13 Haziran 2019 Perşembe

CENNET

CENNET


 0
Cennet nedir, nasıl bir yerdir? Cennet ve cehennem ebedi midir? Cennetin özellikleri nelerdir? Cennet nasıl tasvir edilir? Cennet nasıl olacak? Cennette neler var? Cennet nimetleri nelerdir? Cennette Allah’ı görecek miyiz? Cennet nasıl kazanılır? Cennete nasıl girilir? Cennete girmek için ne yapmalıyız? Cennete kimler girecek? Cennet ile ilgili ayet ve hadisler nelerdir? İşte cennet ile ilgili merak edilen soruların cevapları…
Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz rahmet, merhamet ve ihsânının bir tecellîsi olan Cennet yaratılmış olup şu anda mevcuttur.[1] İmtihan yurdu olan şu dünyada tüketilen fânî nefeslerin neticesinde, Kur’ân ve Sünnet’in nûrânî istikâmetinde hayatını takvâ üzere tanzim edenlere lûtfedilecek olan, idrâk ve hayal ötesi nîmet ve güzelliklerle dolu ebedî bir ikrâm-ı ilâhîdir.
CENNET VE CEHENNEM EBEDİ MİDİR?
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde kıyâmet günü ölümün kesileceğini ve böylece Cennet ile Cehennem’e girecek olan kimselerin buralarda ebediyyen kalacağını şöyle haber vermişlerdir:
“Kıyâmet günü ölüm (müşahhas hâle gelerek) alaca bir koç sûretinde getirilip Cennet’le Cehennem arasında durdurulur. Sonra:
«–Ey Cennet halkı, bunu tanıyor musunuz?» diye sorulur.
Onlar da başlarını uzatıp bakarlar ve:
«–Evet, bu ölümdür!» derler.
Sonra:
«–Ey Cehennem halkı, bunu tanıyor musunuz?» denilir.
Onlar da başlarını uzatıp bakarlar ve:
«–Evet, bu ölümdür!» derler.
Bunun üzerine emredilir ve ölüm kesilir. Sonra (da Cennet ve Cehennem ehlinin duyacağı bir şekilde):
«–Ey Cennet ehli! Ebediyet üzeresiniz, artık ölüm yok! Ey Cehennem halkı! Ebediyet üzeresiniz, artık ölüm yok!» denilir.”
Bundan sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
(Rasûlüm!) Sen onları pişmanlık ve üzüntü günü hakkında uyar. Çünkü onlar (derin) bir gaflete dalmış oldukları hâlde ve henüz îmân etmemişken (bakarsın, hesapları görülmüş ve) iş olup bitmiştir!”[2] âyetini tilâvet buyurdular.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, (bu âyet-i kerîmeyi okurken, gaflet içerisinde olanları göstermek için) mübârek eliyle dünyaya işaret buyurmuşlardır. (Müslim, Cennet, 40)
SEVİNÇTEN ÖLECEK KUL
Ebediyet haberini aldıklarında Cennetliklerin sevinç ve neş’esi, Cehennemliklerin ise hüzün ve kederi katbekat artacaktır.[3] Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunu da şöyle haber vermişlerdir:
“…Koç yatırılır ve kesilir. Eğer Allah, Cennet ahâlisinin yaşamasına hükmetmemiş olsaydı, sevinç ve mutlulukların(ın şiddetin)den ölürlerdi. Cehennem ahâlisinin de orada ebedî kalmasına hükmetmemiş olsaydı onlar da üzüntü (ve keder)lerinden ölürlerdi.” (Tirmizî, Tefsîr, 19/3156)
“Sevinçten ölecek biri olsaydı, Cennet ehli ölürdü. Üzüntüden ölecek biri de olsaydı, mutlakâ Cehennem ehli ölürdü.”(Tirmizî, Cennet, 20/2558)
Bu sevinç ve hüznün hayal edilemeyecek derecede yüksek olmasının tek sebebi, ebediyet, yani sonsuzluktur. Ebedî olarak saâdet ve huzur içerisinde bulunacağı îlân edilen bir kimse ile, sonsuza kadar hüzün ve azap içerisinde kalacağı kesinleşen birinin hâli aynı olabilir mi? Biri her türlü korku ve hüzünden tamamen kurtulmuş, sonsuz bir emniyet, huzur ve saâdet içerisinde; diğeri ise kurtuluş için hiçbir ümit ışığı olmayan müebbed bir mahkûmiyete düşmüş bir hâlde bulunmaktadır! Azıcık bir ümidi olsaydı, bu kadar hüzne gark olmazdı.
CENNETE NASIL GİRİLİR?
Mü’minlerin Cennet’e girmesi, Allah Teâlâ’nın lûtf u ihsânıyladır. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir defasında:
“–Hiç kimse amel ve ibadeti sayesinde Cennet’e giremez!” buyurmuştu.
Ashâb-ı kirâm hayretle:
“–Siz de mi yâ Rasûlâllah?” diye sordular. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Evet ben de!.. Meğer ki Rabbimin lûtf-i ilâhîsi imdâda yetişe!.. Zira O’nun fazlı, rahmet ve mağfireti beni bürümedikçe ben de Cennet’e giremem! Yaptığım ameller beni de kurtaramaz!..” buyurdular. (Buhârî, Rikāk, 18; Müslim, Münâfikûn, 71-72)[4]
Demek ki Allâh’ın rızâsını celbedecek olan ibadet, tâat, hizmet ve sâlih ameller için elden gelen bütün gayreti göstermekle beraber, bunlara güvenmeyip dâimâ Cenâb-ı Hakk’ın lûtf u keremine, fazl u ihsânına sığınmak, hepimiz için gerekli olan mühim bir kulluk edebidir.
Diğer taraftan Cennet’teki bazı derecelere ise, Cenâb-ı Hakk’ın dilemesiyle herkes kendi îman ve ameli nisbetinde nâil olacaktır.
