5 Temmuz 2019 Cuma

AHİRET YOLCULARINA UYARILAR

AHİRET YOLCULARINA UYARILAR


 0

Hak dostlarından ebediyet yolcularına ikazlar…
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurur:
Cebrâil -aleyhisselâm- bana geldi ve şöyle dedi:
«–Yâ Muhammed! İstediğin kadar yaşa, mutlakâ öleceksin. İstediğini sev, mutlaka ayrılacaksın. İstediğin şeyle amel et, ancak onun karşılığını elde edeceksin.
Bil ki müʼminin şerefi, geceleri kāim olmasında (yani seher vakitlerini ihyâ etmesinde); izzeti ise insanlardan müstağnî kalmasındadır.»” (Hâkim, IV, 360-361/7921)
PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN SÖZLERİ
“Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganimet bil:
1. İhtiyarlığından önce gençliğini,
2. Hastalanmadan önce sıhhatini,
3. Fakirliğinden önce zenginliğini,
4. Meşgul zamanlarından önce boş vakitlerini ve
5. Ölümünden önce hayatını!” (Buhârî, Rikāk, 3; Tirmizî, Zühd, 25)
“Kimin endişesi âhiret olursa, Allah onun zenginliğini kalbine koyar, işlerini dağınıklıktan kurtarır ve dünya ona boyun eğerek gelir. Her kimin kaygısı da dünya olursa, Allah, fakirliği onun gözü önüne koyar, kendisini derbeder eder ve dünyadan da kendisine ancak takdîr edildiği kadar gelir.” (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 30)
“Âdemoğlu «malım, malım…» deyip duruyor… Ey Âdemoğlu! Yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin veya sadaka olarak verip sevap kazanmak üzere önden gönderdiğinden başka malın var mı ki?!.” (Müslim, Zühd, 3-4; Tirmizî, Zühd, 34)
“İnsanoğlunun bir vâdi dolusu altını olsa, bir vâdi daha ister. Onun gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz…” (Buhârî, Rikāk, 10)
“Namaza durduğunda sanki son namazın gibi kıl! Yarın pişman olacağın şeyi söyleme; insanların (gâfilâne) arzu ettikleri şeylere arzu duymayı bırak!” (İbn-i Mâce, Zühd, 15)
“Cehennemliklerden olup, dünyada pek müreffeh hayat yaşayan bir kişi kıyâmet gününde getirilip Cehennem’e bir kere daldırılır. Sonra:
«–Ey Âdemoğlu! Sen hayırlı bir gün gördün mü? Herhangi bir nîmete nâil oldun mu?» denilir. O kişi:
«–Hayır, vallâhi Rabbim! Öyle bir şey görmedim.» der.
Cennetliklerden olup, dünyada insanların en yoksul olanı getirilir, Cennet’e bir kere daldırılır. Ona da:
«–Ey Âdemoğlu! Sen herhangi bir yoksulluk ve sıkıntı gördün mü? Hiç zorluk ve darlık çektin mi?» denilir. O kişi de:
«–Hayır, vallâhi Rabbim! Hiçbir yoksulluk ve sıkıntı görmedim, zorluk ve darlık çekmedim.» der.” (Müslim, Münâfikûn, 55)
“İki göz vardır ki, onlara Cehennem ateşi değmez:
1. Allah için ağlayan göz,
2. Allah yolunda nöbet tutarak uyanık sabahlayan göz.” (Tirmizî, Fedâilu’l-Cihâd, 12/1639)
“Ben âhirete sizden önce gideceğim ve sizin için hazırlık yapacağım; sizin Allah yolundaki hizmetlerinize şâhitlik edeceğim. Buluşma yerimiz Kevser Havuzuʼnun yanıdır. Ben şu bulunduğum yerden Kevser Havuzuʼnu görmekteyim. Ben sizin Allâh’a şirk koşmanızdan korkmuyorum. Ama dünya hırsından dolayı birbirinizle didişip çekişmenizden korkuyorum.” (Buhârî, Megâzî, 17; Müslim, Fedâil, 31)
“İyi biliniz ki ben sizden önce gidecek ve sizi bekleyeceğim! Dikkat ediniz; (yarın âhirette) sizinle buluşma yerimiz Kevser Havuzu’nun başıdır. Yarın benimle buluşmak isteyen, elini ve dilini günahtan çeksin!..” (Buhârî, Salât, 80; İbn-i Sa‘d, II, 227)
HZ. EBUBEKİR’İN (R.A.) SÖZLERİ
Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh- buyurur:
“Dünya mü’minlerin pazarı, gece ve gündüz sermâyeleri, sâlih ameller ticaret malları, Cennet kazançları, Cehennem de zararlarıdır.”
“Nerede herkesin hayran olduğu o güzel yüzlü insanlar?
Nerede gençliğine mağrur olan yiğitler?
Nerede ihtişamlı şehirler kurup etrafını yüksek surlarla çeviren hükümdarlar?
Nerede harp meydanlarında mağlûbiyet tanımayan kahramanlar?
Zaman, hepsini çürütüp yerle bir etti. Hepsi kabrin karanlıklarına gömülüp gitti.
Acele edin, acele edin! Vakit geçmeden aklınızı başınıza alın da ölüm ötesine bir an evvel hazırlanın!
Kendinizi kurtarın, kendinizi kurtarın!”
