20 Haziran 2019 Perşembe

CENNET NİMETLERİ

CENNET NİMETLERİ


 0
Cennette hangi nimetler var? Cennet nimetleri nelerdir? İşte Allah’ın cennet ehli için hazırladığı nimetler…
Kur’ân-ı Kerîm’de Cennet nîmetlerini tasvir eden pek çok âyet-i kerîme bulunmaktadır. Bunların bazıları şöyledir:
“Îmân edip sâlih ameller işleyenlere, kendileri için altından ırmaklar akan Cennetler olduğunu müjdele! Oradaki bir meyveden kendilerine rızık olarak verildikçe:
«–Bu, daha evvel bize lûtfedilen bir meyveye (benziyor).» derler.
İşte bu şekilde onlara, daha evvel bildikleri rızıklara benzer nîmetler ihsân edilir (ama ebatları ve lezzetleri çok farklı ve üstün olur). Orada kendileri için tertemiz eşler vardır ve onlar orada ebedî kalırlar.” (el-Bakara, 25)
(Allâh’ın azâbından korkup rahmetine sığınan) takvâ sahipleri, mutlakâ Cennetlerde ve pınar başlarında olacaklardır. Kendilerine;
«–Oraya selâmet ve emniyetle girin!» (denilir).
Biz, onların sînelerindeki her türlü kîni söküp atmışızdır. Artık onlar birbirleriyle kardeş olmuş, tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar.
Orada kendilerine hiçbir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir.” (el-Hicr, 45-48)
“İşte onlara, alt taraflarından nehirler akan Adn Cennetleri vardır. Orada altın bileziklerle ziynetlenecekler, ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyecekler ve koltuklar üzerine dayanıp kurulacaklar. Bu ne güzel bir karşılık ve ne güzel bir kalma yeridir!” (el-Kehf, 31)
CENNET NİMETLERİ
Cennet’e giren mü’minler, korku ve hüznü unutur, bunlarla bir daha aslâ karşılaşmazlar. Allah Teâlâ onları korkulardan halâs eylediği gibi hayal ötesi nîmet ve lezzetlere de nâil kılmıştır. Âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“«Ey âyetlerime îmân edip de hâlis Müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur ve aslâ mahzun olmayacaksınız. Siz ve eşleriniz büyük sürur ve neş’eler içinde Cennet’e girin!»
Altın tepsiler ve kadehlerle etraflarında dönülür dolaşılır. Orada canlarının çektiği ve gözlerinin hoşlandığı her şey vardır. Onlara şöyle denir:
«Siz, orada ebedî kalacaksınız. İşte bu size, yapmış olduğunuz sâlih ameller sebebiyle ihsân edilen Cennet’tir. Orada sizin için pek çok meyveler vardır, onlardan yiyeceksiniz.»” (ez-Zuhruf, 68-73)
“Allah Teâlâ onları o günün şerrinden korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) sevinç verir. Sabretmelerine mukâbil onlara Cennet’i ve oradaki ipekleri lûtfeder. Orada koltuklara yaslanırlar ve ne (yakıcı bir) Güneş görürler, ne de dondurucu bir soğuk!
(Cennet ağaçlarının) gölgeleri üzerlerine sarkmış ve meyveleri de bol bol önlerine eğdirilmiş, emirlerine âmâde kılınmıştır.
Yanlarında, gümüş kaplar ve billûr kâselerle, gümüş beyazlığında şeffaf kupalarla dolaşılır. Sâkîler bunları ihtiyaca göre tayin ve takdir ederler.
Onlara orada bir kâseden içirilir ki onun karışımında zencefil vardır. Bir pınar ki kendisine Selsebîl denir.
Etraflarında öyle ölümsüz gençler dolaşır ki, onları gördüğünde, etrafa saçılmış inciler sanırsın.
Nereye baksan orada, (sonsuz bir) nîmet ve ulu bir saltanat görürsün!
Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır, gümüş bileziklerle süslenmişlerdir. Rab’leri onlara tertemiz bir içecek ikram etmektedir.” (el-İnsân, 11-21)
CENNETİN KÖŞKLERİ VE MESKENLERİN ÇEŞİTLERİ
