7 Ağustos 2019 Çarşamba

HAVA KİRLİLİĞİNİN NEDENLERİ VE SONUÇLARI

HAVA KİRLİLİĞİNİN NEDENLERİ VE SONUÇLARI


 0

Doğal olarak saf atmosfer az veya çok miktarda, büyük bölümü suni olan yabancı maddelerin üretimi ile kirletilir. Bunların Bu kirleticilerin başında, özellikle enerji üretiminde kullanılan, Karbon kökenli yakıtlar petrol ürünleri ve endüstriyel kirleticiler gelmektedir. Özellikle Son yıllarda, endüstriyel aktivitenin, şehirleşmenin ve nüfusun artması ile kirletici maddelerin kullanımı ve miktarı da hızla artmaktadır.
Atmosfere dağılan kirleticiler katı, sıvı ve gaz halindedirler. Çeşitli kaynaklardan meydana gelen kirlilik maddeleri toz, is, sis, buhar, kül, duman vb. olarak havaya geçerler karışırlar. Atmosferdeki bu kirleticiler;
1. Kirletici kaynaklarından atmosfere doğrudan verilen kirleticiler (birincil kirleticiler),
2. Bu kirleticilerle, atmosferik özellikler arasındaki kimyasal olaylar sonucu oluşan kirleticiler (ikincil kirleticiler) olmak üzere iki şekilde bulunurlar.
FELAKET İLE GELEN DERMAN
Atmosferde doğal bir gaz olan karbondioksidin kayda değer bir oranda mevcut olmadığı görülmektedir. Zaten olsaydı, bu durum insanlar ve hayvanlar için öldürücü olurdu. Bununla birlikte, güneşten aldıkları enerji ile fotosentez yapmakta olan bitkiler karbondioksite şiddetle ihtiyaç duyarlar. Hatta bitkiler olmazsa dünyada hayatın olamayacağı değerlendirilmektedir. Peki, o zaman bitkiler karbondioksiti nereden alıyorlar? Bu cevap da çok ilginç! Çevreden ve havadan alıyorlar; az olanla yetiniyorlar. Şayet herhangi bir nedenle havadaki karbondioksit miktarı artarsa bitkiler onu hemen bünyelerine alarak coşarlar, hızla büyürler.
YANGINDAN SONRA ORTAYA ÇIKAN GAZLAR
Mesela büyük bir yangından sonra atmosfere karışan karbondioksit, bitkilerin coşmasına neden olur. Tabii bunun için bitkiler suya da ihtiyaç duyarlar. Yangınlarda ortaya çıkan bir diğer atık gaz da su buharı yani bulutların temel malzemesidir. Felaket, yaraları sarmak için gerekli ilacı da böylece sunmaktadır. Bu bir nevi hızla yerine koyma mekanizmasıdır. Hassas ve kararlı bir denge söz konusudur:
“Bitkiler ve ağaçlar O’nun buyruğuna boyun eğerler. Göğü yükseltti ve ölçüyü koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” (Rahman, 6-8). Dikkat edilmesi gereken çok önemli bir husus da söz konusu dengenin bozulması neticesinde oluşabilecek su ve hava kirliliğinin geri dönülmez yıkımlara yol açabileceğidir.
SU NASIL BİR MADDEDİR?
Şu ana kadar verdiğimiz atmosferik karışım oranları esas itibarı ile kuru hava içindi. Su buharı da elbette havaya karışabilmektedir. Gaz halindeki su (H2O: 18 g/mol) havadan hafiftir. Dolayısıyla su, atmosfer içinde yükselerek soğuk üst tabakalara ulaşır. Burada konsantrasyonu artıp bulutlar yeterince yoğunlaşınca da yoğuşarak yağmur veya kar halinde yere iner. Şayet su buharı havadan hafif olmasaydı ve yukarıdaki soğuk tabakalarda yoğuşmasaydı yağmurlar, dolayısıyla bizim bildiğimiz anlamıyla hayat, var olamazdı. Bu noktada, 1 bar mertebesindeki hava basıncı seviyesinin de bu döngünün gerçekleşmesi için uygun düzeyde olduğunu ifade etmekte fayda var.
Peki, hafif elementler, mesela Helyum (He: 4 g/mol) neden uçup, dünyadan uzaklaşıp uzayda kaybolmuyorlar? Burada da cevap ilginç! Uçuyorlar; kayboluyorlar. Yani meteoroloji balonlarında veya ince sesle konuşmak için eğlencelerde harcanan helyum yerine konmuyor. Evrende çokça bulunan helyum bir soy gaz olduğu, bileşik olmadığı için uçunca gidiyor; devamı olmuyor. İnsanlık halen kayaların arasında sıkışmış doğal gazı ve helyumu çıkarıp kullanıyor ama o da tükenirse helyumsuz kalırız. Bu nedenle, gelecekte bilhassa bilimsel çalışmalar için çok değerli olması muhtemel olan bu gazı eğlence için harcamak aslında ciddi bir israftır.
Kaynak: Altınoluk Dergisi,  Sayı: 401




