5 Ağustos 2017 Cumartesi

GÖRGÜ KURALLARI-4

GÖRGÜ KURALLARI-4

 13. İnsanları küçümsememek
Bu husus Kur'ân'da şöyle ifade edilmektedir:
وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحًا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ ِ
"İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi şüphesiz ki sevmez" (Lokman, 31/18).
            14. Doğru sözlü olmak.
Müslüman doğru sözlü olmalıdır. Kur'an-ı Kerim, müminlerin doğru ve dikkatli konuşmasını, söyleyecekleri sözü ölçülü ve bu sözün nereye varacağını düşünerek söylemelerini emretmekte ve onları sâlih amele yol açan güzel söz söylemeye yönlendirmektedir. Çünkü Allah, doğruların, doğru sözlülerin yardımcısıdır. Doğru sözlülerin hareketlerini hatadan korumayı, işlerini düzeltip yoluna koymayı kendilerine bir mükâfat olarak vaat etmektedir:

 يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدا  يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَنْ يُطِعْ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا
“ Ey inananlar! Allah'tan sakının, dürüst söz söyleyin de Allah işlerinizi kendinize yararlı kılsın ve günahlarınızı   bağışlasın. Kim Allah'a ve Peygamber'ine itaat ederse, şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur”(Ahzab, 33/70-71)
            15. İsraf etmemek
Müslüman israf etmemelidir. Çünkü israf dinen haram oluşunun yanında, bir tür görgüsüzce davranıştır.İsrâf, herhangi bir şeyi gereğinden fazla kullanmak demektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ"  "…Yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez” ( A'raf, 7/31)
            ٍİsraf bütün harcamalarda söz konusu olabilir. İhtiyaç ölçüsünü aşan her harcamada israf vardır. Bu durumdan sakınanları Allah övgü ile anıyor:
وَالَّذِينَ إِذَا أَنفَقُوا لَمْ يُسْرِفُو وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذَلِكَ قَوَامًا  
".. .Onlar, sarf ettikleri zaman ne israf ederler ne de cimrilik, ikisi arasında orta bir yol tutarlar" (Furkan,25/67)
            16. Aşırı gitmemek
Müslüman hayatının her safhasında orta yolu takip etmelidir. En faydalı  nimetler dahi sınırını aştığında insana dert olabilir.Beşeri münasebetlerde de bu denge çok önemlidir.İnsanlarla sohbet güzeldir. Fakat sohbette sürekli konuşan veya dinleyen olmak aşırılıktır.Bu durum cemaat içinde sıkıntıya sebep olur. Tebessüm edilecek yerde kahkaha atmak da anormal bir davranış olarak dikkat çeker. Aşırı yemek sofrada diğer insanlara karşı kişiyi küçük düşürürken diğer taraftan insanı dert sahibi yapar. Peygamber efendimizi aşırılığı men etmiştir:
                Sahabeden İbn Abbâs anlatıyor: "Resûlullah (a.s.) hacda Akabe cemresine taş atma  sabahı, bineğinin üzerindeyken: "Bana (taş) toplayıver!" dedi. Ben de ufak taşlardan onun için topladım. Avucuna koyduğum sırada şöyle buyurdu:
إيَّاكُمْ وَالْغُلُوَّ في الدِّينِ، فَإنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِالْغُلُوِّ في الدِّينِ
"Dinde aşırılıktan sakının. Sizden öncekileri, dinde aşırılıkları helâk etmiştir."[ Nesâî, Hacc 217, V, 268.] 

BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.guncelvaaz.com/index.php/vaaz-bolumu/52-vaaz/155-gorgu-kurallari.html
  

FE EYNE TEZHEBUN (BU GİDİŞ NEREYE?)

FE EYNE TEZHEBUN (BU GİDİŞ NEREYE?)   
     
Kur’an’da insana yönelik sorular var. Kur’an Rabbin kelamı. Öyleyse sorular, Halık’tan insana yönelen sorular. Neden az şükredersiniz? Şükretmez misiniz? Akl etmez misiniz? Neden düşünmüyorsunuz? gibi insanı tefekküre, sorgulamaya ve kendini bulmaya yönlendiren sorular…

İnsan, kendisine herhangi bir varlık tarafından sorulan sorular karşısında duyarsız kalamaz. Bir çocuk soru sorsa, anne – baba soru sorsa, öğretmen soru sorsa, devlet soru sorsa… Kimine zorunlu olarak, kimine gönüllü olarak cevap verir insan. Cevap vermediği zaman, içinde bir ukde kalır.

-Nereye gidiyorsunuz?

-Neden böyle düşünüyorsunuz?

-Neden üzülüyorsunuz?

-Bu işin içinden nasıl çıkacaksınız?

-Kimin peşine düştüğünüzün farkında mısınız?

-Bu cinayeti neden işlediniz?

-Yediğiniz yemeğin içinde zehir olduğunu biliyor musunuz?

-Yürüdüğünüz yolun uçurumda son bulacağını bilmiyor musunuz?

-Zorlu bir yolculuğa çıkacaksınız. Yol için bir şeyler hazırladınız mı?

Hayatı boyunca böyle binlerce soru sorulur insana… İnsan ister istemez kafa yorar, cevap arar… Çünkü işin içinde kendi hayatı vardır.

Allah’tan gelen sorulara gelince, belki de insan için en hayati sorular bunlardır.

Çünkü soruyu Yaratan sormuş, yarattığı varlığın ser -encamına ilişkin en doğru istikameti kazandırmak için sormuştur.

Yaratan’ın yaratma fiili abes olmadığı gibi, sorusu da abes olmaz.

Kitabı boşuna gönderilmiş değildir. O kitaptaki tek harf, hatta tek hareke bile boşuna değildir.
İnsan hayatı dünyadan ukbaya doğru akmaktadır.

Soruların tamamı insan hayatı ile ilgilidir.

Öyleyse, dünya hayatı ile ilgili soruların cevabı bir gün mutlaka istenecektir.

Soru yaşamaya ilişkinse, cevap, yaşanıp yaşanmadığı ile ilişkili olacaktır. Soruyu sorana “Evet yaşadım”, ya da “Hayır yaşamadım” tarzında cevap verilecektir.

Soru düşünmeye ilişkinse, soru inanmaya ilişkinse, soru sevmeye ilişkinse, soru bir yanlış davranışı neden yaptığına ilişkinse…

İnsan, her bir soru için anlamlı, inandırıcı cevaplar geliştirmiş olmalıdır.

Bir dünyaya gidiliyor ki, dil konuşmasa bile eller, ayaklar, deriler cevap verecek.

Cevabı hazırlamak için öncelikle soruya muhatap olmak gerekiyor.

-Bu soru başkasına değil, bana soruluyor! Ya da başkası ile birlikte bana soruluyor.