Cennet’te içinden dışı, dışından da içinin görülebildiği şeffaf köşkler vardır ki bunlar hadîs-i şerîfte beyân edildiği üzere; “Sözünü güzel ve hoş söyleyen, tatlı dilli, yemek yediren, oruca devam eden, gece herkes uyurken Allah için namaz kılan kimseler içindir!” (Tirmizî, Cennet 3/2527, Birr 53/1984)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöy­le buyurmuşlardır:
“(Cennet’te mü’mine lûtfedilen) çadır,[1] delinmiş incilerden mâmul, çok geniş (bir saraydır). Bu­nun semâya doğru uzunluğu, otuz (veya altmış) mildir. Bu çadırın her bir köşesinde mü’min için bir aile vardır. Onları diğerleri göremez (yani birbirlerini görmezler).” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 8, Tefsîr 55/2; Müslim, Cennet, 23-25)
CENNETTE NELER OLACAK VE OLMAYACAK?
Bir gün Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Cennet ehli orada yiyip içerler, ama hiç tükürmez, büyük veya küçük abdeste çıkmaz ve sümkürmezler!”[2]buyurmuşlardı.
Ashâb-ı kirâm şaşkınlıkla:
“‒Peki, o hâlde yedikleri yemekler nasıl çıkacak?” diye sordular.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“‒Sadece hoş kokulu bir geğirti ve misk gibi kokan bir ter çıkarırlar. İnsanın kendiliğinden nefes alması gibi, onlar da kendiliklerinden Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh eder (ulûhiyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder) ve O’na hamd ederler.” buyurdular. (Müslim, Cennet, 18)[3]
CENNETTE İNSANIN GÜZELLİĞİ NASIL OLACAK?
Cennet’e girenler dâimâ bol nîmetler içerisinde ferahlayıp huzur bulacak, aslâ sıkıntı ve darlık görmeyeceklerdir. Cennetliklerin gözleri sürmeli, vücutları kıl ve tüyden âzâdedir. Son derece yakışıklı ve güzeldirler. Yaşları da 30 veya 33’tür.[4]
Cennet’te yorulmak ve tâkatten düşmek de yoktur. Yine Cennet o kadar latîf ve temiz bir yerdir ki, orada hiç toz bulunmaz. İnsanın vücudunda, meselâ burnunda ve kulağında kir olmaz. Hiç kimsede kötü huy yoktur. Çirkin ve lüzumsuz söz söylemekten berîdirler. Herkes birbirini sever ve kardeş gibi birbirinin yüzünü görmek ister.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:
“Cennet’e ilk girecek kimselerin yüzleri, dolunay gibi parlak olacaktır. Onların ardından gireceklerin yüzleri ise, semâdaki en parlak yıldız gibi aydınlık olacaktır. Orada insanlar, küçük ve büyük abdest bozmaz ve tükürüp sümkürmezler. Onların tarakları altındandır. Terleri misk gibi kokar. Buhurdanlıklarında tüten hoş koku, Cennet’in hoş kokulu ağacındandır. Eşleri hûrilerdir. Cennetliklerin hepsi de babaları Âdem’in şeklinde yaratılmış olup boyları altmış arşındır.” (Buhârî, Enbiyâ 1, Bed’ü’l-Halk 8; Müslim, Cennet, 14-19)[5]
Hadîs-i şerîfte de bildirildiği üzere Cennet ehli, Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ın sûretinde olacaktır. Yani uzunluğu, güzelliği, kemâli, noksan ve ayıptan sâlim oluşuyla Hazret-i Âdem’e benzeyeceklerdir. Onun boyu, altmış zirâ‘ idi.[6]İnsanlar o günden bugüne; boy, ömür, güzellik gibi hemen her hususta noksanlaşa noksanlaşa gelmişlerdir. Cennet’te ise bütün insanlar hep aynı boyda olacaklardır.[7]
Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulmaktadır:
“…Onların Cennet’teki kapları altındandır… Orada her birine, baldırının iliği etinin üstünden görünecek kadar billûr gibi güzel ikişer kadın verilecektir. (Cennet’te hiç kimse bekâr kalmayacaktır.)[8] Cennetliklerin kalpleri, tek bir kalp gibi aynı duyguları taşıdığından, aralarında ne anlaşmazlık olacak ne de birbirlerine buğz edeceklerdir. Sabah-akşam Allah Teâlâ’yı tesbîh edeceklerdir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 8, Enbiyâ 1; Müslim, Cennet 14, 17)
