5 Eylül 2017 Salı

İhsan ve İkram Sahibi Olmak-2

İhsan ve İkram Sahibi Olmak-2
 
Îsâr, cömertliğin de zirvesidir. Zira cömertlik, malın fazlasından kendine lâzım olmayanı vermektir. Îsâr ise, muhtâc olduğu bir şeyi kendisinden koparıp vermesidir. Îsârın mânevî mükâfâtı da kulun fedâkârlığı nisbetindedir. Cenâb-ı Hak, Mekkeli muhâcirlere imkânlarını devreden ve onların ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarına tercihan gideren Ensâr-ı kirâmı şöylece methediyor:
 
وَالَّذِينَ تَبَوَّؤُ الدَّارَ وَاْلاِيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ اِلَيْهِمْ وَلاَ يَجِدُونَ فِى صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّآ اُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَاُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
 
“Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir..”[3] (el-Haşr, 9)
 
Yermuk Seferi’nde şehîd olmak üzere bulunan üç yaralı mücâhide ayrı ayrı verilmek istenen suyu her biri diğerine havâle etmiş, neticede hiçbirine vefât etmeden yetişilip su verilememiş ve hepsi de son nefeslerinde bir yudum suya hasret kalarak şehîd olmuşlardır.
 
Yine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-‘ın Şam’a gidişinde deveye binme sırası kölesine geldiğinde şehrin kapısına varmış olmalarına rağmen deveye ısrarla kölesini bindirmesi ve kendisi yaya, kölesi ise devenin üzerinde olduğu hâlde Şam’a girmesi, kâ’bına varılmaz bir infâk tezâhürüdür. Buna göre infak her zaman malen olmaz. Böyle tavırlar da bir çeşit infak demektir.
 
İnfâkın en yüksek derecesi olan îsâr, kendinden koparıp verme, kendi hakkını din kardeşine devretme hâdisesidir. Peygamber, sahâbî, evliyâullâh ve sâlih kullara âid yüksek seviyede bir infak keyfiyetidir.
 
Hazret-i Ali -kerremallâhu vecheh- ile Hazret-i Fâtıma-radıyallâhu anhâ-‘nın şu hâlleri îsârın hakîkatini ne güzel ifâde eder.
 
İbn-i Abbas -radıyallâhu anh-‘ın bildirdiğine göre Hazret-i Ali ve zevce-i tâhireleri Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhumâ-, evladları Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin’in hastalıktan selâmet bulmaları üzerine üç gün adak orucu tutuyorlardı. İlk gün iftarlık olarak arpa unundan bir yemek yapmışlardı. Tam iftar edecekleri sırada kapıları vuruldu. Gelen, aç ve yoksul biriydi. Mübârek âile, ellerindeki yemeği cân u gönülden Allâh için fakire ikram edip kendileri su ile iftar ettiler. İkinci gün olup iftar vakti geldiğinde bu sefer kapıya bir yetim gelmişti. O günkü yiyeceğini de yetime verip yine su ile iftar ettiler. Üçüncü gün ise iftar vakti bir esir yardım istemek için kendilerine mürâcaat edince büyük bir sabır ve diğergâmlık örneği göstererek iftarlıklarını esire bağışladılar.
 
İnfaktaki bu ka’bına varılmaz cömertlik, başkalarını nefsine tercih ediş ve bu yüce ahlâk, gelen âyet-i kerîme ile ilâhî te’yîd ve tebrîke mazhar olmuştu.
 
Allâh Teâlâ buyurur:
وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلى حُبِّه مِسْكينًا وَيَتيمًا وَاَسيرًا (8) اِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللّهِ لَانُريدُ مِنْكُمْ جَزَاءً وَلَا شُكُورًا (9) اِنَّا نَخَافُ مِنْ رَبِّنَا يَوْمًا عَبُوسًا قَمْطَريرًا (10) فَوَقيهُمُ اللّهُ شَرَّ ذلِكَ الْيَوْمِ وَلَقّيهُمْ نَضْرَةً وَسُرُورًا
 
8-“Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler. 
9-(Yedirdikleri kimselere şöyle derler:) “Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz.”
10-“Çünkü biz, asık suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkarız.”
11- Allah da onları o günün kötülüğünden korur ve yüzlerine bir aydınlık ve içlerine bir sevinç verir.”[4]
 
Yaratılmışların hiçbiri, sehâvet, infak ve îsârda, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile kıyaslanamaz. O, cömertliğin her çeşidinin en üst seviyesinde idi.
 
Allâh yolunda, O’nun dinini açıklamak, kulları doğru yola istikâmetlendirmek, açları doyurmak, cahillere öğüt vermek, ihtiyaç sahiblerinin hacetlerini görmek ve ağırlıklarına tahammül etmek gibi ilim, mal ve nefs cömertliğinin hepsi kendisinde mevcud idi.[5]
 
Kureyş müşriklerinin ekâbirinden Safvan bin Ümeyye müslüman olmadığı hâlde Huneyn ve Taif gazalarında, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanında bulunmuştu.
 
Cîrâne’de toplanan ganimet mallarını gezerken Safvan’ın bunlara büyük bir hayret içinde baktığını görmüş ve Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
 
“- Pek mi hoşuna gitti?” diye sormuş.
 
“- Evet.” cevabını alınca:
 
“- Al hepsi senin olsun!” buyurmuştur.
 
Bunun üzerine Safvan kendisini tutamayarak:
 
“- Peygamber kalbinden başka hiçbir kalb bu derece cömert olamaz.” diyerek îman etmiş ve şehadet getirmiştir.[6]
 
Gerçekten îsâr, ikrâmın en ihtişamlısıdır. Düşünmelidir ki Rasûlullâh, sahâbe ve sâlih kulların böyle ikramları vesîlesiyle nice küfründe inad eden insan insafa gelmiş, nice düşman dost olup hidâyet bulmuş ve nice mü’minin mü’min kardeşine muhabbeti artmıştır.
 
Allâh Rasûlü hiçbir zaman, kendisinden istenen yapabileceği bir talebi geri çevirmezdi. Bir defa kendisine doksan bin dirhem isâbet etmişti. Bunu hasırın üzerine döktü. Her gelen muhtaca infâk ederek onu tamamen bitirdi.
 
[3] Haşr suresi 9
[4] İnsan suresi  8-11
[5] Altınoluk Sohbetleri, c. 3, s. 56
[6] İslam Tarihi, sh. 474
 
Not Bu vaaz Osman Nuri Topbaş   Hocanın Altınoluk Dergisi  2001 – Mayis, Sayı: 183, Sayfa: 028 deki  yazısından  iktibas edilerek hazırlanmıştır.
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
 

--


İNSANLIĞIN YENİDEN DOĞUŞU

İNSANLIĞIN YENİDEN DOĞUŞU   
     
İslâm; insanlığı; bölüşen, paylaşan ve birbirlerini seven mü’min kardeşler hâline getirmiştir. İslam “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” düstûruyla kendisinden evvel başkasını düşünmeyi öğretmiştir.