Sonra soruyu kavramak, özümsemek ve hangi nitelikte cevap isteniyorsa o cevabı bulmak gerekiyor.

Kur’an, mesela, “Rabbinizin hangi nimetini yalanlarsınız?” diye soruyorsa, hem defalarca soruyorsa, durup düşünmek lâzım.

Bir ayette nimetler söz konusu edilerek “Saymak isteseniz sayamazsınız” deniyor. Demek ki sayıya gelmeyen bir nimetler yekunu var. Acaba bunlar içinde görmediğimiz, unuttuğumuz hatta yalanladığımız nimet var mı?

Belki de hemen, bir “nimet sayımı”na gitmemiz icap edecek. Nefesi tut, bir nimeti keşfet. Bir parmağını bağla, bir başka nimeti keşfet, tek ayakla yürü, bir başka nimet… Çiçekleri kaldır, gözlerini yum, kulaklarını kapa…

“Gökten suyu kim indirirdi O olmasa… Yerden bitkiyi kim bitirirdi? Size ateşi kim verdi?

“Görmedin mi? Görmedin mi? Görmedin mi?”

Yaratıcı defalarca bu soruyu soruyor.

Demek görmüyor insan.

-Gördüm Ya Rabbi, görüyorum ya Rabbi. diyebilmektir cevap.

-Gök nasıl yükseltildi biliyorum ya Rabbi, dağlar nasıl çakıldı yer yüzüne, yer yüzü nasıl döşek haline getirildi, biliyorum. Sen varsın hepsinin ibdasında, inşasında…

Kur’an, yani Halik-ı zülcelal soruyor:

-Kim var, Allah’a karşı size yardım edecek?

Demek insandan böyle tavırlar müşahede ediliyor. İnsan, sanki Allah’a karşı sığınaklar arıyor, yardımcılar bulmak istiyor… Herkesin yaratanı O, kim olabilir insanı Halık’tan daha çok sevecek, ona daha çok ikram edecek, ya da O’nun gazabı söz konusu ise, kim engelleyecek bunu? Her varlığı O yaratmadı mı?

İnsan, şayet davranışlarında böyle arayışlar varsa, ebedi âlemde onun hesabını vermeyi düşünecek, çünkü bu sorular cevabı verilmek üzere soruluyor.

İsterseniz en başa dönün.

HALİK-I ZÜLCELAL EN BAŞTAN BİR DÜŞÜNCE DÜNYASI İNŞA EDEBİLMEMİZ İÇİN SORUYOR

-Sizi boş yere, oyun eğlence olsun diye mi yarattık? Başıboş bırakılacağınızı ve hesaba çekilmeyeceğinizi mi sandınız?

İşte sorular nizamının omurgası… Soru sorulmuş, cevabı da içinde:

-Sizi boş yere, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık, bir. Mutlaka hesaba çekileceksiniz, iki.
Soru soruluyor ki, insanoğlu onun üzerinde düşünsün, hayatın mebdeini – meadını idrak etsin.

-Neden az şükredersiniz?

-Şükretmez misiniz?

-Akl etmez misiniz?

-Neden düşünmüyorsunuz?

Defalarca soruluyor bu sorular Kur’an’da…

Şükür isteniyor, akl etmemiz isteniyor, fikr etmemiz isteniyor… Görmemiz isteniyor.

-Namaz kılan bir kula mani olanı gördün mü? Yalan söyleyen, yüz çeviren adamı…

O da gündeminde olsun, demek bu… Karakteri düşük bir adam o, onu bil, demek.

Yaratıcı soruyor:

-Size Şeytana tapmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır demedim mi, ve bana kulluk edin, doğru yol budur demedim mi?

Bu sorunun bizden beklediği cevap nedir? Yarın nasıl bir hayat dosyası götürürsek Halik-ı zülcelale, bizim, sorunun cevabını en doğru şekilde verdiğimize hükmedecek acaba?

Yaratıcı soruyor:

-Ey iman edenler! Yapmadığınızı neden söylersiniz?

Bu soru inananlara soruluyor. Başkalarına söylediği halde kendisi yapmamak gibi bir illet söz konusu demek ki inananlar için…

Nasıl verilir bu sorunun cevabı?

Bir iki yüzlülük sorgulaması bu.

Aslında en zoru, bu sorunun bize bu dünyadan göçtükten sonra sorulması hali. Çünkü geri dönüş yok, telafisi yok.

Anadolu’da terennüm edilen bir ilahi vardır:

“Derse Mevlam ben ne cevap vereyim?

Aslında ebedi hayatın başlangıcı, bir hayat sorgulaması halinde geçecek.

Binlerce soru konacak insanın önüne?

Kur’an’ın sorularını anlamak ve üzerimize almak, “Bu soru bana soruluyor, bunun cevabını hazırlamalıyım” demek, ebedi hayatın sorularına hazırlanmak anlamına geliyor.

Yaratıcı soruyor:

NEREYE GİDİYORSUNUZ?

Allah’ın yolundan başka nereye gidilebilir? Şeytan’ın adımlarına uymanın getireceği felaketi düşünün, demek bu.

“Nereye gidiyorsunuz?” sorusunu duyan insanın, şöyle bir durup, istikametini yeniden tayin etmesi ve “O’na doğru koşması” gerekiyor.

Kur’an sorularla bizi, doğru bir imana götürmek ister. Zihinlerimizi sora sora arındırır, olmazları sora sora gösterir? “Olmazlar” Kur’an dilinde adeta “Buna nasıl inanırsınız?” şeklinde bir soru olarak çıkar karşımıza.


İnanılması gerekenler “Dünyanızda bunlar bunlar var, buna nasıl inanmazsınız?” şeklinde bir soru kalıbına dönüşür.

Yanlış tapınmalar, “Bu da tapılacak şey mi? Kendi kendilerini bir sinekten bile koruyamayan şeylere tapınılır mı?” sorusu ile çıkar önümüze…

Kur’an kendi içinde, insan muhakemesini adeta soru yağmuruna tutar, ta ki gerçek iyice özümsensin…

Kur’an sorularıyla insanın saplantılarını silkeler, cevapları ile gönülleri durultur.

Yeter ki Kur’an’a kulak verilsin.

Hayatta Kur’an’ın soru ve cevapları ne kadar erken kavranırsa, o kadar müstekıym bir hayat inşa edilir.