Dünyada nefislerinin esiri olarak, gurur, kibir ve azgınlık içinde ömür tüketen, hiçbir hesap kaygısı duymadan süflî hazlar peşinde çılgınca koşturan kimseler, âhirette hep korkular içinde kalacaklardır. Lâkin dünyada Allah’tan ve O’nun azâbına uğramaktan korkarak harama düşmekten titizlikle sakınan ve ömürlerini istikâmet üzere yaşayanlar ise, âhirette korkulardan kurtulup ebedî bir huzura nâil olacaklardır.
Nitekim âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulmaktadır:
“Kim de, Rabbinin huzûrunda duracağından korkar ve nefsini kötü arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, Cennet onun barınağıdır.” (en-Nâziât, 40-41)
“Rabbinin huzûrunda (hesap vermek üzere) duracağından korkan kimseye iki Cennet vardır.” (er-Rahmân, 46)
(Müttakîler Cennet’te birbirlerine:)
«Evet, biz bundan evvel ailemiz arasında bile (ilâhî azaptan) korkardık. Allah bize lûtfetti de bizi vücûdun içine işleyen azaptan korudu. Gerçekten biz, bundan evvel O’na yalvarıyor, (bizi korumasını istiyorduk). Şüphesiz O, çok keremkâr ve pek merhametlidir.» derler.” (et-Tûr, 26-28)
Yine Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulduğu üzere Cenâb-ı Hak, Cennet ehline, orada hiçbir zaman bıkkınlık ve yorgunluk hissettirmeyecektir:
“Şöyle derler:
«Bizden hüznü gideren Allâh’a hamd olsun! Hakîkaten Rabbimiz çok bağışlayan, kullarının amellerini ve şükürlerini kabul buyurup mükâfatını bol bol verendir.
Lûtfuyla bizi devamlı kalınacak yurda (Cennet’e) yerleştirdi. Artık burada bize ne yorgunluk gelir ne de bir usanç duyarız!»” (Fâtır, 34-35)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bir hadîs-i şerîflerinde:
“Cennet’e girecek bir kısım insanlar vardır ki, onların kalpleri kuş kalbi gibi (tevekkül ve teslîmiyet içinde)dir.buyurmuşlardır. (Müslim, Cennet, 27)
Yani Cennet; Allâh’ın rızâsını kaybedip gazabına uğramaktan hakkıyla korkan, günahlardan titizlikle sakınan, insanları incitmekten son derece uzak duran ve Allâh’a lâyıkıyla tevekkül eden rakik kalpli mü’minlerin varacağı yerdir.
CENNET NASIL BİR YERDİR?
Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede Cennet’in genişliği hakkında şöyle buyurmaktadır:
“Rabbinizin mağfiretine ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği semâlar ve yer kadar olan Cennet’e koşun!” (Âl-i İmrân, 133)[5]
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de bu hususta şöyle buyurmuşlardır:
“Cennet’in yüz derecesi vardır. Her derecenin arası, yüz senelik mesafedir.” (Tirmizî, Cennet, 4/2529)
“(Cennet’te) aşağıda olanlar, yüksek derecelere sahip olanları, sizin semânın ufkunda doğan bir yıldızı görmeniz gibi görecekler. Ebûbekir ve Ömer onlardandır, hattâ daha fazîletlidirler.” (Tirmizî, Menâkıb, 14/3658; İbn-i Mâce, Mukaddime, 11; Ahmed, III, 26, 98)[6]
Bir defasında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“‒Şüphesiz Cennetlikler, kendilerinden yüksekteki köşklerde oturanları, aralarındaki derece farkı sebebiyle, sizin sabaha karşı doğu veya batı tarafında, gökyüzünün uzak bir noktasında batmak üzere olan parlak ve iri bir yıldızı gördüğünüz gibi göreceklerdir.” buyurmuşlardı.
Ashâb-ı kirâm:
“‒Yâ Rasûlâllah! Oralar herhâlde peygamberlerin makamıdır, onlardan başkası oralara ulaşamaz!” dediler.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“‒Bilâkis onlardan başkası da oralara ulaşabilir!” buyurduktan sonra, o kimselerin vasıflarını şöyle beyân ettiler:
“–Canımı kudretiyle elinde tutan Allâh’a yemin ederim ki, o yerler, Allâh’a îmân edip peygamberleri bütün benlikleriyle tasdik eden kişilerin de yurtlarıdır.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 8, Rikāk 51; Müslim, Cennet, 11)
Hadîs-i şerîflerde Cennet’in tezyinâtıyla ilgili olarak da şu bilgiler zikredilmektedir:
Cennet’in binasının bir kerpici altın, bir kerpici gümüş, harcı keskin kokulu misk, çakılları inci ve yakut, toprağı da zâferandır. Cennet’te bulunan bütün ağaçların gövdesi altındandır.[7] Hattâ “Cennet’te öyle bir ağaç vardır ki, idmanlı bir ata binmiş olan kişi, onun bir ucundan diğerine yüz senede varamaz.”[8]
Öyle Cennetler vardır ki, yemek kapları ve içindeki her şey gümüştendir. Öyle Cennetler de vardır ki, kapları ve içindeki her şey altındandır.[9]
CENNET NİMETLERİ
Kur’ân-ı Kerîm’de Cennet nîmetlerini tasvir eden pek çok âyet-i kerîme bulunmaktadır. Bunların bazıları şöyledir:
“Îmân edip sâlih ameller işleyenlere, kendileri için altından ırmaklar akan Cennetler olduğunu müjdele! Oradaki bir meyveden kendilerine rızık olarak verildikçe:
«–Bu, daha evvel bize lûtfedilen bir meyveye (benziyor).» derler.