HZ. ÖMER’İN (R.A.) SÖZLERİ
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- buyurur:
“Âhiretin yanında dünya nedir ki?! Ancak tavşanın bir defa sıçraması misâli bir şeydir.”
“Dünyaya dâir arzularını azalt ki hür olarak yaşayasın! Günahları azalt ki ölüm sana hafif gelsin!”
HZ. OSMAN’IN (R.A.) SÖZLERİ
Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- buyurur:
“Dört şey vardır ki zâhiri fazîlet, bâtını ise farzdır:
1. Sâlihlerle oturup kalkmak fazîlet, onlara uymak farzdır.
2. Kur’ân okumak fazîlet, onunla amel etmek farzdır.
3. Kabirleri ziyaret etmek fazîlet, ona hazırlanmak farzdır.
4. Hastayı ziyaret etmek fazîlet, ondan ibret almak ise farzdır.”
“En büyük kayıp, sahibinin âhiret seferi için azık hazırlayamadığı uzun bir ömürdür.”
 “Dünya düşüncesi kalpte karanlıktır, âhiret düşüncesi ise kalpte nurdur.”
“En akıllı insan; nefsini hesâba çeken, onu iyi idâre eden, ölümden sonrası için amel işleyen ve kabir karanlığı için Allâh’ın nûrundan istifâde edendir.”
HZ. ALİ’NİN (R.A.) SÖZLERİ
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- buyurur:
“Dünya nîmeti olarak İslâm sana kâfîdir. Meşguliyet olarak ibadet ve tâat içinde olmak sana kâfîdir. İbret olarak da ölüm sana kâfîdir.”
“Canlarınız için Cennetʼten başka bir karşılık ve değer yoktur. Öyleyse canlarınızı ancak Cennet karşılığında satın!”
“Kişinin kıymeti; istek ve arzularının kıymeti kadardır.”
“Nîmetin tamamına erişmek; İslâm üzere ölebilmektir.”
“Övünmek Âdemoğlunun neyine? Evveli nutfe, sonu cîfedir! Ne rızkını yaratabilir ne de kendini helâkten kurtarabilir.”
“Nefesler, ecele doğru atılan adımlardır.”
“Diken tohumları ekilen bir tarladan, gül desteleri derlenemez.”
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- kabirleri çokça ziyaret ederdi. Bir gün kendisine:
“‒Nedir bu hâlin ey Ali, kabirleri komşu edindin?!” dediklerinde şu cevâbı verdi:
“‒Onların sâdık komşular olduğunu gördüm! Zira hiçbir kötülük yapmıyorlar ve âhireti hatırlatıyorlar!”
MUAZ BİN CEBEL’İN (R.A.) SÖZLERİ
Muaz bin Cebel -radıyallâhu anh- oğluna şöyle nasihat etmiştir:
“Yavrum, namaz kıldığın vakit, onu kıldığın son namaz olarak düşün! Bir daha böyle bir namaz vaktine yetişeceğini ümid etme!..”
“Oğlum! Müʼmin olan bir kimsenin iki hayırlı iş arasında ölmesi lâzımdır. Yani müʼmin, bir hayırlı işi yaptığı zaman, ikinci hayırlı işi yapmak niyetinde olmalı, araya kötü bir amel karıştırmamalıdır.”
EBU’D DERDA’NIN (R.A.) SÖZLERİ
Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh- buyurur:
“Üç haslet olmasaydı dünyada kalmak istemezdim:
  1. Alnımı yere koyarak gece-gündüz Yaratan’ıma secde etmek.
  2. Günün en sıcak anlarında (oruç tutarak) susuzluğa katlanmak.
  3. Meyvenin iyisi seçildiği gibi sözlerin iyisini seçen kimselerle (yani hikmet ehliyle beraber) oturmak.”
İMAM ŞAFİÎ HAZRETLERİNİN SÖZLERİ
İmâm Şâfiî Hazretleri buyurur:
“Ey dünya ve dünyanın süsüyle şeref bulduğunu zanneden! Ölüm binâya da gelecek, binâ edene de… Kimin izzeti dünya ve süsüyse, bilsin ki izzeti pek az, zevâle mahkûm ve fânî… Bil ki dünyanın hazineleri altındandır. Sen; îman, amel-i sâlih ve hayır-hasenattan hazineler biriktir!..”
“Kervanların yolculukta ev inşâ etmeleri, akıl kârı mıdır?..”
“Ehl-i dünyanın yakınlığı, sağlam adamı hasta eder.”
“Dünya sevgisi ile Allah sevgisini bir arada tutarım diyen, yalan söyler.”
MEVLANA HAZRETLERİNİN SÖZLERİ
Hazret-i Mevlânâ Hazretleri buyurur:
“Ey hakîkat yolcusu! O gün gelip çatmadan, kıyamet kopmadan hakîkat padişahı (olan Rabbin) ile dostluk kur da, o felâket gününde senin elinden tutsun. Zira o gün, O’nun izni olmadan senin elinden tutacak kimse yoktur. O gün insan; kardeşinden, anasından, babasından, ehlinden ve oğullarından kaçacaktır. O hâlde Hak ile dostluğu iyi anla ve bil ki dostluk, son nefes(te îman selâmetin)in tohumudur.”
“Mala-mülke fazla sarılma ki, vakti gelince kolayca bırakabilesin. Hem kolayca verip gidesin, hem de sevap kazanasın. Sen, seni sımsıkı tutana sarıl ki, evvel de Oʼdur, âhir de Oʼdur. Oʼnu bulmak istiyorsan, gönül gemini batıracak ne kadar nefsânî sıklet varsa hepsini içinden çıkarıp at ki, sâhil-i selâmete vâsıl olasın.”
