyor ki, koyun zehirlenmiştir.»

Bunun üzerine kadın çağırtılıp kendisine soruldu :

«— Bu yemeğini zehirledin mi?»

Kadın:

«— Evet, dedi. İstedim ki, eğer yalancı Peygambersen, insanları kurta­rayım. Eğer sadık Peygambersen, Allah sana zehirli olduğunu bildirecektir.»

Sonra Hazreti Peygamber :

«Besmele çekerek yiyiniz.» dedi.

Biz de yedik. Hiç birimize zarar vermedi.

Bir rivayete göre de, Bişr ibni'l-Berrâ, Hazreti Peygam­berle zehirli etten yiyerek onun tesiri ile öldü. Bunun vefatına sebep olan Yahudi kadın da kısas cezası ile öldürüldü.

Bir rivayete göre de, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), zaman zaman bu zehİrin tesirini kendilerinde hissederlerdi. Bunun tesiri İle de, ay­rıca sehadet mertebesine nail olmuşlardır.

Hadîs-i şeriften şu hükümler çıkmaktadır:

1— Müslüman olmıyan bir kimseden (Ehl-i kitabdan} hediye kabul et­mek caizdir. Ehl-i kitabın kendi dinleri uyarınca kesmiş oldukları hayvan­ların etini yemekte beis yoktur.

2— Bir kusur veya günâh işliyenin kusurunu bağışlamak bir fazilettir. Ancak başkasının ölümüne sebebiyet veren bir cinayet olursa, maktulün veresesinin talebi ile kısas yapmak icab eder.[485]

244— (59-s) Abdullah îbni Zübeyr (Radiyallahu anh)'den Minber üze­rinde şöyle dediği işitilmiştir;

«Bağışlama yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.» (A'raf Sûresi, Âyet: 190)

Âyeti okuduktan sonra dedi ki;

«Allah'a yemin ederim! Bu âyet-i kerîme ile, insanların ahlâkından en kolayını almaktan başka bir şey ile emredilmemiştir. Allah'a yemin ederim ki, ben insanlarla arkadaşlık ettiğim müddet bunu uygulayacağım, (insanlar için günah olmıyan kolay tarafı tutacağım, onlara iyi muamele edip güçlük çıkarmıyacağım).[486]

A'raf sûresinin 199 uncu âyet-İ kerîmesinde üç hususa işaret buyurulmaktadır :

1— İnsanlara afv ile muamele etmek. Afvın lügat manâsı, bağışlamak, silmek, yok etmektir. Afv kelimesi Cenab-ı Hak'ka nispet edildiği zaman, kullarına azab etmeyişi, onların günâhlarını mahvedişi ve silmesi manâsını taşır. Ayrıca bir şeyin en iyisine, en seçkinine ve enfesine de afv denir. İn­sanların afv ile muamele etmesi, hem kendilerine edilen zulmü bağışlama­ları, hem de ahlâkın iyi ve kolay tarafını seçerek hemcinsleri ile geçinmeleri ve idare etmeleri demektir. İşte Cenab-ı Hak bize bunu emretmektedir.

2— İkinci husus olarak Allah Tealâ bize ma'rufu (iyilik etmeyi) emret­mektedir. Allah Tealânın ve Peygamberinin emirleri gereğince hareket et­mek ve bu buyrukları tavsiye edip öğretmek hep maruf olan işlerdir. Her mükellef elinden geldiği kadar öğrenip yaşamak ve başkasına da öğretip tatbikine çalışmak sorumluluğunu taşır. Bu, müminlere dü^en önemli bir vazifedir.

3— Cahillerden yüz çevirmek. Gerçeği kabul etmiyen ve söz dinlsmi-yen inatçı cahillerden hoş ve iyi bir hareketle yüz çevirmek gerekir. Çünkü cahiller sözlerini bilmezler, fesad çıkarmtya sebep olurlar ve ahengi bo­zarlar. Buna meydan vermemek için sabırla ve yumuşak bir huyla müca­deleyi terk etmek lâzımdır.

Hepimize ölüm yaklaşıyor

Hepimize ölüm yaklaşıyor
 

İstanbul’da medfun Ömer Ziyaeddin Dağıstani hazretlerine ”rahmetullahi aleyh“, bir gün;
- Cehennemden kurtulmak için ne yapalım? diye sordular.

Cevabında;
- Cehennemden kurtulmak isteyen, helal ve haramları iyi öğrenmeli, helal kazanıp, haramdan kaçmalıdır, buyurdu.

Ve ekledi:
- Ecel gelince, insanı uyandıracaklar, gözleri kulakları açacaklar.

Sordular:
- Ölünce mi uyanacağız yani hocam?
- Evet. Ama o zamanki pişmanlık işe yaramayacak, rezil olmaktan başka, ele bir şey geçmeyecektir.

Şöyle devam etti:
- Hepimize ölüm yaklaşıyor. Ahiretin çeşit çeşit azapları, insanları bekliyor. İnsan öldüğü zaman, kıyameti kopmuş demektir.

Şöyle bitirdi:
- Ölüm uyandırmadan önce uyanalım!

- Ne yapalım efendim? dediler.
- Önce, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğrenelim.

- Sonra hocam?
- Sonra şu birkaç günlük ömrü, bunlara uygun geçirelim. Kendimizi ve aile efradımızı ahiretin çeşitli azaplarından kurtaralım!

Söz taşımak fenadır

Bir gün de nasihat istediklerinde,
- "Nemime"den çok sakının, buyurdu.

- Nemime nedir efendim? dediler.
- Fitne çıkarmak için Müslümanlar arasında söz taşımaktır, buyurdu.

Ve ekledi:
- Yalan söylemek ve iftira etmek de haramdır. Bunlardan da sakınalım.

Sordular:
- İnsanların ayıplarını örtmek sevaptır değil mi hocam?
- Elbette. Ayrıca insanların kusurlarını affedin ki, bu da çok sevaptır.

- Başka nasihatınız efendim?
- Hanımınıza ve çocuklarınıza, acıyın kardeşlerim.

- Nasıl acıyalım hocam?
- Onlara İslamiyet’i öğreterek.

- Başka hocam?
- Onları fena arkadaşlardan koruyarak

- Fena arkadaş nedir ki efendim?
- Kötü arkadaş; insan olabileceği gibi, dini ahlakı bozan kitap, gazete ve her türlü neşriyat da kötü arkadaştır.
 
 
 
 

4 Mayıs 2017 Perşembe

RECÂ

RECÂ

‘Reca’, sözlükte ummak ve beklemek demektir.

