9 Ağustos 2019 Cuma

DEPREMLERİN SEBEPLERİ VE HİKMETLERİ

DEPREMLERİN SEBEPLERİ VE HİKMETLERİ


 1
Son yıllarda dünyanın her yerinde, görülmemiş bir sıklıkta tabiî âfetlere şâhit oluyoruz. İnsanoğlu bu hâdiseleri nasıl okumalı? Bu âfetlerin “özel” bir mânâsı var mı; yoksa bunlar, sıradan tabiat hâdiselerinin bir parçası mı?
Tabiattaki hiçbir hâdise sebepsiz ve hikmetsiz değildir. Zira her şeyi olduğu gibi, tabiat hâdiselerini de yaratan, Cenâb-ı Hak’tır. O’nun bütün işleri, idrâk edilebilen veya edilemeyen nice hikmet ve sırlarla doludur. Bu hakîkat, âyet-i kerîmede şöyle ifâde buyrulur:
“…O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıkları içinde tek bir taneyi dahî bilir. Yaş ve kuru ne varsa, apaçık bir kitaptadır.” (el-En’âm, 59)
Kâinatta bir yaprak bile O’nun irâdesi, bilgisi ve izni dışında düşemezken, koskoca beldelerin rastgele ve şuursuz bir şekilde sarsıldığını kabul etmek; akıl, idrâk ve iz’an dışıdır. Kâinatta meydana gelen her şey, sayısız sır ve hikmete mebnîdir. Yani tabiat da, diğer bütün mahlûkat gibi, kâinattaki ilâhî nizam, denge ve âhenge göre vazifesini icrâ etmektedir.
Cenâb-ı Hak, kâinattaki bâzı hâdiseleri periyodik bir akışa bağlamıştır. Meselâ ilâhî bir takvim olan Güneş’in ve Ay’ın doğup batışı ve diğer hareketleri, bir saniye bile şaşmadan milyonlarca yıldır devam ediyor.
Yine atmosferde %21 oksijen ve %77 azotun değişmeyen bir denge içinde mevcûdiyeti de bunun gibidir. Bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın tabiata koyduğu ekolojik denge unsurlarından yalnızca birkaçıdır. Bunlar gibi sayısız şartın bir araya gelmesiyle mümkün olan bir hayat yaşamaktayız.
Bunlardaki en ufak bir değişiklik, dünyanın altını üstüne getirip insan hayatını imkânsız kılmaya kâfîdir. Bu yüzden Cenâb-ı Hak, insan hayatının devamını murâd ettiği müddetçe, bu ekolojik dengeyi de sürdürmektedir.
Yani Güneş ve diğer yıldızlar gibi cesîm kütlelerden, bir atomun içindeki esrarlı ışınlara kadar kâinattaki bütün varlıklar, hayâl ötesi bir düzen içinde vazifelerini îfâ ediyor. İlâhî irâdenin programına her şey tâbî durumda…
ADETULLAH VE SÜNNETULLAH
Bir îmansız dahî Güneş’in sür’atinin artması veya azalmasına, günün 24 saatin altına inmesi veya üstüne çıkmasına ihtimal vermez. Vicdânen ilâhî irâde ve kudrete teslîm olur. Fakat gaflet ve nefsâniyeti îcâbı, bu ve benzeri hâdiselerin ilâhî takdîr ile olduğunu reddeder. Böylece kâinattaki nizâmı, “tabiat kanunları” diyerek kendiliğinden meydana gelen bir kuvvet ve hayat kaynağı şeklinde görme gafletinde bulunur. Oysa kâinattaki nizâmı temin eden kâide ve kânunlar, kısaca “âdetullâh” veya “sünnetullâh” denilen hakîkatlerdir.
DEPREMİN SEBEPLERİ VE HİKMETLERİ
Deprem, sel, fırtına, yanardağ patlamaları, tsunami gibi bâzı tabiat hâdiseleri de, belli bir periyoda bağlı olmayan“âdetullâh” tecellîleridir. Cenâb-ı Hakk’ın bunları meydana getirişinde zâhirî sebeplerin dışında, üç tane de bâtınî sebep vardır. Bunları hikmet penceresinden değerlendirmek gerekirse:
BİRİNCİSİ; İLÂHÎ BİR ÎKAZDIR
Cenâb-ı Hak, bu âfet ve felâ­ketlerle insanoğluna ne kadar da derin bir acziyet ve hiçlik içerinde bulunduklarını ve bu cihandaki asıl vazifelerinin kulluk olduğunu hatırlatır. Ayrıca dünyanın fânîliğini, ölümü ve esas hayatın âhiret olduğunu bildirir. Bilhassa kıyâmeti, yani kâinat çapındaki o büyük infilâkı hatırlatarak biz kullarını îkaz buyurur.
Meselâ fay hatları… Allah Teâlâ toplumları, fay hattını harekete geçirmeden, yani zâhirî bir sebep olmaksızın da helâk edebilir. Ancak daha evvel bu fay hatlarını takdîr edip onları devamlı olarak kullarının gözleri önünde bulundurmak sûretiyle, kıyamet günü mutlakâ gerçekleşecek olan hakîkati her an îkâz ediyor.