Hiç şüphe etmemek gerekir ki, Halik-ı zülcelal, bir gün sorgu meydanına çağıracak insanoğlunu… Cevap kağıtlarından emin olarak varmak gerekiyor o meydana… Çünkü ikmali – bütünlemesi yok hayat sınavının…

Kaynak: Ahmet Taşgetiren, 2007, Altınoluk Dergisi, Mart, Sayı: 253, Sayfa: 003


http://www.islamveihsan.com/fe-eyne-tezhebun-bu-gidis-nereye.html


 

4 Ağustos 2017 Cuma

GÖRGÜ KURALLARI-3

GÖRGÜ KURALLARI-3

               7. Büyüklere hürmet ve saygı; küçüklere, düşkünlere şefkat ve merhamet; özellikle aile arasındaki fertlere iyi muamele etmek.
Peygamberimiz (a.s.); büyüklere saygı, küçüklere sevgi göstermeyi istemektedir.
من لم يرحم صغيرنا و يعرف حق كبيرنا فليس منا
“Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimizin hakkını tanımayan bizden değildir (bizim sünnetimi terk etmiştir)”[10]
لا يرحم الله من لا يرحم الناس “İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez”[11]
Yüce Allah, Özellikle ana babaya saygısızlık bir tarafa, onlara "öf " denilmesini bile yasaklamıştır (İsra, 17/23).
8. Selâmlaşmak
İnsanların karşılaşmaları veya ayrılmaları durumlarında birbirlerine güzel söz ve temennilerle mukabele etmeleri diğer bir ifadeyle “tahiyye” de bulunmalarıdır. Yüce Allah müminlerin selamlaşmasını istemektedir:
فَاِذَا حُيِّيْتُمْ بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِاَحْسَنَ مِنْهَا اَوْ رُدُّوها
"Size bir selam verildiği zaman, ondan daha iyisiyle mukabele edin veya aynıyla selam verin..." (Nisa 4/ 86)
Şu hadis-i şerif de kimin kime selam  vereceğinin esaslarını ortaya koymaktadır.
يُسَلِّمُ الرَّاكِبُ عَلى المَاشِي، وَالمَاشِي عَلى القَاعِدِ، وَالْقَلِيلُ عَلى الكَثِيرِ.:
"Binekte olan yürüyene, yürüyen oturana, az çok'a selam verir." [12]
Selâm, müslümanlar arasında sevgi bağlarının kurulmasında önemli bir araçtır. Selâm vermek sünnet, almak ise farzdır. Peygamberimiz (s.a.s.) selâmı yaymamızı, tanısak da tanımasak da her müslümana selâm vermemiz gerektiğini bununla da imanımız olgunluğa erdiği için Cennet'e gireceğimizi müjdelemiştir. Bu nedenle gençler ihtiyarlara, binek üzerinde olanlar yürüyenlere, yürüyenler oturanlara, arkadan gelenler önden gidenlere, bir kişi çok kişiye selâm vermelidir. Selâma daha güzel bir şekil de karşılık vermek gerekir  Verilen selâmı alma durumunda olmayana selâm vermek mekruhtur. Yemek yiyene, namaz kılana, Kur'an okuyana, hutbe dinleyene selâm verilmemelidir.Topluma verilen selâma bir kişi karşılık verirse, diğerlerinin selâm alma sorumluluğu kalkar. Selâm getiren birinden selâmı almak, mektupta yazılı selâma ya mektupla ya da o anda sözle karşılık vermek gerekir. Eve girerken ev halkına selâm verildiği gibi ayrılırken de selâm vererek ayrılmak güzel bir iştir.
9. Tokalaşmak ve hal hatır sormak
Peygamberimiz müslümanların karşılaşınca tokalaşmalarını tavsiye etmektedir:
مَا مِنْ مُسْلِمَيْنِ يَلْتَقِيَانِ فَيَتَصَافَحَانِ َّ اﻻغُفِرَ لَهمَا قَبْلَ أنْ يََفتَرَّقاَّ
"İki müslüman karşılaşıp musâfahada bulununca, ayrılmalarından önce (küçük günahları)  mutlaka affedilir."[13]
10. Temiz giyinmek
            Temizlik İslam'ın üzerinde önemli durduğu hususlardan biridir.
"Oku" emrinden sora ikinci sırada gelen emir elbiselerin temizlenmesidir.
وَثِيَابَكَ فَطَهِّر
"Elbiselerini temiz tut” (Müddessir 74/4)
Yüce Allah Kur'an'da temizlenenleri sevdiğini bildirmektedir:
ان الله يحب المطهرين
"Şüphesiz Allah temizlenenleri sever” (Tevbe,9/108)
Peygamberimiz beyanı ile الطهور نصف الايمان   "Temizlik imanın yarısıdır.”[14]
            11. Sıla-i rahim"e riayet etmek
Müslümanlar uygun zamanlarda mümin kardeşlerini, büyüklerini ve  yakınlarını ziyaret etmeli, onların gönüllerini hoş etmeye çalışmalıdır. Ancak ziyâretin, çok uzun ve usandırıcı olmamasına özen göstermelidir. Ziyârete gelenlere imkân nispetinde ikram etmelidir. Allah'a ve âhirete inanan, misâfirine izzet ve ikramda bulunmalıdır.Kur'an'da bir çok âyette sıla-i rahim emredilmektedir. Peygamberimiz (a.s.)
صل من قطعك واعط من حرمك واعف عمن ظلمك
"Senin ile ilişkiyi kesen kimse ile ilişkini sürdür,  seni mahrum edene ver, sana zulmedeni bağışla"[15] buyurmuştur.
12. Evlere girerken kurallara uymak.
Evlere girmeden önce zil çalarak veya kapı tıklatılarak izin istenir, buyurun edilince girilir ve selam verilir. Bu hususu yüce Allah şöyle ifade etmektedir:
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
“Ey inananlar! Evlerinizden başka evlere, izin almadan, seslenip sahiplerine selam vermeden girmeyiniz. Eğer düşünürseniz bu sizin için daha iyidir” (Nur 24/27).
İzin verilmez ise girilmemeli ve eve kabul etmedi diye de alınmamalıdır. Çünkü gitmek istediğimiz kimse müsait olmayabilir, bir mazereti bulunabilir. Bu husus Kur'an'da şöyle bildirilmektedir:
   فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فِيهَا أَحَدًا فَلَا تَدْخُلُوهَا حَتَّى يُؤْذَنَ لَكُمْ وَإِنْ قِيلَ لَكُمْ ارْجِعُوا فَارْجِعُوا هُوَ أَزْكَى لَكُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ
                “Eğer evde kimseyi bulamazsanız, yine de size izin verilmedikçe içeriye girmeyiniz. Size "Dönün" denirse dönün. Bu, sizi daha çok temize çıkarır. Allah yaptıklarınızı bilir" ( Nur 24/28).
            Aynı şekilde, erginlik çağına erişmemiş çocuklarla hizmetçilerin başkalarının odalarına girerken izin almaları yolunda eğitilmeleri ve öğretilmeleri gerekir. Bu husus Nur suresinin 58. âyetinde bildirilmektedir.
(Bu bölüm Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Rüstem Beşler tarafından hazırlanıştır.)
[10] Ebu Dâvud, Edeb, 66, V, 233.
[11] Buhârî, Tevhît, 2. VIII, 165.
[12]Müslim, Selam 1. II, 1703.
[13] Tirmizî, İsti'zân 31. V,74.
[14] Ahmed, V, 342, Tirmizî, Deavât, 87ظ  V, 536.
[15] Ahmed, IV, 158.

BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.guncelvaaz.com/index.php/vaaz-bolumu/52-vaaz/155-gorgu-kurallari.html
  

RUH SIKINTISI NEDEN OLUR?

RUH SIKINTISI NEDEN OLUR?   
     
Kalb, günah lekeleri tarafından iyice istîlâ edildiğinde gaflet ve kasvet karanlıklarına gömülür. Ayna üzerinde oluşan kirlerin ve lekelerin, zamanla görüntünün netliğini bozması gibi, günah kirleri de kalb gözünü köreltir, ruh daralır, kalp bğulur ve insan büyük bir karanlıkta yolunu kaybetmeye başlar.
Kalb, günah lekeleri tarafından iyice istîlâ edildiğinde gaflet ve kasvet karanlıklarına gömülür. Ayna üzerinde oluşan kirlerin ve lekelerin, zamanla görüntünün netliğini bozması gibi, günah kirleri de kalb gözünü köreltir; güzel ile
çirkini, iyi ile kötüyü ayırt etme vazîfesinde kişiyi acze düşürür. Bir zaman gelir ki, kalbe hayat veren îman nûru da söner. Böyle bir sîne, artık içinde cenâze bulunan kabir çukurundan farksızdır.


Mehmed Âkif’in dediği gibi:
Îmandır o cevher ki ilâhî ne büyüktür!
Îmansız olan paslı yürek sînede yüktür!..

KALBİN MÂNEN ÖLÜMÜ

Kalbin mânen ölümü netîcesinde kişi, hayır ve şerri birbirinden tefrîk eden en mühim istîdâdını kaybetmiş olur. Artık rûha zehir saçan en büyük günahlar bile, ağırlığı hissedilmeden işlenebilir hâle gelir. Ömer bin Abdülazîz -rahmetullâhi aleyh-’in şu sözleri, bu hakîkati ne güzel ortaya koymaktadır:

“Haramlar bir ateştir. Ona ancak (kalbi) ölüler uzanır. Eğer el uzatanlar diri olsalardı, o ateşin acısını duyarlardı.”

İnsanoğlu, maddî ve fânî kayıplar karşısında gösterdiği teyakkuz ve endişeyi, gafleti sebebiyle mânevî ve ebedî kayıplar için gösterememektedir. En fecî gaflet, kişinin ölü bir kalbe sâhip olmasına rağmen bunun ıztırâbını
duymamasıdır. Vehb bin Münebbih -rahmetullâhi aleyh-’in şu sözü çok mânidardır:


“BEDENİ ÖLENLERE AĞLIYORLAR DA GÖNLÜ ÖLENLERE AĞLAMIYORLAR”

“İnsanlar ne kadar da tuhaf! Bedeni ölenlere ağlıyorlar da gönlü ölenlere ağlamıyorlar. Oysa asıl felâket, gönlün ölmesidir!”

Namazı büyük bir vecd hâlinde îfâ etmeye gayret eden Fadl bin Abbâs – radıyallâhu anh- de şöyle der:

“Doğrusu şu insanlara hayret ediyorum; bir çocuğum öldüğünde binlercesi gelip başsağlığı diliyor da, meselâ bir vakit cemaatle namazı kaçırdığım için kimse gelip bana tâziyede bulunmuyor, teessürlerini bildirmiyor. Yeminle söylüyorum, bir vakit cemaatte bulunmamam, benim için, yetişmiş, âlim ve sâlih bir çocuğumun ölümünden çok daha büyük bir musîbettir.”

İşte bu hakîkati en zirve seviyede idrâk hâlinde olan Hak dostları, dünyevî ve fânî kayıplardan ziyâde, dâimâ uhrevî ve ebedî hayâtı ilgilendiren mânevî kayıplara karşı teyakkuz hâlinde olmayı telkin etmişlerdir.

Hak dostlarının gönüllerinden taşıp fem-i muhsinlerinden dökülen öğütler, nasîbi olanlar için- kalb aynası üzerinde biriken kiri-pası silip ona aslî berraklık ve nûrâniyetini tekrar kazandıran feyizli nefeslerdir. Velîlerin bu rûhâniyet ve rahmet nefhasından ancak kahr-ı ilâhî ile mühürlenmiş nasipsiz kalbler mahrum kalırlar. Zîrâ böyle bir felâkete dûçâr olanlara -değil evliyâullâh- peygamberler bile nasîhat etseler kâr etmez. Kalbleri günah kirleriyle tamamen kararıp mânevî idrâk melekeleri dumûra uğramış olduğundan, artık hakîkati kavrayamazlar.

KARARMIŞ BİR KALBİN ÜÇ ALÂMETİ

Ebû Turâb en-Nahşebî -rahmetullâhi aleyh- şöyle buyuruyor:

“Kararmış bir kalbin üç alâmeti vardır:

1- Kişinin günahlardan ürperti duymaması.
2- İtaat ve ibâdetlerin gönle lezzet vermemesi.
3- Nasîhatlerin tesir etmemesi.”

Gönül dünyâmızın bu duruma düşmemesi için, Rabbimizin lutfettiği hidâyet rehberleri olan ilâhî kitapları, peygamberleri ve peygamber vârisi Hak dostlarının kalbleri ihyâ eden feyizli irşadlarını baş tâcı etmemiz îcâb eder.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş,Gönül Bahçesinden Saadet Damlaları, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/ruh-sikintisi-neden-olur.html


 

3 Ağustos 2017 Perşembe

Ölüm sonrası hayatı anlatır mısınız?

Ölüm sonrası hayatı anlatır mısınız?


Ölüm, ruhun bedenden ayrılma olayıdır. Ölen ruh değil, bedendir. İnsan ise asıl olarak ruh demektir. Beden onun hanesi yahut elbisesi hükmündedir. Elbisenin değişmesiyle, yahut parçalanması, yok almasıyla kişinin varlığına bir zarar gelmez.
 
Bu dünya hayatında bize bu bedeni giydiren ve kainatla olan münasebetimizi böylece kuran Rabbimiz, bizi bu alemden göç ettirdiğinde ruhumuzu bu elbiseden ayırmakta, bu binadan çıkarmaktadır. Berzah dediğimiz kabir hayatından sonra, insanlar ebedi bir hayat için yeniden diriltildiklerinde, yani ruhlara o aleme uygun bedenler verilecektir. Ölüm yokluk değildir; hiçlik değildir.
 