Tasavvufçulara göre Recâ, gelecekte vuku bulacak bir şeyi beklemek ve ummaktan duyulan lezzettir. Beklenen şeyin olması, bir takım sebeplere dayanır. Eğer bu sebepler yerine getirilmiş ise o güzel şeyin olmasını beklemeye, recâ demek doğrudur. Fakat bu sebepleri yerine getirmeden o şeyi beklemek, recâ değil, gurur (aldanma) ve aptallıktır. Şayet bu sebeplerin var olup olmadığı bilinmiyorsa bu beklemeye ‘temenni’ denir.

Buna göre recâ, ancak kulun, kendi iradesi içerisindeki işleri yerine getirdikten sonra, arzu ettiği sonucu beklemesidir.

Ondan sonra sonuç, Allah (c.c.)’ın lütuf ve iradesine bağlıdır. Kul, iman tohumunu ekip onu ibadet suyu ile sular, kalbi kötü ahlak dikenlerinden temizler de Allah (c.c.)’tan mağfiret beklerse o bekleyişi gerçekten recâ’dır. Ama iman tohumunu ibadet suyu ile sulamaz, kalbini kötü huylarla kirli bırakır, dünya zevklerine dalar da Allah (c.c.)’tan mağfiret beklerse bu bekleyiş recâ değil, ahmaklık ve gururdur. Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmuştur: “Onların ardından, yerlerine geçip kitaba varis olan birtakım insanlar geldi ki onlar, şu alçak (dünya)’tan yararlanıyorlar. ‘Biz nasıl olsa bağışlanacağız’ diyorlar.

Kendilerine, ona benzer bir yarar daha gelse onu da alırlar. Peki ‘Allah hakkında, gerçekten başkasını söylememeleri’ hususunda kendilerinden Kitap Misâkı (Kitap’ta bu hususta kendilerinden söz) alınmamış mıydı? Ve onun içindekini okuyup öğrenmediler mi? Ahiret yurdu (günahlardan) korunanlar içindir.

Düşünmüyor musunuz?” Bundan dolayı arifler, amelsiz recâ’nın doğru olmayacağı konusunda görüş birliği içindedirler. Ebû Alî er-Rüzbâri: ‘Havf ve recâ, kulun iki kanadı gibidir. İkisi de eşit olursa kuş düzgün durur ve uçar. Biri eksik olursa kuşun uçuşu zayıflar. Kanadın ikisi de giderse kuş, ölüm sınırına girer.’ Sülemî de şöyle diyor.

‘Havf ve recâ, kulu her halinde, fiilinde ve vaktinde doğrultan iki yulardır. Ne zamanki bunlardan biri diğerinden fazla olursa kul hareket edemez, ilerleyemez.

Bunun için kul, havf halinde recâ’ya; recâ halinde havfe sarılmalıdır ki hali dengeli ameli düzgün olsun. Çünkü havfın ağır basması, umutsuzluğa; recâ’nın ağır basması da aşırı güvenle gevşekliğe götürür.’ Demek ki recâ, gerek sâlik (Tasavvuf yoluna başlayan), gerek ârif herkes için geçerlidir. Recâ’dan bir an ayrılan helâke yaklaşır. Çünkü kul, ya Allah (c.c.)’ın mağfiretini, ya bir hatasını düzeltmeyi yahut bir amelinin kabulünü, yahut da istikâmetinin gerçekleşmesini ve devamını, Allah (c.c.) katında bir mertebe almasını umar. Bunları veya bir kısmını ummayan sâlik yoktur. Öyle ise sâlik, her zaman recâ içindedir. Ebû Al’i ed-Dakkak: ‘Havf, nefsine ...cağım, cağım, inşallah yaparım gibi bahane bulma fırsatı vermemektedir.’ demiştir. Hâlem el-Asam: ‘Her şeyin bir zîyneti (süsü) vardır, ibadetin ziyneti de havf (Allah’tan korkmak) dır’ demiştir. Vâsıtî: ‘Korku ve recâ; nefsin kötü huylarına dalmaktan engelleyen iki dizgindir. Ama Hak, sırlara hakim olursa artık recâya ve havfa yer kalmaz.’ demiştir.

Abdullah bin Mübârek: ‘Gönüllerde sürekli gözetim, ölünceye dek korku çalkalanır.’ demiştir. Yahyâ ibn Muâz şöyle demiş: ‘Neredeyse günahlarımla seni recâm (ummam), amelimle seni recâma (ummama) galip geliyor. Çünkü ben, amellerimi yaparken ihlâsa dayandığımı sanıyorum. Ben kendim, afetlerle müptelâ iken amellerimi nasıl afetlerden koruyup temizleyebilirim? Ama günahları yaparken kendimi senin affına dayanır görüyorum. Senin sıfatın cömert iken bu günahları nasıl bağışlamazsın?’ ‘Recâ’nın alâmeti, gücü ölçüsünde tâatlere yönelmek, havfın alâmeti, bütün aykırılıklardan uzaklaşmaktır. Havfın hakikati, ancak râcî’ye; recâ’nın hakikati de ancak hâife doğru olur. (Ancak râcî, gerçek korkuya erer ve ancak hâif, gerçek recâ yı bulur.)’ Yüce Allah buyurmuştur: “O (tanrı diye) yalvardıkları da, onların (Allah’a) en yakın olanları da Rablerine yaklaşmak için vesile ararlar; O’nun rahmetini umarlar, azâbından korkarlar.” Birçok peygamberi ve Hz. Zekeriyyâ’yı andıktan sonra da onları şöyle övmektedir. “Gerçekten onlar hayır işlere koşarlar, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi ve bize derin saygı gösterirlerdi.” Tâatlere çalışan kul, masiyetten (günahlardan) uzak durur, günahı değil, iyiliği sever, nefsini beğenmez, böbürlenmezse tevbesinin kabulünü umabilir. Çünkü Yüce Allah buyurmuştur: “Onlar ki inandılar, göç ettiler, Allah yolunda savaştılar; işte onlar, Allah’ın rahmetini umarlar. Allah çok bağışlayan. Çok merhamet edendir.” , “Allah’ın Kitâbını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık sarfedenler, asla batmayacak bir ticaret umarlar.” Yani ancak böyle olanlar, Allah (c.c.)’ın rahmetini umarlar. Yahya ibn Muâz şöyle demiştir: ‘Bana göre en büyük aldanma, günâhlara dalıp dururken bunlardan pişmanlıkla el çekmeden affı ummak; ibâdet etmeden Allah (c.c.)’a yakın olmayı beklemek; cehennem tohumunu ekip cennet (bahçe) bitmesini beklemek; isyanlar ile, itâat edenlerin evine girmeyi istemek, eylemsiz ödül beklemek; aşırı davranışlar yaparken Allah (c.c.)’tan temennîlerde bulunmaktır.’ İlmin doğurduğu bir hal olan recâ, beklenen şeyin olması için gereken işleri yapma sonucu verir. Kul, itâatlerle nefsin arzularını kırmaya çalışırken Allah (c.c.)’ın rahmetinden umudunu kesmez. “Çünkü kâfirlerden başkası, Allah’ın rahmetinden umut kesmez.”