Böylece insanoğlunun âhiret yurduna hazırlıkta gaflete düşmeyip uyanıklık hâlinde olması için bir nevî lûtufta bulunuyor. Elbette bu îkâz-ı ilâhîler fay hatlarından ibâret değil… Sel, fırtına, tedâvîsi mümkün olmayan bulaşıcı hastalıklar vs. hep bu kabildendir.
Bu ilâhî îkazlar olmasaydı, insanoğlu ansızın ve gâfilâne bir şekilde ölümün pençesine düşer ve ebedî felâkete dûçâr olurdu. Bu itibarla, merhamet sahibi olan Allah Teâlâ, kullarının dikkatlerini mutlak gelecek olan hakîkatlere çekmek ve çok geç olmadan önce mânen uyandırmak için muhtelif hâdiseleri bir “âdetullah” olarak tahakkuk ettirmektedir.
İKİNCİSİ; İLÂHÎ BİR CEZÂDIR
Bu nevî felâketler, Allâh’a isyan edenlere bir kahır tecellîsidir. Toplumdaki fertlerin ekseriyeti nefsânî azgınlıklara meyletmişse, şer gâlip olmuş, vicdanlar günahlarla kirlenmiş, kalplerde isyan hatları teşekkül etmişse, bu hâl, aslında rahmet olan yağmurların sel felâketine dönmesine veya tamamen kesilip kuraklığın vukū bulmasına, bâzen de depremlerin zâhirî sebebi olarak gösterilen fay hatlarının infilâkına sebep olur. Bu tip acı hâdiseler, insanların isyanları ve günahları sebebiyle meydana gelir.
Yani vicdanların kirlenmesiyle ruhlarda yaşanan mânevî depremin ardından, yeryüzünün felâketleri tahakkuk safhasına girer.
Fay hatlarının ve yanardağların ilâhî kânun îcâbı zaman zaman patlaması zarûrîdir. Zira bu sûretle dünyanın merkezindeki bir ateş denizi olan “mağma” rahatlayacak, içinde biriken gazı atacaktır. Aksi hâlde dünya birden infilâk ederdi. Lâkin insanların müsbet veya menfî durumuna göre bu fay hatları denizlerin veya okyanusların ortasında da kırılabilir, insanların yaşadığı beldelerde de…
Yani Cenâb-ı Hak, kalplerin duruma göre, bunu insanlara zarar verecek şekilde de tahakkuk ettirebilir, zararsız bir şekilde de… Bu, Cenâb-ı Hakk’ın mağmaya ve yer kabuğuna koyduğu bir kâidedir.
Ayrıca ilâhî kânunların tabiattaki tanzîmine göre bu ilâhî îkaz tecellîleri; kimi mıntıkada deprem, kimisinde tsunami, kimisinde yanardağ patlamaları, bâzı bölgelerde kuraklık, bâzılarında ise sel gibi çok farklı şekillerde vukû bulmaktadır. Yani Cenâb-ı Hak, Dünya’nın her tarafına koyduğu farklı kânun ve kâidelerle kullarını îkaz ve imtihan etmektedir.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıktı (düzen bozuldu), ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (er-Rûm, 41)
ÜÇÜNCÜSÜ İSE SÂLİH KULLARA BİR MAĞFİRET VE ECİR VESÎLESİDİR
Hakîkaten, birtakım âfetlerde, kurunun yanında yanan yaş ağaçlar misâli, mâsum çocuklar ve sâlih kimseler de vefât ederek hükmen şehîd olmaktadır. Bu iptilâları Cenâb-ı Hak bâzı kullarının günahlarına keffâret kılmakta, bâzılarının ise mânevî derecelerini yükseltmeye vesîle etmektedir. Nitekim bu husustaki bâzı hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:
“Bir kul kendisi için (Cennet’te) hazırlanmış olan makama ameliyle erişemeyecekse, Allah onun bedenine veya malına veya çoluk-çocuğuna bir belâ verir. Sonra (Allah) o kulu bu musîbete sabretmeye muvaffak kılar. Nihâyet (Allah) o kulu kendi katında hazırlamış olduğu makama eriştirir.” (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 1/3090; Ahmed, V, 272)
“Kulun Allah indinde bir mevkii vardır ki, ona ibadetle erişemez. O mevkiye erişinceye kadar Allah, onu hoşuna gitmeyen (iptilâ ve musîbetler)le imtihan eder.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 292)
Velhâsıl, meydana gelen âfet ve musîbetleri materyalist bir dünya görüşüyle seyretmek ve sırf zâhirî sebeplerinde takılıp kalmak, meselenin hikmet ve hakîkatinden gâfil kalmaya sebep olur. Bir müslüman, bu tip hâdiseleri mânevî perspektiften de tahlil ederek îmânî ve İslâmî ölçülerle değerlendirmekten gâfil kalmamalıdır.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Genç Dergisi Sayı: 78