İslâm; insanlığı; bölüşen, paylaşan ve birbirlerini seven mü’min kardeşler hâline getirmiştir. Nitekim Arap kavmi, câhiliyye devrinde buğz, düşmanlık, kin, kanlı yağma ve harplerle meşhur, kızlarını diri diri toprağa gömebilen hissiz bedevîlerdi. Aralarında bitmek bilmeyen husûmetler vardı. Güçlüler, zayıfları ezerdi. Hak ve hukuk dâimâ güçlüye âiddi. Merhum Âkif’in ifadesiyle:

Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi…

BENDEN ÖNCE KARDEŞİM VAR!

Ancak İslâm ile birlikte bu insanlar, beşeriyyetin en mümtâz ve fazîletli insanları hâline geldi. Bir zamanlar birbirlerinin kanlarını içmeye namzet olanlar, İslâm’ın bereketiyle ölüm ânında dahî birbirlerini düşünen, ikrâm eden bir muhabbet ve diğergâmlık semâsına yükseldiler. Yermuk muharebesinin ardından harp sahasında dolaşan Hazret-i Huzeyfe -radıyallâhü anh-’ın anlattığı şu hâdise, mü’minlerin İslâm ile kazandıkları diğergâmlık ve mânevî zirveyi ne güzel tezâhür ettirmektedir:

“Yermuk muharebesi bitişinde elimde bir su kırbası harp meydanında yaralıları dolaşmaya başladım. Baktım ki amcamın oğlu kan seli içinde gözlerini elimdeki su kırbasına dikmiş bakıyordu. Kırbayı tam ona uzatmıştım ki, ileriden İkrime’nin sesi duyuldu:

«Su! Bir damla su!..»

Bu sesi duyan amcamın oğlu Hâris, elini kırbamdan geri çekerek kaş ve göz işaretiyle suyu İkrime’ye götürmemi istedi. Hemen İkrime’nin yanına koştum. Kırbamı ona uzattığımda bu defa Iyaş’ın sesi duyuldu:

«Su! Allâh rızası için su!»

İkrime de, Hâris gibi o anda elini geri çekti ve işâretle suyu Iyaş’a götürmemi istedi. Hızla Iyaş’ın yanına gittiğimde onun elimdeki bu fânî dünyânın suyunu içmeye vakti kalmamıştı. Artık o, içtiği şehâdet şerbetinin hazzıyla gözlerini yummuştu. Şaşkınlık içerisinde «Bâri İkrime’ye yetişeyim!» diyerek geri döndüm. Baktım ki, o da şehîd olmuş. Bunun üzerine amcamın oğlu Hâris’in yanına koştum. Ne yazık ki, o da rûhunu teslîm etmişti…”

İSLAM’IN İLKA ETTİĞİ ERİŞİLMEZ DİĞERGAMLIK

İşte İslâm’ın ilkâ ettiği erişilmez diğergâmlık ve ahlâk-ı hamîde!..

Oysa bu insanlar, devr-i cehâlette birbirlerinin kanını içmeye hazır ve râzı idiler. Ancak İslâm ile gönüllerini öyle bir ilâhî lutuf kuşattı ki, arkalarında bir asr-ı seâdet bıraktılar. Allâh Teâlâ, bu ilâhî lutfunu Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyân buyuruyor:

“…Allâh’ın nîmetlerini hatırlayın! Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nîmeti sayesinde kardeş kimseler oldunuz. Yine siz bir ateş çukurunun (cehennemin) tam kenarında iken oradan da sizi O kurtardı. İşte Allâh size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” (Âl-i İmrân, 103)

Bu âyet-i kerîme ashâb-ı kirâmın şahsında bütün insanlığa şâmildir.

Türklerin de, İslâm’dan evvelki hâlini tarih, takdîr ve şerefle yazmamıştır. Meselâ sefer üzere yedi bin kilometre yol giden Atilla’nın, arkasından bıraktığı hâtıra, kan, irin ve gözyaşıdır. Fakat İslâm’la müşerref olduktan sonra bu millet, tarihin en kahraman milleti olduğu gibi aynı zamanda en merhametli milleti de olmuş ve düşmanına:

“–Sen ne zâlim imişsin ki ey merhamet, düşmanımı bana sevdiriyorsun!” dedirtmiştir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, İslam İman İbadet, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/insanligin-yeniden-dogusu.html


 

TAKVAYA NASIL ULAŞILIR?

TAKVAYA NASIL ULAŞILIR?   
     
Mü’minleri nefsâniyetin hamlığından kurtarıp mânevî zirvelere yükseltecek olan 3 şey…

Mü’minleri nefsâniyetin hamlığından kurtarıp mânevî zirvelere yükseltecek olan da;

* Allah aşkıyla acıları bal eylemek, zahmetleri rahmet, külfetleri nîmet telâkkî etmektir.

* İptilâ ve musîbetleri sabırla, unutkanlığı zikirle, nankörlüğü şükürle, isyanı itaatle, cimriliği cömertlikle, hodgâmlığı diğergâmlıkla, şüpheyi yakîn ile, riyâyı ihlâs ile, kibri tevâzu ile, günahları tevbe ile, gafleti tefekkür ile bertaraf etmektir.

* Başa gelen ezâ ve cefâları, Hak’tan gelen tezkiye ve terbiye vesîleleri bilerek tebessümle karşılayabilmektir.

Nasıl ki ham bir meyve olgunlaşmak için Güneş’in harâretiyle pişmeye muhtaçsa, kalpleri hamlıktan kurtarıp kemâle erdirecek olan da çilelerle terbiye olmaktır.

Hani sahillerde bazı taşlar görürüz: Dalgalar tarafından asırlardır dövüle dövüle bütün sivrilikleri yontulmuş, pürüzlerinden kurtulmuş, buna mukâbil granit gibi sertleşerek mukâvemet kazanmışlardır. Onlar artık kolay kolay kırılmazlar.

Aynen bunun gibi, ilâhî imtihan tecellîleriyle mânen olgunlaşan gönüller de müstesnâ bir metânet kazanırlar. Onlar artık, kırmaz ve kırılmaz, yani incitmez ve incinmezler. Nitekim tasavvufî terbiyenin de ilk dersi incitmemek, son dersi incinmemektir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2017 – Mart, Sayı: 372, Sayfa: 032

http://www.islamveihsan.com/takvaya-nasil-ulasilir.html


 

4 Eylül 2017 Pazartesi

İhsan ve İkram Sahibi Olmak-1

İhsan ve İkram Sahibi Olmak-1
 
Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anh- bir seyahat esnâsında, bir hurma bahçesine uğradı. Bahçenin hizmetçisi siyahî bir köle idi. Köleye üç adet ekmek getirmişlerdi. Bu sırada bir köpek geldi. Köle, ekmeklerden birini ona attı. Köpek ekmeği yedi. Öbürünü attı. Onu da yedi. Üçüncüyü de attı. Onu da yedi.
 
Bunun üzerine Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anh- ile köle arasında şöyle bir konuşma oldu:
 
“- Senin ücretin nedir?”
Siyahî köle:
 
“- İşte gördüğünüz üç ekmek.”
 