DEVAMI=


12 Haziran 2019 Çarşamba

HZ. EBUBEKİR’İN (R.A.) HİKMETLİ SÖZLERİ

HZ. EBUBEKİR’İN (R.A.) HİKMETLİ SÖZLERİ


 0
Hz. Ebubekir’in (r.a.) hikmetli sözlerinden bazılarını sizler için derledik.
Hz. Ebubekir (r.a.) Efendimiz’in bizlere rehber olacak nasihâtleri:
  • Çok söz kişiyi unutkan yapar.

  • Üzrine hakîkatin konduğu bir terâzinin ağır gelmesi haktır. Yine üzerine bâtılın konduğu bir terâzinin de hafif gelmesi haktır.

  • Allah ile mahlûkatından hiçbiri arasında bir nesep bağı yok ki bu sebeple ona hayır ihsan etsin ve kötülüklerden korusun. Allah’a yakınlık ancak O’na itaat ve emirlerine tâbi olmakla mümkündür.

  • Allah, kulunun amelsiz sözünden râzı olmaz.

  • Dostuna dost ol ve arkadaşlarına eşit davran, hepsinin de haklarına riâyet et!

  • İnsanlara iyilik etmek, kişiyi âfetlerden ve belâlardan muhafaza eder.

  • Mal cimrilerde, silah sokaklarda, yetki zayıflarda olursa işler bozulur.

  • Ne söylediğini ve ne zaman söylediğini iyi düşün.

  • Hiçbir belâ yoktur ki ondan daha kötüsü olmasın.

  • Hakk’ı tanıyın ariflerin kölesi ol.

  • Zulüm, ahde vefâsızlık ve ve hîle kimde bulunursa zararları yine kendilerine dokunur.




11 Haziran 2019 Salı

İLİM KENDİNİ BİLMEKTİR!

İLİM KENDİNİ BİLMEKTİR!