6 Ağustos 2019 Salı

KURBANDAN ÖNCE BİLİNMESİ GEREKENLER

KURBANDAN ÖNCE BİLİNMESİ GEREKENLER


 0

Kurban Bayramı’na sayılı günler kaldı. Peki kurbanın ne demek olduğunu, kurban kesmenin dini hükmünü, kimlerin kurban kesebileceğini, kurban kesilecek hayvanın özelliklerini, kurbanın nasıl kesileceğini biliyor muydunuz?
Bir Müslümanın Kurban Bayramı’ndan önce bilmesi gerekenler…
KURBAN NEDİR?
Kurban, sözlükte “yaklaşmak, Allah’a yakınlık sağlamaya vesile olan şey” anlamına geliyor. Dinî bir terim olarak, “ibadet maksadıyla belirli bir vakitte belirli şartları taşıyan hayvanı usulünce boğazlamak ya da bu şekilde boğazlanan hayvan” demektir. Arapça’da bu şekilde kesilen hayvana udhiyye denilir.
KİMLER KURBAN KESER?
Bir kimsenin kurban kesmekle yükümlü sayılması için bulunması gereken şartlar:
  • Müslüman olmak.
  • Akıllı ve bulûğa ermiş olmak.
  • Mukim olmak yani yolcu olmamak.
  • Belirli bir malî güce sahip bulunmak.
KURBAN KESMENİN DİNÎ HÜKMÜ NEDİR?
Kurban kesmenin fıkhî açıdan değerlendirilmesi hususunda fakihler arasında görüş farklılıkları vardır. Dinen aranan şartları taşıyan kimselerin kurban kesmeleri Hanefî mezhebinde ağırlıklı görüşe ve bazı müctehid imamlara göre vâcip, fakihlerin çoğunluğuna göre müekked sünnettir. Hanefîler, Kur’an’da Hz. Peygamber’e hitaben “Rabbin için namaz kıl, kurban kes” (el- Kevser 108/2) buyrulmasının ümmeti de kapsadığı ve gereklilik bildirdiği görüşündedir. 
KURBAN EDİLECEK HAYVANIN YAŞI KAÇ OLMALI?
Koyun ve keçi cinsinden hayvanlar bir yaşını doldurduktan sonra kurban edilebilir. Hanefîler de dahil fakihlerin çoğunluğu, koyunun semizlik ve gösteriş olarak bir yaşındakilerle aynı olması halinde altı ayını tamamladıktan sonra da kurban olabileceği görüşündedir. Sığır ve manda cinsinden hayvanlar iki yaşını, deve ise beş yaşını tamamladıktan sonra kurban olarak kesilebilirler.
HANGİ KURBAN SAHİH OLUR?
Kurbanın sahih olabilmesi için belirlenmiş vakit içinde kesilmesi gerekir.
KURBAN NE ZAMAN KESİLİR?
Kurban, kurban bayramının ilk üç günü yani zilhicce ayının 10, 11 ve 12. günleri, bayram namazının kılınmasından, 3. günün akşamına kadarki süre zarfında kesilebilir. Şâfiî mezhebine ve bazı fakihlere göre bu süre, bayramın 4. günü akşamına kadardır. Bayram namazı kılınmayan yerlerde sabah namazı vaktinden itibaren kesilebilir.
GECE KURBAN KESİLİR Mİ?
Geceleyin kurban kesmeyi câiz görmeyenler veya mekruh görenler, aydınlatma imkânının yetersizliğinin yol açacağı muhtemel tehlike, hata ve zorlukları göz önünde bulundurmuş olmalıdır. Bu sakıncalar yoksa gece de kurban kesilebilir.
KURBANIN KESİLME AMACI NEDİR?
Kur’an’da, kesilen kurbanlık hayvanların et ve kanlarının değil bu kesimi yapan Müslümanın niyet, takvâ ve bağlılığının Allah’a ulaşacağı bildirilmiştir (el-Hac 22/37).
KURBAN NASIL KESİLİR?
Hayvan, kesim yerine incitilmeden götürülür, kesilecek zaman da kıbleye karşı ve sol tarafı üzerine yatırılır. Elinden geldiği sürece her mükellefin kurbanını kendisinin kesmesi menduptur, değilse bir başkasına vekâlet verip kestirir. Kurbanı kesecek kimsenin müslüman olması tercihe şayandır. Yahudi ve hıristiyanlara da kesim yaptırılabilir. Çünkü Ehl-i kitabın kestiği yenir.

http://www.islamveihsan.com/kurbandan-once-bilinmesi-gerekenler.html





HADİS VE SÜNNETİN ÖNEMİ NEDİR?

HADİS VE SÜNNETİN ÖNEMİ NEDİR?