“- Niçin hepsini köpeğe verdin?”
Köle:
 
“- Buralarda hiç köpek yoktu. Bu köpek uzak yerden gelmiştir. Aç durmasına gönlüm râzı olmadı.” dedi.
Abdullah -radıyallâhu anh-:
 
“- Peki bugün sen ne yiyeceksin?”
Köle:
 
“- Sabredeceğim, günlük hakkımı Rabbimin bu aç mahlûkuna devrettim.” dedi.
Abdullah -radıyallâhu anh-:
 
“- Sübhânallâh! Benim çok cömert olduğumu söylerler. Bu köle benden daha cömertmiş!” buyurdu.
 
Ardından da o köleyi ve hurma bahçesini satın aldı ve köleyi azad edip, hurmalığı ona bağışladı.[1]
 
Böyle müşfik, merhametli ve derin duygulu şahsiyetler yetiştiren İslâm, ictimâî nizamda fakir ve zengin arasındaki husûmet ve hasedi izâle etmek, dengeyi muhâfaza ve muhabbeti temin etmek için zekâtı farz kılmıştır. İslâm kardeşliğini daha ileri bir seviyede gerçekleştirmek ve her mü’mini “ganî bir gönle sâhib kılmak” için vicdânî bir mecbûriyet olan infâkı teşvîk etmiş ve onu da “îsâr” ile zirveleştirmiştir. Zîrâ dînin asıl gâyesi, Allâh’ın birliğini tasdikten sonra güzel insan, zarif insan ve derin insan yetiştirebilmek sûretiyle cemiyete huzûru hâkim kılabilmektir.
 
Bu olgunlaşma, ancak gönülde tezâhür eden şefkat ve merhamet hissi ve onun en güzel bir tezâhürü olarak da kendi imkânını paylaşabilmek, hattâ bunun da ötesinde îsâr tâbir olunan ve kendi ihtiyâcına rağmen sâhib olunan nîmetlerden vazgeçerek onları verebilmenin fazîlet ve seviyesine ulaşabilmektir.
 
Merhamet, bir müslümanın kalbinde hiç sönmeyen bir ateştir. Merhamet, insanlığımızın bu âlemdeki en mûtenâ cevheridir ki kalb yoluyla bizi Hakk’ın vuslatına istikâmetlendirir. Merhametli mü’min, cömert, mütevâzî, hizmet ehli ve aynı zamanda rûhlara nizâm ve hayat aşısı yapan bir gönül doktorudur. Yine merhametli mü’min her sahadaki hizmetini sevgi ve şefkat ile yapmasını bilen ümit ve îmân kaynağı bir varlıktır. O, rûhlara huzur bahşeden her gayretin ön safında bulunur. Yine o, sözü ile, yazısı ile, hâli ile her sefâlet, çile ve ızdırabın civârında yerini alır. O, dertlinin, muzdaribin yanında, sâhipsizlerin ve ümitsizlerin baş ucundadır. Zîrâ bir mü’minde îmânın ilk meyvesi rahmet ve merhamettir. İnsanlığın ahlâkı da Kur’ân ile tamamlanmıştır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’i açtığımızda karşımıza çıkan ilk sıfât-ı ilâhiye الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ Rahmân ve Rahîm’dir. Rabbimiz, yüce zâtını, “merhametlilerin en merhametlisi” olarak müjdeler ve kuluna kendisinin ahlâkıyla ahlâklanmasını emir buyurur. Dolayısıyla Hakk’a muhabbetle dolu bir mü’min yüreğinin, Rabb’in bütün mahlukâtını şefkat ve merhametle kuşatması îcâb eder. Rabb’i sevmenin netîcesi O’nun mahlûkâtına muhabbet ve merhametle yönelmektir. Seven, sevilene karşı sevdiği ölçüde fedâkârlık yapmayı bir zevk ve vazîfe olarak telakkî eder. Allâh’ın mahlûkâtına infak, Allâh’a muhabbet demektir.
 
Gerçekten Allâh için vermenin umûmî ismi olan sadaka ve infâkın nev’i çoktur. Bunların zirvesi ise ifade ettiğimiz gibi îsârdır. Bu, başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarına tercih etme fazîletidir. Bu ise her olgun mü’minin vicdânen mükellef bulunduğu diğergâmlık ve hassâsiyetin en yüksek noktadaki bir tezâhürüdür. Îsârın feyizli iklîmine girebilmek, ancak rakîk kalblerin ve ince rûhların kârıdır. Zîrâ asıl îsâr, fakirlikten korkmaksızın verebilmektir. Bu hâl, en güzel ve mükemmel sûrette peygamberler ve ehlullâhın hayatlarında sergilenmiştir. Elbette böyle bir zirveye çıkabilmek ve o yüce yıldızlara ulaşbilmek herkesin harcı değildir. Ancak o ufuklara ne kadar yaklaşabilirsek o kadar değerli nasîbler elde edeceğimiz hakîkatine binâen îsâr hususunda en ufak bir adım dahî bizler için vazgeçilmez bir ebedî kârdır.
 
Ebû Hureyre -radıyallâhu anh-‘ın rivâyetine göre;
 
 "Bir adam Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek:
 
"Ben açlıktan bitkinim!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm derhal hanımlarından birine (adam) (gönderip yiyecek istedi. Ama kadın):
 
"Seni hak ile gönderen Zâüt-ı Zülcelâl'e yemin olsun yanımızda sudan başka bir şey yok" diye cevap verdi. Aleyhissalâtu vesselâm bunun üzerine diğer bir kadına gönderdi. O da aynı şeyi söyledi. Aleyhissalâtu vesselâm sonunda:
 
"Bu (bitkin) açı kim misafir edip (doyurursa) Allah ona rahmet edecektir!" buyurdu. Ensardan Ebu Talha (radıyallahu anh) denen birisi kalkıp:
 
"Ey Allah'ın Resûlü! Ben misafir edeceğim!" buyurdu ve onu evine götürdü. Evde hanımına:
 
"Yanında yiyecek bir şey var mı." diye sordu. Hanım:
 
"Hayır, sadece çocukların yiyeceği var!" dedi. Bunun üzerine hanımına:
 
"Sen onları bir şeylerle avut, sonra da uyut. Misafirimiz girince, ona sanki yiyormuşuz gibi görünelim. Yemek için elini tabağa uzatınca lambayı düzeltmek üzere kalk ve onu söndür!" diye tenbihatta bulundu. Kadın söylenenleri yaptı. Beraberce oturdular. Misafir yedi. Karıkoca geceyi aç geçirdiler.
 
Saban olunca Aleyhissalâtu vesselâm'a geldiler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Ebu Talha'ya:
 
"Dün gece misafirinize olan davranışınız sebebiyle Allah Teâla Hazretleri taaccüp etti (ve güldü)!" buyurdu ve şu âyet-i kerime nazil oldu. :
وَيُؤثِرُونَ عَلى أنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ
 
"...Ve kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, onları kendi nefislerine tercih ederler (Haşr 9). "[2]
 
[1] Kimya-yı Seâdet
[2] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/549.
 