 0

Bütün ilimler, Allah Teâlâ’nın varlıklara ve hâdiselere koyduğu kânunların keşfinden ibârettir. İlimlerin ilerlemesi de bu keşiflerin artırılması ile mümkündür. Lâkin bu tabiî kânunları tespit edip orada takılı kalmak, hakîkî mânâda “bilmek” değildir. Peki hakîkî manada “bilmek” nedir? Bilmek ve amel nasıl bir bütündür? İlmi ile amil olmak ne demektir?
Bilmek, eserden müessire, sanattan sanatkâra, ulaşarak kâinatta hüküm süren bu kânunların sahibini tanımaktır. O’nun kudret ve azametini idrak edebilmektir. Bunun neticesi de, O’nun rızâsını kazanmak için gayret etmektir.
Bilmek, ilâhî ihtişam ve kudret nakışlarına âşinâ olup varlıkların hâl lisânından anlamaktır. Hikmete âşinâ olarak, kâinatta sergilenen ilâhî sırları çözebilmektir.
Bilmek, ihtiyaca cevap vereni bulmaktır. En mühim ihtiyaç ise, âyet-i kerîmede bildirildiği üzere “müslüman olarak can verebilmek”tir.[1]
İşte ilmi bu gâye ile tahsil eden, yani onu “irfan” hâline dönüştürebilen kişi, hakikî mânâsıyla “bilen”lerden olur.
YUNUS EMRE HAZRETLERİ’NİN ŞİİRİ
Yûnus Emre Hazretleri’nin bu husustaki ifâdeleri, ayrı bir sır ve hikmet taşır:
İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir,Sen kendini bilmezsin, bu nice okumaktı?Okumaktan mânâ ne, kişi Hakk’ı bilmektir,Çün okudun bilmezsin, ha bir kuru emektir!Yigirmi dokuz hece, okursun uçtan uca,Sen elif dersin hoca, mânâsı ne demektir?
Zâhirî ve maddî bilgiler, insan için yeterli değildir. Onlar hakikî ilme ancak bir vâsıta olabilir. Gerçek ve faydalı bir ilim, maddî ilimlerle mânevî ilimleri birleştirmek sûretiyle tahsîl edilebilir. İlmin bu iki yönü, iki kanat gibidir. Siz hiç tek kanat ile uçan bir kuş gördünüz mü?..
Hakikî ilmi elde etmek bir yana, bir de bilgilerini süflî ihtiraslarına âlet ederek insanlara zulmedenler vardır. Bunlar, hakîkatte ilme ihânet etmiş olurlar. Bu sebeple ilmin fayda vermesi için, nefsânî zaafların bertarâf edilmesi, akıl ve irâdenin Kur’ân ve Sünnet’e tâbî kılınması zarûrîdir. Mânevî terbiyeden mahrum bir şekilde tahsil edilen ilim, kişiyi menfî yollara sürükleyerek bir aldanış vesîlesi hâline dönüşebilir.
Ne yazık ki bugün ilim tahsilinde kişinin daha çok zihnî kâbiliyetlerine bakılmaktadır. Ahlâk, karakter ve şahsiyetine yeterince dikkat edilmemektedir. Hâlbuki ilmin lâyıkıyla taşınabilmesi, bu kalbî fazîletlere bağlıdır. İlmini irfan hâline getirememiş bir kim­se, faraza hu­kuk tah­si­li gör­dük­ten son­ra, hak ve adâ­let tev­zî ede­ce­ği yer­de zâlim bir cellât kesilebilir. Kezâ tıp tah­si­li yap­mış bir kim­se de, şi­fâ da­ğı­ta­ca­ğı yer­de bir in­san ka­sa­bı hâline gelebilir. Mer­ha­met ve mu­hab­bet­ten mah­rum bir idâ­re­ci ise bilgisiyle em­ri al­tın­da­ki­le­re zulmeden bir gaddar oluverir. Böy­le kim­se­ler, bir câ­hi­lin ya­pa­ma­ya­ca­ğı za­ra­rı, ilim sâ­ye­sin­de kat kat fazlasıyla yapabi­lir­ler.
Velhâsıl ilim, insanın hem gönül dünyasını hem de ölümünden sonrasını aydınlatan bir sermâye olmalıdır.
İLİM AMEL İÇİNDİR
İlmin hakîkati, yaşanmasıyla ortaya çıkar. Bildiklerini tatbik etmeyen âlim, “kitap yüklü merkep”[2] misâli, mânâsız bir hamallık yapar. İlim, kişiyi Hakk’a, hakîkate, takvâya, sâlih amellere sevk ediyorsa ilimdir. Yoksa Şeytan’da da ilim vardı, Kârun da ilim sahibiydi. Fakat ilim, benliklerini palazlandırıp onları dehşetli bir kibir ve gurura sürüklemişti.
Bu bakımdan ilim, lâyıkıyla hazmedilip amele dönüşmez, ahlâka yansımazsa, bütün emekler israf olmuş demektir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- böyle bir ilimden Allâh’a sığınmıştır:
“Allâh’ım! Fayda vermeyen ilimden, huşû duymayan kalpten, doymak bilmeyen nefisten ve kabul edilmeyen duâdan Sana sığınırım.” (Müslim, Zikir, 73; Nesâî, İstiâze, 13, 65)
İmâm Gazâlî Hazretleri şöyle buyurur:
“Ömrünün sonuna bir hafta kaldığını öğrensen, bu kısacık zamanda mutlakâ sana faydalı olacak bir ilimle uğraşırsın. Hemen kalbini yoklar, dünyevî ihtiras ve menfaatlerle alâkanı kesersin. Güzel huylarla bezenmeye çalışırsın. Hâlbuki insanın kavuştuğu her gün ve gecede ölmesi mümkün ve muhtemeldir. Öyleyse, seni Allâh’ın azameti karşısında duygulandırıp mâneviyâtını düzeltecek ilimlerle meşgul ol!”
Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-, Dicle kenarında yürürken, yanındaki arkadaşı eğilip su içmişti. Selman -radıyallâhu anh-:
“–Haydi, bir daha iç!” dedi. Arkadaşı:
“–Kandım!” cevabını verdi. Hazret-i Selman:
“–Peki, içtiğin suyun nehirden bir şey eksilttiğini söyleyebilir misin?” diye sordu. Arkadaşı:
“–Hayır.” dedi. Bu sefer Selman -radıyallâhu anh-:
“–İşte ilim de böyledir, tükenmez. O hâlde, sana fayda verecek ilmi öğren!” tavsiyesinde bulundu. (Ebû Nuaym, Hilye,I, 188)
Hazret-i Mevlânâ şöyle der:
“Amel edilmeyen hikmetli söz, ödünç alınmış süslü elbise gibidir; bunu böyle bilesin!..”
[1] Bkz. Âl-i İmrân, 102.
[2] Bkz. el-Cum’a, 5.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hakk’a Adanmış Gençlik , Erkam Yayınları




10 Haziran 2019 Pazartesi

TÖVBE ETMENİN ÜÇ ŞARTI

TÖVBE ETMENİN ÜÇ ŞARTI


 1

Tevbe etmenin üç şartı nedir? Tevbenin kabulünün şartları nelerdir?
Âlimlere göre insan, yaptığı her günahdan dolayı tövbe etmelidir. İşlenen günah sadece Allah’a karşı olup kul hakkını ilgilendirmiyorsa, bundan tövbe etmenin üç şartı vardır.
Tövbe etmenin üç şartı ise şöyle:
1. O günahı terketmek.
2. Onu yaptığına pişman olmak.
3. Bir daha yapmamaya karar vermek.
Şayet bu üç şarttan biri eksikse, tövbe edilmiş olmaz.
İşlenen günah kul hakkını ilgilendiriyorsa, ondan tövbe etmenin dört şartı vardır:
Üçü yukarıda sayılan şartlardır. Dördüncüsü de kul hakkından arınıp kurtulmaktır. Bu da şöyle olur:
Şayet bu hak mal ve benzeri bir şeyse, onu sahibine geri verir.
HER GÜNAHTAN DOLAYI TÖVBE ETMEK GEREKİR
Eğer “zina etti” diye iftira atmak gibi bir suçdan dolayı ceza görmeyi gerektiyorsa, hak sahibine kendisini cezalandırma yetkisi verir veya ondan kendini bağışlamasını ister.
Eğer bu kul hakkı birini çekiştirme suçu ise, o kimseden af diler.
İnsanın yaptığı her günahtan dolayı tövbe etmesi gerekir. Günahlarının bir kısmından tövbe ederse, Ehl-i sünnet’e göre, sadece o günahları hakkında tövbe etmiş sayılır; tövbe etmediği günahları devam eder.
Kaynak: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları




8 Haziran 2019 Cumartesi

KONUŞMAMIZDAN DOLAYI HESABA ÇEKİLECEK MİYİZ?