BELA NEDEN GELİR?

BELA NEDEN GELİR?


 0

Neden hep sıkıntı, hep sabır?
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“(Resûlüm!) Söyle: Ey inanan kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah’ın (yarattığı) yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (Zümer, 10)
Resûlullah buyurdular:
“Kendisine bir musîbet gelen Müslüman, Allâh’ın emrettiği: «Biz Allâh’a âidiz ve ancak O’na döneceğiz. Allâh’ım! Bana bu musîbetten dolayı ecir ver ve bana bundan daha hayırlısını ihsân eyle!» derse, Allah o musîbeti alır ve mutlakâ daha hayırlısını verir.” (Müslim, Cenâiz, 3)
İNSAN ZORLUKLARLA KARŞILAŞTIĞINDA NE YAPMALIDIR?
Yüce Rabbimiz o zaman sarsılmaz bir sabırla ve namaz kılmak suretiyle kendisinden yardım istememizi öğütler. (Bakara, 153)
Peygamber Efendimizin belirttiğine göre sabır ışıktır (ziyâdır); o ışığı elde eden kimse gerçeği görür; sıkıntılar karşısında asla pes etmez; sabrın verdiği güçle zorlukları yener. Ve zorlukları yenmek için sabretmeye çalışanlara Allah sabır gücü verir.
EN BÜYÜK LÜTUF
İşin sırrını Peygamber Efendimizden öğrenelim:
Allah, iyiliğini dilediği kimseyi önce sıkıntıya sokar; sonra da ona sabır verir. Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği en hayırlı ve en büyük lütuf sabırdır. Sabır meziyeti mü’mine özeldir. Mü’min sevinince şükreder, üzülünce sabreder, böylece hayra erer. Ama mü’minin derdi büyük olur. Büyüklerimizin dediği gibi “Büyük dağın büyük kışı olur.” Bunu Peygamber Efendimiz şöyle ifade buyurmuştur:
En ağır sıkıntılar Peygamberlerin başına gelir; fazilet bakımından peygamberlerden sonra gelenler, mânevî derecelerine göre dert ve sıkıntılardan nasiplerini alırlar.
En dindar olan en ağır sıkıntıya uğrar; dini o kadar kuvvetli olmayanlar ise daha hafif bir imtihandan geçer. (Müslim, Fiten 23; Tirmizî, Zühd 57; Dârimî, Rikak 67; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 185)
Kaynak:  www.2g1d.com