Not Bu vaaz Osman Nuri Topbaş   Hocanın Altınoluk Dergisi  2001 – Mayis, Sayı: 183, Sayfa: 028 deki  yazısından  iktibas edilerek hazırlanmıştır.
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
 

--


EN KIYMETLİ NASİHAT

EN KIYMETLİ NASİHAT   
     
İnsanlara hakkı, hayrı ve iyiliği tavsiye edip onları bâtıldan, şerden ve kötülüklerden sakındırma durumunda bulunanların; evvelâ kendilerinin dosdoğru bir istikâmet üzere olmaları elzemdir. Bu en kıymetli nasihattir.

Mevlânâ Hazretleri buyurur:

“Hâl ile öğüt veren, kāl ile (sözle) öğüt verenden hayırlıdır.”

Peygamber Efendimizsallâllâhu aleyhi ve sellem-, İslâm’ı tebliğe başladığı andan itibâren, ilâhî emir ve nehiylere en çok kendisi riâyet ederek, hakkın ve hayrın canlı bir numûnesi, İslâm şahsiyet ve karakterinin müşahhas bir misâli olmuştur. Yani söylediklerini evvelâ kendisi tatbik ederek insanlığa fiilî bir kıstas ve emsalsiz bir örnek şahsiyet olmuştur.

Dolayısıyla, insanlara hakkı, hayrı ve iyiliği tavsiye edip onları bâtıldan, şerden ve kötülüklerden sakındırma durumunda bulunanların; evvelâ kendilerinin dosdoğru bir istikâmet üzere olmaları elzemdir. Zira boş bardakla ikram olmaz.

İSLAM AHLÂKI GÜZELLİKTİR

Ecdâdımız Osmanlı, fethettiği yerlere dâimâ Anadolu’nun temiz halkını götürmüştür ki, gayr-i müslim tebaa, onların hâl ve davranışlarında İslâm ahlâkının güzelliklerini bizzat müşâhede edebilsinler. Hakîkaten 1. Murad Han Kosova’yı fethettikten sonra, onun ardından gelenler, Anadolu’nun fazîletli insanlarını oraya yerleştirmişlerdir. Onların nezih yaşayışlarına hayran olan Arnavutların yüzde doksanı müslüman olmuştur. Yine Fâtih Sultan Mehmed Han da İstanbul’un fethinden sonra Bosna’yı fethetmiş, o bölgeye gönül ehli, temiz Anadolu halkını iskân etmiş ve Boşnakların tamamı, hiçbir zorlama olmadan, tamamen İslâm’ın güzelliğini yaşayışlarında sergileyen bu insanlara meftûn olarak hidâyetle şereflenmişlerdir.

Velhâsıl; tebliğ, irşad, emr-i bi’l-mârûf, nehy-i ani’l-münker hizmetlerinin, hem kāl hem de hâl ile yapılması zarûrîdir.

Şu bir hakikattir ki yaşayışında İslâm şahsiyet ve karakterinin canlı misalleri müşâ­hede edilen örnek bir mü’minin küçücük bir nasihati bile, tesir bakımından en muhteşem sözlerden daha güçlüdür. Bunun aksine, söyledikleriyle yaptıkları birbirini tutmayan bir kimse, en belâgatli ifadeleri bile kullansa, gönüllerde müsbet tesirler bırakabilmesi mümkün değildir.

Nitekim Ziyâ Paşa der ki:

“Âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz!”

Rabbimiz cümlemize; özü-sözü bir olan, hâl ve davranışlarıyla îmânını tasdik hâlinde yaşayan, mü’minlerin hüsn-i kabûlüne mazhar olarak onlardan âdeta bir hüsn-i hâl kağıdı alabilen, sâlih ve sâdık kullarından olmayı nasîb eylesin. Âmîn!..

[1] Hâkim, Müstedrek, I, 353.
[2] Bkz. Heysemî, II, 295.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2017 – Ağustos, Sayı: 377, Sayfa: 032

http://www.islamveihsan.com/en-kiymetli-nasihat.html


 

3 Eylül 2017 Pazar

OSMANLI’DA KURBAN BAYRAMI GELENEKLERİ

OSMANLI’DA KURBAN BAYRAMI GELENEKLERİ   
      
Heyecanla beklediğimiz Kurban Bayramı’na sayılı günler kaldı. Arife günü hazırlıklar başlayacak, bayram namazı kılınacak, üzerine farz olanlar kurbanlarını kesecek/kestirecek, çocuklar harçlık için hâne hâne dolaşacak, akraba ziyaretleri yapılacak ve hânesine et girmeyenlerin kursağı bayram edecek.

Büyüklerimizin nerede o eski bayramlar diye hayıflandığı günler bir anı olarak eskilerde kaldı. Peki ecdadımız Osmanlı’da Kurban Bayramı’nın öncesi ve sonrasını nasıl ifa ederdi?

Haber: Nurullah Mısıroğlu

OSMANLI’DA BAYRAM ÖNCESİ HAZIRLIKLAR

Padişah tarafından bayramdan önce tembihnâmeler yayınlanırdı. Bu tembihnâmelerle birlikte konaklarda, evlerde ve saraylarda büyük bir temizlik başlardı. Tembihnâmeler toplumun ahlakını bozacak davranışlardan kaçınılması, vazifelilerin alması gereken tedbirler, sokakların temizlenmesi gibi maddeler ihtiva ederdi. Kısaca insanlar ikaz edilir, maddi ve mânevî temizliğe yönlendirilirdi. Bayram gecesinde mahalle bekçileri sabaha karşı davullarını bir ahenk içerisinde tokmaklarken mâni söylerlerdi. Osman devrinden bir mani örneği…

“Bu sabahın yazına, 
Kalkın Hakk’ın niyazına,
Abdest alın ey komşular!  
Bayram, sabah namazına.”

OSMANLI’DA BAYRAM GÜNÜ

Osmanlı döneminde Kurban Bayramı sevinci, Arefe günü atılan top atışlarıyla başlar, son günün ikindi vaktinde atılan top atışlarıyla da biterdi. Bayram namazının yaklaşmasıyla birlikte ev ahalisinin erkekleri bayramlıklarını giyerek en yakındaki camiye giderlerdi. Hanımlar ise bayram namazı dönüşü ailecek kahvaltı yapmanın heyecanıyla bayramlıklarını giyinmiş vaziyette kahvaltı sofrasını hazırlarlardı. Bayramları mutlaka ailecek konu, komşu ve kabristan ziyaretleri yapılırdı.

ÇOCUKLARA ARİFE ÇİÇEĞİ DENİRDİ

Bayram boyunca caddelerde, mahallelerde bir sürü “Arife Çiçeği” yani çocuklar olurdu. Çocuklara “Arife Çiçekleri” denilmesinin nedeni bayram gününü bekle(ye)meden Arife gününden bayramlık kıyafetlerini giyip dışarı çıkmalarıdır.

Bayram tebrik merasimleri 19. yüzyılın ortalarına kadar Topkapı Sarayı’nda, 1867’li yıllarda itibaren Dolmabahçe Sarayı’nda, Sultan II. Abdülhamid Han devrinde ise Yıldız Sarayı’nda yapıldı. Bayram namazı kılınacak camiyi padişah seçerdi. Devlet erkânı, bayram namazını çoğunlukla Ayasofya ve Sultanahmet Camisi’nde kılardı.