KONUŞMAMIZDAN DOLAYI HESABA ÇEKİLECEK MİYİZ?


 0

Mahşer gününde mü’minler konuştuğu her şeyden hesaba çekilecek midir? Hadis-i şeriflerde mü’minin konuşmasının hükmü…
Bir gün Resûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- devesinin üzerinde, arkadaşları da O’nun önünde gidiyorlardı. Muâz bin Cebel -radıyallâhu anh-:
“–Ey Allâh’ın Elçisi! Seni rahatsız etmeyeceksem, yanına yaklaşmama izin verir misin?” diye sordu. Peygamber Efendimiz:
“–Yaklaş!” buyurdu. Muâz O’na yaklaştı, yan yana ilerlemeye başladılar. Hazret-i Muâz:
“–Canım Sana fedâ olsun, yâ Resûlallah! Cenâb-ı Mevlâ’dan niyâzım, bizim emânetimizi Sen’den önce almasıdır. Allah göstermesin, eğer Sen bizden önce vefât edersen, Sen’den sonra hangi ibâdetleri yapalım?” diye sordu.
Hazret-i Peygamber bu soruya cevap vermedi. Bunun üzerine Muâz:
“–Allah yolunda cihâd mı edelim?” diye sordu. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
“–Allah yolunda cihâd güzel şeydir; ama insanlar için bundan daha hayırlısı vardır.”
“–Yâni oruç tutmak, zekât vermek mi?”
“–Oruç tutmak, zekât vermek de güzeldir.”
Muâz -radıyallâhu anh- bu minvâl üzere insanoğlunun yaptığı bütün iyilikleri sayıp döktü. Resûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- her defâsında:
“–İnsanlar için bundan daha hayırlısı vardır.” diyordu. Hazret-i Muâz:
“–Anam, babam Sana kurban olsun, insanlar için bunlardan daha hayırlı olan nedir?” diye sordu. Peygamber Efendimiz ağzını gösterdi ve:
“–Hayır konuşmayacaksa susmak.” buyurdu. Muâz -radıyallâhu anh-:
–Konuştuklarımızdan dolayı hesâba mı çekileceğiz?” diye sordu. Bunun üzerine Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Muâz’ın dizine vurdu ve ona şunları söyledi:
“–Allah hayrını versin Muâz! İnsanları yüzüstü Cehenneme sürükleyen, dillerinin söylediğinden başka nedir ki? Kim Allâh’a ve Âhiret gününe inanıyorsa, ya faydalı söz söylesin veya sussun, zararlı söz söylemesin! Sizler hayırlı söz söyleyerek kazançlı çıkınız; zararlı söz söylemeyerek rahat ve huzûra kavuşunuz.” (Hâkim, IV, 319/7774)
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 2, Erkam Yayınları




7 Haziran 2019 Cuma

07.06.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: AİLE OLMAK, AİLE KALMAK


07.06.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: 
AİLE OLMAK, AİLE KALMAK


Muhterem Müslümanlar!

Okuduğum ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun varlığının ve kudretinin delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.”1

Okuduğum hadis-i şerifte ise Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Sizin en hayırlınız ailesine en güzel şekilde davranandır. Ben, aranızda ailesine en güzel davranan kişiyim.”2


Aziz Müminler!

Yüce Allah, varlıkların en değerlisi olan insanı, erkek ve kadın olarak farklı cinsiyetlerde dünya hayatına yollamıştır. Birbirlerine eş olmaları, huzurlu bir yuva kurmaları için aralarında kuvvetli bir muhabbet ve merhamet bağı var etmiştir. İyilikte yardımlaşacakları ve kendilerini güvende hissedecekleri bir aile ortamı lütfetmiştir.


Kıymetli Müslümanlar!

Evlenerek bir aile kurmak, her şeyden önce yaratılışımıza uygundur. Cenâb-ı Hak, “Aranızdan bekâr olanları evlendirin.”3 buyruğuyla kadın ve erkek için nikahı teşvik ederken, başta yakınları olmak üzere bütün bir topluma da evlenme çağına gelenlere destek olmalarını tavsiye etmiştir.

Aile kurmak, aynı zamanda Peygamberimizin sünnetidir. Allah Resûlü (s.a.s) bir hadislerinde şöyle buyurur: “Nikâh benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.”4 Fıtratına uygun bir şekilde sahih bir nikâhla nezih bir evlilik yapmak, her insan için onur ve şükür vesilesidir. Zira “Ey genç topluluğu, aranızdan evlenmeye gücü yetenler evlensin.”5 buyuran Peygamberimizin ifade ettiği üzere, “evlenmek, gözü haramdan çevirmek ve iffeti korumak için en iyi yoldur.”6 


Değerli Müminler!