Bu rivâyetlerden, kadınlara lûtfedilecek nîmetlerin, erkeklerden daha az olduğu gibi bir vehme kapılmamak îcâb eder. Erkeklerle kadınlar, nîmetlere nâil olma hususunda eşittirler. Ancak bazı hususlarda fıtratlarına uygun olarak farklılıklar olabilmektedir. Erkeklere hûriler verilirken kadınlara da yaratılışlarına ve hâllerine uygun başka nîmetler ihsân edilecektir. Nitekim Cennet’e giren sâliha hanımlar orada dünyadakinden çok daha güzel ve mükemmel bir sûrette yaratılacaklar, her yönden tertemiz kılınacaklar ve hayrın kemâline ulaşmış olacaklardır. Ayrıca Cennet’e giren sâliha mü’minlerin, hûrilerden her bakımdan çok daha üstün olacağı da anlaşılmaktadır.
Ayrıca Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Cennet (sâliha) annelerin ayakları altındadır!”[9] buyurmak sûretiyle kadını hak ettiği şeref ve mevkiye yükseltmiştir. Nitekim şu hadîs-i şerîfler de sâliha bir hanıma verilen üstün değeri göstermektedir:
“Dünya geçici bir faydadan ibârettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı; dindar, sâliha bir kadındır.” (Müslim, Radâ, 64; Nesâî, Nikâh, 15; İbn-i Mâce, Nikâh, 5)
“Bana dünyanızdan, (sâliha) kadın ve güzel koku sevdirildi; namaz da gözümün nûru kılındı.” (Nesâî, Işretü’n-Nisâ, 10; Ahmed, III, 128, 199)
Şu hususu da zikretmek lâzımdır ki, dünyada birkaç evlilik geçirmiş olan bir kadının Cennet’te onların en müttakîsiyle evleneceği ifâde edilmiştir.
CENNETTE MÜMİNLERE VERİLEN NİMETLER
Cennet ehline ikram edilen nîmetler, kendilerine rahatsızlık veren bir elemi veya sıkıntıyı gidermek için değildir. Oradaki yeme-içmeleri de açlık ve susuzluk sebebiyle değildir. Kezâ güzel koku kullanmaları da kötü kokulardan kurtulmak için değildir. Ancak bunlar, arka arkaya birbirini takip eden zevk ve nîmetlerdir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Burada senin için ne acıkmak vardır, ne de çıplak kalmak! Yine burada sen susuzluk çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın!” (Tâhâ, 118-119)[10]
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Kim Cennet’e girerse dâimâ nîmetler içinde olur, hiç üzüntü ve sıkıntı çekmez, elbiseleri eskimez, gençliği tükenmez!” (Müslim, Cennet, 22)
“Bir münâdî şöyle seslenir:
«Siz Cennet’te hep sıhhatli olacak, ebediyyen hastalanmayacaksınız. Devamlı hayatta olacak, ebediyyen ölmeyeceksiniz. Hep genç kalacak, hiç yaşlanmayacaksınız. Hep nîmet ve saâdet içinde yaşayacak, hiç keder ve sıkıntı çekmeyeceksiniz.»
Bu hâl, şu âyet-i kerîmede haber verilen hakîkattir:
«…Onlara: “İşte bu, yapmış olduğunuz sâlih ameller sebebiyle size lûtfedilen Cennet’tir.” diye nidâ edilir.» (el-Aʻrâf, 43)” (Müslim, Cennet, 22)[11]
Dipnotlar:
[1] Bkz. er-Rahmân, 72.
[2] Bkz. el-Bakara, 25; Âl-i İmrân, 15; en-Nisâ, 57.
[3] Ayrıca bkz. Buhârî, Bed’ü’l-Halk 8, Enbiyâ 1.
[4] Bkz. Tirmizî, Cennet, 12/2545.
[5] Ayrıca bkz. Tirmizî, Kıyâmet 60, Cennet 5; İbn-i Mâce, Zühd, 39.
[6] Zirâ‘: Dirsekten orta parmak ucuna kadar bir uzunluk ölçüsü. Arşın, endâze. 68, 75 ve 90 cm.lik farklı türleri bulunmaktadır.
[7] Bkz. Buhârî, Enbiyâ 1, İsti’zân 1; Müslim, Cennet, 28.
[8] Bkz. Müslim, Cennet, 14.
[9] Nesâî, Cihâd, 6; Ahmed, III, 429; Süyûtî, I, 125.
[10] Kurtubî, Tezkire, s. 984.
[11] Ayrıca bkz. Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 41.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Ebediyet Yolculuğu, Erkam Yayınları