PADİŞAHLAR İÇİN ÖZEL KOÇ YETİŞTİRİLİRDİ

Devrin padişahı için “Saya Ocağı” adı verilen âlâ koçlar yetiştirilirdi. Padişaha sunulacak kurbanların beslenmesi, yetiştirilmesi ve kesimleriyle saya neferleri ilgilenirdi. Padişah, Hırka-i Saadet Dairesi’nin kapısında hazır bekleyen yaklaşık 40 kurbanlığın bulunduğu yere gider ve kendisi için hususi olarak hazırlanan kurbanlardan birini seçerek büyük bir merasimle ilk kurbanı kendisi keserdi. Kesilen kurbanların birçoğu ilim talebelerinin istifade etmesi için medreselere dağıtılırdı. Kalan diğer kısımları da dul ve kimsesiz kadınlara, bekçilere, tulumbacılara ve diğer ihtiyaç sahibi kimselere dağıtılırdı.

MEMURLARA İKRAMİYE DAĞITILIRDI

Subay ve memurlara bayram hediyesi olarak birer maaş ikramiye; zaptiyelere yeni fes ve püskül veya bunların temini için mukabili olan para verilirdi. İstanbul’un büyük camilerinde de cemaate iftariye adı verilen hediyeler, şeker, helva ve lokumlar dağıtılırdı. Cezalarının üçte ikisini çeken mahkûmların bir kısmı bayram vesilesiyle affedilirdi.

Cezaevindeki mahkûmlara ise helva dağıtılırdı.

EVLERDE “TURUNÇ REÇELİ” BULUNURDU

Kanlı etin yenmesi dinimizce caiz olmadığından kurban eti hemen yenilmezdi. Kurban eti kendi aile efradına, fakirlere ve eş-dosta dağıtmak üzere de üçe taksim edilirdi. Kurban bayramı münasebetiyle bolca tüketilen et, sindirim sistemini bozduğundan imkânı olan her hâne, vücudu dengelediği için “Turunç Reçeli” bulundururdu. Zengin kimselerin hanımına, çocuklarına, yakın akrabalarına, vefat etmiş yakınları adına hatta gücü yetmeyip kurban kesemeyen komşularına kurbanlık hediye etme âdeti vardı.

Kaynak: nurullahmisiroglu.com

http://www.islamveihsan.com/osmanlida-kurban-bayrami-gelenekleri.html



 

2 Eylül 2017 Cumartesi

İslam barış dinidir

İslam barış dinidir

 Yüce dinimiz İslam’ın temel hedeflerinden biri de insanların dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamaktır. Bunun için İslam; toplumda huzur ve güvenin sağlanabilmesi için en temel haklar olan din, can, akıl, namus ve mal güvenliğinin korunmasını esas almıştır.

İslam dininin gayesi özelde Müslümanlar arasında kardeşlik, huzur, güven ve barışı gerçekleştirmek; genelde ise tüm insanlığın barış içerisinde yaşamasını sağlamaktır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslam’a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” (Bakara, 2/208)

İslam tam anlamıyla bir barış dinidir. Zira İslam kelimesi, barış, güven ve huzur anlamına gelen “silm” ile mutluluk, esenlik ve güvenlik manalarına gelen “selam” kelimelerinden meydana gelmiştir.

Allah’ın isim ve sıfatlarından olan “selam” kelimesinin bir anlamı da “güvene erdiren” demektir. Kur’an mü’minlerin kardeş olduklarını ilan etmiş, Hz. Peygamber (s.a.s.) de, bu kardeşliğin muhafazası için mü’minlerin birbirlerini sevmelerini şart koşmuştur. Bunun gerçekleşmesinin yolunun da “selamı yaymaktan” geçtiğini haber vermiştir. (Müslim, İman, 93) Çünkü mü’minler birbirlerine selam vermekle, “ben senin dostunum, benden sana zarar gelmez” anlamında birbirlerine güven telkin etmektedirler.

Bütün bu ifadelerden sonra Müslümanı şöyle tarif edebiliriz: Müslüman, İslam’a girmekle hem kendisi huzur ve güvene kavuşmuş, hem de diğer insanların kendisinden güven duyduğu, huzur bulduğu insandır. Müslüman, çevresine güven telkin eden insandır, o kimseye eliyle, diliyle maddî-manevî hiçbir şekilde zarar veremez. Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber (s.a.s.) Müslümanı şöyle tarif etmiştir: “Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların güvende olduğu kimsedir.” (Buharî, İman, 3)

İslam, kavgayı, kargaşa ve savaşı hoş görmemiş, sevgi-saygıyı, kardeşliği, dostluğu, hoşgörüyü ve barışı esas almıştır. Dinimizde savaşa ancak barışın korunması; fitne, fesat ve zulmün bertaraf edilerek huzur ortamının sağlanması; toplumda can, mal ve namus emniyetinin temin edilmesi ve saldırılara karşı müdafaa amacıyla müsaade edilmiştir. (Hacc, 22/39) Hz. Peygamber (s.a.s.), “Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin. Allah’tan afiyet (esenlik ve barış) isteyin” (Buharî, Cihad, 112, 156) buyurarak, savaşın arzu edilen bir şey olmadığını belirtmiştir.

Allah Resûlü (s.a.s.), Müslümanların birlik ve beraberlik içinde barış halinde yaşamalarına çok büyük önem vermiş ve haramı helal, helali haram saymadıkları sürece “Müslümanlar arasında daima barışın geçerli olduğunu” bildirmiştir.(Tirmizî, Ahkâm, 17) Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’ye hicretinden hemen sonra bir yandan Muhacirler ile Ensar arasında kardeşlik kurarken diğer yandan da uzun yıllardan beri birbirleriyle kavga eden Evs ve Hazrec kabileleri arasında kalıcı bir barış sağlamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.), Müslümanlar arasında ortaya çıkan problemlere zamanında müdahale ederek daha fazla büyümeden çözüme kavuşturmuştur. (Buharî, Sulh, 3)

Görüldüğü gibi yüce dinimiz İslam, Müslümanların birlik ve beraberliğine, huzur ve barış içerisinde yaşamalarına büyük önem vermiştir. Bazı mü’minler arasında barış bozulduğunda ise; diğer mü’minlere barış ve huzur ortamının tekrar sağlanması konusunda görev ve sorumluluklar yüklemiştir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin (...) Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin.” (Hucurât, 49/9-10)

Barış ve huzuru bozan münakaşa, kavga, azgınlık ve taşkınlık Müslümana yakışan bir davranış asla olamaz. Yüce dinimiz İslam bizden barış içinde yaşamamızı, birlik ve beraberliğimizi korumamızı istemektedir.  Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da ülkemizin birlik ve beraberliğini tehlikeye sokacak, milletimizin huzur, güven ve barış içerisinde kardeşçe bir arada yaşamasına engel olacak yanlış davranışlardan uzak durmalıyız. Yüce Allah, Kur’an’da bizleri şöyle uyarmaktadır: “Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider.” (Enfâl, 8/46)

Milletçe hep birlikte huzur ve güven içinde yaşayabilmemiz için birbirimize karşı daima hoşgörülü davranmalı, farklı düşünce ve inançlardaki insanlara saygılı olmalıyız. Problemleri ve anlaşmazlıkları, karşılıklı konuşarak, birbirimizi anlamaya çalışarak, sevgi, saygı ve hoşgörü anlayışıyla çözmeye gayret göstermeliyiz.