Aile içinde yaşamak, her yaştan insana güven ve mutluluk aşılayan bir nimettir. Sıcak bir yuvanın tadını, dertlere derman olan müşfik elini, hayata anlam katan desteğini başka hangi nimet karşılayabilir? Aile hayatını sağlam temeller üzerine bina eden eşler,
sadece bu dünyada değil, ahirette de saadete kavuşacak, birbirini cennete taşıyacaktır.


Aile olmak, sadece aynı çatı altında yaşamak değildir. Aile aynı zamanda bir duygu, ideal, umut ve fikir birlikteliğidir. Eşlerin birbirine dost olması, iyilik ve takvada yarışmasıdır. Aile olmak, Rabbimizin rızasına uygun bir hayatı birlikte yaşamaktır. Sevinci ve kederi, varlığı ve yokluğu paylaşmaktır. Her türlü meşakkati beraberce göğüslemek, vefakâr bir eş, sâdık bir yâr, merhametli bir ebeveyn, salih bir evlat olmaktır.


Aziz Müslümanlar!

Aile kurmak kadar, aile kalmak da önemlidir. Ailesinin değerini bilmek ve kurduğu yuvayı korumak, kadın-erkek her Müslümanın vazifesidir. Aile kalmak, eşlerin birbirini örtü misali setretmesi, her türlü kötülükten muhafaza etmesi, ilgi ve sevgiyle bütünleştirmesi demektir. Bu sebeple Yüce Rabbimiz, “Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz.”7 buyurmuştur.

Aile kalmak, yuvayı tehdit eden hata ve kusurları terk etmeyi gerektirir. Mümin, ailesi içinde hoşgörülü ve affedici olmaya, sabırlı ve sebatkâr davranmaya gayret eder. Zira Sevgili Peygamberimiz  (s.a.s) bizlere şöyle nasihat etmektedir: “Mümin bir kimse mümine olan eşine nefret beslemesin; çünkü onun bir huyunu beğenmezse de hoşlanacağı bir huyu mutlaka vardır.”8

Aile kalmak, kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla genciyle her bir aile ferdinin sorumluluklarını yerine getirmesiyle ve en az kendi hakları kadar diğerlerinin haklarını da gözetmesiyle mümkündür. Aile kalmak, her hal ve şartta kendi menfaatini değil ailenin faydasını düşünmeyi gerektirir. Peygamber Efendimizin bir hadisine göre, “Bakmakla yükümlü olduğu kimseleri ihmal etmesi kişiye günah olarak yeter.”9


Muhterem Müminler!

Sevginin ve sevincin bereketlendiği, hüznün ve kederin dağıldığı bir aileye sahip olmak için gayret edelim. Gençlerimizi ailenin güçlü ve samimi ruhuyla tanıştıralım. Çocuklarımıza ve eşlerimize sükûnet veren bir aile ortamı sunalım. Ailemizin kıymetini bilelim. Unutmayalım ki ailemiz bize Rabbimizin emanetidir ve insan ahirette ilk önce anne babasına, eşine ve çocuklarına karşı davranışlarından hesaba çekilecektir.                                                          
 

1 Rûm, 30/21.
2 Tirmizî, Menâkıb, 63.                    
3 Nûr, 24/32.
4 İbn Mâce, Nikâh, 1.
5 Buhârî, Nikâh, 3, Müslîm, Nikâh, 1.
6 Buhârî, Nikâh, 3, Müslîm, Nikâh, 1.
7 Bakara, 2/187.
8 Müslîm, Radâ’, 61.
9 Ebû Davûd, Zekât, 45.            

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü


http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx



İBADETİN KABÛLÜNÜN DELİLİ

İBADETİN KABÛLÜNÜN DELİLİ


 0

Mü’minin ibadet hayâtını Hak katında kıymetli kılan; onun yapıp bitirilecek sınırlı bir vazife gibi değil, ömür boyunca îfâ edilecek bir gönül borcu olarak görülüp dâimî bir şekilde edâ edilmesidir.
Cenâb-ı Hak, cennet nîmetleri ikrâm edeceğini müjdelediği kullarının vasıfları arasında şöyle buyurmuştur:
“Namaz kılanlar ki, onlar namazlarında devamlıdırlar.” (el-Meâric, 23)
“Onlar ki namazlarını muhâfaza ederler.” (el-Meâric, 34)
İBADETTE DEVAMLILIĞININ ÖNEMİ
İbadetlerdeki devamlılık o kadar mühimdir ki, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Amellerin Allah Teâlâ’ya en sevimli olanı, az da olsa devamlı yapılanıdır.” (Müslim, Müsâfirîn, 218. Ayrıca bkz. Buhârî, Rikâk, 18)
Hazret-i Âişe vâlidemiz de:
“Allah Rasûlü’nün ameli, hafif ve devamlı yağan yağmur gibiydi…” buyurarak Efendimizin başladığı bir ibadeti sürekli yaptığını, onu hiçbir zaman terk etmediğini bildirmiştir. (Buhârî, Savm 64, Rikâk 18; Müslim, Müsâfirin, 217)
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlakından 2, Erkam Yayınları, 2012




6 Haziran 2019 Perşembe

RAMAZAN MUHÂSEBESİ NASIL OLMALI?

RAMAZAN MUHÂSEBESİ NASIL OLMALI?