Korku, recânın zıttı değil, onun arkadaşıdır. Onunla birlikte, rehbet yolu ile mücahedeye sevk eden bir etkendir. Recâ rağbet yolu ile mücahedeye sevk ederken, havf da rehbet yoluyla mücahedeye sevk eder.

Demek ki recâ hali, uzun ameller yapmaya, ibâdet ve itaâtler devam etmeye yöneltir. Recâ içinde bulunan, Allah (c.c.) için yaptığı amellerden, Allah (c.c.)’a yalvarıp yakarmaktan zevk alır. İşte bu, recânın alâmetlerindendir. Yahyâ ibn Muâz şöyle demiş: ‘Sırf havf faktörü ile, Allah (c.c.)’a ibâdet eden kimse, düşünceler zikrinde dalar. Sırf recâ faktörü ile Allah’a ibâdet eden, kurtuluş gururu içinde zayi olur. Havf ve recâ ile Allah (c.c.)’a ibâdet eden, zikir caddesinde doğru yürür.’ Havf ve recâ, karşılıklı iki esastır.

Mümin, bu ikisi arasında dengeli; ümit ve korku, aşırı gitme, geri kalma arasında ölçülü durur. Mekhûl ed-Dımaşkî demiş ki: ‘Yalnız havf ile Allah (c.c.)’a ibadet eden Harûrî’dir. Yalnız recâ ile Allah’a ibâdet eden Mürcii’dir.

Yalnız muhabbet ile Allah’a ibadet eden zındıktır. Fakat hem havf, hem recâ, hem de muhabbetle Allah’a ibadet eden muvahhiddir.’ O halde bunların hepsini birleştirmek gerekir. Ancak ölüm halinden önceki zamanlarda havfın ağır basması daha uygundur. Fakat ölüm halinde de recâ ve güzel zannın ağır basması daha uygundur. Çünkü havf, amele sevk eden bir kamçı görevini yapar. Ölmek üzere olanın, artık amel yapma fırsatı kalmamıştır. Amel yapmazken korkusu da artarsa dayanamaz ve bu, onun ölümünü çabuklaştırır.

Fakat o durumda recâ rahatlığı, kalbini güçlendirir, af ve mağfiret umduğu Rabbine sevgisini arttırır.

Herkes dünyadan Allah (c.c.)’ı severek ayrılmalıdır ki Allah (c.c.) ile buluşmayı da sevmiş olsun. Kim Allah (c.c.) ile buluşmayı severse Allah (c.c.) da onunla buluşmayı sever.

Çünkü kişi, sevdiğiyle beraberdir. Hz. Alî, (r.a.) çok günahından korkarak umutsuzluk içine düşen bir adama: ‘Ey adam, Allah (c.c.)’ın rahmetinden umutsuzluğun, yaptığın günahlardan daha büyük bir günahtır’ demiştir. Hadîs-i şerifte de: “Kul bir günah işler de tevbe ederse Yüce Allah meleklerine “Şu kuluma bakın, bir günah işledi, kendisinin, bağışlayan, günâhkarı cezalandıran bir Rabbi olduğunu bildi (de tevbe etti), tanık olun, ben onu bağışladım!” der.” Aşağıdaki hadislerde de Allah (c.c.)’ın rahmetinin bolluğu vurgulanarak insanlara umut aşılanmaktadır: “Eğer kâfir, Allah’ın rahmetinin ne derece bol olduğunu bilseydi, O’nun cennetinden umut kesmezdi.”

“Allah, yaratıkları yaratmazdan önce kendi nefsine rahmeti gerekli görmüş: “Rahmetim, gazabımı yenecektir.” diye yazmıştır.”

“Siz günah işlemeseydiniz, Allah günah işleyecek bir halk yaratırdı ki onları bağışlasın!”


BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=684
 

En kıymetli ibadet

En kıymetli ibadet
 

Büyük İslam âlimlerinden Kâdî Muhammed Zâhid “kuddise sirruh” hazretleri, bir gün namazın öneminden bahsederken;

- En kıymetli ibadet, beş vakit namaz kılmaktır, buyurdu. Namaz kılan, dinini doğrultmuş, kılmayan ise yıkmış olur.

Ve ekledi:
- Hadis-i şerifte; (Kıyamette, önce namazdan sorulacaktır. Namaz doğru kılındı ise, kurtulacaktır. Namazı bozuk ise, işi kötü olacaktır) buyuruldu.

Ve özetledi:
- Namazını kılan bir kimse, Müslümandır.

Sordular:
- Ya kılmazsa efendim?
- Kılmayanın Müslümanlığı şüphelidir.

Deniz yanında damla gibi
Bir gün de sohbetinde;
- Farz ibadetin yanında nafile ibadetlerin hiç kıymeti yoktur, buyurdu. Deniz yanında, damla kadar bile değildirler.

Ve ilave etti:
- Melun şeytan, müminleri aldatarak, farzları küçük gösteriyor. Kazaları kıldırtmayıp, nafilelere yol gösteriyor. Zekat verdirmeyip, nafile sadakaları güzel gösteriyor.

Ve altını çizdi:
- Halbuki, zekat niyeti ile fakire bir altın vermek, yüzbin altın sadaka vermekten daha sevabtır.

- Neden efendim? dediler.
- Çünkü zekat vermek, farzı yapmaktır. Zekat niyeti olmadan verilenler ise, nafile ibadettir.

En mesut insan kimdir?

Bir gün de;
- Dünyada en mesut insan, hak söze Peki diyendir, buyurdu. Olmak için, ölmek lazım.

Ve izah etti:
- Yani iyi Müslüman olmak için kızmayın, sabredin. Huzurlu olmak isteyen, yüzünü ahirete çevirsin. Yani bırakın başkasını. Kendinize dönün. Ahirette, size sizden sorulacak, başkasından değil.
 

 
 

3 Mayıs 2017 Çarşamba

Efkan Vural - Doğruluk

Efkan Vural - Doğruluk

 
İnsanın yaptığı iş ,davranış,ve sözlerinde gerçekçi olması doğruluktur. İnsanlar birbirleriyle olan ilişkilerinde  doğruluk üzerinde olmaları erdemliliktir.
 
Toplumun huzur ve güveni için herkes doğruluktan yana olmalıdır.
 
Doğruluk aklın,ilmin ve insanlığın birleştiği bir yoldur.
 