Bu konuda Nur Külliyatından şu hikmet dersini aktarmak isteriz:
 
"İnsan-ı mümine nur-u iman ile gösterir ki: Mevt, idam değil; tebdil-i mekândır. Kabir ise, zulümatlı bir kuyu ağzı değil; nuraniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şaşaasıyla âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana çıkmak ve müziç dağdağa-i hayat-ı cismaniyeden âlem-i rahata ve meydan-ı tayeran-ı ervaha geçmek ve mahlukatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp huzur-u Rahmana gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saadettir." (Sözler, 204)

"Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir inidam değil. Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i Ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır." (Mektubat, 226)

"Nasılki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir; öyle de, dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir. Çünki en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i sanat olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti; tefessüh ile çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizacat-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sünbülün hayatıyla tezahür ediyor. Demek çekirdeğin mevti, sünbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi, hayat kadar mahluk ve muntazamdır."

"Hem zîhayat meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe olduğundan; "o mevt, onların hayatından daha muntazam ve mahluk" denilir."

"İşte en edna tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti; böyle mahluk, hikmetli ve intizamlı olsa, tabaka-i hayatın en ulvîsi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da, Âlem-i Berzahta, elbette bir hayat-ı bâkiye sünbülü verecektir." (Mektubat, 8)
 
https://sorularlaislamiyet.com/olum-ve-sonrasi-konusunda-en-cok-merak-edilenler
 


 

GÖRGÜ KURALLARI-2

GÖRGÜ KURALLARI-2
 
Âdâb-ı Muâşeretten Örnekler
            Bir müslümanın toplum hayatında uygulaması gereken pek çok prensip vardır. Biz bunlardan 20 tanesine kısaca değineceğiz.
          1. İyi Geçimli Olmak
Bu prensip, beşeri münasebetlerin özünü teşkil eder. İslam’ın temel  anlamlarından biri de barış ve güven esasına dayanan hayat anlayışıdır. Bu anlayışı günlük hayatımızın her safhasında insanlara yansıtmamız gerekir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır
  المسلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِه
"Müslüman diğer müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kişidir."[5]
            2. Kötülüğe Karşı İyilikle karşılık Vermek
Allah katında sıddîkların mertebelerine erişmek için zulmedeni affetmek, irtibatı kesenle irtibat kurmak esirgeyene esirgemeden vermek, kötülüğü iyilikle savmak gerekir. Bu hususu yüce Allah şöyle bildirmektedir:
و لا تستوي الحسنة و لا السيئة ادفع بالتي هي احسن فاذا الذي بينك و بينه عداوة كانه ولي حميم 
"İyilik, iyi söz ve davranış ile kötülük, (kötü söz ve davranış) bir değildir. Ben kötülüğü en güzel biçimde sav, bir de bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse  sanki sıcak (ve samimi) bir dost oluvermiştir."[6]
3. Küskünlüğe, dargınlığa ve düşmanlığa son vermek.
Müslümanın müslümanla üç günden fazla dargın durması helâl değildir. Peygamberimiz (a.s.)
وَكُونُوا عِبَادِ اللّه إِخْوَانًا. وََﻷيَحِلُّ لْمُسْلِمِ أَنْ يَهْجُرَ أَخَاهُ فَوْقَ ﺛﻻﺚ 
"Ey Allah'ın kulları kardeş olun. Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz." [7]  buyurmuştur.   
4. Dargın iki müslümanın arasını bulmaya çalışmak.
Bu sadaka vermek kadar hayırlı bir iştir. Yüce Allah, Enfâl suresinin birinci âyeti ile Hucûrât suresinin 10. âyetinde müminlerin arasının düzeltilmesini emretmektedir.
انما المؤمنون اخوة فاصلحوا بين اخويكم 
"Müminler ancak kardeştirler. Öyle ise kardeşlerinizin arasını düzeltin" (Hucurat, 49/10).
5. İnsanların kusurlarını araştırmamak, bilakis bu kusurları örtmeye çalışmak.
 Başkasının kusurunu arayan, önce kendi kusurunu görmelidir. Başkasının kusurunu örten bir müslümanın kusurunu da Allah örter ve onu affeder. Peygamberimiz (a.s.),
من ستر مسلما ستره الله يوم القيامة 
"Kim bir müslümanın bir ayıbını örterse Allah da onun kıyamette bir ayıbını örter"[8] buyurmuştur.
            6. İnsanlara karşı kötü zan ve töhmette bulunmamak, nefret uyandırmamak, dedikodu yapmamak. Bu sözlerin konuşulduğu yerleri terk etmek.
Bu davranışlar âyet ve hadislerle yasaklanmıştır. Yüce Allah;
يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اجْتَنِبُوا كَثيرًا مِنَ الظَّنِّ اِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ اِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللّهَ اِنَّ اللّهَ تَوَّابٌ رَحيمٌ .
“Ey imân edenler! Çokça zannetmekten kaçınınız. Şüphe yok ki, zannın bâzısı günahtır ve araştırmakta bulunmayınız ve bazınız bazınızı gıybet etmeyiniz. Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? (Bilakis) Onu kerih görmüş olursunuz. Artık Allah'tan korkunuz, şüphe yok ki, Allah Teâlâ tevbeleri kabul edicidir, çok esirgeyicidir” (Hucurat 49/ 12)buyurmuştur.
Peygamberimiz (a.s.) ise bu hususu şöyle ifade etemketedir:
إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ، وََﻷ تَجَسَّسُوا، وﻷََ تَحَسَّسُوا، وََﻷ تَنَافَسُوا، وََﻷ تَحَاسَدُوا، وﻷََ تَبَاغَضُوا، وﻷََ تَدَابَرُوا، وَكُونُوا عِبَادَ اللّهِ إِخْوَانًا كَمَا أَمَرَكُمُ اللّهُ تَعَالَى: الْمُسْلِمِ أَخُو الْمُسْلِمِ، َﻷ يَظْلِمُهُ، وﻷََ يَخْذُلُهُ، وََﻷ يَحْقِرُهُ. بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمُ. كُلِّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ، مَالُهُ وَدَمُهُ وَعِرْضُهُ.
"Zandan sakının. Zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin, haber koklamayın, birbirinze benlik yarışına girmeyin etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, ey Allah'ın kulları, Allah'ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona (ihânet etmez), zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkîr etmez. Kişiye şer olarak, müslüman kardeşini tahkir etmesi yeterlidir. Her müslümanın malı, kanı ve ırzı diğer müslümana haramdır." [9]

(Bu bölüm Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Rüstem Beşler tarafından hazırlanıştır.)
[5]Müslim, İman. 14. I, 65
[6] Fussilet, 41/34.
[7] Müslim, Birr, 28-34, III,1984-1985.
[8] Buhârî, Mezalim, 3. III, 98.
[9] Müslim, Birr, 28-34,  III,1985-1986.
 