 0

Günümüzde bazı çevrelerde İslâm’ı anlayıp yaşamak için sadece Kur’ân’ın yeterli olduğu, dolayısıyla “Kur’ân bize yeter.” ifadelerinin etkili olduğu görülüyor. Bu noktada hadîs ve sünnetin önemi nedir?
Nasıl Pavlos tarafından Hristiyanlığın içi boşaltıldı, ardından da Yehova şahitleri tarafından bütün dînî hükümler iptal edildi ise, aynı şekilde İslâm’ı da, bilinmeyen, gözükmeyen bir güç, bu duruma doğru sürüklemeye çalışıyor. Kasıt; dînin içini boşaltma!.. Nasıl Hristiyanlık bir din olmaktan çıkıp bir rozet hâline geldiyse, İslâm’ı da o hâle getirmek istiyorlar.
SÜNNETİN DİNDEKİ YERİ
İmam Ahmed bin Hanbel; 33 âyet-i kerîmede, Allah ve Rasûl’üne itaatin tekrarlandığını hatırlatarak, Sünnet’in dindeki yerini tebârüz ettirmiştir.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in 23 senelik nebevî hayatı, Kur’ân’ın bir tefsiri mâhiyetindedir. Biz namazı, orucu, bütün ibadetleri, muâmelâtı, hak-hukuku, O’nun Sünnet’inden öğreniyoruz. O’nsuz nasıl din yaşanabilir?!.
Cenâb-ı Hak:
“Kim Rasûl’e itaat ederse, Allâh’a itaat etmiş olur…” (en-Nisâ, 80) buyuruyor.
Efendimiz’in hadislerinin mânâsını şu âyet-i kerîmeler ne güzel ifade eder:
“O, hevâsından / kendi arzusuna göre konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.” (en-Necm, 3-4)
Kur’ân-ı Kerîm’in hem lâfzı, hem mânâsı Cenâb-ı Hak’tandır. Allah Rasûlü’nün hadîs-i şerîfleri ise, lâfzı Efendimiz’den, mânâsı Cenâb-ı Hak’tandır.
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- diyor ki:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ayağa kalktığını gördük, biz de kalktık; oturduğunu gördük, biz de oturduk.” (Ahmed, I, 83)
Ashâb-ı kirâm efendilerimiz çok iyi biliyorlardı ki, Allah Rasûlü’nün yaptıkları, Allâh’ın yapılmasını istediklerinden ibâretti. O’nun muallimi ve mürebbîsi Allah Teâlâ idi. O, hevâsından konuşmaz, ancak Allah’tan geleni tebliğ ederdi.
Bilhassa şu âyet-i kerîme, Cenâb-ı Hakk’ın yanında Rasûlullâh’ın da dinde hüküm koyma salâhiyeti bulunduğunu, açıkça ifade etmektedir:
“…Peygamber onlara; iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar, temiz şeyleri helâl kılar, pis şeyleri haram kılar.”(el-A‘râf, 157; ayr. bkz. et-Tevbe, 29)
Yine buyruluyor:
 “…Peygamber size ne verdiyse onu alın; neyi de yasakladıysa ondan sakının…” (el-Haşr, 7)
(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…”(Âl-i İmrân, 31)
KUR’AN VE SÜNNET
Kur’ân ve Sünnet, birbirinden ayrılmaz iki esastır. Kur’ân, Efendimiz’in hâl ve davranışlarıyla tefsir edilmiştir. Dolayısıyla bizler de, bilhassa günümüzde, güyâ sûret-i haktan görünerek “Kur’ân bize yeter!” diyen, böylece Kur’ân’ın canlı bir tefsîri demek olan Sünnet-i Seniyye’yi gözden düşürmeye çalışan gürûha karşı son derece uyanık olmalıyız.
Tâbiîn neslinin fıkıh ve hadis âlimlerinden Eyyûb es-Sahtiyânî Hazretleri buyuruyor ki:
“Bir kişiye Sünnet’ten bahsedildiğinde o; «Bırak bunları, sen bize Kur’ân’dan haber ver!» derse, bil ki o kişi kendisi sapıtmış olduğu gibi insanları da saptırmaktadır.”[1]
Tebe-i tâbiîn âlimlerinden İmâm Evzâî Hazretleri de:
“Bunun sebebi, Sünnet’in Kur’ân üzerinde hüküm koyucu olarak gelmesidir.” buyurmuştur.
Kur’ân-ı Kerîm, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kalbine indirilmiştir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
“Muhakkak ki o (Kur’ân), Âlemlerin Rabbinin indirdiği (kelâm-ı ilâhî)dir. Onu, Rûhu’l-Emîn; uyarıcılardan olasın diye, apaçık bir Arapça ile Sen’in kalbine indirmiştir.” (eş-Şuarâ, 192-195)