Doğruluk istikamet demektir. İstikamet genel ahlak kurallarına uygun bir biçimde hayatı düzenlemektedir.
 
Doğruluk, dini mübin üzere yaşamaktır.
 
Doğruluk,aklın ve ilmin yolundan gitmektir.
 
Doğruluk Hak ve adalet yolundan yürümektir.
 
Doğruluk, insanlığımızı unutmamaktır. Ve insanca yaşamaktır.
 
Doğruluk kul hakkına riayet etmektir. Başkalarının özgürlüklerini engellememektir.
 
Yüce dinimiz  müslümanların  doğruluktan ayrılmamasını emretmiştir. Doğruluk  Müslümanlar da bulunması gereken güzel davranışların başında gelir. Bunun için Yüce Allah her namazın bütün rekatlarında Fatiha suresinde bize doğruluğu ve doğruluk üzerinde olmayı şöyle hatırlatıyor:  “Bizi doğru yola ilet.” (Fatiha suresi,6.ayet)
 
Doğrulukla ilgili Yüce Allah aşağıdaki ayetlerde şöyle buyurmaktadır:
 
“Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.”(Tevbe 9/119)
 
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol; seninle birlikte tevbe edenler de (dosdoğru olsunlar) ve aşırı gitmeyin. O, yaptıklarınızı görmektedir.”(Hud suresi,112.ayet)
 
“Müminler emanetleri korur ve verdikleri sözleri yerine getirirler.”(Mü’minun suresi,8.ayet)
 
“Ey iman edenler! Verdiğiniz sözleri yerine getirin.” (Maide suresi, 1)
 
“Doğrusu, 'Rabbimiz Allah'tır' deyip, sonra da dosdoğru gidenlere korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.”(Ahkaf suresi,13.ayet)
 
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) de bize doğru olmamızı tavsiye etmiştir.
 
Bir gün sahabeden biri  Peygamberimize: "Ey Allah'ın Resulü, bana İslam hakkında öyle bir bilgi ver ki, bana yetsin ve sizden başka kimseye İslam'dan sormaya hacet bırakmasın" dedim. Şu cevabı verdi: "Allah'a inandım de, sonra da dosdoğru ol" buyurdu.” (Müslim,İman,62)
 
Doğruların dünya ve ahrette kurtuluşa ereceklerini  ve cennete gideceklerini Peygamberimiz şöyle bildirmektedir:
 
“Doğruluktan ayrılmayınız. Doğruluk sizi iyiliğe, o da sizi cennete ulaştırır. Kişi doğru olur ve daima doğru iş yaparsa Allah katında sıdıklardan(doğrulardan) yazılır. Yalandan sakınınız. Yalan da insanı günaha, o da cehenneme götürür. Kişi durmadan yalan söyler ve yalan üzere iş yaparsa Allah katında yalancılardan yazılır.” buyurmuştur. (Buhârî, Edeb, 69)
 
 
İnsan,hayatının her anında doğruluktan ayrılmamalı,doğruluk üzerinde yaşamalıdır. İnsan olmanın gereği de budur.
 
Ne mutlu doğru olanlara ve doğrularla birlikte olanlara…
 
Efkan VURAL
 
 
 

GIYBET KANSER GİBİDİR

GIYBET KANSER GİBİDİR

Gıybet, din kardeşinin işitince üzüleceği bir kusûrunu arkasından söylemekdir. Ya’ni belli bir mü’minin aybını, onu kötülemek için arkasından söylemek, gıybet olur. Meselâ, bedeninde, nesebinde, ahlâkında, işinde, sözünde, dîninde, dünyâsında, hattâ elbisesinde, evinde bulunan bir kusûr arkasından söylendiği zaman, bunu işitince üzülürse, gıybet olur. Kapalı söylemek, işâret ile, hareket ile bildirmek, yazı ile bildirmek de, hep söylemek gibi gıybetdir.


Bir müslümanın günâhı ve kusûru söylendikde, elhamdülillah biz böyle değiliz demeleri, gıybetin en kötüsü olur. Birisinden bahs edilirken, elhamdülillah, Allah bizi hayâsız yapmadı gibi, onu kötülemek, çok çirkin gıybet olur. Falanca kimse çok iyidir, ibâdetde şu kusûru olmasa, dahâ iyi olurdu demek gıybet olur.

Bid’atleri, mezhebsizliği yayarak ve âşikâre günâh işlemeğe devam ederek, müslümanların doğru yoldan ayrılmalarına sebeb olanı, bunun zararından korunmaları için müslümanlara tanıtmak gıybet olmaz ise de bunu fitneye sebep olmayacak şekilde bildirmelidir.
Gıybet kanser gibidir. Girdiği vücud iflâh etmez. Bugün insanların çoğunun gıybet kanserine yakalandıkları müşâhede edilmektedir. Bu gıybet âfetinin salgın haline geldiği herkesce mâ’lûmdur.

Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmin Hucûrât sûresi, 12. âyet-i kerîmesinde, sû-i zandan kaçınmayı emr etmekde, birbirini çekiştirmeyi men etmekde, gıybeti ölü kardeşinin etini yemeğe benzetmekdedir.

Bazı hadîs-i şeriflerde buyuruldu ki:
“Gıybetden uzak olunuz, çünki gıybet zînâdan fenâdır. Zînânın tevbesi kabul edilir ama, gıybet edilen helâl etmeyince tevbesi kabul edilmez.”


“Mi’rac gecesi Cehennemi bana gösterdiler, etleri parça parça edilip, ağızlarına konduğu birtakım insanlar gördüm. Kendilerine bu kokmuş etleri yiyin diyorlardı. Bunların kimler olduğunu sual etdim. Cehennem meleklerinin reîsi Mâlik, bunlar gıybet edenlerdir, gıybet edenler şeytânın dostlarıdır, dedi.”

“Cehennemden en son çıkarılan kimse, gıybetden tevbe edendir. Yani tevbe ederken helâlleşmeyendir. Cehenneme girenlerin ilki ise gıybetden tevbe etmeden ölen kimsedir.”

“Bir gıybet edeni, Allahü teâlâ, on şey ile cezalandırır:

1- Rahmetinden uzak eder.
2- Meleklerden uzak eder.
3- Taatini, iyiliklerini yok eder.
4- Resûlullahın ruhunu ondan çevirir.
5- Allahü teâlâ ona gadab eder.
6- Ruhunu teslim ederken onu baş aşağı eder.
7- Kabir azabını şiddetli eder.
8- Ölüm zamanında amellerini sevâbsız bırakır.
9- Cehenneme yakın eder.
10- Cennetden uzak eder.”