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
kurallari.html
 
 
 

En lüzumlu şey nedir?

En lüzumlu şey nedir?
 

Büyük İslam âlimlerinden seyyid Ahmet Mekki Efendi “rahmetullahi aleyh” hazretleri, bir sohbetinde;

- Kardeşlerim, malayaniyle yani fuzuli şeylerle vakit geçirmeyiniz, buyurdu. Yapmamız zaruri lazım olan şeyler o kadar çoktur ki, insan lüzumsuz şeylerle uğraşmaya vakit bulamaz.

Sordular:
- En lüzumlu şey nedir efendim?
- Her şeyden önce, itikadı düzeltmektir. Bunun için Peygamber efendimizin “aleyhisselam” Allahü teâlâdan getirdiği bilgileri öğrenip her birine inanmalıyız!

- Onlar nedir mesela efendim?
- Mesela Haşra, yani hesap yerinde toplanmaya ve Neşre, yani hesaptan sonra Cennete veya Cehenneme dağılmaya ve sonsuz azab ve nimetlere ve bunlar gibi bilgilere hiç şüphe etmeden inanmak lazımdır.

Ve ekledi:
- Bunlara inanmayan, kıyamette azaptan kurtulamaz.

İmanı korumak için
Bir gün de sohbetinde;
- Kardeşlerim, ölmemek için yemek, içmek lazım olduğu gibi, imanımızı korumak, dinden çıkmamak için de, dinimizi iyi öğrenmemiz lazımdır, buyurdu.

Ve ekledi:
- Ecdadımız, her zaman toplanır, ilmihal kitaplarını okuyup öğrenirlerdi. Ancak böyle Müslüman kaldılar ve bu saadet ışığını bizlere, doğru olarak ulaştırabildiler.

Şöyle devam etti:
- Bizim de Müslüman kalmamız, yavrularımızı içimizdeki ve dışımızdaki düşmanlara kaptırmamamız için, birinci ve en lüzumlu çare, Ehl-i sünnet âlimlerinin hazırladığı ilmihal kitaplarını okumak ve öğrenmektir.

Ve sordu onlara:
- Siz, çocuklarınızın Müslüman olarak yetişmesini istemez misiniz?
- Elbette isteriz efendim.

- Öyleyse onlara Kur’an-ı kerimi öğretin. Fırsat elde iken okuyalım, öğrenelim ve çocuklarımıza öğretelim! Okula başladıktan sonra öğrenmeleri güç, hatta imkansız olur.

Şöyle bitirdi:
- Felaket gelince, âh etmek fayda vermez. Ne yapacaksanız şimdi yapınız.
 

 

 

2 Ağustos 2017 Çarşamba

GÖRGÜ KURALLARI-1

GÖRGÜ KURALLARI-1
 
Âdâb", edeb kelimesinin çoğuludur. "Edeb", sözlük anlamı ile, "terbiye", "utanma", "usul", "yol" ve "kaide” gibi anlamlara gelir. ”Muaşeret" ise birlikte yaşayıp iyi geçinme demektir.  Bir İslam ahlakı terimi olarak adab", göz önünde bulundurulması gerekli olan kaideler, usuller, ahlaken uyulması gereken hususlar, terbiye ve nezaket kuralları anlamında kullanılır. Adab-ı muaşeret" ise topluluk içinde normal davranış şekilleri, insanların birbirleriyle geçinmeleri usulü, nezaket, terbiye ve görgü demektir.
 Daha geniş bir bakış açısıyla, toplum içinde yaşayan insanın, birlikte bulunduğu  diğer insanlarla uyum içinde yaşamasını sağlayan, hayatın günlük akışı sürecinde, insanların uymaları veya sergilemeleri gereken davranış, usul ve şekillerine, ahlâk, terbiye ve nezâket kurallarına, İslâm'ın güzel saydığı söz ve davranışlara,  insanların kendisine davet olunan bütün hayır, zarâfet, usluluk ve güzel ahlâk kurallarını adâb-ı muaşeretdiye tanımlamak  mümkündür.
 Kâinatı en mükemmel bir düzen ve intizam üzere var eden Allah, bu düzen içinde insanı en güzel bir kıvamda yaratmış ve gerçeği şu ayet-i kerimede ifade buyurmuştur:
 لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ      
“ Biz insanı en güzel şekilde yarattık” (Tin, 95/4).
Bu güzel yaratılış, maddi yapıyı olduğu kadar, insanın manevi yapısının, soysal ve ahlaki davranışlarının temel niteliğini ve son noktada olması gereken şekli ve tarzı da kapsamaktadır. Bu temel niteliğin ona verilmesi, kendisini yüklenen kulluk vazifesini en güzel biçimde yerine getirmesini sağlamak hedefine yöneliktir. İşte bundan dolayı Yaratıcı Kudret diğer varlıkları da insanın istifadesine vermiş, böylece onu, âlem içinde hâkim duruma getirerek kendisine muhatap ve kulluk ile mükellef kılmıştır. Peygamberleri vasıtasıyla mutluluğa ulaştıran yolları göstermiş, iyi ve güzeli, kötü ve çirkini öğretmiştir. Her şeyi mükemmel olarak yaratan Allah, insanlara da bu mükemmel nizama paralel bir hayat sürmelerini sağlayacak düsturları öğretmiş, "doğru"yu ve "yanlış"ı göstermiştir.
 Kur'an'ın bize öğrettiği ahlâk ve âdâb, zamandan zamana, mekandan mekana değişmeyen,  evrensel hayat düsturlarını temsil eder. İslam ahlak ve adabı diye nitelediğimiz bu sistemin en güzel öreği de sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) dir. Kuran bu hakikati şöyle ortaya koymaktadır:
وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ  
“Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin” (Kalem, 68/4).
Bu ayet-i kerime bir yandan Hz. Peygamberi taltif ederken, bir yandan da müminlere hayat tarzlarını ve davranışlarını kendisine uyduracakları mükemmel bir örnek sunulduğunu da ifade etmektedir. Nitekim, Hz. Peygamber de
انما بعثت لاتمم مكارم الاخلاق   "Ben, ahlâkın güzelliklerini tamamlamak için gönderildim."[2]    buyurmuştur.
O, Kur'ân'dan ibaret olan güzel ahlâkını hayatında yaptığı uygulaması  ve tavsiyeleri ile ümmetine tebliğ etmiştir.  Yüce Allah şöyle buyuruyor:
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ "كَثِيرًا  
“Ey inananlar! Andolsun ki, sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Resülullah en güzel örnektir”  (Ahzab, 33/21).
Sevgili Peygamberimiz de hadis-i şeriflerinde güzel ahlakın hayatımızdaki önemini şöyle ifade buyurmaktadır:
 مَا مِنْ شئ أثْقَلُ في مِيزَانِ المُؤمِنِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ خُلُقٍ حَسَنٍ، وَإنَّ اللّهَ تَعالى ليُبْغِضُ الفَاحِشَ الْبَذِئَ
"Kıyâmet günü, müminin mizanında güzel ahlâktan daha ağır basan bir şey yoktur. Allah Teâla hazretleri, çirkin, düşük söz (ve davranış) sahiplerine buğzeder."[3]
وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ  
"İnsanlara iyi ahlakla muamele et"[4]
Müslüman hiçbir zaman, İslam'ı hayata aktaran bir "birim" olduğunu  unutmamalıdır. Her mümin, birey olarak bütünüyle İslam'ı temsil etme konumundadır. Her davranışı sonuçta onun dinine, yani İslam'a mal edilecektir.  Bu açıdan, İslam'ın nezaketine gölge düşürecek davranış ve ilişkilerden kaçınmak gerekmektedir.
"Müslüman" olduğunu söyleyen kimse, aynı zamanda İslam'ı temsil ettiğini de söylemiş olmaktadır. Bu fiilen de böyledir. Sergilenecek her hangi bir kaba davranış, her şeyden önce davranış sahibinin hayatını şekillendirdiği öngörülen İslam akla gelecektir.
Hadis bilginleri, Hz. Peygamber'in bizzat yaşadığı ve ümmetine tavsiye ettiği âdâbı ve  ahlâk kaidelerini ihtiva eden hadîsleri, topladıkları  hadîs kitaplarında, "Kitâbu'l Edeb", "Bâbu'l Edeb" gibi özel başlıklar altında bir araya getirmişlerdir. 
Edep kurallarının büyük bir bölümü, Hz. Peygamber'in birer sünneti olduğu gibi, daha önce geçen peygamberlerin de sünnetidir.
            Rivâyetlerle sabit olan edep ve güzel ahlâk hakkındaki Peygamberî emirler bütün ümmeti ilgilendirdiği için âdâb öğretme ve terbiye etme konumunda olan her kişinin bu emirleri önce şahsında uygulaması, daha sonra da terbiyesi altında bulundurduğu kişileri bu güzel ahlâk ile bezemeye çalışması gerekir. Kur'an'ın bu konudaki uyarısı açıktır:
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلَائِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ.            
"Ey inananlar! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu Cehennem ateşinden koruyun; onun yakıtı, insanlar ve taşlardır; görevlileri, Allah'ın kendilerine verdiği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine emredilenleri yerine getiren pek haşin meleklerdir” (Tahrim, 66/6).
Bu ayette yüce Allah, hem kendimizi, hem de himayemiz altında bulunup, yetiştirmekle sorumlu olduğumuz çocuklarımızı Allah ve Peygamberi'nin razı olduğu güzel davranış biçimleri ile bezeyerek iyi birer mümin, "güzel" birer insan olmalarını sağlamamızı istemektedir.      Her toplumun kendi sosyal yapısına göre âdâb anlayışı vardır. Müslümanlığa göre ahlâk âdâbın temel ölçüsünü Allah'ın koyduğu ölçüler oluşturur. Bu ölçülere aykırı olarak âdâb geliştirilemez. Kültürler arasındaki etkilenmelerde, milli benliğe aykırı tutumlardan kaçınmak nasıl gerekli ise, dinin bizzat belirlediği adabın da, kültürel etkilenmelere kurban edilmemesine dikkat etmek kaçınılmazdır. Sözgelimi, yemeği sağ elle yemek, İslamî ölçülere göre sünnet, yani bir Peygamber tavsiyesidir. Yabancı kültürlerin etkisi ile, "muaşeret adabındandır" diye yemeği özellikle sol el ile yemeğe kalkışmak, İslam adabına aykırıdır, bilinçsizce bir harekettir.