“Dünya hayatı bir rüyadan ibârettir. Dünyada servet sahibi olmak, rüyada define bulmaya benzer. Dünya malı, nesilden nesile aktarılarak yine dünyada kalır.”
“Ölüm meleği, gâfil zenginin canını almakla onu uykudan uyandırır. O kimse, gerçekte sahibi olmadığı bir mal için dünyada çektiği sıkıntılara hayretle âh vâh eder ve bin pişman olur. Lâkin iş işten geçmiş, her şey bitmiştir.”
“Sen varlığını, malını ve mülkünü güzelce infâk et de, bir gönül al! Ki o gönlün duâsı, mezarda, o kapkara gecede sana ışık versin, nûr olsun!..”
“Bu dünyada yediğin ve içtiğinden bir miktarını hayrın için azalt ki, ileride Kevser Havuzuʼnu bulasın. Vefâ toprağına bir yudumcuk döken kişiden, saâdet avı nasıl kaçabilir?..”
“Dünyaya gönül verenler, tıpkı gölge avlayan avcıya benzerler. Gölge nasıl onların malı olabilir? Nitekim budala bir avcı, kuşun gölgesini kuş zannetti de, onu yakalamak istedi. Fakat dalın üzerindeki kuş bile bu ahmağa şaştı kaldı.”
“Duâ ve ibadet, Allah ile olmaktır. Allah ile olan kimse için ömür de hoştur, ölüm de!..”
ŞEYH SADİ ŞİRAZİ’NİN SÖZLERİ
Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Akıllı bir adama sormuşlar:
«‒Bahtiyar kime derler ve bedbaht kimdir?»
O da şu cevâbı vermiş:
«‒Bahtiyar o kimsedir ki; yer, (gerektiği kadar sarf eder) ve eker. Bedbaht da ona derler ki (harcamayıp biriktirir) ölünce de bırakıp gider.»”
“Babam, Rabbine rûhunu teslim ederken, bana şu nasihatte bulundu:
«Oğlum! Seni Allahʼtan uzaklaştıran her türlü nefsânî arzu, korkunç bir ateştir, ondan sakın! Cehennem ateşini kendin için alevlendirme. O ateşte yanmaya tâkatin yoksa, bugünden sabır ile o ateşe su dök!»”
“Bir bedevî gördüm. Oğluna diyordu ki:
«‒Evlâdım! Kıyâmet günü sana, “Ne kazandın?” derler. “Hangi neseptensin?” demezler! Yani amelini sorarlar. “Baban kimdir?” demezler…»”
“Akıllı insanlar, mallarını, paralarını öbür cihâna giderken yanlarında götürürler. (Yani önceden Allah yolunda infâk ederler.) Ancak hasislerdir ki, hasretini çekerek burada bırakır giderler.”
“Senin boyunduruğun altında olan, emrine tâbî ve hizmetine âmâde köleye bile lüzumsuz yere ve haddinden fazla öfkelenme! Sen de haddini bil ve aşırı gitme! Zira Mahşer günü köle âzâd olur, serbest bırakılır ve onun efendisi olan sen zincire vurulursan, bu senin için en büyük rezilliktir!..”
EBU HAZİM HAZRETLERİNİN SÖZLERİ
Ebû Hâzim Hazretleri buyurur:
“Kendisi sebebiyle ölümü kerih/sevimsiz gördüğün amellerini tespit edip onları terk et! Ondan sonra ne zaman vefât etsen sana zarar vermez.”
İbrahim bin Edhem Hazretlerine:
“–Yaptığımız duâlar niçin kabul olmuyor?” diye sorulduğunda Hazret şu cevâbı verir:
“–Şundan dolayı kabul olmaz:
1. Cenâb-ı Hakkʼı bilirsiniz, buyruğunu tutmazsınız.
2. Peygamberʼi bilirsiniz, sünnetlerini yerine getirmezsiniz.
3. Kurʼân okursunuz, amel etmezsiniz.
4. Hak Teâlâʼnın nîmetlerini yersiniz, şükretmezsiniz.
5. Cennetʼi bilirsiniz, onu istemesini bilmezsiniz.
6. Cehennem vardır dersiniz, ondan lâyıkıyla sakınmazsınız.
7. Ölüm vardır dersiniz, hazırlanmazsınız.
8. Ölülerinizi kendi ellerinizle kabre koyarsınız, ibret almazsınız.
Bu kadar fenâlıkla duânız nasıl müstecâb olsun?!”
Hâtem-i Esam Hazretlerine:
“–Biz, nasıl ve ne zaman dünyaya ibret gözüyle bakanlardan olabiliriz?” diye sorduklarında, Hazret şu karşılığı vermiş:
“–Dünyada her şeyin sonunun harap, herkesin gideceği yerin de toprak olduğunu gördüğünüz zaman! Bir kimsenin evinden veya yakınından bir cenâze çıkar da o kimse bundan ibret almazsa, ona ne ilmin, ne hikmetin, ne de vaaz ve nasihatin bir faydası olur!..”
Ebû Hâtim Hazretleri buyurur:
“Kardeşim, dört şeyi dört yere ertelersen Cennetʼe girersin:
1. Uykuyu kabre,
2. Rahatı Sırâtʼa,
3. Övünmeyi Mîzânʼa,
4. Nefsin arzularını da Cennetʼe.”
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Ebediyet Yolculuğu, Erkam Yayınları