Terör ve savaşların olmadığı; kan ve gözyaşlarının akmadığı; sevgi, hoşgörü, huzur, güven ve barışın hakim olduğu bir dünyaya bir an önce kavuşmak dileğiyle…
Mehmet Sönmezoğlu
17 Ağustos 2013 tarihli yazısı

BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.bizimyaka.com/yazar-24119-Islam-baris-dinidir
 
 
  

Hülya Keleş - HERSEY TAM DA OLMASI GEREKTİĞİ GIBI

Hülya Keleş - HERSEY TAM DA OLMASI GEREKTİĞİ GIBI

Ne adaletsiz bir dünya diye düşündüğüm yıllarım olmuş. Isin iç yüzünü göremediğim yıllarda sadece yüzeysel bakarak ahkam kesmelerim almış yürümüş de farkında değil misim.
 
 
Halbuki karanlık ve aydınlık hep iç iceymis. Karanliktan nura çikmak büyük nimet, aslında tüm yasananlar da sevgidenmis.
 
 
En nefret ettiklerimiz bile bir zamanlar en sevdiklerimizmis. Belki de hersey karanlığın içindeki aydınlığı fark edebilmemizi bekleyen bir gücün oyunuymuş.
 
 
Bu hayatta herşey de mümkünmüş. Kurani Kerimde Kefh suresinde anlatilan hikayeyi her insanin okuması ve hayatı sorgulaması gerekiyor.
 
 
Gecenin karanlığı balık seni yutmuş. Kimseler yok. Cikmak mümkün mü? Evet mümkün. Çünkü o balığın seni yutmasinin bir nedeni var. Hatta o baligin seni yutmasi bir sans.
 
 
Belki çok ofkeliydin, belki çok kıskanç, belki çok kalp kırdın, belki de hakkin olmayan bir kazanç elde ettin. Her ne ise bunu hayat icinde fark edemedin.
 
 
Karanlik neden olmalı derseniz. Eger karanlık olmazsa eğer o balığın karnında ki yaptığınız sorgulama olmazsa, kendi kendinizin farkına varmanız pekde mümkün olmuyor.
 
 
Kendinizi hakli cikaran bahanelerle yasayip duruyorsunuz. Eger akıl cevherini kullanabiliyorsanız. O balığın karnın da, soruyorsunuz içinizde ki ben ; "Ben ne yaptım da düştüm buraya?" diye. Cevabı o sıkıntı içinde bulabilmeniz daha kolay olur.
 
 
Eger cevabı bulursanız. Orada gerçek bir pişmanlık ve tövbe yaşarsanız. O kalbimizden yapacağınız dua herşeyi değiştiriyor.
 
 
Tipki Kuranda geçen hikâyede ki gibi o gecenin karanlığında etrafta sizi duyacak kimse olmamasına rağmen, Sah damarınızdan yakın olan orada sizi duyar ve yolunuzu acar.O balığın karnından aydınlık bir sabaha çıkarsınız. Bu da sizin gerçek doğumunuz olur.
 
 
Sunu anlarsınız ki o karanlık olmasa o nuru goremeyecektiniz. Aslinda tüm kötü ve karanlık görünenler sizin daha iyi bir insan olabilmeniz ve özünüze ulaşabilmeniz için tasarlanmış birer hediyedir.
Yeni ve cok net gosteren gozlukleriniz vardir. Gorursunuz ki; herşey iyisi ve kötüsü ile muhteşem.

Herşey tam da olması gerektiği gibi...

Hülya Keleş

Bu güzel yazısını paylaşmama izin veren arkadaşım Hülya hanıma çok teşekkür ederiz.  

 

Mehmet Emin Ay - Asr-ı Saadet’te Bayram Heyecanı


Mehmet Emin Ay - Asr-ı Saadet’te Bayram Heyecanı


Değerli okuyucum.


Öncelikle, ikinci gününü idrak ettiğimiz Kurban Bayramınızı tebrik ederim. Yüce Rabbimizden, Ümmet-i Muhammed’i huzur ve saadet içinde kutlayacakları bayramlara ulaştırmasını, muhtelif beldelerde zulüm altında inleyen müminlerin yüzlerine selamet ve kurtuluş kapıları açmasını niyaz ediyorum.


Dinimizde, Ramazan ve Kurban adında iki bayramımız vardır. Asr-ı Saadet’te bu bayramlar Iydül-Fıtr ve Iydül-Adhâ isimleriyle, hicretin 2. yılından itibaren kutlanmaya başlanmıştır. Kurban Bayramı namazı ve Kurban kesilmesi de yine bu yıldan itibaren yerine getirilmiştir.


Tekbirlerin Anlamı…

Kurban bayramının kutlandığı günler, aynı zamanda hicri 9. yıldan itibaren farz kılınan Hac ibadetinin ifa edildiği günlere denk gelmektedir. Hadis-i Şerif’lerde “Günlerin en faziletlisi” olarak bildirilen Arefe gününün sabahından itibaren bayramın 4. günü ikindi namazına kadar, 23 vakitte farz namazlardan sonra tekbir okunur. Bu tekbirlere Teşrik tekbirleri denilir.


Bayram günlerinde okumamız vacip olan bu tekbirlerin bir hatırası olduğunu ifade etmek ve sizlerle paylaşmak istiyorum. Hz. Abdullah b. Abbas, (ra) Peygamber Efendimiz’den (sav) aldığı bilgilerle şöyle aktarıyor:


“Baba-oğul, Allah’ın emrine teslim oldular. Emr-i İlâhi’ye ikisi de boyun eğdiler. Babası eline bıçağı almıştı ki, Cebrail (as) beraberinde kocaman bir koçla semadan hızla yeryüzüne indi. Sesi yeryüzünde yankılanırken dilindeki zikir şuydu:


Allâhü Ekber, Allâhü Ekber…

Böylesine büyük bir sınava muhatap olan Hz. İbrahim, başını kaldırıp da bir koçla birlikte gelen Cebrail’i görünce büyük bir sevinçle bu zikre şu sözlerle iştirak etti:


Lâ ilâhe illallâhu vallâhü ekber…

Semada başlayıp yerde devam eden bu eşsiz zikri, canını Rabbine feda etmeye hazır olan; büyük bir teslimiyet ve rıza duyguları içinde bir kurbanlık gibi boynunu uzatan Hz. İsmail tamamladı:


Allâhü Ekber ve lillâhil hamd…

İşte her birimiz Kurban Bayramının dördüncü günü ikindi namazına kadar devam edecek bu tekbirleri okurken; bu tekbirlerin, aslında ilk defa, Hz. Cebrail ile birlikte teslimiyetin zirvesindeki baba-oğulun zikir ve tesbihleri olduğunu düşünerek okumalıdır.