Kur’ân’ın ilk ve en salâhiyetli müfessiri de Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“…İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye Sana bu Kur’ân’ı indirdik.” (en-Nahl, 44)
Kur’ân-ı Kerîm, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in 23 senelik nebevî hayatıyla tefsir edildi. Dolayısıyla Allah Rasûlü’nün gönül dokusundan hisse almadan, O’nun ahlâkıyla ahlâklanmadan, O’nun Sünnet’ine tâbî olmadan, Kur’ân’ı anlamak da yaşamak da mümkün değildir.
Nitekim namaz, oruç, zekât ve hac gibi İslâm’ın rüknü olan ibadetlerin bütün tafsilâtı hadîs-i şerîflerde ve Allah Rasûlü’nün tatbikâtında bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm; namaz vakitleri, rekâtları, namazın rükünleri ve namazı bozan şeyleri bildirmemiş, bunu tamamen Peygamberimiz’in Sünnet’ine bırakmıştır.
Yine zekâtın hangi mallardan, hangi şartlarla ve hangi nisbetlerle verileceği, Kur’ân’da yer almamaktadır. Bunları bize Peygamber Efendimiz bildirmiştir.
Hakîkaten, Kur’ân’ın hayata nasıl tatbik edileceği, Sünnet’e bakılmadan bilinemez. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de, ölü eti yemek yasaktır, haramdır. Fakat yakalandıktan sonra kendi kendine ölen balığı yiyoruz. Balığın istisnâ olduğunu, Sünnet-i Seniyye’den öğreniyoruz.
Cuma namazı Kur’ân-ı Kerîm’de emrediliyor. Fakat onun ne vakit ve nasıl kılınacağını, Sünnet’ten öğreniyoruz.
Dolayısıyla; Sünnet’i hafife alanların gizli maksadının, dînin içinden ahkâmı çıkarmak olduğu anlaşılmaktadır.
Hâlbuki; sahâbenin de Sünnet-i Seniyye’yi aslî bir kaynak gördüğünde hiçbir şüphe yoktur.
Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın halifeliğinde Basra kadılığı yapan İmrân bin Husayn -radıyallâhu anh-’a bir adam gelerek:
“–Siz bize bazı hadisler rivâyet edi­yorsunuz ama biz Kur’ân’da onların kaynağını bulamıyoruz?” der.
Bunun üzerine İmrân -radıyallâhu anh-:
“–Her kırk dirhemde bir dirhem, şu kadar koyunda bu kadar koyun, şu kadar devede bu kadar deve zekât vermek gerektiğini Kur’ân’da buluyor musunuz?” der. Adam:
“–Hayır.” deyince, İmrân -radıyallâhu anh-:
“–Peki, kimden öğrendiniz bunları? Bizden öğrendiniz. Biz de Allâh’ın Nebîsi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den öğrendik.” diyerek buna benzer başka misaller de zikreder.[2]
Zaten Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, hadis ve Sünnet’i dışlayanların zuhûr edeceğini, daha evvel bildirerek şöyle buyurmuşlardır:
“Sizden biri, (rahat) koltuğuna kurulup Allâh’ın, Kur’ân’daki­lerin hâricinde haramlarının bulunmadığını mı zannediyor? Haberiniz olsun, vallâhi ben nasihatte bulundum, emrettim, birçok şeyi de yasakladım. Bunlar, Kur’ân’ın bir misli kadar, belki de daha fazladır…” (Ebû Dâvûd, Harâc, 31-33/3050)
“Şunu iyi biliniz ki bana Kur’ân-ı Ke­rîm ile birlikte (onun bir) benzeri de verilmiştir. Dikkatli olun; koltu­ğuna kurulan karnı tok bir adamın: «Siz sadece şu Kur’ân’a sarılın! Onda bulduğunuz helâli helâl, haramı da haram kabul ediniz yeter!» diye­ceği (günler) yakındır…” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5/4604; Ahmed, IV, 131)
Bunlar, hakîkaten mûcizevî hadîs-i şerîfler… Zira bizler, Peygamber Efendimiz’in haber verdiği o günlere, yani Sünnet-i Seniyye’nin gözden düşürülmek istendiği zamana ulaşmış bulunuyoruz. Bu zamanın fitnelerinden kendimizi ve neslimizi muhafaza için, dînimizi doğru öğrenmeye gayret etmeliyiz.
Bu hususta da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- EfendimizAbdullah bin Ömer -radıyallâhu anhumâ-’ya şöyle buyurmuştur:
“Ey İbn-i Ömer! Dînine iyi sarıl, dînine iyi sarıl! Zira o senin hem etin, hem kanındır. Dînini kimden öğrendiğine çok dikkat et! Dînî ilimleri ve hükümleri, istikâmet ehli âlimlerden al, sağa-sola (dünyevî menfaatlere) meyledenlerden alma!”[3]
Unutmamalıyız ki Peygamber Efendimiz’in Sünnet’i, Kur’ân ile nasıl amel edileceğini gösteren yegâne rehberdir. Dolayısıyla Sünnet’e yapılan îtirazların ucunun, Kur’ân-ı Kerîm’e ve netice itibariyle de İslâm’a ve Cenâb-ı Hakk’a varacağını, aslâ hatırımızdan çıkarmamalıyız.
Nitekim tâbiîn neslinin büyük âlimlerinden Abdullah bin Deylemî Hazretleri der ki:
“Bana ulaştığına göre dînin yok olup gitmesi, Sünnet’in terkiyle başlayacaktır. Halatın tel tel çözülüp nihayetinde tamamen kopması gibi, din de sünnetlerin bir bir terk edilmesiyle elden gidecektir.” (Dârimî, Mukaddime, 16/98)
Dolayısıyla sünnetlerin birer birer hayatımızdan çıkması, -Allah korusun- ebedî kurtuluşumuzu da pamuk ipliğine bağlı hâle getirir.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;
“Size iki emânet bırakıyorum; Kitap ve Sünnet’imdir.” buyuruyor. (Bkz. Hâkim, I, 171/318)
Onun için kardeşler; Sünnet düşmanlığının kasıtlı bir hâdise olduğunu unutmayalım. Onun için Sünnet-i Seniyye’ye çok dikkat edeceğiz. Zira Sünnet düşmanlarının hedefi, İslâm’ın içini boşaltmaktır.
HRİSTİYANLIK NASIL TAHRİF EDİLDİ?
Nitekim dinler tarihinde Yahudîlik ve Hristiyanlığın bozulması da böyle başlamıştır. Önce peygamberlerin sünnetleri terk edilmiş, daha sonra da îtikad ve ibadetler tahrif edilmiştir.
Meselâ Abdülehad Davud Efendi var. Bu zât, Hristiyanlığın en eski nüshalarını ve Pavlos’un mektuplarını inceleyen kişi. Müslüman oluyor ve Abdülehad ismini alıyor. Diyor ki:
“Hristiyanlıktaki tahrif şöyle başladı:
  • Sünnet kaldırıldı yerine vaftiz geldi.
  • Namaz kaldırıldı yerine âyin geldi.
  • Oruç kaldırıldı yerine perhiz geldi.”
Daha sonra tesettür terk edilerek yalnızca râhibelere mahsus bırakıldı. Hattâ günümüzde râhibelerin dahî tesettürü kaldırılmaya başlandı.
Böylece Hristiyanlık, ilâhî bir din olmaktan çıktı. Tahrif oldu, bozuldu. Bir hayat nizâmı olmaktan çıkarılıp bir marka, bir tabelâ hâline geldi. Günümüzde Yehova Şahitleri neredeyse Hristiyanlığın hükmünü tamamen sona erdirmektedir.
Buna dâir misaller çok. Yani din, ham ve nâdan nefisleri rahatsız ettiği zaman, hemen karşı çıkılıyor. Meselâ eski Yunan’da, Sokrates (Sokrat) “Allah birdir.” dedi. Tevhid akîdesine ait birtakım hükümler bildirince, Atina Konsülü hemen karşı çıktı ve Sokrat’a zehir içirildi. Çünkü din, rahatsız etti onları…
Velhâsıl bazı kesimler de kasıtlı olarak Sünnet’ten rahatsız oluyorlar. Bunların gayesi, Hristiyanlık’ta olduğu gibi, dînin içini boşaltmak…
Bugün yegâne hak dîn olan İslâm’a da aynı tuzak kurulmaya çalışılıyor. Sünnet-i Seniyye’yi dışlamak sûretiyle İslâm’a da bu hristiyanî tahrifat yapılmak isteniyor. Mü’minler olarak bu nevî gizli ve açık din düşmanlarına karşı son derece uyanık olmamız şarttır. Unutmayalım ki mezhepler Sünnet’in, Sünnet de Kur’ân’ın muhâfızıdır.
Bunun için;
  • İslâmî ilimlerin ihlâs ve takvâ içinde tahsil edilebileceği müesseseleri kurmak ve yaşatmak şarttır.
  • Hadis usûlü ve benzeri ilimleri hakkıyla bilen ve müdâfaa edebilen takvâlı âlimler yetiştirmek elzemdir.
Dipnotlar:
[1] Hâkim, Maʻrifetü Ulûmi’l-Hadîs, s. 65; Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, s. 16.
[2] Ebû Dâvûd, Zekât, 2/1561; İbni Ebî Âsım, es-Sünne, II, 386; Taberânî, el-Muʻcemü’l-Kebîr, XVIII, 219.
[3] Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, el-Medînetü’l-Münevvere, el-Mektebetü’l-İlmiyye, s. 121.
Kaynak: Gençlerle 12 Soru-Cevap, Erkam Yayınları