4 Temmuz 2019 Perşembe

BEYİN NASIL YAŞLANIR?

BEYİN NASIL YAŞLANIR?


 0
Beyin neden yaşlanır? Beyin nasıl yaşlanır? Beyin yaşlanmasının belirtileri ve beyni zinde tutmanın yolları.
Yaşlandıkça beynimizde meydana gelen değişmeler çok merak edilen ve araştırılan bir konu. Bilim insanları beynin doğal yaşlanma sürecini çözmek amacıyla COBRA (cognition, brain and ageing) adı verdikleri bir çalışmaya başladılar. 63-65 yaşlarındaki 180 sağlıklı insanı en az 10 yıl izleyerek yaşlanmanın beynin üzerindeki doğal etkilerini gözlemlemeyi amaçlıyorlar.
BEYİN YAŞLANMASININ BELİRTİLERİ
Şimdiye kadar yapılan çalışmalara göre, 60 yaştan sonra hemen herkeste başta hafıza olmak üzere beyin fonksiyonlarında azalma meydana geliyor. Bu azalmalar genellikle beynin yapısındaki bazı değişikliklere bağlanmış. Örneğin yaşlandıkça beynimizin beyaz cevheri parçalanmaya başlıyor ve gri cevheri küçülüyor. Ayrıca sinir hücrelerinin birbiriyle haberleşmesini sağlayan dopamin, yaşlılıkla birlikte her yıl yüzde on azalıyor. Zamanla beyin hücrelerinde anormal proteinlerin birikmesi de Alzheimer hastalığına neden olabiliyor. Sonuç olarak beynimizde meydana gelen bütün bu değişiklikler, yaşlandıkça öğrenme ve hatırlama yeteneğimizi azaltıyor.
Araştırmacılara göre beyindeki bu ilginç değişiklikler hayatımızın doğal bir parçasıdır ve yeterince uzun yaşayan bir insan beyninde eninde sonunda bunamaya varacak kadar fiziksel hasar gerçekleşir. Zaten Allah bu gerçeği Kur’an-ı Kerim’de bize şöyle bildiriyor: “Kime uzun ömür verirsek biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç düşünmüyorlar mı?” (Yasin Suresi, 68)
BEYNİ ZİNDE TUTMANIN YOLLARI
Araştırmacıların hemfikir olduğu diğer bir ilginç nokta ise fiziksel ve zihinsel egzersizlerin bu yaşlanma sürecini uzattığı. İşleyen demir pas tutmaz misali biz beynimizi kullandıkça, onun haraplanmasını da yavaşlatmış oluyoruz. Bir yandan bize bahşedilen beynin inanılmaz kabiliyetlerine bir yandan da zamanla onu yitirişimize baktığımızda, bu verimli çağımızı gerçekten dolu geçirmemiz gerektiğini görüyoruz.
Kaynak: Genç Dergi/Alison Abbott. The Brain’s Decline. Nature. 6 Aralık 2012.