19 Haziran 2019 Çarşamba

PARA KAZANMA HIRSI NEDEN OLUR?

PARA KAZANMA HIRSI NEDEN OLUR?


 0

Dünya sevgisi ve para kazanma hırsı neden olur? Cimri insanların ortak özellikleri nelerdir? İnsanın ihtiyarlasa bile hep genç kalan iki duygusu…
İbni Abbas ve Enes İbni Mâlik –radıyallahu anhüm-’den rivayet edildiğine göre Resûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-şöyle buyurdu:
“İnsanoğlunun bir dere dolusu altını olsa, bir dere daha ister. Onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz. Ama Allah, tövbe edenin tövbesini kabul eder.” (Buhârî, Rikak 10; Müslim, Zekât 116-119. Ayrıca bk. Tirmizî,  Zühd 27, Menâkıb 32, 64; İbni Mâce, Zühd 27)
HADİSİN AÇIKLAMASI
İnsanın tövbe etmesini gerektiren kabahatleri, herkesin günah diye bildiği bazı aşırı ve Allah’a karşı saygısızca yapılmış davranışlardan ibaret değildir. Açgözlülük ve kanaatsizlik de diğer günahlar kadar çirkindir. Hadîs-i şerîf, bunlardan dolayı da Allah’a tövbe edilmesi gerektiğini belirtmektedir.
Günahlar insanın mânevî dünyasını nasıl hırpalarsa, dünya malına duyulan aşırı hırs da tıpkı günahlar gibi insanın geleceğini tehlikeye sokar. Zira insanın tabiatında doyumsuzluk vardır. Elde ettiği ile yetinmeme, daha çoğunu isteme duygusu ona hâkimdir. Bir dere dolusu altınla yetinmeyip bir o kadar daha istemesi, diğer bir rivayette görüldüğü üzere “iki dere dolusu altını olsa bir üçüncüyü arzu etmesi”, onun bu huyu sebebiyledir.
İNSAN İHTİYARLASA BİLE İKİ DUYGUSU HEP GENÇ KALIR
Peygamber Efendimiz şu hadisiyle bu doyumsuzluğun asıl sebebini gün ışığına çıkarmıştır:
“İnsan ihtiyarlasa bile, onun iki duygusu hep genç kalır: Biri çok kazanma hırsı, öteki çok yaşama arzusu.” (Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 115)
CİMRİ İNSANLARIN ORTAK ÖZELLİKLERİ
Resûl-i Ekrem Efendimiz insanın “ağzını”, bir diğer rivayete göre “karnını sadece toprak doyurur” buyururken, onu bu açgözlülük derdinden ancak ölüm kurtarabilir; ölmeden onun gözü doymaz demek istemiştir. İnsanoğlunun bu doyumsuzluğu cimriliğinden kaynaklanmaktadır. Harcamadan biriktirmek cimriliğin en belirgin özelliğidir. Bu açığımızı Allah Teâlâ şöyle sergilemektedir:
“De ki, Rabbimin rahmet hazineleri sizin elinizde olsaydı, onu harcayıp tüketmekten korkar, cimrilik ederdiniz. Zaten insan da pek cimridir.” [İsrâ sûresi (17), 100]
PARA KAZANMA HIRSI NEDEN OLUR?
Çok kazanma duygusu ölçülü olduğu, insanı yaratılış gayesinden uzaklaştırmadığı sürece faydalı olabilir. Zira çok kazanan bir müslümanın, elde ettiği servetle daha çok hayır ve iyilik yapması arzu edilir. İslâmiyet’in verilmesini emrettiği zekât ve sadakayı verebilmek, Allah yolunda sarfedilmesini istediği harcamaları yapabilmek için zengin olmak lâzımdır. Zengin olabilmek için de, insanda çok kazanma arzusu bulunmalıdır. Ama gönüldeki bu çok kazanma duygusu ona âhiret hayatını unutturuyorsa, dünya sevgisi onu esir alarak bütün gönlüne el koyuyorsa, o takdirde bu duygu son derecede tehlikeli bir hâle gelmiş demektir.
Şükürler olsun ki, Allah Teâlâ insana zararlı duyguları ve aşırı istekleri frenleme gücü vermiştir. İradesine hâkim olan kimsenin bu nevi zaaflarını kontrol altına alması her zaman mümkündür. Dünya malına, dünya zevkine aşırı bağlandığını hissettiği anda Rabbine dönen ve el açıp O’ndan yardım isteyen kuluna Cenâb-ı Hakk’ın yardım edeceği de hadisi-
mizde müjdelenmiştir.
Bu hadîs-i şerîfte şöyle bir incelik de sezilmektedir. İnsanoğlu topraktan yaratıldığı için onun tabiatında toprağın özellikleri vardır. Toprak zaman zaman kurur, sıcaktan kavrulur, suya hasret çeker. Onu ancak Allah Teâlâ’nın lutfedeceği bol yağmurlar canlandırabilir. İşte o zaman yeniden hayat bulan toprak, gönül okşayan binbir güzelliğini ortaya çıkarır. İnsan da böyledir. Onu nefsi ve bitip tükenmeyen hırsı esir alıp da insânî özelliklerini kaybettirince, yeniden kendine gelebilmesinin yegâne yolu Allah’a dönmesi ve O’ndan yardım istemesidir. Yoksa dünya malına olan açlığı artarak devam eder. O zaman da topraktan yaratılan bu varlığın gözünü ancak kabir toprağı doyurur.
HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ
1. Kanaatkâr olmak, Allah Teâlâ’nın verdikleriyle yetinmek güzel bir huydur.
2. Açgözlülük insanı dünyada huzursuz ettiği gibi, onu haksızlığa yönelteceği için âhiretini de perişan eder.
3. Açgözlülük derdinden kurtulmanın yegâne çaresi, önce bu dertten kurtarması için Allah’a yalvarmak ve açgözlülük sebebiyle yaptığı günahları bağışlaması için ona yönelmektir.
4. Allah Teâlâ kötü huylarından dolayı tövbe eden kulunun tövbesini kabul eder.
Kaynak: Riyâzü’s-sâlihîn, Erkam Yayınları