5 Ağustos 2019 Pazartesi

İMTİHAN DÜNYASI

İMTİHAN DÜNYASI


 0

Ölünceye kadar her Müslüman belâ ve musîbetlere muhatab olacaktır. Buna hazır olmak gerekir. Bu, hayatın tabiî gereğidir. Sabrederek bütün bu halleri lehine çevirmek, mü’minin asıl görevidir.
Ebû Hüreyre’den -radıyallahu anh- rivâyet edildiğine göre Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“Erkek olsun, kadın olsun mü’min, Allah’a günahsız olarak kavuşuncaya kadar kendisinden, çoluk çocuğundan, malından belâ eksik olmaz.” (Tirmizi, Zühd 57)
HADİSİN AÇIKLAMASI
Sabrın gereği, faydası, sabır göstermenin en çok zorlaştığı gazap ve kızgınlık anlarında ne yapılması gerektiği anlatıldıktan sonra, bütün bunların belâ ve musîbetleri tamamen önlemek gibi  bir maksada yönelik olmadıkları bu hadisle anlatılmaktadır. İnsanın, bizzat kendisinin hastalanması, ihtiyaçlarını giderememesi, işsizliği, çocuklarının ölümü, itaatsizliği gibi anne-babaya elem ve üzüntü veren halleri, yangın ve hırsızlık gibi sebeplerle mal ve servetinin bir kısmının veya tamamının telef olması ve benzeri hallerin her müslüman kadın ve erkeğin başına geleceği, ancak sabredilmesi halinde, bunların günahlardan arınma vesilesi olacağı bildirilmektedir. Bu da belâ ve musibetlerin, hata ve günahlara kefâret olma özelliğini bir  daha ortaya koymak demektir.
MÜMİNİN ASIL GÖREVİ
Hadisteki “Allah’a kavuşuncaya kadar” ifadesi, “ölüm”den kinâyedir. O halde, ölünceye kadar her Müslüman belâ ve musîbetlere muhatab olacaktır. Buna hazır olmak gerekir. Bu, hayatın tabiî gereğidir. Sabrederek bütün bu halleri lehine çevirmek, mü’minin asıl görevidir. Zira şâirin dediği gibi:
“Meydana gelen kurtulamaz seng-i kazâdan!..”
HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ
1. Dünya, imtihan dünyasıdır.
2. İnsan dünyada çeşitli şekillerde imtihan edilir. Bu imtihanlarda gösterilecek olan tavır, sabırdan ibârettir.
Kaynak: Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları




4 Ağustos 2019 Pazar

KALP NASIL MUTMAİN OLUR?

KALP NASIL MUTMAİN OLUR?