“Bir kimseyi tiksindirecek bir sözü dinlemek, doğru olsa da o kimseyi giybet olur.”

“Gıybet, insanın sevâbını, iyi amellerini, ateşin kuru odunu yakdığı gibi yakar.”

“Kıyamet günü, bir kimsenin sevâb defteri açılır. Ya Rabbi! Dünyâda iken, şu ibâdetleri yapmışdım. Sahifede bunlar yazılı değil, der. Onlar, defterinden silindi, gıybet etdiklerinin defterlerine yazıldı, denir.”


 “Kıyamet günü bir kimsenin hasenât defteri açılır. Yapmamış olduğu ibâdetleri orada görür. Bunlar seni gıybet edenlerin sevâblarıdır, denir.”

Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma vahy eyledi ki, “Gıybet edip tevbe eden kimse Cennete en son gidecekdir. Gıybet edip, tevbe etmeyen kimse Cehenneme en önce girecekdir.”

Gıybet, hem Allah huzurunda ve hem de insanların hakkı olması bakımından çok büyük mes’ûliyeti mûcib bir hata ve büyük bir günâhdır. Gıybet edenlerin dili, kıyamet günü fecî bir manzara arz ederek bütün mahlûkat arasında mahcûb ve rezîl olacakdır.

Gıybet söylemek veya dinlemek çalgıdan ve oyundan daha büyük günahdır. İbâdetlerin sevâbını yok eder. Zahmet çekerek, sıkıntılara katlanarak ibâdet yapıp da, bunun sevâbını yok etmek, akılsızlık, cahillik ve ahmaklık değil midir? İbâdetler Allahü teâlâya arz olunurken bunları gıybet ve faidesiz sözlerle sahibimizin karşısına çıkarmak kadar edebsizlik olur mu?

Halid bin Rebi’ hazretleri anlatır:

“Dostlarım bir müslümanı gıybet etdiler, ben mâni olmadım. O gece rü’yada siyah bir kimsenin, pis kokulu domuz etini bir tabağa koyup getirdiğini ve önüme koyup yüksek sesle, “Hadi ye!” dediğini gördüm. “Ben müslümanım, müslüman domuz eti yemez,” dedim. “Ama müslümanın etini yersin, o bundan bin kat harâmdır” diyerek o etden bir parça kesip ağzıma koydu. Uyandım, o et ağzımda idi ve pis pis kokuyordu. Kırk gün onun pis kokusunu ağzımda duydum.”
İbni Sîrîn hazretleri, “Seni gıybet ettim, hakkını helâl et” diyen birisine şöyle cevab verdi:

“Allahü teâlânın harâm etdiğini ben nasıl helâl ederim.”

Bu sözle, önce Allahü teâlâya tevbe et ki, benim helâl etmemin faydası olsun demek istedi.

İbrâhim Edhem hazretleri, bir yemeğe da’vet edilmişdi. Sofrada, çağırılanlardan birinin bulunmadığı söylenince, o ağır kimsedir, denildi. İbrâhim bin Edhem, gıybet edildi, buyurdu ve çıkıp gitdi.
Hasen-i Basrî hazretlerine, birisinin kendisini gıybet etdiğini haber verdiler. Ona bir tabak helva gönderip, (Sevâblarını bana hediyye etdiğini işitdim. Karşılık olarak bu tatlıyı gönderiyorum) dedi. İmâm-ı A’zâm Ebû hanîfe hazretlerine de, birisinin kendini gıybet etdiğini söylediler. Ona bir kese altın gönderip, (bize verdiği sevâbları artdırırsa biz de karşılığını artdırırız) dedi.

Yapılan kötüleme yalan ise, iftirâ ise, zararı söyliyene olur. (Onun sevâbları bana verilir. Benim günâhlarım ona yüklenir) demelidir. İftirâ etmek, gıybet etmekden dahâ fenâdır.

Yanında gıybet yapıldığını işiten kimse, buna hemen mânî olmalıdır. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

“Din kardeşine, onun haberi olmadan yardım eden kimseye, Allahü teâlâ dünyâda ve âhıretde yardım eder.”

“Yanında, din kardeşi gıybet edilince, gücü yetdiği halde ona yardım etmiyen kimsenin günâhı, dünyâda ve âhıretde kendine yetişir.”

“Bir kimse, dünyâda din kardeşinin hakkını korursa, Allahü teâlâ, bir melek göndererek, onu, Cehennem azâbından korur.”

Gıybet yapılırken, orada bulunan kimse, korkmazsa, söz ile, korkunca, kalbi ile red etmezse, gıybet günâhına ortak olur. Sözünü kesmesi veyâhut kalkıp gitmesi mümkün ise, bunları yapmalıdır. Eliyle, başıyla, gözüyle men etmesi kâfî gelmez. Açıkça, sus, demesi lâzımdır.

Hocam (Gıybet edene sus diyene yüz şehid sevâbı verilir.) buyurdu.
İnsanı gıybet etmeğe sürükliyen sebebler çokdur. Bazıları şunlardır:
Ona karşı düşmanlık, yanında olanların fikirlerine uymak düşüncesi, sevilmiyen bir kimseyi kötülemek, kendisinin o günâhda bulunmadığını bildirmek, kendinin ondan üstün olduğunu bildirmek, hased etmek, yanında bulunanları güldürmek, şakalaşmak, onunla alay etmek, ummadığı kimsenin harâm işlemesine hayretini bildirmek, buna üzüldüğünü, ona acıdığını bildirmek, harâm işlediği için onu sevmediğini bildirmek.

Gıybet, insanın sevâblarının azalmasına, başkasının günâhlarının kendine verilmesine sebeb olur. Bunları, her zaman düşünmek, insanın gıybet etmesine mânî olur.

Gıybet ederken başkasından söz taşınırsa ayrı bir günâha daha girer. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Söz taşıyan (nemmam) Cennete giremez.”

“Sizin en fenânız söz taşıyanlar, aranızı bozanlar ve insanları birbirine düşürenlerdir.”
Buna fitne çıkarmak denir. Büyük günâhdır.

Gıybet insanların aralarının açılmasına, dargınlıklara sebeb olur. Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: (İki kimse birbirlerine dargın olarak ölürlerse, Cehennem yüzü görmeden Cennete giremezler. Cennete girerlerse bile birbirleriyle karşılaşamazlar.)

Gıybet etmenin keffâreti, üzülmek, tevbe etmek ve onunla helâlleşmekdir. Affetmezse, onu övmeli, sevdiğini bildirmeli, yalvarmalı, gönlünü almalıdır. Helâl etmezse hak yine onundur. Pişman olmadan helâlleşmek, riyâ olur, ayrı bir günâh olur. Ölüyü ve zîmmî olan kafiri gıybet de harâmdır.
 