3 Temmuz 2019 Çarşamba

DALLARI CENNETTEN DÜNYAYA SARKAN AĞAÇ

DALLARI CENNETTEN DÜNYAYA SARKAN AĞAÇ


 0
Hadisi şerifte, dallarından tutanın cennete gideceği ve dalları cennetten dünyaya sarkan ağaç neye benzetiliyor? İşte cevabı…
“Cömertlik, dalları dünyaya uzanan cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Kim onun dallarından birine tutunursa, bu onu cennete götürür. Cimrilikse, dalları dünyaya uzanmış cehennem ağaçlarından bir ağaçtır. Kim de, onun dallarından birine tutunursa, bu (da) onu ateşe (cehenneme) götürür!..” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, VII, 435)
Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- diğer bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyururlar:
“Her sabah yeryüzüne iki melek iner. Bunlardan biri:
«Allâh’ım! Malını hak yolunda harcayana halefini (infâk ettiğinin yenisini) ihsân buyur!» diye duâ eder.
Öteki de:
«Allâhım! Pintilik edene malının telefini ver!» diye bedduâ eder.” (Müslim, Zekât)
Bir başka hadîs-i şerîfte de Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
“Cömertlik, dalları dünyaya uzanan cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Kim onun dallarından birine tutunursa, bu onu cennete götürür. Cimrilikse, dalları dünyaya uzanmış cehennem ağaçlarından bir ağaçtır. Kim de, onun dallarından birine tutunursa, bu (da) onu ateşe (cehenneme) götürür!..” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, VII, 435) buyurarak, zekât, sadaka, öşür ve infâk gibi mâlî ibâdetleri edâ edenleri müjdelerken, cimrilik sâikıyla gaflet gösterenler hakkında ne düşündürücü bir îkâzda bulunmuştur…
Yâni âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde malın kalbe girmesiyle muhtâcın hakkı gaspedildiği zaman hazîn bir âkıbete dûçâr olunacağı bildirilmektedir. Bu ilâhî îkâz karşısında iyi düşünmeli ve zekâta ilâveten sadakalar ve infâklarla mecbûrî olan kırkta biri de çok aşmaya gayret etmelidir. Cenâb-ı Hakk, bu hususta şöyle istikâmetlendirir:
“… (Rasûlüm!) Hayr-u hasenât yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını!..” (el-Bakara, 219)
Bunun içindir ki, ashâb-ı kirâm dâimâ bir infâk seferberliği içinde olurlardı. Tebük seferi için Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, malının yarısını getirmiş; Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhü anh- ise tamamını infâk etmişti. Kendisine:
“–Çoluk çocuğuna ne bıraktın yâ Ebâ Bekir?” diye soran Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e de:
“–Allâh ve Rasûlünü!..” mukâbelesinde bulunmuştu.
Kaynak: İslam İman İbadet, Osman Nuri Topbaş




2 Temmuz 2019 Salı

TEFEKKÜR NASIL YAPILIR?

TEFEKKÜR NASIL YAPILIR?


 0

Tefekkür düşünmek demektir. Dinimizde kâinatı, varlıkları, kendini, Allah’ı düşünmek ve O’nun yarattığı varlıklardan, kainattaki eşsiz mükemmellikteki düzenden ders çıkarmak anlamına gelir. Peki Peygamber Efendimiz nasıl tefekkür ederdi? Nasıl tefekkür etmeliyiz? Tefekkür etmenin önemi, fazileti ve faydaları…
Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- sükûtu ve tefekkürü çok severdi.
PEYGAMBER EFENDİMİZ NASIL TEFEKKÜR EDERDİ?
O’nun bu uzletlerindeki ibadeti; tefekkür etmek, atası İbrahim -aleyhisselam- gibi göklerin ve yerin melekûtundan ibret almak ve Kâbe’yi seyretmekti.
O günlerde kâinât ve onun Hâlık’ı hakkında tefekkür eden Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- daha sonraki hayâtında da dâimâ tefekkür hâlinde idi.
Hind bin Ebî Hâle –radıyallahu anh- şöyle der:
“Nebiyy-i zî-şân Efendimiz, sürekli hüzünlü ve dâimâ düşünceli idi. Onun için rahatlık söz konusu değildi. Lüzumsuz yere hiç konuşmazdı. Sükûtu, konuşmasından daha uzun sürerdi. Söze başlarken de, sözü bitirirken de hep Allâh’ın ismini zikrederdi…” (İbn-i Sa’d, I, 422-423)