 0

Psikiyatrist-Yazar Kemal Sayar, Altınoluk dergisinin Temmuz 2019 sayısında; Mutmain bir kalbe nasıl ulaşabileceğini, anlam arayışında neden yavaşlamamız gerektiğini, merhametin asıl nedenini ve tasavvufun yolumuzu nasıl aydınlatabileceğini anlattı.
Altınoluk dergisinin 401. sayısında Psikiyatrist-Yazar Kemal Sayar ile “merhamet görmek için merhamet göstermeliyiz” temasıyla yapılan mülakat.
Altınoluk: İnsanın “mutmain bir kalp” hedefi olmalı mı? Böyle bir niyetle hareket etmek bizi nereye götürür? Ya da siz bunu fıtri bir ihtiyaç olarak mı görürsünüz?
Kemal Sayar: Seyr-i süluk’da nefsin geçmesi gereken mertebeler vardır malum. Nefs-i mutmainne aşaması, salih kişilerin niteliği. Elmalılı, sebeplerden, kınayışlarından, esaret bağlarından kurtulan, Allah’tan başkasına eğilmeyen kulun hali olarak tanımlıyordu nefs-i mutmainneyi. Evet, bu manada elbette ki mutmain bir kalp, hedeftir. Yunus’un dediği gibi “Ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim.” Mutmain bir kalbe sahip olabilmek her şeyden önce ruhun özgür olmasıyla ilgili. Özgürlük, sosyal manada hür-köle ayrımına dayalı bir hal değil. Ünlü Stoacı Epiktetos, hayatının büyük bölümünü köle olarak geçirmiş olsa da birçok köle sahibinden çok daha özgür bir insandı. Keza Rabiat’ül Adeviyye de bizim geleneğimizdeki bir başka örnek.
Oysa mala, makam mansıba, prestij ve itibara, toplumsal kanaatlere tabiiyetin yaygın olduğu günümüzün eşitlikçi toplumlarında özgür insan hemen hemen yok gibidir. Yetinmezlik, rekabet, gösterişçilik, mürailik insanları performans öznelerine çevirir. Bu bir tenzil-i rütbedir, insanlıktan araçlığa düşer insan. Bizim kültürümüzdeki kullanımı daha ziyade nefs-i raziyye gibi mutmain kalbin. Bu daha güzel olanı elbette, “Onlar Allah’tan razıdır, Allah da onlardan.”
Altınoluk: Mutmain bir kalbe nasıl ulaşabiliriz? Bu hususta neler tavsiye edersiniz?
Kemal Sayar: Kişinin mutmain bir kalbe ulaşabilmesi yani hayatından razı olması için, hem varlığın hem de kendinin yaratılışına hak ettiği değeri vermiş olması, gönül rızası ve hoşnutlukla seçimlerini yapmış olması lazımdır. Her anın kıymetini bilmesi, ibnül vakt, hatta ebul vakt olması icap eder. Bilerek, fârik olarak ve sevgiyle isteyen mü’minler, eylemlerinin sonuçları başarısızlık bile olsa itminan sahibi olur. Ellerinden geleni yapmış oldukları için kendilerini hayatlarının ağırlığından halas kılarlar. Bakiyesi tevekküldür. Henüz karşılığını alamamış olsalar dahi muadili ve daha iyisine dair umutları vardır. Asıl hüsran, ömür sermayesi içinde onları gayelerine ulaştıracak faydalı eylemleri –yani salih amel- yapmaktan geri duranlar içindir. Bu dünyada başkalarının değerlerine, akıl ve iradesine boyun eğerek hayatlarının sorumluluğunu üstlenmeyenler için baki bir göğe kırgınlık vardır. Akıl ve irade için şükür, onları kullanarak eda edilir, onlardan vazgeçerek değil. İşte o zaman, inşallah kul Allah’dan razı olduğu gibi Allah da kuldan razı olur.
Altınoluk: Siz yazılarınızda sık sık yavaşlamayı öneriyorsunuz, hatta “Yavaşla!” isminde bir kitabınız da var. Modern insana, anlam arayışında yavaşlık nasıl yardımcı olabilir?
Kemal Sayar: Yavaşlık, bir hız meselesi yani satıhdaki hareket momenti ile ilgili bir durum değil. Bir derinlik meselesi. Hızı kabul edilemez kılan, onunla beraber insanın dikkat ve rikkatindeki erozyonunun artması. Kundera’nın hız ve unutmak arasında kurduğu doğrusal ilişki çok manidardır bu yüzden. Zamanın manzaraları. Onları seyredemiyoruz yeni hızlı tren camlarından. Mevsimlerin dönmesine, çocukların büyümesine hatta kendi yüzümüzdeki değişimlere bile bigâneyiz. Hele gönül dünyamızın encamından hiç haberimiz olmuyor. Hiçbir şeye temas etmeden aşıp geçiyoruz içinden veya üzerinden. Koskoca bir dünya var, içinde dile dökülemeyecek kadar güzellik barındırıyor ama biz hep çok meşgulüz. İşin aslı o kadar meşgulüz ki yaşamaya vakit kalmıyor. Yavaşlamak, yani dikkat kesilmek, dinlemek, etrafımızda geniş ve derin akan hayatı temaşa için sadrımızı açık tutmak, hızın tasallutunu kıracaktır. Ruhunda yavaşlığı başlatan insan, hayatının hızını da azaltmak mecburiyetinde hisseder kendini, çünkü öncelikleri değişmiştir.
Altınoluk: Etrafımızdaki her şey bizden hız ve haz talep ederken nasıl olacak da yavaşlamayı başarabileceğiz? Bu konuda pratik tavsiyeleriniz olabilir mi?
Kemal Sayar: Kalplerimizi dinlemek üzere verdiğim tavsiyeler, yavaşlama için de kullanılabilir. Ömrün her şeye yetmeyeceğini kabul etmemiz gerek, değerli şeylerin önceliğini anlamak ve kalabalıktan vazgeçmeyi bilmek gerek. Tabiatı telaşlandıramayız. Yağmuru, rüzgârı, gündüzü acele ettiremeyiz. Her şey kendi zamanında gerçekleşir. Aynı şekilde biz de kendi dünyamızın doğal ritimlerine bağlı kalır ve onlara saygı duyarsak, daha farklı ve daha anlamlı bir biçimde yaşamayı öğrenmiş oluruz. Bunun için uzun süre beklemeyi bilmemiz gerekir. Beklemek ve sabır, hayatımızdaki ayrıntıları daha iyi fark etmemizi sağlar.