8 Ağustos 2019 Perşembe

NAMAZIN ÖNEMİ, FAZİLETİ VE FAYDALARI

NAMAZIN ÖNEMİ, FAZİLETİ VE FAYDALARI


 0
Îmandan sonra Allah’ı zikretmek için yapılan amellerin en fazîletlisi ve en kâmili namazın önemi, fazileti ve faydaları nelerdir?
Kulu Mevlâ’nın vuslat deryâsına götüren ibâdet pınarlarının en büyüğü ve ehemmiyetlisi hiç şüphesiz ki namazdır. Zira namaz, şümûl, muhtevâ ve rütbe bakımından bütün ibâdetlerin zirvesi ve özü durumundadır.
Kâinâttaki bütün varlıklar; Güneş, yıldızlar, çayır, çimen, ağaçlar, hayvanlar hep zikir hâlindedir. Saflar hâlinde uçan kuşlar, dağlar, taşlar, keyfiyeti bizce meçhul bir tesbihat ile Hakk’a kulluk ederler. Nebâtâtın ibâdeti kıyâm hâlinde, hayvanlarınki rükû hâlinde, cansız sayılan varlıklarınki de yere kapanmış vaziyette, yani secde hâlindedir. Semâ ehlinin durumları da böyledir. Meleklerin bir kısmı kıyâmda, bir kısmı rükûda, bir kısmı secdede, bir kısmı da tesbîh ve tehlîl hâlindedir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere bir mîrâc olarak ikrâm ettiği namaz ise, bütün bu ibâdetleri kendinde toplamıştır. Dolayısıyla namazı güzelce kılanlar, yerde ve gökte bulunan bütün varlıkların ibâdetlerinin hepsini ihtivâ eden bir ibâdet yapmış olarak hesapsız mükâfat ve derûnî tecellîlere nâil olurlar.
Namaza benzeyen hiçbir ibâdet yoktur. Namaz kılan kimse, namazdan başka hiçbir şeyle meşgul olamaz. Namaz onu, her türlü alâkadan keser. Cenâb-ı Hak ile başbaşa târifsiz bir vuslat yaşatır. Diğer ibâdetlerde durum böyle değildir. Meselâ oruçlu kişi, aynı anda çalışabilir, hacceden kişi gerektiğinde alışveriş yapabilir. Ama namaz kılan kişinin maddesi de mânâsı da, huzûr-i ilâhîdedir. Nitekim âyet-i kerîmede:
“Secde et ve yaklaş!” buyrulur. (el-Alâk, 19)
NAMAZIN FAYDALARI
Maddî bakımdan namaz; insan vücudunun muhtelif iç ve dış hareketlerde bulunmasını sağlar. Hayatı nizam üzere tertiplice yaşama temrinleri yaptırmak sûretiyle kişiye zaman disiplini kazandırır.
Mânevî olarak namaz; ilâhî huzurda bulunma, tefekkür etme, korku zamanında tesellî verme, neş’e zamanında rûhâniyeti takviye etme, îmânı koruma, Cenâb-ı Hak ile ünsiyetin artması gibi feyz ve bereketlerle doludur.
İctimâî güzellikleri bakımından namaz; birlik ve beraberlik, tanışma, ünsiyet, ülfet, îman ve kardeşlik bağlarının kuvvetlenmesi gibi sayısız güzelliklere vesîledir. Bilhassa cemaatle kılınan namaz, Cuma ve bayram namazları, insanlar arasında ırk, renk, dil, makam ve mevkî ayrımı yapmaksızın Allâh’a kullukta aynı safta bir araya gelme, bütünleşme, yardımlaşma ve ictimâî muhasebeyi sağlar.
Rûhânî tecellîleri bakımından namaz; kişinin ilâhî huzûra çıkarak ihlâs, takvâ ve sadâkat gibi güzel vasıflar kazandığı bir ibadettir. İnsan, namazda kalp âlemini mânevî bir bahar iklîmine çevirir.
Namaz günde en az beş defa tekrarlandığı için devamlı Cenâb-ı Hakk’ı hatırlatır. Kalp ve vicdanı Allâh’a bağlar. Allâh’ın sonsuz kudretini, mutlak irâdesini, rahmet ve merhametini, kerem ve ihsânını, azap ve ikàbını insanın kalbine yerleştirir. Böylece insanı günah, çirkinlik ve haksızlıklardan alıkoyar. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
(Rasûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl! Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allâh’ı zikretmek, şüphesiz en büyük iştir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (el-Ankebût, 45)
Bir kişi Peygamber Efendimiz’e gelerek:
“–Falan zât gece namaz kılıyor, sabah olunca da hırsızlık yapıyor!” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“–Hakîkî namaz kılıyorsa, bu namazı ve namazda okuduğu Kur’ân âyetleri, onu yaptığı kötü fiilden uzaklaştıracaktır.”(Ahmed, II, 447)