PEYGAMBERİMİZİN MEKKE DÖNEMİ KISACA

PEYGAMBERİMİZİN MEKKE DÖNEMİ KISACA


 0
Mekke dönemi kısaca nedir? Mekke dönemi kaç yıl sürdü? Peygamberimizin Mekke döneminde yaşanan önemli hadiseler nelerdir? Maddeler halinde Peygamberimizin (s.a.v) nübüvvet öncesi Mekke dönemi ve sonrası Mekke dönemi hakkında kısaca bilinmesi gereken her şey…
Mekke dönemi öncesi ve Peygamber  -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimize 611 vahiy gelerek Peygamberlik verilmesiyle Mekke dönemi başlamış ve kronolojik olarak aşağıdaki olaylar vuku bulmuştur. Mekke dönemi 13 yılsürmüştür.
İşte sizler için hazırladığımız Mekke dönemi hadiseleri kronolojisi…
NÜBÜVVETTEN ÖNCE HAZRET-İ MUHAMMED (S.A.V.)
  • Hazret-i Peygamber’in babası Abdullâh ile annesi Âmine’nin izdivâcı gerçekleşti.
  • Peygamber Efendimiz’in babası Abdullâh’ın vefât etti.
  • Peygamberimiz’in zuhûrunu müjdeleyen haber ve hâdiseler meydana geldi.
  • Hazret-i Peygamber dünyaya geldi. (571)
  • Peygamberimiz süt anneye verildi.
  • Peygamberimizini kalbin açılması hâdisesi (Birinci Şerh-i Sadr) gerçekleşti.
  • Peygamberimiz Annesi ile birlikte Medîne Seyahat etti ve dönüşte annesi vefat etti.
  • Peygamberimiz, dedesi Abdülmuttalib’in himâyesine girdi.
  • Dedesinin vefatından sonra amcası Ebû Tâlib’in himâyesine geçti.
  • İkinci Şerh-i Sadr (Kalbinin açılıp temizlenme işlemi) gerçekleşti.
  • Amcalarıyla beraber bazı seyehatler gerçekleştirdi. (Râhip Bahîra ile karşılaşması ve Bahîra’nın Tespitleri)
  • Hılfu’l-Fudûl’a katıldı.
  • Rasûlullâh Efendimiz ticaret ile uğraşmaya başladı.
  • Peygamberimizi Hazret-i Hatîce ile evlendi.
  • Peygamberimiz’in Zeyd bin Hârise’yi âzâd edip evlât edindi.
  • Peygamber Efendimiz’in Hazret-i Ali’yi yanına aldı.
  • Peygamber Efendimiz’in çocukları dünyaya geldi.
  • Kâbe’de hakemlik yaptı.
  • Hirâ Mağarası’nda inzivâye çekildi.
NÜBÜVVETİN İLK ÜÇ SENESİ (611-613)
  • Peygamber Efendimize ilk vahiyler gelerek Peygamberlik verildi.
  • Gizli Davet dönemi başladı.
  • İslama ilk Müslümanlar girmeye başladı.
  • İlk Müslümanların eğitim ve öğretim merkezi Dâru’l-Erkam oluşturuldu.
NÜBÜVVETİN DÖRDÜNCÜ SENESİ (614)
  • En yakınlarından başlayarak insanları açıktan İslam’a davet etmeye başladı.
  • Ebû Leheb ile karısının Hazret-i Peygamber’e karşı çıktılar.
  • Mekkelilerin İslam’a davetten vazgeçmelerini istediler.
  • Müşrikler Kur’ân’a ve Rasûlullâh’a karşı tavır aldılar.
  • Müşrikler, Müslüman olanlara işkence etmeye başladılar.
NÜBÜVVETİN BEŞİNCİ SENESİ  (615)
  • İlk hicret olan Habeşistan Hicreti gerçekleştirildi.
  • Garânîk Meselesi yaşandı.
  • İkinci Habeşistan Hicreti gerçekleştirildi.
NÜBÜVVETİN ALTINCI SENESİ   (616)
  • Kureyşliler Necâşî’den muhâcirleri geri istedi.
  • Hazret-i Hamza Müslüman oldu.
  • Hazret-i Ömer’in Müslüman oldu.
NÜBÜVVETİN YEDİNCİ-DOKUZUNCU SENELERİ (617-618)
  • Müslümanlara karşı boykotlar başladı.
  • Ay’ın ikiye ayrılma mucizesi (Şakk-ı Kamer) yaşandı.
NÜBÜVVETİN ONUNCU SENESİ (619)           
  • Hazret-i Hatîce ve Ebû Tâlib vefat ederek hüzün senesi yaşandı.
  • Tâif Yolculuğu gerçekleşti.
  • Cinler ve Muhtelif Kabîleler İslama davet edildi.
  • Peygamberimiz’in Hazret-i Sevde ile izdivâcı gerçekleşti.
NÜBÜVVETİN ON BİRİNCİ SENESİ (620)
  • Medineliler ile Akabe görüşmesi  yapıldı.
  • Mîrâc öncesi üçüncü Şerh-i Sadr gerçekleşti.
  • Mîrâc Mucizesi meydana geldi ve Efendimizi İsra ve Mirac olayını yaşadı.
  • Mirac’ta Namaz farz kılındı.
NÜBÜVVETİN ON İKİNCİ VE ON ÜÇÜNCÜ SENELERİ (621-622)
  • Medineli Müslümanlar ile Birinci Akabe Bey’ati yapıldı.
  • Mus’ab bin Umeyr’in Medine’ye muallim olarak tayin edildi.
  • İkinci Akabe Bey’ati gerçekleşti.
  • Peygamberimiz Mekkeden Medine’ye hicret etti.
  • Hicret yolu üzerinde  Kubâ Mescidi inşaa edildi.
  • Rânûnâ Vâdisi’nde Cuma Namazı farz kılındı.
  • Medine’ye ikamet edildi.