Nitekim Allah Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- ümmetini tefekküre teşvik sadedinde şöyle buyurmuştur:
“Rabbim bana sükûtumun tefekkür olmasını emretti.” (İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, XVI, 252/5838)
“Tefekkür gibi ibadet yoktur.” (Beyhakî, Şuab, IV, 157; Ali el-Müttakî, XVI, 121)
“Dünyada misafir gibi olun! Mescidleri ev ittihâz edinin!. Kalplerinizi rikkate alıştırın! Çok tefekkür edin ve çok ağlayın! Nefsânî arzularını sizi değiştirmesin!..” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 358)
Yine Allah Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- Hazret-i İbrahim’e indirilen on suhuf’tan şunları nakleder:
“Akıl sahibinin belli saatleri olmalıdır: Vaktinin bir kısmını Rabbine duâ ve münâcâta, bir kısmını Yüce Allâh’ın sanat ve kudretini tefekküre, bir kısmını geçmişte işlediklerini muhâsebe etmeye ve gelecekte yapacaklarını plânlamaya, bir kısmını da helâlinden maîşetini kazanmaya ayırmalıdır.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 167; İbn-i Esîr, el-Kâmil, I, 124)
Lokman -aleyhisselam- yalnız başına tenhâ bir yerde oturup tefekkür etmeyi çok sever ve bunu sık sık tekrarlardı.
Kendisine:
“–Sen umûmiyetle yalnız oturuyorsun. İnsanlarla oturup sohbette bulunsan daha münâsip olmaz
mı?” diye sorulduğunda şu cevabı verdi:
“–Uzun müddet yalnız kalmak, tefekküre daha müsaittir. Uzun süre tefekkürde bulunmak da, insanı Cennet’in yoluna sevk eden bir kılavuzdur.”
TEFEKKÜR ETMENİN FAZİLETİ
Ebu’d-Derdâ –radıyallahu anh-:
“Bir saat tefekkür; kırk gece nâfile ibadetten üstündür.” buyururdu. (Deylemî, II, 70-71, no: 2397, 2400)
Tâbiîn ulemâsından Saîd bin Müseyyeb Hazretlerine:
“−Hangi ibadet daha fazîletlidir?” diye sorulmuştu.
Şu cevâbı verdi:
“–Allâh’ın mahlûkâtı hakkında tefekkür ve dîni husûsunda tefakkuh/ince anlayış sahibi olmak.” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, [en-Nûr, 44])
Bişr-i Hâfî Hazretleri de tefekkürün ehemmiyetini şöyle ifâde ederdi: “İnsanlar Allah Teâlâ’nın azameti hakkında lâyıkıyla tefekkür etseler, O’na isyân edemez, günah işleyemezlerdi.” (İbn-i Kesir, I, 448, [Âl-i İmrân, 190])
Daha önce de ifâde ettiğimiz gibi, kişiyi Allâh’ın azametini idrâke götüren tefekkür, aklî bir faâliyettir. Bu faâliyeti kâmil bir neticeye ulaştıransa kalptir. Kalbimiz, en şerefli uzvumuz olduğuna göre, tabiî ki onun ameli de diğer uzuvların amellerinden faziletli olacaktır. Zira kalp, nazargâh-ı ilâhîdir.
Şu çok açık bir hakîkattir ki vahiyle terbiye edilmiş aklın tefekkürü, kalbi aydınlatan nurların ilk sermâyesi, basîret ve irfâna ulaştıran yolun yegâne vâsıtasıdır. Yine böyle bir tefekkür; ilme, zühde, mâsivâyı terk etmeye ve ilâhî muhabbete vesîledir.
NEYİ TEFEKKÜR ETMELİYİZ?
En faydalı tefekkür, ilâhî kudret, azamet ve hükümranlığı tefekkür etmektir. Bu sâyede insan, dünya hayâtını ıslâh etmeyi, âhiretine zarar verecek şeyleri terk etmeyi ve bunların yollarını düşünür.
Kişi Allâh’ın nîmetlerini, ihsanlarını, emir ve nehiylerini, isimlerini ve sıfatlarını tefekkür edince, kalbinde muhabbet ve mârifet filizleri yeşerir ve mânen seviye kazanmaya başlar. Âhireti, onun şerefini, ebedî oluşunu, dünyanın bir imtihan âlemi olduğunu ve fânîliğini düşününce, âhirete rağbeti artar ve dünyaya gereği kadar değer vermeye başlar. Dünyevî hayâtın, ana rahmiyle kabir arasında bir sürat koşusu olduğunu idrâk eder. Ömrün, âhiret saâdetini kazanmaya medâr olacak kıymetli bir sermâye olduğunu kavrayarak onu daha bereketli kılmak husûsundaki ciddiyet ve gayretini artırır. Vakitlerini ganimet bilir, onları hayırlı ve sâlih amellerle en güzel bir şekilde değerlendirme yoluna gider.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Tefekkür, Erkam Yayınları