Gerçekten de müslümanlar arasında suç işleme oranı çok düşüktür. Bugün dünya üzerinde en az cinâyet işlenen yerler müslüman ülkelerdir. Avrupalı araştırmacılar, İslâm ülkelerinde cinâyet oranı neden düşük diye çok ciddî ilmî çalışmalar yapmaktadırlar.[1]
Bunun en mühim sebebi, İslâm’ın getirdiği inanç esasları, ibadetler ve ahlâk kâideleridir. İslâmî bir eğitim alan insan, Allah’tan korkar, yaptığı zerre kadar iyilik ve kötülüğün dahî karşılığını âhirette göreceğine inanır. Neticede şerlere kilit, hayırlara anahtar olur.
Muayyen vakitlerde kılınan namaz, gün içinde insanı belli aralıklarla iş yoğunluğundan ve hayatın monotonluğundan kurtarıp rahatlatır. Rabb’ine karşı itaat, teslîmiyet ve şükran duygularını ifâde etmesini sağlar. Secdeye varan insan, kendisiyle yüz yüze gelerek iç âlemine dönme fırsatı bulur.
İnsanların giderek birbirinden uzaklaştığı, menfaatperestliğin öne çıktığı ve ferdiyetçiliğin hâkim olduğu günümüz dünyasının mühim bir hastalığı da yalnızlık hissidir. İnsanı psikolojik rahatsızlıklara sürükleyen bu hastalığın en güzel ilâcı namazdır. Namaz, ister ferdî olarak, isterse fazîletini artırmak için cemaatle kılınsın, insanın yalnızlık hissini günde en az beş defa giderir. Çünkü namaz, insanı Allâh’ın huzûruna çıkardığı için, tek başına kılsa bile, ona yalnız olmadığını hatırlatır. Cemaatle kılındığında ise insanı hem Allâh’ın huzûruna götürür hem de diğer mü’min kardeşleriyle bir araya getirir.
Sosyoloji alanında mütehassıs olan Prof. Dr. Ümit Meriç şöyle demiştir:
“Namaz kılan bir toplumun psikolojiye, zekât veren bir toplumun da sosyolojiye ihtiyacı yoktur.”
Cenâb-ı Hak, namaz husûsunda “Secde et ve yaklaş!”[2] buyuruyor. Felâha eren kullarının namazı huşû ile kıldıklarını haber veriyor.[3] Huşû ile kılınan bir namaz sâyesinde insanın Cenâb-ı Hakk’a karşı tevekkül ve teslîmiyeti artar. Bu teslîmiyet neticesinde kişi, psikolojik rahatsızlıklardan muhâfaza edilir. Zira o, en yüce kuvvete, yani Cenâb-ı Hakk’a teslim olarak kendini âdeta ebedî huzûrun kollarına bırakmıştır.
NAMAZI BİLEREK TERK ETMENİN HÜKMÜ
Namaz kılan bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın muhâfazası altında olduğunu hisseder ve büyük bir mânevî huzur ve emniyet duygusu içinde yaşar. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- namaz kılmayanlar için şöyle buyurmuşlardır:
“…Kim namazı bile bile terk ederse, o kişi Allah Teâlâ’nın himâyesinden ve hıfz u emânından uzak kalır.” (İbn-i Mâce, Fiten, 23)
Dolayısıyla namaz kılan bir toplum madden ve mânen sıhhatli olur. Nitekim Asr-ı Saâdet’te Medîne’ye bir doktor gelmişti. Yapacak bir iş bulamadı. Neticede Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona âilesinin yanına dönmesini tavsiye ettiler.[4] Yine, bize gelen nakillere baktığımızda, Asr-ı Saâdet’te psikolojik bir rahatsızlığa rastlamıyoruz.
Cenâb-ı Hak, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i örnek olarak göndermiştir. O her hususta örnek olduğu gibi psikoloji ve rûhî tedâvi husûsunda da örnektir. Aynı şekilde toplumun ıslâhı husûsunda da örnektir. Bunun en büyük delili de Asr-ı Saâdet toplumudur…
Diğer taraftan namaz, îmandan sonra, Allâh’ı zikretmek için yapılan amellerin en fazîletlisi[5] ve en kâmilidir. Kelime-i şehâdetten sonra İslâm’ın en mühim rüknüdür. Namaz kılan insanın küçük günahları affedilir.
BEŞ VAKİT NAMAZIN FAZİLETLERİ
Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ashâbına:
“–Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir nehir aksa, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, (vücûdundaki) kirden bir eser kalır mı?” diye sormuşlardı. Ashâb-ı kirâm:
“–O kimsenin kirinden hiçbir şey kalmaz.” dediler. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Beş vakit namaz, işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder.” buyurdular. (Müslim, Mesâcid, 283. Bkz. Buhârî, Mevâkît, 6)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz gürül gürül akan bu bol sulu nehrin, hemen kapımızın önünde olduğunu haber veriyor. Yani nehir bize çok yakın, ondan su almamız ve içine girip yıkanmamız çok kolay! Küçük bir gayretle, Cenâb-ı Hakk’ın vaad ettiği büyük lûtuf ve ihsanlara kavuşabiliriz.
CENNETİN ANAHTARI
Namaz, Cennet’in anahtarı[6] olduğu için, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cennet’e girmek ve orada kendisine komşu olmak isteyenlere, çokça secde etmelerini tavsiye buyururlardı.[7]
Secde, aynı zamanda Cehennem’den kurtuluş vesîlesidir. Bu hakîkat, hadîs-i şerîfte şöyle beyan edilir:
“…Kıyâmet günü Allah Teâlâ, Cehennem ehlinden dilediklerine rahmet edecektir. Meleklerine, dünyadayken Allâh’a ibadet edenleri oradan çıkarmalarını emredecek, onlar da çıkaracaklardır. Melekler, onları secde izlerinden tanırlar. Allah, Cehennem’e secde izlerini yemeyi haram kılmıştır. Ateş, insanın her tarafını yakar, sadece secde yerine dokunamaz.”(Buhârî, Ezân, 129)
Secdeden maksat, umûmiyetle namazdır. Bâzı âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde namaz, en mühim rüknü olan secde ile ifade edilmiştir.
DOLUNAY GÜNLERİNDE OKUNACAK DUA
Namazın bir faydası daha vardır ki o hepsinden mühimdir. O da Cennet’e giren mü’minlere Cemâlullâh’ı seyrettirmesidir. Ashâb-ı kirâmdan Cerîr -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
Bir gece Rasûl-i Ekrem Efendimiz’le birlikte oturuyorduk. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dolunaya bakarak şunları söylediler:
“–Şu dolunayı birbirinizi itip kakmadan rahatça nasıl görüyorsanız, (aynı şekilde) Rabb’inizi de (Cennet’te) öyle rahatça göreceksiniz. Artık Güneş’in doğmasından ve batmasından önceki bütün namazları kılabilmek için elinizden gelen gayreti gösteriniz!”
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu sözlerin ardından şu âyet-i kerîmeyi tilâvet ettiler:
“…Güneş’in doğmasından ve batmasından önce Rabb’ini hamd ile tesbîh et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün iki ucunda da tesbîh et ki, Rabb’inin rızâsına erebilesin!” (Tâhâ, 130)[8] (Buhârî, Mevâkît 16, 26; Tefsîr, 50/1; Tevhîd, 24; Müslim, Mesâcid, 211)
Hâsılı namaz, insanı yaratılış maksadına ulaştıran en mühim ibadettir. Zaten insanın iskelet yapısının, rahatça rükû ve secde edebilecek durumda halkedilmesi de bir bakıma namazı kolaylaştırmak ve böylece insanı maksadına daha çok yaklaştırmak içindir. Bu sebeple insan, bütün hayatını namaz vakitlerine göre tanzim etmeli, namazı hayatın mihveri kılmalıdır.
Dipnotlar:
[1] Meselâ bkz. Cordova, Ana; “An Examinational Causes of Low Murder Rates in Islamic Societies”: American Society of Criminology.
[2] el-Alâk, 19.
[3] Bkz. el-Mü’minûn, 1-2.
[4] Bkz. Halebî, İnsânu’l-Uyûn, III, 299.
[5] Bkz. Müslim, Îmân, 137-140.
[6] Bkz. Ahmed, III, 340.
[7] Bkz. Müslim, Salât, 225, 226; Ahmed, III, 428, 500.
[8] Bu âyet-i kerîme, beş vakit namazın zamanlarını haber vermektedir. Bu mevzû ile alâkalı ayrıca bkz. Hûd, 114; el-İsrâ, 78; er-Rûm, 17-18; M. Kâmil Yaşaroğlu, “Namaz” mad., Diyanet İslâm Ansiklopedisi, XXXII, 351.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hak Din İslam, Erkam Yayınları