ÖFKEYİ YENMENİN VE AFFETMENİN FAZİLETİ

ÖFKEYİ YENMENİN VE AFFETMENİN FAZİLETİ


 0
Dinimizde affetmek ve bağışlamanın önemi nedir?
Affetmek, suçluyu cezâlandırmaya muktedir olunduğu hâlde, intikam almak yerine bağışlamaktır. Yaratan’dan ötürü yaratılanlara gösterilen en güzel bir muhabbet tezâhürüdür.
AFFETMENİN FAZİLETİ VE ÖNEMİ
Suçluya karşılık verme husûsunda kendi nefsini aradan çıkarıp, Allâh’ın affını umarak, suçlu şahsı ilâhî af ve merhamete muhâtap kılabilme olgunluğudur. Tabiî ki bu olgunluk, ilâhî irâde karşısında “hiçlik” şuuruna ermiş, ilâhî ahlâk ile ahlâklanmış, kâmil mü’min­lerin kârıdır. Affede affede, affa lâyık olma azminin bir neticesidir.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- buyurur:
“Merhamet etmeyene merhamet olunmaz. Kusurları bağışlamayan kimsenin, kendisi de bağışlanmaz. Affetmeyen kişi affolunmaz…” (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, s. 415, no: 371)
Öfkeyi yenmek ve affedebilmek, nefse zor gelen bir iştir. Fakat elde edilen bir neticenin şerefi, ona ulaşmadaki zorluk nisbetinde büyük olduğundan, Allâh için bu dirâyeti gösterebilmek, pek müstesnâ bir fazîlettir.
Yine Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- mü’minleri, öfkelerini yenerek affedebilme hasletini kazanmaya şöyle dâvet etmiştir:
“İnsanlar iyilik yaparsa biz de iyilik yaparız, şayet zulmederlerse biz de zulmederiz, diyerek her hususta başkalarını taklîd eden basit kişiler olmayın! Lâkin kendinizi, insanlar iyilik yaparlarsa iyilik yapmaya,kötülük yaparlarsa zulmetmemeye (affetmeye) alıştırın!” (Tirmizî, Birr, 63/2007)
Nitekim bu hakîkatler ışığında büyüklerimiz:
“İyilik yapana iyilik, her kişinin kârı; kötülük yapana iyilik ise er kişinin kârıdır!” demişlerdir.
Bu ahlâk, aslında mühim bir mânevî terbiye metodudur. Zîrâ iyilik yapılan kimse düşmansa, bu iyilik onun kalbindeki kin ve düşmanlığı kırar, dostluk temâyüllerini filizlendirir. Ortada bir kişiyse, gönlünde dostluk ve yakınlık arzusu peydâ olur. Dost ve yakın biriyse, muhabbeti daha da artar.
KÖTÜLÜĞE KARŞI EN GÜZEL YOL
Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:
“İyilik ile kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel yol ne ise onunla önle. O zaman görürsün ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse bile sanki yakın bir dost(un olmuş)tur.” (Fussilet, 34)
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- bu âyeti şöyle tefsîr eder:
“Âyetteki «en güzel yol» tâbiriyle kastedilen, öfke ânında sabır ve kötülüğe mâruz kalındığı andaki aftır. Allah, bunu yapabilenleri muhâfaza eder, düşmanlarını da kendilerine boyun eğdirir, sanki samimî bir dost kılar.” (Buhârî, Tefsîr, 41/1)
Bizlere Rabbimiz tarafından emsalsiz bir örnek şahsiyet olarak takdim edilen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, insan neslinin en mülâyimi idi. Bu yüzden insanlarla muâmelesinde dâimâ kolaylığı tercih eder, zorluğa, öfke ve kızgınlığa yer vermezdi. Hakkın çiğnenmesi dışında celâllenmez, şahsına karşı işlenen kusurları kolayca affederdi. Ne kadar kaba bir muâmeleye mâruz kalsa da nezâketini bozmaz, kendisine kötülük edenlere bile iyilikle muâmele ederdi.
Nitekim, öfke zaafına dûçâr olmuş bir kimse, Peygamber Efendimiz’den nasihat istemişti. Efendimiz de ona;
“Kızma!” buyurdu.
Adam nasihat isteğini birkaç kez tekrar ettiyse de Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- her defâsında aynı cevâbı verdi. (Bkz. Buhârî, Edeb 76)
ÖFKEYİ YENMENİN FAZİLETİ
Cenâb-ı Hak da, “öfkeyi yutma” fazîletini,sevdiği muhsin/ihsân ehli kullarının bir vasfı olarak bildirmektedir. (Bkz. Âl-i İmrân, 134)
Târih boyunca insanları zulüm, haksızlık ve kötülükten vazgeçirmek ve onlara Hakk’ı ve hayrı telkin etmek husûsunda “affedebilme” fazîletinin çok bereketli neticeleri görülmüş; bu meziyet, nice gâfillerin intibâhına vesîle olmuştur.
MEKKE’NİN FETHİ VE PEYGAMBERİMİZİN UMUMÎ AFFI
Nitekim Mek­ke’nin fet­hi gü­nü Allah Rasûlü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, umû­mî bir af ve emân îlân et­mişti. Kâbe’de toplanmış olan halka:
“Ey Kureyş topluluğu! Şimdi benim, sizin hakkınızda ne yapacağımı sanırsınız?” diye sordu.
Kureyşliler:
“Biz Sen’in hayrını ve iyiliğini umarak; «Hayır yapacaksın!» deriz. Sen, ke­rem ve iyilik sâhibi bir kardeş, kerem ve iyilik sâhibi bir kardeş oğlusun!..” dediler.
Bunun üzerine Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
“Ben de Hazret-i Yûsuf’un kardeşlerine dediği gibi: «…Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok! Allah sizi affetsin! Şüphesiz O, merhametlilerin en merhametlisidir.» (Yûsuf, 92) diyorum. Haydi gidiniz, artık serbestsiniz!” bu­yurdu.
Allah Teâlâ, yıllarca Müslümanlara zulmeden Kureyş müşriklerini Rasû­lü’nün eline düşürdüğü ve O’na boyun eğdirdiği hâlde, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- onları affetti ve serbest bıraktı.[2] Bu âlicenap tavır karşısında nice taşlaşmış yürekler yumuşadı, nice karanlık gönüller hidâyet nûruyla aydınlandı.
Dipnotlar:
[1] Cezerî, Câmiu’l-Usûl, XI, 687/9317.
[2] Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 32; Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa’d, II, 142-143.
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Öyle Bir Rahmet Ki, Erkam Yayınları




18 Haziran 2019 Salı

Üzücü ve Düşündürücü istatistikler..