1 Temmuz 2019 Pazartesi

İNSAN HAYATI KAÇ SAFHADAN OLUŞUR?

İNSAN HAYATI KAÇ SAFHADAN OLUŞUR?


 0
İnsan hayatı kaç dönemden oluşur?
Cenâb-ı Hak, beşer hayatı için beş safha takdir buyurmuştur. Bunların birincisi âlem-i ervâh, ikincisi ana rahmi, üçüncüsü dünya hayatı, dördüncüsü berzah/kabir âlemi, beşincisi ise Cennet veya Cehennem’le neticelenen ebedî âhiret hayatıdır.
Bu safhalardan üçüncüsü olan dünya hayatı, insan için bir imtihan âlemi olarak tanzim edilmiştir. Ebedî saâdet veya azap, beşerin bu âlemdeki fiil ve davranışlarına bağlı kılınmıştır.
Nitekim âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulmaktadır:
“O ki, hanginizin (ihsan duygusu içinde) daha güzel amel işleyeceğini denemek için ölüm ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (el-Mülk, 2)
“Her canlı ölümü tadar. Bir imtihan olarak sizi hayırla da şerle de deniyoruz. Ve siz ancak Biz’e döndürüleceksiniz.” (el-Enbiyâ, 35)
Lâkin ne tuhaftır ki, her fânî varlığın tazelik ve zindeliğinin zaman değirmeninde dâimî bir sûrette öğütüldüğünü gören insanoğlu, birkaç gün misafir olarak bulunduğu şu dünyada yine de kendini aldatır durur. Her gün cenâze sahnelerini seyrettiği hâlde, ölümü kendine dâimâ uzak görür. Kendisini, kaybedilmesi her an muhtemel olan fânî emânetlerin dâimî sahibi zanneder.
Hâlbuki Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur:
“Ey sâlik; aynadaki son nakşa bak! Bir güzelin ihtiyarlığındaki çirkinliğini ve bir binânın harâbe hâline geleceğini düşün de aynadaki yalana aldanma!..”
Zira insan, rûhuna beden elbisesi giydirilerek bir kapıdan dünyaya dâhil edildiğinde, o artık bir ölüm yolcusu demektir.
Ölümü bilen, fânî dünya lezzetlerine aldanmaz. Bir ebediyet yolcusu olduğunun farkında olan da kısa bir müddet için konakladığı misafirhânenin dekoruna, süsüne, eşyasına gönül kaptırmaz! Çünkü eşya, ondan ayrılmayacak bir sûrette dünya misafirhânesine âittir.
Bütün fânî nîmetler bir kişide toplansa ve o, saâdet ve saltanat içinde bin yıl yaşasa ne fayda!.. Sonunda gireceği yer, bu kara toprağın altı, bu yağız yerin dar bir çukuru değil midir?!.
Ne gariptir ki insanoğlu, dâimâ bu dünyada daha uzun ömürlü olabilmenin, birkaç gün daha fazla yaşayabilmenin, hummâlı bir arayışı içindedir. Hâlbuki kıyâmet günü hiç kimse; “Keşke dünyada daha fazla yaşasaydım!” diye bir hasret ve temennî içerisinde olmayacaktır. Onların tek hasretleri, dünyada geçirdikleri zamanı ne kadar sâlih amellerle süsleyebildikleri hususunda olacaktır. Zira mühim olan, dünyada iken sayılı nefeslerin nasıl tüketildiğidir.
Dışarıdan her ne kadar sessiz bir toprak yığını gibi görünse de insanoğlunun girecek olduğu kabir, aslında bir mahşer numûnesidir. Hadîs-i şerîfte âhiret menzillerinin ilki olarak bildirilen kabir,[1] dünyada Allâh’ın emirlerine tâbî olup olmadığımıza göre şekillenecektir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu hakîkati şöyle beyan buyurmuşlardır:
“Kabir, ya Cennet bahçelerinden bir bahçe ya da Cehennem çukurlarından bir çukurdur…” (Tirmizî, Kıyâmet, 26)
Daha evvel de ifâde ettiğimiz gibi dünya hayatı, ebedî olan âhiret yurdunu kazanabilmek için yegâne amel işleme yeridir. Dolayısıyla da hayat, beşikle tabut arasındaki mesafeye sığmayacak kadar ulvî bir hakîkattir.
HAYAT NEDİR?
Şayet bir insanın idrâkinde zuhûr eden “Hayat nedir?” suâline, sadece toprağın rutubeti ve mezar taşlarının katılığı nihâî cevap olarak yükseliyorsa, böyle gâfilâne bir hayattan daha acı ne olabilir? Böyle bir hayat; çocuklukta oyun, gençlikte şehvet, erginlikte gaflet, ihtiyarlıkta elden gidenlere hasret ve binbir türlü nedâmet çırpınışından ibârettir.
Hayat ve hâdisâtı îman ufkundan seyredebilen ârif mü’minler ise, ölümün ardındaki hakîkî hayatın da farkında olarak ömürlerini büyük bir dikkat, rikkat ve hassâsiyetle yaşarlar. Dolayısıyla ebediyet yolculuğuna ciddiyetle hazırlanabilmek için, insanda gerçek bir îman şuurunun teşekkül etmesi zarûrîdir.
Zira her insanın fânî hayatta işlediği sevap ve günahları, kıyâmet ekranında seyredeceği muhakkaktır. Mevlânâ Hazretleri der ki:
“Sen aklını başına al da, ömrünü, şu içinde bulunduğun bugün say. Bak bakalım, bugünü hangi sevdâlarla harcıyorsun.”
“Kâh cüzdanını para ile doldurmak kaygısı, kâh yemek-içmek endişesi ile bu fânî ömür geçip gitmede, verilen her nefes de eksilmede…”
“Peki, sende ne var, sen ne elde ettin? Denizin dibinden nasıl bir inci çıkardın? İşte bu, ölüm gününde kesinlik kazanacaktır.”