 0
Ömür takvimimizden bir Ramazân-ı Şerîf daha geldi geçti. Bu mübârek günler bize neler bıraktı? 
Ramazân-ı Şerîfʼten sonra, kendimizi güzelce muhâsebe edip hâlimizi gözden geçirmeliyiz. Düşünmeliyiz ki:
1) Ramazân-ı Şerîfʼi, hatâ ve noksanlarımızın telâfîsine, güzel hâllerimizin ziyâdeleşmesine, ahlâkımızın yücelmesine vesîle edebildik mi?
2) Hangi yanlışımızdan tevbe ettik? Kötü huylarımızın kaçını terk edebildik?
3) Kaç kişiyle helâlleştik?
4) Kaç dargını barıştırdık?
5) Aramızda burûdet olan kaç din kardeşimizle, Allah rızâsı için kucaklaşabildik?
6) Kaç kırık kalbi tesellî edebildik? Kaç mazlumun sîmâsını tebessüm ettirebildik?
7) İbadet noksanlarımızı ne kadar kazâ edebildik?
8) Kabir karanlıklarını aydınlatacak, mahşerde hesabımızı kolay kılacak, ebedî saâdete vesîle olacak, hangi hizmet ve gayretlere koşabildik?..
9) Âile, komşu, akrabâ, toplum, ümmet ve mahlûkâta karşı mesʼûliyetlerimize dâir, hangi eksiğimizin telâfîsine yöneldik? Bu hususta ne gibi hayırlı kararlar alabildik?
10) Bir ıslah, bir düzelme yaşadıysak, bu, Ramazan’a mahsus mu kaldı, yoksa onu hâlen devam ettirebiliyor muyuz?..
İLÂHÎ RAHMETİN TECELLÎ ZAMANI
Unutmayalım ki ilâhî rahmet, Ramazân-ı Şerîfʼte kazanılan güzel hasletleri hayatına teşmil edebilenler için tahakkuk edecektir. İlâhî rahmet, her an tecellî hâlindedir. Mühim olan, o rahmete ulaştıracak vesîleleri aramak ve bulduğumuz fırsatları da değerlendirebilmektir. Ramazân-ı Şerîf gibi mübârek gün ve geceleri ihyâ edip diğer günlerde -imkân varken- ihmâlkâr davranmak, büyük bir ziyanlıktır.
Bu Ramazân-ı Şerîfʼin son günlerini idrâk ediyoruz. Lâkin gelecek senenin Ramazanʼına kavuşabilecek miyiz, meçhul. Bu sebeple zâhiren ne kadar uzun görünse de, ebedî hayat karşısında bir aylık Ramazanʼdan da kısa olan fânî ömrümüzü, ilâhî af berâtını alabilecek şekilde değerlendirmeye çalışalım.
Ramazanʼdaki ibadet ve amel-i sâlih heyecanını, infak seferberliğini ve gönül kazanma hassâsiyetini, bütün bir ömre şâmil hâle getirebilmenin gayreti içinde olalım ki, son nefeste ebedî bir bayram sabahına uyanabilelim.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 365. Sayı, Temmuz 2016




5 Haziran 2019 Çarşamba

Ramazan Bayramını kim unutmaz?


5 yıl önce yazmışız:

http://celal1973.blogspot.com/2014/07/ramazan-bayramn-kim-unutmaz.html

***********

Ramazan Bayramını kim unutmaz?
 


   Şükürler olsun Allah'a, bir bayrama daha kavuşuyoruz. Yarın 28 Temmuz 2014 Ramazan bayramının birinci günü...


 


Her bayramda olduğu gibi, çocukluğumuzdaki bayramlara hasretimiz giderek artıyor.

 

Teknoloji ilerledikçe giderek insanlar mutsuzlaşıyorlar, birbirinden kopuyor, yalnızlaşıyorlar.

 

Geçenlerde bir yerde okudum: Japonya’da heryıl yaklaşık otuz bin insan intihar ediyormuş. Adamlarda teknoloji var, para var, ama stres ve intihar son safhada...

 

Demek maddiyat mutlu olmaya yetmiyormuş.

 

Japonlar buraya gelseler, bir ay Ramazanı, üç gün bayramlaşmayı,

Bayram Namazının sonrasında camide bütün cemaatin birbiriyle bayramlaşmasını,

 

Bayram namazından sonra evde çıtır simitlerle o ilk kahvaltıyı bir görseler,

Bir sabah ezanı dinleseler; eminim ki hepsi toptan müslüman olurlar.

 

Evet bu bayram, eski bayramların tadını bulamayabiliriz. Ama eski bayramlarda biz çocuktuk, sorumluluğumuz yoktu. O yüzden o bayramlar çok güzeldi.

 

Ama inanın şimdiki ramazanlar ve bayramlar daha güzel...

 

Her kanalda ramazan, sahur programları, sokaklar akşamları cıvıl cıvıl, iftar çadırları, lokantaların özel iftar menüleri, ramazana özel tatlılar, tahinli börek ve pideler bol, eskiden saatlerce pide beklerdik...

 

Ne olur kendi çocuklarımıza, komşu çocuklarımıza, yeğenlerimize öyle unutulmaz bir Bayram sabahı yaşatalım ki, onlarda bizim yaşımıza gelince,

 

"Ah nerede o Celal amcam/dayım varken yaşadığımız bayramlar..." (Yeğenlerim desin inşallah) desin.