 



2 Mayıs 2017 Salı

ÖVGÜ

ÖVGÜ

‘Övgü’, bir kimsenin kendi isteği ile yaptığı güzel işlerden veya sahibi bulunduğu nimetlerden söz ederek onu yüceltmeye denilir. Bu kelime Türkçe kökenlidir. ‘Methetme’ ve ‘medh’ kelimeleri ‘övgü’ ile eş anlamlıdır. Karşıtı ise ‘zem’ etmek yani ‘yermek’ ve ‘kınamak’tır. Mümin kimsenin ahlâki görevlerinden biri de, toplum içierisinde faziletin ve güzel ahlâkın yayılmasını sağlayacağı için övgüyü hak eden insanları övmek, hak etmeyenleri de övmemektir.

Övgüyü hak etmeyenleri övmek, onları tanımayan insanları yanlış bilgilendirme ve yönlendirme sonucunu doğuracağı için çok kötü bir davranıştır. Aynı zamanda bu toplumsal sorumluluğu gerektirir. Bir kimseyi överken ölçülü ve gerçeği bilerek, yüze karşı değil onun bulunmadığı yerde yapmalı ve överken de aşırıya kaçmamalı, abartmamalıdır. Sahabeden birisi Peygamber (s.a.v.)’in yanında arkadaşını gereğinden çok övmüştü.

Peygamber (s.a.v.) ona: “Yazıklar olsun sana! Arkadaşının boynunu (çok övmek suretiyle) kestin. İçinizden her kim kardeşini övecekse şöyle desin: ‘Falanı şöyle zannederim. Gerçek yüzünü Allah bilir. Kimseyi Allah’a karşı tezkiye edemem.” buyurmuştur. Peygamber (s.a.v.) yine bu konuda şöyle buyurmuştur: “Meddahların (aşırı öven dalkavukların) yüzlerine toprak saçınız.” Övgü, İslâm’da bazı konularda yasaklanmıştır. İmam Gazali der ki : ‘Övgüde altı zarar vardır. Dördü övene, ikisi övülene aittir. Bunlar:

1. Övgünün çokluğu, övenin yalana sapması sonucunu doğurur. Şairler bu hastalığa düşmüşlerdir. Çünkü en iyi ama gerçeği yansıtmayan yalan sözleri bu meslek mesupları zaman zaman söylemişledir. Hatta bazılarında bu durum cehalet ve takva azlığı sebebiyle küfre kadar varmaktadır. Arap şairlerinden meşhur Mütenebbî bu hataya çok düşmüştür.

2. Medih, bir tür Riya’dır. Çünkü birisini övmek, ona karşı sevgi iddiasında bulunmaktır. Gerçeğe uygun olmayınca da bu riya olur.

3. Övgü konuları çoğu zaman her kes tarafından anlaşılması, incelenmesi mümkün olmayan konulardır. Bir kısım olgun kimseler, övgünün zararları konusunda ‘Bu afet gerçek anlamda bilinseydi, beni övmek değil, benden şikâyet ederdi’ derlerdi. Kullanılan deyimlerin çoğu zaman gerçek kapsamı bilinmediği için yanlışlıklar yapılmaktadır. Örneğin: ‘Falan kimse zahiddir, velidir, vera ehlidir’ demek gibi. Zira zühdün hakikati ile ‘velayet’ ve ‘vera’ın bir kimsede kesin olarak varlığını bilmek zordur.

Ama özel davranışlarda ilim ile mümkündür. Örneğin: ‘Filanı gördüm, teheccüd namazı kılar, sadaka verir’ demek doğrudur. Çünkü görülen, hissedilen bir iştir. Bu afetten sakınmak için Peygamber (s.a.v.)’in yukarıdaki hadisini söylemek en uygun davranış olacaktır.

4. Bir fasık (açıkça günah işleyen) kimseyi övmek, onun ferah ve sevincine sebep olmaktır.

Hadis-i şerif’te şöyle buyurulmuştur: “Günaha dalıp giden isyankâr kişiyi övene Allah Teâlâ gazap eder.” Öven kişiye bir zarar da şudur: Aşırı derecede birisini öven kişi zillete düşmektedir. İzzetli ve vakarlı olması gereken mümin böyle bir zillete düşmekten sakınmalıdır. Özellikle övgü dünyalık yararlar için olursa...

Günümüzde cömertlik, cud ve kerem tamamıyla yok olmuş, edebi övgülerle yıkılmış olup, methedeni dinlemek, viran bir köşk gibi çökmüş bir ortama girmiştir. Zamanın yöneticileri, bir şairin elinde kaside görse, canı başına sıçrar ve belagat sahibi biri, kıtasında inciler döktürüp sunsa, acısından ecel terleri döker. Övülen kişi için doğan zararlar:

1.Övülen kimsede Kibir ‘büyüklük’ ve ‘kendini beğenme’ hastalığı meydana gelmesidir. Anlatılır ki, Araplarının büyüklerinden Carud-ı Abdi Hazreti Ömer (r.a.)’ın meclisine gelince oradakilerden bazıları, ‘Bu gelen Rabia kabilesinin efendisidir.’ dediler. Carud yaklaşınca Hazreti Ömer (r.a.) ona bir değnekle vurdu. O zat, ‘Ey müminlerin emiri! Ne kusur işledim’ deyince, Hz. Ömer (r.a.):  Dediklerini işitmedin mi? dedi. O da :  Bundan ne lazım gelir? Dedi. Bu sefer Hz. Ömer (r.a.) şöyle buyurdu: ‘Sana kibir ve ucub gelmekten korkup seni bu yolla zelil ettim.’

2. Övülen kimsenin, hakkındaki övgüleri işitince bunları kendisinde gerçekten var sanıp, daha fazla fazilet elde etmek için gayret etmekten vazgeçip tembelliğe düşmesidir. Bu iki afetten dolayıdır ki, Peygamber (s.a.v.) huzurunda bir kimse başkasını övünce “Boynunu kestin” buyurmuşlardır. Bunun gibi Hz. Ömer (r.a.) de, ‘Övgü boğazlamaktır’ demiştir. Hz. Ebubekir (r.a.) övüldüğü zaman edebinden ve takvasından şöyle dua ederdi: ‘Ey Rabbim, Sen beni benden daha iyi bilirsin. Ben de kendimi başkalarından daha iyi bilirim. Ey Alemlerin Rabbi, halkın bende zannettiği iyilik ve faziletleri bana nasip eyle.

Bende olduğu halde halkın bilmediği günahlarımı da affet. Söyledikleri güzel özellikler karşısında beni kendini beğenmişlik ve gurur gibi şeylerden koru!’ Mutarraf derdi ki: ‘Hakkımda yapılan övgüleri dinlemedikçe asla ruhen küçülmedim.