Asr-ı Saadet’te Bayram Sevinci

Değerli okuyucum.


Bayram sevincinin en yüksek düzeyde yaşandığı Asr-ı Saadet’te bayram namazları genç kızlar ve kadınların da iştirak ettiği kalabalık bir cemaatle eda edilip, topluca tekbirler getirilirdi. Peygamberimiz (sav) bayramlara maddi ve manevi açıdan hazırlıklı girilmesini, bugünlerde temiz ve güzel elbiseler giyilmesini ve çocuklara da güzel elbiseler giydirilmesini isterdi. Bayram günlerinde kılıç ve diğer silahların taşınmasını yasaklamıştı. Çünkü Resul-i Ekrem (sav) bayramın huzur ve sevinç ortamının hiçbir surette bozulmasını istememişti.


O dönemde çocuklar, bugün Anadolu’da artık unutulmaya yüz tutmuş; kovalamaca, çizgi, ceviz, aşık ve misket (o zamanki adıyla cülâhik) oyunlarını oynarlardı. Bunların hiçbirinde kumar söz konusu değildi.


Peygamberimiz’in, bayram günleri için, “yeme-içme ve zikir günleri” ifadesine ilave olarak “Tekbir getirmek suretiyle bayramlarınızı süsleyiniz.” tavsiyesini şöyle anlamak da mümkündür: Müslüman, kendisini bir bayrama daha ulaştıran Allah Teala’ya şükretmelidir. İmkanları elveriyorsa kurban ibadetini gönül hoşluğu içinde yerine getirmeli, kurban etini eş-dost ve yoksullarla paylaşmalı ve ailesine ayırdığı kısmı da huzur ve sürur içinde yemelidir. Her yemek sonunda bunca nimetleri bahşeden Allah’a hamd etmeli ve yeryüzünün muhtelif yerlerinde sıkıntı içinde olan mümin kardeşlerini için de dualar etmelidir. İşte o zaman bayram, Rabbimizin rızasını kazandıran, gönüllere sevinç ve huzur bahşeden güzel bir zaman dilimine dönüşmüş olur…


Asr-ı Saadet tadında bayramlar yaşamanız dileğiyle, sağlıcakla kalınız.

Prof Dr Mehmet Emin Ay


 

1 Eylül 2017 Cuma

Kurban Bayramı

Kurban Bayramı

Bayram,  Peygamberimizin Mekke'den Medine'ye hicretlerinin ikinci yılında meşru kılınmıştır.
 
عن عبداللّه بْنِ قرط قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّهِ: إنَّ أعْظَمَ الايَّامِ عِنْدَ اللّهِ يَوْمُ النَّحْرِ ثُمَّ يَوْمُ النَّفْرِ. أخرجه أبو داود.»يَوْمُ« النَّفْرِ« هو اليوم الثاني من أيام التشريق .

Abdullah İbnu Kurt anlatıyor: "Resulullah (a.s) buyurdular ki:"Allah indinde günlerin en büyüğü Kurban bayramı günüdür, bunu, fazilette Nefr günü (teşrik günlerinin ikinci günü) takib eder."  [(Ebû Davud, Menâsik 19, (1765).]
وعن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قَدِمَ رَسُولُ اللّهِ وَلَهُمْ يَوْمَانِ يَلْعَبُونَ فِيهِمَا فَقَالَ: مَا هذَانِ الْيَوْمانِ؟ قَالُوا: كُنَّا نَلْعَبُ فِيهِمَا في الْجَاهِلِيَّةِ. فقَالَ: قَدْ أبْدَلَكُمُ اللّهُ خَيْراً مِنْهُمَا: يَومَ الاضْحى وَيَوْمَ الْفِطْرِ.

Peygamberimiz Medine'ye hicret buyurduklarında Medinelilerin eğlendikleri iki günleri vardı. Peygamberimiz: "Bu günler ne oluyor?" diye sorduğunda, onlar "Biz cahiliyette bu günlerde oynayıp eğlenirdik.'' dediler. Bunun üzerine peygamberimiz : "Bunların yerine Allah Teâla size daha hayırlı iki gün verdi: Ramazan bayramı, kurban bayramı" buyurdu.[Ebû Davud, Salât 245, (1134); Nesâî, Iydeyn 1, (3, 179).]
وعن أبي هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: قَالَ النَّبِيُ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: الصَّومُ يَومَ تُصُومُونَ وَالفِطْرُ يَوْمَ تُفْطِرونَ، وَالاَضْحَى يَوْمَ تُضَحُّونَ. أخرجه أبو داود والترمذي.

Hz. Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor: "Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki:"(Muteber) oruç, (hep beraber) tuttuğunuz gündekidir. (Muteber) iftar, (hep beraber) ettiğiniz gündekidir. (Muteber) kurban (hep beraber) kurban kestiğiniz gündekidir." [Tirmizî, Savm 11, (697); Ebu Dâvud, Savm 5, (2324)]

Ramazan bayramı namazı gibi kurban bayramı namazı da vaciptir ve Cuma namazının şartlarına tabidir. Yani Cuma namazını kılmakla yükümlü olanlar, bayram namazını kılmakla da yükümlüdürler. Ancak Cuma namazı farz, bayram namazı ise vaciptir.
 
Bayram Namazının Kılınışı Şöyledir:

Bayram namazı,  güneş doğduktan ve kerahet vakti çıktıktan sonra, öğleye kadar kılınır. Herhangi bir sebeple ilk günü kılınamazsa ertesi günü kılınır. Bayram namazı Cuma namazı gibi ancak cemaatle kılınır. İki rekattır. Şöyle niyet edilir:

"Niyet ettim Allah rızası için kurban bayram namazını kılmaya, uydum imama.'' Bundan sonra tekbir alınır. Birinci rekatta "Sübhaneke" okunur. 

Sonra imam açıktan, cemaat tarafından da gizlice üç defa "Allahü Ekber" diye tekbir alınır. İlk iki tekbirde eller yukarı kaldırılır, sonra yanlara salıverilir.

Üçüncü tekbirin peşinden eller yanlara salıverilmeyip bağlanır. İmam Fatiha ve sure okur; cemaat dinler. Sonra diğer namazlarda olduğu gibi rükû ve secde yapılır.

İkinci rekata kalkıldığında imam önce Fatiha ve sûre okur. Sonra birinci rekatta olduğu gibi üç defa tekbir alınır. Her üç tekbirde de eller yukarı kaldırılıp yanlara salıverilir. Dördüncü tekbir ile rükûa gidilir ve secdeler yapılarak oturulur, tahiyyât ve salli barik okunur, sonra selâm verilir.
 