 


   Tıpkı benim rahmetli Faik dedem varken yaşadığımız bayramlar gibi. Cebindeki son parayı bana harçlık vermesi gibi. (yeni öğrendim)

 

   Ramazan Bayramınızı tebrik ederim.

Allah'ın af ve mağfiretine erişmiş kulları olarak doya doya bir bayram geçirmenizi Cenab-ı Hak’tan niyaz ederiz...

 

 


 
http://celal1973.blogspot.com/2014/07/ramazan-bayramn-kim-unutmaz.html




3 Haziran 2019 Pazartesi

Efkan VURAL - Bayram Barış ve kardeşlik için bir fırsattır


Efkan VURAL - Bayram Barış ve kardeşlik için bir fırsattır
 
Sevgili okurlar,
 
Hepinizin Ramazan Bayramı mübarek olsun.
 
Ramazan Bayramı sevinç ve coşkunun yaşandığı, kardeşlik duygularının kabardığı,sevgi ve saygının öne çıktığı önemli bir  gündür.
 
Bu güzel gün bahanesiyle dargınlıklarımıza son vermeliyiz. Tanıdığımız veya tanımadığımız kişilerle bayramlaşmalıyız. Komşu ve yakınlarımızın hal ve hatırlarını sormalıyız. Komşu ve akrabalarımızı ziyaret etmeliyiz. Onlarla  bayramlaşmalıyız.
 
Bayram günlerinde  dargınlıklarımızı daha kolay yok edebiliriz. Çünkü bayramlar barış ve kardeşlik için iyi bir fırsattır.
 
Bazı mağazalar yılın belli zamanlarında indirim uygular ve “fırsat ürünleri” belirler. Bu fırsat belli bir süre için geçerli olur.
 
İşte bu bayram günlerini de fırsata çevirmeliyiz.
 
Şu azgın nefsimizi biraz zapt edip mübarek Ramazan ve Bayram günlerinde dargın olduğumuz kişilerle barışmanın yollarını aramalıyız. Barışmak için üçüncü kişilere de iş düşebiliyor. Üçüncü kişiler de çekinmeden  bayram günlerini fırsat bilerek  dargınları barıştırmaya gayret göstermelidir.
 
Ne acıdır ki,her zaman dargınlıkların devam ettiğini görmekteyiz. Büyükler barışarak gençlere örnek olmalıdırlar.
 
Günümüzde  ne yazık ki, dargınlıkları her alanda görmekteyiz. İş yerindeki meslektaşlarda,  ailede, komşular arasında,arkadaşlar arasında dargınlıklar süre gelmektedir. Hatta kardeşler,eşler ,baba oğul vb. yakınlar bile birbirlerine dargın durumdalar....
 
Üç günlük geçici şu dünyada değer mi dargınlıklar.... Ölümlüyüz elbette. Er geç bir gün bu dünyadan göç edeceğiz.
 
İş işten geçmeden dargın olduğumuz kişilerle konuşalım, görüşelim,dertleşelim ..... Bunları insan olmamız  nedeniyle yapmamız gerekiyor.
 
Dinimiz  dargın durmanın uygun olmadığı bildirilmiştir.
  
Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: “ Bir müslümana kardeşine üç günden fazla küsmesi helal olmaz. (Buhari, edeb, 57-62.)
 
Ayrıca dostluk ve kardeşlik için Sevgili peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.v) şöyle buyurur: “Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz.” (Buhari.nikah.45.)
 
Sevgi barış ve kardeşliğin öne çıktığı bayram günleri dışında da bu güzel davranışları devam ettirmeliyiz. Birbirimizi  Allah için sevmeliyiz.
 
 Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: “Mü’min olmadıkça cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de Mü’min olamazsınız…” (Müslim,İman, 93.)
 
 Kendimiz için istediğimizi din kardeşimiz için de istemeliyiz. Sevgili peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.v) şöyle buyurur : Hiç biriniz kendi nefsi için istediğini (Mü’min ) kardeşi için de istemedikçe (tam) Mü’min olamaz.”(Buhari,İman, 7)
 
Başka bir hadiste ise peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: “Müslüman müslümanın kardeşidir, ona hiyanet etmez,yalan konuşmaz ve onu sahipsiz bırakmaz. Müslümanın her şeyi ; ırzı malı ve kanı müslümana haramdır…” (Müslim ,birr ve sıla, 32.)
 
 Bayram dolayısıyla küs ve dargınlıkları sonlandırmalı, barış ve sevgi içinde yaşamalıyız.
 
Hiç kimsenin düşünce ve kanaatine,siyasi görüşüne, dini anlayışına ve diğer farklılıklara bakmaksızın insanca  birlikte ve saygı içinde yaşamalıyız. 
 
Hepimiz aynı bayrak altında, aynı vatan toprağında, aynı inanç, aynı tarihi ve kültürel değerlerle bir ve beraberiz. Kısaca aynı gemi içindeyiz. Bu gemi Türkiye Cumhuriyetidir. Geminin bayrağı ise Türk Bayrağıdır. Gideceğimiz başka bir yer yoktur.
 
Bu vatan hepimizindir.
 
Gelin şu bayram günlerinde sevinç ve coşkuyla birbirimizle barışık bir şekilde sevgi ve saygı içinde birbirini kucaklayalım. Bayram bahanesiyle dargınlıkları giderelim. Kardeşçe yaşayalım.
 
Sevgi ve barış dolu nice bayramlara İnşallah!
 
Bayramınız kutlu olsun.
 
Efkan VURAL
 

--