Dinlediğim zaman ise küçülmüşümdür.’ Ziyad b. Ebu Müslim demiş ki: bir kimse kendi medh-u senasını dinlerken kesinlikle şeytan orada ortaya çıkar. Ama müminler böyle zamanda hazırlıklıdır.’ O halde kendi övgüsünü dinleyen kimse çok uyanık olması gerekir. Nefsine bakıp ucub ve kibirden kurtulmalı, tembellikten ibadetlerini azaltıp kararlılığını kırmaktan uzaklaşmalıdır. Bazı bilginler asla övgü dinlemezlerdi. Dinleyenler de durumun tehlikesini bilir, ucub ve riyaya karşı son derece uyanık olurlardı.


BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=683
 

ARDIÇ AĞACI

ARDIÇ AĞACI

 Ankara' da işim uzamıştı. İstanbul'a dönüş için aldığım biletimi değiştirmem gerekiyordu. Öğle arasında Sıhhiye'deki otobüs yazıhanesine gidip biletimi erteletmek için acele ediyordum.


Kalabalıkta koşarak yazıhaneye ulaşmaya çabalarken çarpıştık o yaşlı adamla. Sendeledi; elindeki büyük sepette bulunan tahta kaşık, maşalar yola saçıldı. Sanırım o da belediye zabıtasından kaçıyordu. Kısa süren şaşkınlıktan sonra adamın kalkmasına, yola saçılanları toplamaya yardımcı oldum.

Heyecanlanmış, rengi solmuş, nefes nefese kalmıştı. Sakinleşmesi için koluna girip yol kenarındaki banka oturmasını sağladım.

Savrulan kaşık ve maşaları toplayıp ben de yanına oturdum. Sepetten dağılanları yerine dizip bir yandan da;

- Bırakmıyor şu belediye zabıtaları üç kuruş para kazanalım. Eve katkımız olsun diyerek söyleniyordu. Ben tahta kaşıkları dizmesine yardım etmeye çabalarken;

- Dur hele, şimşir ve ardıç olanları diğerlerine karıştırma diyerek mani oldu.
- Hepsi tahta kaşık işte, ne fark eder? dedim.
- Olur mu beyim? Şimşir ve ardıç ile ıhlamur, gürgen bir olur mu? diye cevap verdi.
- Bilmem. Görsem ağaçlarını bile tanımam herhalde. Ne fark var aralarında? diye mukabelede bulundum.

Eline aldığı kaşıklardan birinin sırtını parmaklarıyla okşayarak bana doğru uzattı: “Ardıç ve şimşir sert ağaçtır. Kolay bırakmaz kendini, işleyesin. Zordur ardıçtan kaşık çıkarmak. Ama evlâdiyeliktir. Senelerce kullanırsın. Ihlamur ve gürgen ise yumuşaktır. Kolay işlersin ama çabuk yumuşar, dayanmaz.”

Daha sonra Sivas'ın Hafik ilçesinde çiftçilik yaptığını, sağlık problemleri nedeniyle kızının yanına Ankara'ya yerleştiğini, evin geçimine katkısı olsun diye kaşık ve maşa yapıp işportada sattığını anlattı. Özellikle ardıç ağacının zor bulunduğundan yakındı. Elindeki maşayı eliyle okşayarak

- Ardıç kuşu ağacını terk etti. Bir araya gelmeleri çok zor, artık" dedi.

Anlamamış gözlerle bakmış olacağım ki açıklama yapma ihtiyacı duydu:

"Beyim, ardıç kuşunu bilmez çoğumuz. Bilenler de unuttu, gitti. Ardıç ağacı yabanidir. Öyle tohumundan üretemezsin, çeliklemeyle de olmaz. Ağacın üremesi meyvelerinin ardıç kuşu tarafından yenilip pisliği ile atılmasına bağlı. Ağacın tohumu ancak o zaman filizlenebilir hale gelir.

- Yani bu kuş olmazsa ardıç ağacı üreyemiyor, öyle mi?
- Evet, aynen öyle. Bunlar biri birine mahkûm sevdalılardı.
- Peki, sonra ne oldu, kuşlar mı azaldı?
- Kuşlar azalmadı, hatta çoğaldılar bile. Ama şehirler büyüdükçe çöplükleri de büyüdü. Kuşlar ardıcın meyvelerini yemektense çöplükten beslenmenin daha kolay olduğunu keşfettiler. Ardıç kuşu ağacını unuttu. Şimdi kentlerin kasabaların çöplüklerinde yaşıyorlar. Ardıç ağaçları ise kayboluyor gözümüzün önünden.

Elindeki kaşığı, diğerlerinin arasına yerleştirdi. Sepetine tekrar göz atıp çıkardığı maşayı bana doğru uzattı:
- Bak bu ardıç. Çürümez, nemlenmez. Eskiden ölüleri gömdükten sonra mezarlara konulurdu. Çürümediği için mezar çökmezdi. Son yolculukta arkadaştı, insanlara.

Şimdi kıymete bindi. Mezarlarda yumuşak ağaçları kullanıyorlar.

- Olsun, aynı işi gördükten sonra varsın dayanıksız olsun.

- Şehirliler de hep senin gibi konuşuyor beyim. Herkes ardıç kuşu gibi zahmet çekmektense çöplükten kolay geçinmenin, kolay yaşamanın yolunu arıyor. Ardına bakmıyor. Çocuklarım bile kasabada yanımda kalmaktansa ardıç kuşu gibi şehirde daha kolay yaşandığını görüp uçup gittiler. Sorsan hallerinden çok memnunlar. Ama geride bıraktıklarını bilmiyor, görmüyorlar.

- Sonunda sen de gelmişsin işte şehre! Buradan medet umuyorsun.

- Ama ben ardımda kalanların farkındayım. Şehirde emeğin hiç değeri yok. Her şey bol, kolay ve ucuz. Biraz paran olsun emek vermeden yaşayıp, geçip gitmek mümkün bu şehirde.

- Ne var bunda, şehirler hep böyle?
 

Sustu bir süre. Kafasını sağa sola sallayıp kendi kendine söylendi:

- Sevgi yok beyim. Şehirde sevgi yok! İnsan emeğini sever. Ben bu kaşıkları tek tek elimde yapıyorum. Beğeninceye kadar uğraşıyorum. Kızımın evine katkım olsun diye satıyorum ve bu beni mutlu ediyor. Elimin emeğinin beğenilip bir yerlerde kullanıldığını bilmek hoşuma gidiyor. Şehir insanı ise emek vermediği için sevmesini de bilmiyor. Ardıç kuşu gibi yaşıyor, semiriyor, ürüyor ama geride kalan ardıç ağacının çektiği acıyı bilmiyor, görmüyor. Görse bile anlamıyor. Bir süre daha konuşmadan oturduk o bankta. Ardıç ağacından yapılmış bir çift kaşık satın almak istedim. Sepetine göz atıp seçtiği kaşıkları gazete kâğıdına sarıp uzattı. Söylediği fiyattan fazla para vermek istedim; ederinden fazlasını almadı. Sepetin ipini omzuna atıp, kucakladı.