ALLAH DOSTLARI

ALLAH DOSTLARI


 0

Allah dostu kime denir? Allah dostları ile nasıl beraber olunmalıdır? Allah dostlarından istifâde etmek için gençlerimiz nelere dikkat etmelidirler?
Allah dostları; dînin zâhir ve bâtınını ikmâl etmiş, nefsânî arzularını bertaraf etmiş, zühd ve takvâ yolunda kalbî merhaleler katetmiş, kendilerinin dâimâ ilâhî müşâhedenin / ilâhî kameranın altında bulunduğunu idrak hâlinde olan, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hâl ve ahlâkının zamana yayılmış zirve temsilcileridirler.
Onlar, Allah Rasûlü’nün tezkiye vazifesini devam ettiren, yani müsterşidi irşâd eden gönül rehberleridir.
Yine onlar, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbından sonra örnek alınacak zirve şahsiyetlerdir. Zira onlar, ilim, irfan ve örnek ahlâklarıyla birer “Peygamber Vârisi”dirler.
Nitekim hadîs-i şerîfte:
“(Zâhir ve bâtınını ikmâl etmiş, ilmini irfan hâline getirmiş) âlimler, peygamberlerin vârisleridir.” buyrulmaktadır. (Ebû Dâvûd, İlim, 1)
Yine Hak dostları;
  • Îman lezzetine, duygu derinliğine, davranış mükemmelliğine nâil olmuş;
  • Bütün gayretleri, insanlığı kötü huylardan ve nefsânî ihtiraslardan kurtararak güzel ahlâka ve mânevî olgunluğa eriştirmek olan;
  • Kendilerini ümmetten mes’ûl gören, âlim, ârif ve sâdık mü’minlerdir.
Allah, onlara karşı nasipli gönüllere apayrı bir sevgi vermiştir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Îmân edip de sâlih amellerde bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.” (Meryem, 96)
Bunun içindir ki dostluğun Allah’taki kaynağına ulaşan Şâh-ı Nakşibend, Geylânî, Mevlânâ, Yûnus, Hüdâyî ve emsâli Hak dostları, ebediyyen bütün insanlığın dostu oldular. Sevdiler, sevildiler. Dünya hayatlarından sonra da dostluk ve muhabbette ebedîleştiler, fânî gök kubbede hoş bir sadâ bıraktılar.
Fânî hayatlarından sonra âdeta gönüllerde hayat sürdüler. Menkıbeleri, nasihatleri, kitapları, şiirleri ve hizmetleri unutulmadı. Hâlâ yaşayan birçok kimseden daha fazla ziyaretçileri var.
Az evvel Mevlânâ Hazretlerini ziyaret ettik. Kendi kendimize soralım:
“Kim diri, kim ölü?..
Benim günde kaç tane ziyaretçim var, Mevlânâ Hazretleri’nin türbesini günde kaç kişi ziyaret ediyor?
Bana kaç tane duâ eden var, Mevlânâ’ya günde kaç sefer, kaç bin kişi Fâtiha okuyor?..
Hazret-i Mevlânâ vefat edeli yedi yüz küsur sene oldu, Mesnevî’si, Dîvân-ı Kebîr’i yedi asırdır devam ediyor…”
Demek ki Cenâb-ı Hak sevdiği kulunu âbâd ediyor.
Âhiret, çok dehşetli bir âlem. Fakat Cenâb-ı Hak, dostluğuna erişenlere orada da te’minat veriyor:
“Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar, îmân edip de takvâya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da âhirette de onlara müjde vardır. Allâh’ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir.” (Yûnus, 62-64)
HAK DOSTLARINI NASIL TANIRIZ?
Rivâyete göre Ashâb-ı Kirâm:
“–Allâh’ın velî kulları kimlerdir?” diye sorduklarında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“–Onlar, yüzlerine bakıldığında Allah Teâlâ’yı hatırlatan kimselerdir.” buyurmuştur. (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 78; İbn-i Mâce, Zühd, 4)
HAK DOSTLARININ FÂRİKALARI NELERDİR?
Ârif ve edip bir zât olan Ebû Abdullâh Sâlimî’ye:
“–Hak dostlarını halk içinde nasıl ayırt edersiniz?” diye sorarlar. O da şu cevâbı verir:
“–Lisanlarındaki halâvetle (yani tatlı dilli olmalarıyla),
–Ahlâklarındaki letâfetle (yani güzel ve ince düşünceli olmalarıyla),
–Muâmelelerindeki zarâfetle,
–Hâl ve istikâmetlerindeki takvâ ile,
–Sîmâlarındaki beşâşet (tebessüm) ve beşâret (müjdeleyicilik) ile,
–Nefislerindeki sehâvet ve diğergâmlıkla,
–Özürleri kabul edişlerindeki cömertlikle,
–Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkatlerindeki coşkunlukla.”
Yine Hak dostları;
  • Hamd, rızâ, şükür ve zikir hâlindedirler.
  • Dâimâ tefekkür derinliği içinde, hikmetlere âşinâ olarak yaşarlar.
  • Mâlâyânîden uzaktırlar. Mânevî heybet ve vakar sahibidirler.
  • Gurur, kibir ve enâniyeti terk etmişlerdir. Mahviyet ve tevâzu sahibidirler.
  • Lâyıkına muhabbet, müstahakkına nefret duyarlar.
  • Ümmetin derdiyle dertlidirler. Gönülleri bir rahmet dergâhıdır.
  • Hâdisâtın akışından kendilerini mes’ûl addederler.
  • Kimseyi incitmez ve kimseden incinmezler.
  • Bâr olmazlar yâr olurlar. Fedakâr, diğergâm ve hizmet ehlidirler.
  • Firâset ve basîret sahibidirler.
Hak dostlarından istifade için; kalbî beraberlik îcâb eder.
Bunun yolu da hâl ve fiil beraberliğidir.
“Kişi sevdiği ile beraberdir.”[1] sırrınca seven sevdiğinin vasıflarına bürünmeye çalışmalıdır.
Kalbî beraberlik olmazsa fizikî beraberlik hiçbir şey ifade etmez. Bunun içindir ki;
“Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de…” denilmiştir.
Tasavvufta Allah dostlarıyla kalp ve hâl beraberliğini sağlamaya “râbıta” denmiştir. Râbıta, seven ile sevilen iki kalp arasındaki muhabbet akışı, âdeta bir cereyan hattıdır.
“Râbıta”nın en güzel ifadesi; en üst seviyede baktığımız zaman, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ile Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh- arasındaki muhabbettir. Bu öyle bir muhabbet idi ki, Ebûbekir Efendimiz, Allah Rasûlü’nün yanında dahî O’na hasretti.
Efendimiz’in irtihâlinden sonra da öyle bir hasret içindeydi ki, Âişe -radıyallâhu anhâ- babasının vefât ânında, Hazret-i Peygamber’e duyduğu vuslat heyecanını şöyle ifade eder:
“Babam Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ölüm hastalığında;
«–Bugün hangi gündür?» diye sordu.
«–Pazartesi.» dedik.
«–Eğer bu gece ölürsem beni yarına bekletmeyiniz! Zira benim için gün ve gecelerin en sevimlisi, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e en yakın olanıdır. (Yani O’na bir an evvel kavuşacağım andır.)» dedi.” (Ahmed, I, 8)
HZ. DAVUT’UN (A.S.) DUASI
Dâvud -aleyhisselâm-’ın bir duâsıyla bitirelim:
“Allâh’ım! Sen’den Sen’i sevmeyi, Sen’i seven kişiyi sevmeyi, Sen’in sevgine medâr olacak amel-i sâlihleri isterim…” (Tirmizî, Deavât, 72)
Dipnot:
[1] Buhârî, Edeb, 96.
Kaynak: Gençlerle 12 Soru-Cevap, Erkam Yayınları