Üzücü ve Düşündürücü istatistikler...


İPSOS’un sonuçlarını açıkladığı araştırmaya göre


Türkiye nüfusunun yüzde 39’u ömründe hiç kitap okumamış


Yüzde 66’sı konser, tiyatro ya da opera gibi herhangi bir etkinliğe katılmıyor,


Yüzde 81’i hiçbir enstrüman çalmıyor;


Yüzde 57’si ise video, VCD, DVD ya da internet üzerinden film veya dizi de izlemiyor.


Ayrıca Türkiye nüfusunun yüzde 47’si dergi okumuyor;


Yüzde 86’sı bir hobi kursuna hiç gitmemiş.


Araştırmaya göre nüfusun yüzde 85'inin en sık yaptığı etkinlik televizyon izlemek!


Türkiye'de kişi başına 8.4 kitap düşüyor. Ayrıca Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre, kitap okumak Türk insanının ihtiyaç listesinde 235'inci sırada yer buluyor.


80 milyon 24 saatin yalnızca 1 dakikasını kitap okumaya ayırıyor. Konu televizyon olunca 6, internette ise 3 saatini geçiyor... Avrupa Birliği standartlarında yüzde 21 olan kitap okuma oranı bizde sadece yüzde 0.01


En fazla kitap okuyan ülkelerin başında, yüzde 21 ile Fransa veİngiltere var. Ardından, yüzde 14 ile Japonya geliyor. ABD'de bu oran yüzde 12, İspanya'da ise, yüzde 9. Türkiye'de ise, oran binde bir.


Okuma alışkanlığında, dünyada 86. Sıradayız. Türkiye'de kitap okuyanların yüzde 65'i aşk, yüzde 24'ü siyasi, yüzde 13'ü düşünce, yüzde 7'si kişisel gelişim kitapları okuyor.


Dünya genelinde kişi başına kitap harcaması 1.3 dolarken, Türkiye'de bu rakam 0.25 dolar. Çocuklara kitap hediye edilmesi sıralamasında Türkiye 180 ülke içerisinde 140. sırada.






İNSANI ADAM EDEN YOL

İNSANI ADAM EDEN YOL


 0

Hazreti Mevlânâ Mesnevî’de “Sen, kaskatı bir taş veya mermer parçası olsan, bir gönül sahibine erişebilirsen cevher olursun.” sözleriyle   ini terbiye ederek yol alınabileceğini, kaskatı bir taşken cevhere dönüşebileceğini işaret ediyor. 
“Temiz erlerin sevgisini gönlüne yerleştir. Âriflerin muhabbetinden başka bir şeye gönül verme.”
“Ümitsizlik tarafına gitme, ümid kapıları vardır. Karanlıklar semtine varma, güneşler parlamaktadır.”
“Gönül, seni gönül ehlinin, âriflerin mahallesine doğru çeker, ten ise seni su ve çamur hapsine koymak ister.”
“Aklını başına al da, bir gönül arkadaşının sohbeti ile gönlüne gıda ver.” (c.1, 722-726)
Nefs, insanı süflî istikâmetlere sevkeder. Bunun için azgın bir atı terbiye eden sahibi gibi onu; ilim, ibadet ve Allâh yolunda yürüyenlerin mânevî ikliminde terbiye edip sâlih hâle getirmek lâzımdır.
Bu iş için ilim lâzımdır, ama yeterli değildir. İlim ehli, ilmini irfâna çevirmeli, hâl ve davranış olgunluğuna erişmelidir. Böylece akıl ve kalbin fonksiyonları müşterek ve âhenkli bir şekilde hareket etmiş olur. Aksi hâlde kuru ilim de insanı, gurur, benlik ve helâke sürükleyebilir.
NEFSİN MERHALELERİ
Nefsin birçok merhalesi vardır. Hiç terbiye görmemiş bir nefs, “emmâre”dir. Bu, sahibine daima kötülüğü emreder, ancak o terbiye edile edile “levvâme”“mülhime” ve “mutmainne” derecesine kadar yükselir, o zaman bu azgın nefis, sahibine itaatli bir at gibi onu menzil-i maksuduna ulaştırır. Gerçek kulluk kendini bu merhalede gösterir. Allâh’ın -celle celâlühu- izni ile daha da ötelere tekâmül ettikçe “râdıyye”“merdıyye” ve “kâmile” makamlarına ulaşır.
Bu hâle ulaşabilmenin temel sâiklerinin başında, Allâh dostlarıyla beraberlik ve onlara kalbî muhabbet gelir. Ham nefs bunu arzu etmez.
TERBİYE EDİLMİŞ NEFS
Başlangıçta insanı süflîlerle beraber olmaya zorlar. Lâkin her güçlükte bir kolaylık olduğu gibi bu işte de bir kolaylık vardır. Elverir ki, o yola tevessül edilsin. Diğer taraftan, insanın -icabında- melekten üstün bir mevkîye yükselebilmesi terbiye edilmiş nefs sayesindedir. O derecede ki, Âdem -aleyhisselâm-’a ilk yaratılışında meleklerin secde etmesi yönündeki ilahî emir de insanın nefse mâlikiyeti sebebiyledir.
Çünkü melek, hiçbir engele mâruz kalmadan Cenab-ı Hakk’a teveccüh ettiği hâlde, insanoğlunun bunu başarabilmesi nefs engelini aşabilmesiyle mümkün olmaktadır. Bu sebeple insanın Allâh’a vâsıl olmakla elde ettiği zafer, bu güçlük sebebiyle meleklerinkinden daha fazla takdir ve mükafatı icab ettirmektedir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Âb-ı Hayat Katreleri, Erkam Yayınları