 Bayram Gecesi ve Günlerinde Yapılması Müstehap Olan Şeyler

Öncelikle şunu belirtelim ki; Arefe günü sabah namazıyla başlayıp, bayramın dördüncü günü ikindi namazı dahil 23 vakit olan "teşrik" tekbirlerini, her farz namazın sonunda getirmeyi unutmayalım.

a) Bayram gecelerini dua ve ibadetle ihya etmek, kaza namazı kılmak, Kur'an okumak ve Allah Teâlâ'dan af ve mağfiret dilemek. Çünkü duaların makbul olduğu gecelerden birisi de bayram geceleridir. Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

"Ramazan ve kurban bayramı gecelerini, sevabını umarak ibadetle geçiren kimsenin kalbi, kalplerin öldüğü gün ölmez." (Mecmeu'zevâid, Beyrut, 1967, c. 2, s.198)

b) Bayram sabahı erken kalkarak yıkanıp temizlendikten sonra namaza gitmek.

c) Güzel koku sürünmek.

d) Temiz ve yeni elbise giyinmek.

e) Gücü yetiyorsa namaza yürüyerek gitmek.

f) Güler yüzlü ve sevinçli görünmek.

g) Yoksullara çokça sadaka vermek.

h) Bayram namazına giderken yolda tekbir getirmek.

i) Kurban kesecekse kurban etinden yiyinceye kadar oruç tutuyormuş gibi bir şey yiyip içmemek.

j) Kurban etinden iftar etmek. Çünkü peygamberimiz böyle yaparlardı.

k) Çoluk çocuğuna bolluk göstermek.

Bütün bunlar bayramda yapılması müstehap olan işlerdir.
 
Değerli müminler!

Bayram günleri sevinç günleridir. Bu günlerde sevinçli ve güler yüzlü görünmek tavsiye edilmiştir.

Bu itibarla bayramın toplum hayatımızda üstün yeri ve değeri vardır. Bayram günleri toplum şuuru bütünleşir. Toplum fertleri birbirleriyle sevinip kaynaşır. Hayatın bitmek tükenmek bilmeyen sıkıntıları içinde bunalan, bitkin ve yorgun hale gelen insanları bayramlar dinçleştirir ve çalışma azimlerini artırır.

Bu günlerde akraba ve komşularımızla olan ilişkilerimiz kuvvetlenir, birlik ve kardeşliğimiz güçlenir. Bayram sabahı camilerimizi dolduran kalabalıkların hep birlikte ve içtenlikle yüce Allah'a yönelmeleri, O'ndan af ve bağış dilemeleri ayrı bir önem taşır. Çünkü böyle bir amaçla bir araya gelen, aynı iman ve heyecanı taşıyan toplulukları yüce Allah'ın rahmeti kuşatır ve onları affeder.

Bu günlerde annemizin-babamızın ellerini öpüp hayır dualarını almalıyız. Dinimizde Allah'a ibadetten sonra anne ve babaya saygı ve iyilik emredilmiş, onlara karşı "öf" demek dahi yasaklanmıştır. Akraba ve komşularla tebrikleşerek, karşılıklı sevgi ve saygı duyguları aktarılmalı, karşılaştığımız herkesle selâmlaşarak tebrikleşmeliyiz. Tanıdıklarımızı ziyaret ederek hatırlarını sormalı ve gönüllerini almalıyız. Hastanelerde ve evlerde yatan hastaları görmeli, şifa dileklerimizi sunmalıyız. Yetimlerle ve kimsesiz çocuklarla ilgilenip onları okşamalı ve onlara anne ve baba gibi davranmalıyız. Çevremizdeki yoksullara ve bakıma muhtaç çocuklara yardım ellerimizi uzatmalı, onların da bayram sevinci yaşamalarını sağlamalıyız.

Bizden hayır dua bekleyen ölülerimizin mezarlarına giderek onlara dua etmeli, ruhları için hayır ve hasenatta bulunmalıyız. Tanıdıklarımızdan dargın olanları barıştırmaya çalışmalı ve aralarını bulmalıyız. Her zaman olduğu gibi bayram günlerinde de İslâm'ın emrettiği şekilde çevremizdeki insanlara iyi davranmalı, incitici ve zarar verici davranışlardan sakınmalıyız. Bütün bunlar, toplumu oluşturan fertleri birbirleriyle kaynaştırarak milli birliğin sağlanmasında ve toplumu rahatsız eden ayrılık ve düşmanlıkların yok olmasında etkili olur. Bu duygularla hepinizin kurban bayramını tebrik ediyor, daha nice bayramlara sağlıkla, huzurla erişmemizi Cenâb-ı Hak'tan diliyorum. Mübarek bayramın ülkemize, İslâm alemine ve bütün insanlığa iyilik ve hayırlar getirmesini diliyorum. Cenâb-ı Hak yaptığımız ibadetleri ve keseceğimiz kurbanları rızasına muvafık eylesin ve bizi kendisine ibadetten ayırmasın.
 
NOT: " Lütfi ŞENTÜRK, Örnek Vaazlar, D.İ.B.Yayınları, s. 100-111 " Bu kitaptaki "Kurban ve Kurban Bayramı" adlı vaazından bazı değişiklikler yapılarak hazırlanmıştır
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR.
 
 
 
 
 

Kader Sırdır

Kader Sırdır


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musîbet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. (Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.” (Hadîd, 22-23)



Rasûlullah (sav) buyurdular:

“Kadere îman etmek, üzüntü ve sıkıntıyı giderir.” (Münâvî, III, 187)


Hikâye edilmiştir ki Hz. Süleyman (as) zamanında bir adam, bin dirheme, sesi ve rengi çok güzel olan bir kuş satın aldı.


Başka bir kuş gelerek bu kuşun kafesi üzerinde bir ötüş öttü ve uçtu gitti.

Bundan sonra kafesteki kuş sustu, hiç ötmedi.

Sâhibi gelip Hz. Süleyman’a şikâyet etti. Hz. Süleyman (as) “Onu bana getirin” dedi.

Kuş getirilince Hz. Süleyman (as) “Sâhibin sende hakkı var. Seni çok yüksek fiyata satın aldığı halde neden sustun?” dedi.

Kuş “Ey Allah’ın peygamberi! Ona söyle ki, gönlünü benden çeksin. Ben kafeste bulunduğum müddetçe asla ötmeyeceğim.” dedi.

Hz. Süleyman (as) “Neden?” diye sordu. Kuş cevap verdi: “Benim feryadım vatan ve evlâd hasretindendi. O kuş bana, senin kafeste oluşun sesinden dolayıdır. Sus ki kurtulasın demişti.”

Hz. Süleyman (as) kuşun söylediklerini aktarınca sâhibi: “Ey Allah’ın Peygamberi onu bırak gitsin, ben onu sesinin güzelliğinden dolayı seviyordum.” dedi.

Hz. Süleyman (as) adama bin dirhem ödedi ve kuşu salıverdi.

Kuş uçtu ve şöyle diyerek öttü: “Bana bu şekli verip yaratan, havada uçuran sonra kafese koyan Allah’ı tesbih ederim!”

Hz. Süleyman (as) da, kuş tasasından feryâd ettiği müddetçe kafes hapsinden kurtulamadı. Ne zaman ki sabretti hapisten kurtuldu. Böylece adam da gönlünün ona bağlı kalmasından kurtuldu.

Burada nefsânî sıfatların yok olmasına da işâret vardır. Nefsânî sıfatlar yok olunca kişi sıkıntı ve zorluklardan kurtulur, sükûnete erer ve kader sırrını anlar.

(İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân-20)