(Bu bölüm Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Rüstem Beşler tarafından hazırlanıştır.)


BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
 
 

Tefekkür vakti

Tefekkür vakti

PEYGAMBER Efendimiz SAV buyurur ki:

"Bir saat tefekkür  (olayların hikmeti hakkında düşünmek) bazen - bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır. "

(Suyutî, Camiu’s-Sağir, II / 127 )









1 Ağustos 2017 Salı

Hayra Çağırmak ve Kötülükten Sakındırmak-2

Hayra Çağırmak ve Kötülükten Sakındırmak-2

İnsanları iyiliğe çağırmak bir emirdir. Bu hususla ilgili ayetleri sizlere aktarayım. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır.
وَلَا يَصُدُّنَّكَ عَنْ آيَاتِاللَّهِ بَعْدَ إِذْ أُنزِلَتْ إِلَيْكَ وَادْعُ إِلَى رَبِّكَ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَالْمُشْرِكِينَ
“Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, sakın seni onlardan çevirmesinler. Rabbin’e çağır ve sakın Allah’a ortak koşanlardan olma!” (7)    
ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِوَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَهُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ
“(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” (8)
وَتَعَاوَنُواْ عَلَى الْبرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُواْعَلَى الإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُواْ اللّهَ إِنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ
“…İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.” (9)
Hayber Gazvesi gününde cereyan eden bir olayı paylaşarak bir insanın bizim vesilemiz ile hayra ulaşmasının ne kadar önemli olduğunu anlamaya çalışalım.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  Hayber Gazvesi gününde şöyle buyurdu:
“Yarın sancağı, Allah’ın kendisinin eliyle fethi nasib edeceği, Allah’ı ve Resûlü’nü seven, Allah’ın ve Resûlü’nün de kendisini sevdiği bir kişiye vereceğim.”
Gazveye iştirak edenler, sancağın aralarından kime verileceğini düşünüp konuşarak geceyi geçirdiler. Sabah olunca, sancağın kendisine verileceği ümidi ile bütün sahâbîler Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’ in huzuruna koştular. Peygamber Efendimiz:
– “Ali İbni Ebû Tâlib nerede?” diye sordu. Sahâbîler:
– Ey Allah’ın Resûlü! O gözlerinden rahatsız, dediler.
Bunun üzerine Peygamberimiz:
– “Ona haber verecek birini gönderiniz” buyurdular. Ali derhal getirildi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  onun gözlerini tükürüğüyle tedavi ederek kendisine dua etti. O kadar ki, hiç ağrısı yokmuş gibi oldu. Peygamber sancağı ona verdi. Ali:
– Ya Resûlallah! Onlar da bizim gibi mü’min oluncaya kadar mı savaşacağım? dedi. Resûl-i Ekrem:
“Acele etmeden, gayet sakin bir şekilde onların yanına var, kendilerini İslâm’a davet et, uymaları gereken ilâhî yükümlülükleri kendilerine haber ver. Allah’a yemin ederim ki, senin vasıtanla Allah’ın bir tek kişiye hidâyet vermesi, senin için kırmızı develere sahip olmakdan daha hayırlıdır” buyurdu. (10)

Olaya bir başka boyutuyla bakalım. Her türlü güzelliğin bizde olmasını arzu ederiz. Bu nefsanî isteklerimizin belki de bir gerekliliği. Ancak insan olarak, hele hele bir Mümin olarak kendimizde olan güzellikleri Mümin kardeşimiz için istemek ise bizde olması gereken bir prensiptir. Nitekim Efendimizin (s.a.s.) bir hadisini bu boyutuyla ele alabiliriz.