Efkan VURAL - Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler)- 41


Efkan VURAL - Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler)- 41

                               Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler)-41 
                                                                 
                                                                                           HASÎB


 
Allah’ın isimlerinden biri de el-Hasîb’dir.
 
El-Hasîb,kullarına yeten,onları hesaba çeken, her şeye gücü yeten anlamına gelmektedir.
Herkesin yaptığı işlerin hesabını bilen ve  bu hesabı görecek olan  Allah’tır. Ahirette Yaradanımız bizleri yaptıklarımızdan hesaba  çekecektir. Ceza ve mükafat veren ve kendisine tevekkül eden kullarına yeten, onlara yardım eden  Yüce Rabbımızdır.
Herkesin hayatı boyunca yapıp ettiklerini, bütün ayrıntılarıyla hesabını iyi bilen; Her şey’e ve herkese her ihtiyacı için kâfi gelen yaratıcımız Allah’tır.
Allah herkesin yaptığı işlerin hesabını bilen. Ahirette onları hesaba çeken. Ceza ve mükafat veren ve kendisine tevekkül eden kullarına yeten, onlara yardım edendir.
 
Allah bir çok ayette şöyle der: Dost olarak Allah yeter… Yardımcı olarak Allah yeter… Her şeyi bilen olarak Allah yeter… Şahit olarak Allah yeter… Vekil olarak Allah yeter… Günahlarını bilici ve görücü olarak Allah yeter…

Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde bazı ayetlerde şöyle buyurmaktadır:
 
“Allah, sizin düşmanlarınızı çok daha iyi bilir. Allah, dost olarak yeter. Allah, yardımcı olarak da yeter.” (Nisâ Suresi 45. ayet)
“Allah, kuluna yetmez mi? Seni O’ndan (Allah’tan) başkalarıyla korkutmaya çalışıyorlar. Allah, kimi saptırırsa artık onun için bir yol gösterici yoktur.” (Zümer Suresi 36. ayet)
 
“Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.” (Enbiyâ Suresi 47. ayet)
 
 
“Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana-babamı ve inananları bağışla.”(İbrahim Suresi 41. ayet)
“...Hesap görücü olarak Allah yeter.” (Nisâ Suresi 6.ayet)
“Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selâmla karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.” (Nisâ Suresi 86. Ayet)
“İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah'ın hesabı çok süratlidir.” (Bakara Suresi 202. ayet)
 (Bu yazı,Diyanet İslam Ansiklopedisinden yararlanarak hazırlanmıştır.)
 (Devam edecek)
 
    Efkan VURAL
 

--


17 Haziran 2019 Pazartesi

MÜSLÜMANLAR CENNETE NASIL GİREBİLİR?

MÜSLÜMANLAR CENNETE NASIL GİREBİLİR?


 0

Müminler cennete nasıl girebilir?
Mü’minlerin Cennet’e girmesi, Allah Teâlâ’nın lûtf u ihsânıyladır. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir defasında:
“–Hiç kimse amel ve ibadeti sayesinde Cennet’e giremez!” buyurmuştu.
Ashâb-ı kirâm hayretle:
“–Siz de mi yâ Rasûlâllah?” diye sordular. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Evet ben de!.. Meğer ki Rabbimin lûtf-i ilâhîsi imdâda yetişe!.. Zira O’nun fazlı, rahmet ve mağfireti beni bürümedikçe ben de Cennet’e giremem! Yaptığım ameller beni de kurtaramaz!..” buyurdular. (Buhârî, Rikāk, 18; Müslim, Münâfikûn, 71-72)[1]
Demek ki Allâh’ın rızâsını celbedecek olan ibadet, tâat, hizmet ve sâlih ameller için elden gelen bütün gayreti göstermekle beraber, bunlara güvenmeyip dâimâ Cenâb-ı Hakk’ın lûtf u keremine, fazl u ihsânına sığınmak, hepimiz için gerekli olan mühim bir kulluk edebidir.
Diğer taraftan Cennet’teki bazı derecelere ise, Cenâb-ı Hakk’ın dilemesiyle herkes kendi îman ve ameli nisbetinde nâil olacaktır.
Dipnot:
[1] Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Zühd, 20; Dârimî, Rikāk, 24.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Ebediyet Yolculuğu, Erkam Yayınları