Helâlleştik. Sıhhiyeye doğru ağır adımlarla yürüyerek şehrin kalabalığında gözden kayboldu.

- Hayattan alıntıdır
 

 



1 Mayıs 2017 Pazartesi

EFKAN VURAL - Kur’an-ı Kerim’den mesaj var – 7

EFKAN VURAL - Kur’an-ı Kerim’den mesaj var – 7
 
Tüm varlıkları Yüce Allah yaratmıştır. Canlılar içinde en mükemmel varlık insandır. İnsan aklı sayesinde diğer canlılardan ayrılır. Akıl sahibi insanlar düşünür.Düşünme yeteneği ile insanoğlu gelecek için kararlar alır ve planlar hazırlar. Hazırladıkları  planları uygulamaya koyarlar. İnsan işinde ve gücünde başarılı olmak için mücadele eder.
Hayatta bir çok şeyle karşı karşıya kalıyoruz. Bilerek yaptığımız işler yanında, kendi dışımızda oluşan bir takım şeylerde olabiliyor.
 
Bütün yaptıklarımızın sonuçları,karşılaştığımız olaylar, yaşadığımız bir çok şey,başarı ve başarısızlıklarımız bizim için iyi veya kötü olduğunu düşünürüz.  Gerçekte  bunların bizim için iyi mi?  veya kötü mü?  olup olmadığını bilemeyiz.
Bir şeyin bizim için iyi veya kötü olup olmadığını ancak Yüce Allah bilir . Biz geleceği bilemeyiz. Gelecekteki şeyler bizim dışımızda gerçekleştiği için onlar kaderimizdir. Biz kaderimizi bilemeyiz. Sadece kaderimize inanırız.Ve ona razı oluruz.
Ancak kendi sorumluluğumuzda gelişen işlerin sonucundan biz sorumluyuz.
 
Her hangi bir hastalık,engellilik,zenginlik,mal,mülk,iş,evlilik,evlat,ev alma,araba alma gibi şeyler ve sonradan kaybettiğimiz ne varsa hepsinin bizim için hayır  veya şer  olarak değerlendiririz. Ama yanılabiliriz.
 
Bir şeyin iyi  olduğunu düşünürüz oysa o şey  kötü  olabilir. Yine bir şeyin kötü olduğunu düşünürüz halbuki o şey iyi olabilir.
 
Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’deki  mesajı  şöyledir:
 

Bir şey hoşunuza gitmediği halde sizin için hayırlı olabilir. Bir şey de hoşunuza gittiği halde sizin için kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi 216. Ayet )

 
 
Efkan VURAL

http://efkanvural.blogspot.com.tr/2017/04/kuran-kerimden-mesaj-var-7.html
 
 
 

30 Nisan 2017 Pazar

MEVLİD OKUMAK İBADETTİR

MEVLİD OKUMAK İBADETTİR

Mevlid okumanın bir ibadet olduğunu ve faydalarını bildirmek için, İslâm âlimleri çok kitap yazmıştır.

Sual: Mevlid okunmasına, çeşitli bahanelerle karşı çıkanlar oluyor. Mevlid okumak, Peygamberimizin hatırlanması, anılması sebebiyle bir ibadet değil midir?


Cevap: Mevlid okumak demek, Resulullah efendimizin dünyaya gelişini, miracını ve hayatını anlatmak, Onu hatırlatmak, Onu övmek demektir.

Her müminin, Resulullah efendimizi çok sevmesi lazımdır. Hadis-i şerifte;
(Bir kimse, beni çocuğundan, babasından ve herkesten daha çok sevmedikçe, iman etmiş olmaz) buyuruldu.

Yani imanı olgun olmaz. Allahü teâlâyı sevenin, Onun Resulünü de sevmesi vaciptir.

Resulullah efendimizi çok seven, Onu çok anar, çok söyler, çok över.

Deylemînin bildirdiği hadis-i şerifte;
(Bir şeyi çok seven, onu çok anar) buyuruldu. Resulullah efendimizi çok sevmenin lazım olduğunu bütün İslâm âlimleri uzun yazmışlardır.


Mevlid okumanın bir ibadet olduğunu, nasıl okunması lazım geldiğini ve faydalarını bildirmek için, İslâm âlimleri, her dilde kitaplar yazmışlardır. Bu kitaplar, Kâtip Çelebî hazretlerinin Keşf-üz-zünûn kitabında ve zeylinde yazılıdır.

Mesela Süleymân Çelebî'nin Türkçe mevlid kasidesi çok şöhret kazanmıştır. Ayrıca Ahmed Sa’îd-i müceddidînin İsbât-ül-mevlid kitabı ve allâme Muhammed Zerkanî'nin Şerh-ul-Mevâhib-il-ledünniyye kitabında, mevlid okumanın ibadet olduğunu vesikalarla ispat etmektedirler. Seyyid Abdülhakîm Efendinin, Türkçe “Mevlid kıraatinin fazileti” de çok kıymetlidir.

Resulullah efendimiz, Medine şehrine gelince, Yahudilerin, muharrem ayının onuncu gününde oruç tuttuklarını görür ve sebebini sorunca onlar;


- Bugün, Allahü teâlâ, Firavun'u boğdu, Musa aleyhisselamı kurtardı. Bunun için, sevincimizden oruç tutarak Allaha şükrediyoruz, derler.

Peygamber efendimiz de;


- Musa aleyhisselam kurtulduğu için, ben daha çok sevinirim buyurarak, oruç tuttu ve Müslümanlara da, Aşûre günü oruç tutmalarını emretti.

Bir nimet geldiği, bir sıkıntıdan kurtulunduğu zaman, Allahü teâlâya şükredildiği gibi, her sene, o gün yine şükretmek lazım olduğu, bu hadis-i şeriften anlaşılmaktadır.

Allahü teâlâya şükretmek, secde etmekle, sadaka vermekle, Kur’an-ı kerim okumakla ve bunlar gibi, her ibadeti yapmakla olur.

İhsan sahibi, rahmeti bol olan yüce Peygamberin dünyaya gelmesinden daha büyük nimet var mıdır?

Osman Ünlü – Türkiye Gazetesi