لاَ يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لأَخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ
“Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (11) Kamil bir müslüman olmanın yolu bizde bulunan itikat, ibadet, ahlaki veya mali her türlü iyiliği ve güzelliği olmayanlara aktarmaktan geçmektedir.
İyilik hepimizin yitik malıdır nerde ve kimde bulursak bulalım almalıyız. Bizi biri uyardığı zaman kızmamalı, hemen tepki vermemeli, yitik bir malımızı kaybetmişiz de biri bize bulmuş getirmiş düşüncesiyle sevinmeliyiz.

Vaazımızı Hz. Fahri Kâinat Efendimizin şu teşbihiyle bitirelim. Efendimiz şöyle buyuruyor. “Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak orada duranlarla bu sınırları aşıp ihlâl edenler, bir gemiye binmek üzere kur’a çeken topluluğa benzerler. Onlardan bir kısmı geminin üst katına, bir kısmı da alt katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar:

Hissemize düşen yerden bir delik açsak, üst katımızda oturanlara eziyet vermemiş oluruz, dediler.
Şayet üstte oturanlar, bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa, hepsi birlikte batar helâk olurlar. Eğer bunu önlerlerse, hem kendileri kurtulur, hem de onları kurtarmış olurlar.” (12)

Yüce Rabbim bizi birbirimizden ayırmasın. İyilikleri birbirlerine tavsiye eden, kötülüklerden sakındıranlar eylesin. Tavsiye verme ve sakındırma işini ise en doğru bir şekilde yerine getirmeyi, incitmemeyi, gönül kırmamayı bizlere nasip etsin. Geceniz mübarek olsun. Allah’a emanet olun.

7. Kasas 28/87
8. Nahl, 16/125
9. Maide, 5/2
10. Riyazü’s-Salihin, Hadis No: 177
11. Buhari İman 7
12. Buhârî, Şirket 6
http://www.guncelvaaz.com
Ahmet ÜNAL
Vaiz


BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:

http://www.guncelvaaz.com/index.php/ahlaki-ilkelerle-ilgili-vaazlar/30-hayra-cagirmak-ve-kotulukten-sakindirmak-vaaz.html

KALB-İ SELİM NE DEMEK? KALB-İ SELİM NASIL ELDE EDİLİR?

KALB-İ SELİM NE DEMEK? KALB-İ SELİM NASIL ELDE EDİLİR?   
     
Kalp tasfiyesinin ehemmiyetini kavramak için kalbin maddî ve mânevî hayattaki mevkiine bakmak kâfîdir.

Peygamber Efendimiz, kalbin hayâtî ehemmiyetini şöyle ifâde buyurmuştur:

“…İnsan bedeninde bir et parçası vardır. O sağlam ve sâlih olursa beden bütünüyle iyi, o kötü olursa beden de tamamıyla kötü olur. Dikkat ediniz ki o, kalptir.” (Buhârî, Îmân, 39)

KALBİ TERBİYE

Hazret-i Mevlânâ (k.s.) bir çuvalın dibindeki deliği kapatmadan içini doldurmaya çalışmanın beyhûde bir gayret olduğunu ifâde eder. Bunun gibi amellerin de ancak tasfiye edilmiş bir kalp ile yapıldığı takdîrde kişinin saâdetine vesîle olabileceği âşikârdır. Zîrâ ameller niyetlere bağlıdır. Niyet ise, kalbin amellerinden biridir. Bu münâsebetle niyetin tashîhi ve ihlâsla tezyîni şarttır.

Bu keyfiyet ise, ancak erbâbınca icrâ olunacak kalbî terbiye neticesinde elde edilen bir hâldir. Hak dostlarının kalp eğitiminde hedefledikleri nokta, kalbin sürekli Allâh ile beraber olma şuuruna (ihsâna) erişmesi ve böylece diri kalp vasfına kavuşmasıdır. Kalbin bu kıvâma ulaşması için mâsivâdan, yâni Allâh’ın dışındaki her şeyden arınmış olması zarûrîdir.

Bu kıvâma ulaşan kalp, ince ve derin hakîkatlere âşinâ olur. Kalp, kesâfetten kurtulup letâfete büründüğü nisbette de ilâhî esmâ ve esrârın mâkesi hâline gelir. Böylece Cenâb-ı Hakk’ın kalp yoluyla bilinmesi demek olan mârifetullâh hâsıl olur. Bu ise, ilmin irfân hâline gelmesi demektir.

Allâh’ın huzûruna ancak selîm kalple, yâni tasfiye edilip bütün mânevî hastalıklardan arındırılarak içi ilâhî muhabbetle doldurulmuş tertemiz bir gönülle çıkanlar kurtuluşa erebileceklerdir. Bunu Cenâb-ı Hak şöyle bildirir:

“O gün ne mal fayda verir, ne de evlât. Ancak Allâh’a kalb-i selîm (tertemiz bir kalp) ile gelenler müstesnâ.” (eş-Şuarâ, 88-89)

TEMİZ KALBE SAHİP OLMANIN ŞARTLARI

Mânevî tezkiye ve tasfiye netîcesinde selîm ve münîb bir kalbe ve mutmain bir nefse sâhip olabilmek için riâyet edilmesi gereken birtakım şartlar vardır. Onların başlıcaları şunlardır:

1- Helâl gıdâ
2- İstiğfar ve duâ
3- Kur’ân okumak ve ahkâmına tâbî olmak
4- İbâdetleri huşû ile edâ etmek
 

5- İnfak
6- Geceleri ihyâ etmek
7- Zikrullâh ve murâkabe
8- Resûlullâh’a muhabbet ve salevât-ı şerîfeye devâm etmek
 

9- ı. Tefekkür-i mevt
10- Sâlih ve sâdıklarla beraber olmak
11- Güzel ahlâk sâhibi olmak


Bütün bu şartlar üzerinde ciddiyetle durulup, gayretle yaşanması netîcesinde elde edilen kalb-i selîm, mâsivâdan arınmış ve mücellâ bir ayna gibi Hakk’ın cemâlî sıfatlarının tecellîgâhı hâline gelmiştir. Hak Teâlâ, kulunun kalbinde cemâlî sıfatlarının tecellîlerini görünce onu sever ve ondan râzı olur.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/kalb-i-selim-ne-demek-kalb-i-selim-nasil-elde-edilir.html