Hiç şüphesiz ki ölüm, herkesin başına gelecek en çetin istikbal gerçeğidir. Ölümün ürkütücü ağırlığını kelimelerin zayıf omuzları taşıyamaz! Ölümler, sessiz ve kelimesiz derslerdir ki; duygulu ve hassas gönüllere en fasih sözlerden daha tesirli bir ibret, hikmet ve hakîkat sergiler. Ölüm, lisân-ı hâliyle, derin bir sükûta ne muazzam mânâlar gömmüştür. Tabiî ki duyabilen, görebilen ve hissedebilenler için…
Şu kıssa bu hakîkati ne güzel ifâde etmektedir:
Hasan-ı Basrî Hazretleri bir cenâzeye katılmıştı. Orada yaşlı bir zât gördü. Defin işlemleri bittikten sonra ona:
“–Ey ihtiyar! Sana Allah için soruyorum; ne dersin, acaba vefât eden bu zât, şu anda dünyaya geri dönüp sâlih amellerini artırmayı ve geçmiş günahlarına istiğfâr etmeyi düşünüyor mudur?” diye sordu.
O zât da hiç tereddüt etmeden:
“–Evet, tabiî ki düşünüyordur.” dedi.
Bunun üzerine Hasan-ı Basrî Hazretleri:
“–O hâlde bize ne oluyor ki bu vefât eden kişi gibi düşünmüyoruz?” dedi ve yürüdü. Giderken şöyle diyordu:
“Ölüm, ne müthiş bir nasihat! Kalplerde hayat olsa, ne kadar beliğ ve tesirli bir mevʻiza, lâkin nidâ ettiği kimselerde hayat yok!”[2]
ÖMÜR DEDİĞİN..
Ömür, sanki metrajı belli olmayan bir makara gibidir ki, nerede kopacağı veya ne zaman biteceği meçhuldür. Ecel, sadece ihtiyarların çağrıldığı bir randevu değildir. Her doğan canlı, ölüme namzettir. Her insan, ölebilecek yaştadır. Nitekim bir kabristana gitsek, orada bizden daha küçük yaşta olmasına rağmen vefât etmiş nicelerinin mezarlarıyla karşılaşabiliriz.
Bu yüzden, namazı, haccı emekliliğe bırakmak; tevbeyi, sâlih amelleri ve kulluğu, geleceği meçhul yarınlara ertelemek, büyük bir hüsran sebebidir. Zira öyle bir gün gelecek ki, o günün yarını olmayacak! O gün, hepimiz için meçhul bir gün! Cenâb-ı Hak, o güne her an hazırlıklı olalım diye, onun vaktini meçhul bırakmış.
Bu sebeple İslâm dîni, ölüm ve “ebediyet yolculuğu”nu aslâ unutmamayı, bilâkis sık sık hatırlayıp tefekkür etmeyi ve her an hazır ve uyanık olmayı gerçek bir “akıl ve zekâ”nın en büyük alâmeti saymıştır.
Nitekim bir sahâbî, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:
“–Hangi mü’min daha akıllıdır yâ Rasûlâllah?” diye sorduğunda, Efendimiz’den şu cevâbı almıştır:
“–Ölümü çok düşünen ve ona karşı hazırlığını tamamlamakla meşgul olan kimsedir. İşte gerçek akıllı insanlar onlardır...”(İbn-i Mâce, Zühd, 31)
Ebedî saâdet müjdeleriyle gelen bir ölüm, ancak Peygamber Efendimiz’in târif ettiği “akıllı” mü’minlerin nasîbidir. Zira bu mü’minler, ömür harmanından dâimâ hakîkat dâneleri toplamış, fazîlet bahçesinden saâdet meyveleri dermiş, îman tarlasına hamd, şükür ve rızâ tohumları ekmişlerdir.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in buyurduğu üzere:
“…Esas hayat, ancak âhiret hayatıdır. (Asıl saâdet, ebediyet saâdetidir!) (Buhârî, Cihâd 33, Salât 48, Rikāk 1)
Bizler de dünyaya âhiret için geldiğimizi hiçbir zaman unutmayalım. Sık sık tefekkür edelim ki; “Bu kadar mahlûkâtın seyr ü seferi nereden nereye? Dünyaya geliş ve âhirete gidiş; bir taraftan doğumlar, öbür taraftan ölümlerle bu ibret dolu akış niçin? Dünyaya niye geldik, kimin mülkünde yaşıyoruz, yolculuğumuz nereye? Âkıbetimiz ne olacak? Mahşerdeki hesâba hazır mıyız? Âhiretimiz için bugün ne hazırladık?..”
Cenâb-ı Hak bizi sık sık kıyâmeti tefekküre dâvet ediyor. Kur’ân-ı Kerîm’in bilhassa son üç cüzünde hep kıyâmetten haberler veriyor. Yeryüzü ne olacak, semâvât ne olacak, insanlar ne hâle gelecek?.. İşte bizler de bu hakîkatlerin tefekküründe derinleşerek takvâda merhale almaya gayret etmeliyiz.
Yine unutmamalıyız ki hayat sahnesinin son perdesi olan ölüm, herkesin ebedî âkıbetini seyredeceği bir ayna gibidir. Öyleyse son nefes aynasını, bugün günah, gaflet ve mâsiyet lekeleriyle karartmayalım ki ölüm bize bir felâket değil, vuslat sevinci olarak gelsin.
Bu şekilde “ölümü güzelleştirebilmek” için yegâne çâre de:
“Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et!” (el-Hicr, 99) fermân-ı ilâhîsine lâyıkıyla riâyet etmektir.
O hâlde Hakkʼa kulluğumuzun seviyesini bir düşünelim:
  • Yaşadığımız hayat bizi Cennetʼe götürür mü?
  • İşlediğimiz ameller, Mîzan’da yüzümüzü ak çıkarır mı?
  • Yaptığımız fedakârlıklar bizi Sıratʼtan geçirir mi?
  • Alev alev yanan küfür ve fısk u fücur ateşinde iki dünyalarını da yakıp kül eden nicelerinin vebâli bize sorulduğunda;
“‒Yâ Rabbi! Ben elimden geleni yaptım…” diyebilecek derecede bir tebliğ gayretimiz var mı?..
Dipnotlar:
[1] Bkz. Tirmizî, Zühd, 5/2308; Ahmed, I, 63-64.
[2] İbnü’l-Cevzî, Âdâbu’l-Haseni’l-Basrî, thk. Süleyman el-Harş, Dâru’n-Nevâdir, 1428, s. 29.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Ebediyet Yolculuğu, Erkam Yayınları