Kusurlu insanlarız hepimiz. Bu yüzden her birimiz biriciğiz. Her şey olmamıza, her şeyi yapmamıza ve her şeyi bilmemize imkan yok. Yetenek ve hünerlerimiz kadar, kusur ve incinebilirliğimiz de bizi tanımlıyor. Japonya’da Wabi Sabi felsefesi içinde kusurluluğun güzelliği adeta kutsanır. Kırılmış bir vazonun çatlakları altın ile doldurulur. Kusurlarımızla daha güzeliz, velev ki çatlakları altınla/güzel eylemlerimizle onarmayı bilelim.
Dijital hayatlarımızı yönetmek neredeyse tam zamanlı bir iş haline geldi. Meşguliyeti bir kılıf gibi üzerimize kuşansak da bu meşguliyet gerçekte hiç de üretken değil. Aşırı meşguliyet bir tür zihinsel tembelliğe işaret eder. Üretkenlik sadece hız ve etkinlik demek değil, farklı ve sezgisel düşünebilmeyi de gerektiriyor. İlhamın kapılarını açık bırakmak istiyorsak onu zorlamayalım, ilham ancak ruhumuzun serbest zamanında bize görünür.
Yapacağımız şey çok basit, bir dijital perhiz uygulamalıyız kendimize. Dijital bağımlılıklarımızı arkamızda bırakarak, hayatla ve gerçek olanla ilişkiye girmeliyiz. Kendinizi, katlanabileceğiniz süreler için fişten çekin. Bir gün, bir hafta. Zamanın yavaşlamaya başladığını ve daha iyi düşünebildiğinizi hissedeceksiniz. Zaman üzerinizde daha az baskı kuracak ve daha nitelikli anlara izin verecek.
Dijital perhiz dediğimiz zaman, kişinin akıllı telefon ve bilgisayarları, belirli bir süre için, iradi bir çaba sarf ederek bırakmasını kastediyorum. Yani malayani olanın fişini çekebilmek. Böylece etrafımızdaki dünyayla daha fazla etkileşime geçebilmek. Fişten çekmek, dijital aletleri reddetmek veya çöpe atmak anlamına gelmiyor. Tam aksine hayatın doğal ritmi ile yeniden bağ kuracağımız ve içimizi hayatın gerçek ses ve imgeleriyle dolduracağımız bir imkâna kavuşmak demek. Önceliklerimizi gözden geçirerek, temel değerler dizgemizi belirlemek ve böylece daha anlamlı bir hayata yol almak. Bir tür ‘yavaşlama sanatı’. Yavaşlama sanatı, onu doldurma ihtiyacı duymaksızın bir boşluk yaratabilmekle ilgili. Size kendiniz olma imkânı veren, kendi iç sesinizi ve sahici benliğinizi yeniden keşfetmenizi sağlayan bir boşluk. Durup da kendimize ne olduğuna, âlem içindeki var oluşumuza, içimizde kımıldayan duygulara bakabilmek için bir imkân. Dur düğmesine bastığınızda hem kendiniz üzerine daha fazla düşünür, hem de etrafınızdaki insanları daha kuşatıcı bir bakışla görme imkânı bulursunuz. Yavaşlık felsefesi şeyleri doğal ritmine bırakmak ve o doğal ritme hürmet etmekle olur. Yaptığınız şeylerin niceliğine değil, niteliğine bakmak. Kemiyet değil keyfiyet.
Kendimize bir nefes alma zamanı vermek zorundayız. Dur düğmesine basarak dijital hamallığın beyaz gürültüsünden imtina edebiliriz. Bir tür itikaf. Böylece hayatın doğal ritmiyle yeniden buluşur ve onda bütün ruhumuzla yaşamayı öğreniriz. Acele etmeyen bir yağmurda ıslanır, acele etmeyen bir güneşte ısınırız. Ekranı kapatmayı başarabildiğimizde,  hayatın kapıları ardına kadar açılır. O kapıdan girdiğinde, yürüdüğün her yol sana çıkacaktır.
Altınoluk: Merhamet duygusu da sizin sıklıkla değindiğiniz konulardan biri. Merhametli olmak, en başta kendimize daha sonra her şeye karşı merhametli davranmakla kalb-i selime sahip olmak arasında nasıl bir rabıta var?
Kemal Sayar:  İnsan olarak var oluşumuz, hayatımız ve ölümümüz, dirilişimiz, hepsi Allah’ın inayetiyle kaim. İnsan soyunun rahman ve rahim olan Allah’ın merhametine ihtiyacı mütemadi. Merhamet göstermek, merhamet görme ümidimizin de bir neticesi.
Istırap çekmiş bir insan, acıya karşı hassasiyet geliştirir. Başkalarının acısını kendimizden biliriz, ona merhamet göstermek, kendimizin geçmişine de el uzatmaktır, başımızı okşamaktır. Acımak ile merhamet arasındaki çizgi belki biraz da budur. Acımak, geleceğe dair projeksiyonun ürünü olabilir, “ya bana da böyle bir şey olursa/olduğunda?” düşüncesinin. Merhamet ise, tamamen başka olayların sonucunda da olsa, insandaki ıstıraba aşina olmakla ilgili. Bu yüzden, acıyan insanda henüz üstün olanın kibri vardır, merhamet eden ise kendini ötekinden önce düşmüş biri olarak görür. Onun için dünyayı daha iyi bir yer kılmakla, kendi ıstırabını da sağaltır. En katıksız manada salih amellerden biridir merhamet etmek. “Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.” hadisi bize yufka ve iyi bir yürek ile salih amelin, insandaki asli unsur olduğunu söyler. Bağdatlı Ruhi’nin kavlince “Sanma ey hâce ki senden zer u sîm isterler/ Yevme lâ yenfeu’da kalb-i selîm isterler.”
Altınoluk: Tasavvuf, merhamet ve kalb-i selim konularında yolumuzu nasıl aydınlatabilir sizce?
Kemal Sayar:  Kalbin tezkiyesi ve “muhsin” bir insanın inşası, mutasavvıfların asli gailesi. İmam Birgivi’nin tasavvuf tarifi “Bütün kötü ahlaktan çıkıp iyi ve âli ahlaka girmektir.” şeklinde. Ayrıca övülen ahlaki nitelikleri “takva” kavramı ile delillendirerek, kalbin her türlü kötülüklerden temizlenmesi ve faziletli yüce erdemlerle süslenmesini tasavvufun özü olarak belirtir. Peygamber Efendimizin (sav) ahlakı, güzel ahlakın tamlanmış hali olup, onun davranış ve tavırları muhsin insanın rehberidir. Onun merhameti, bağışlayıcılığı elbette ki yolumuzu aydınlatacaktır.
Kaynak: Altınoluk Dergisi, Sayı: 401