7 Ağustos 2019 Çarşamba

AĞAÇ KESMEK VE AĞAÇ DİKMEK İLE İLGİLİ HADİSLER

AĞAÇ KESMEK VE AĞAÇ DİKMEK İLE İLGİLİ HADİSLER



 1
İslam’da ağaç dikmek ve ağaç kesmenin hükmü nedir? Ağaç dikmek ve ağaç kesmek ile ilgili hadisler…
Tohumların çatlayıp filizlerin çıkması ve ihtişamlı ağaçlar hâline gelmesi, kara topraktan sayılamayacak kadar çok renk ve türde bitki, meyve, sebze ve çiçeğin yetişmesi, üzerinde durup düşünülmesi gereken muhteşem bir hâdisedir. Bunlar üzerinde tefekkür eden bir akıl, sonunda her şeyi en güzel şekilde yaratan Allah Teâlâ’ya ulaşacak, O’nun azamet, kudret, merhamet, cemâl gibi güzel sıfatlarını temâşâya dalacaktır.
İşte Müslümanlar, Cenâb-ı Hakk’ın eşsiz sanatının tecellîsi olan bütün canlılara ve bitkilere, ilâhî bir emânet gözüyle bakarlar. Onları lüzumsuz yere koparmaz, isrâf etmezler.
İslâm, hac için ihrâma girmiş olan veya Mekke’nin harem bölgesinde bulunan mü’minlere, ağaç kesmek, ot koparmak, avlanmak, hattâ avcıya avı göstermek gibi bâzı fiilleri yasaklamış ve bu yasakları çiğneyenler hakkında muhtelif cezâlar tâyin etmiştir. Böylece mü’minlerin, zamanla küçük günahları dahî işlememe, hiçbir bitki ve canlıya zarar vermeme gibi tam mânâsıyla “zararsızlık” ifâde eden bir hâl ve kıvâma gelmelerini murâd etmiştir.
AĞAÇLA İLGİLİ HADİSLER
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mekke-i Mükerreme’nin yanında Medîne-i Münevvere ve Tâif bölgelerini de harem ilan ederek oralarda ağaç kesmeyi, bitki örtüsünü tahrip etmeyi, avlanmayı yasaklamış[1] ve şöyle buyurmuştur:
“Allah Rasûlü’nün korusu içinde bulunan ağaçlara sopa ile vurulmaz ve onlar kesilmez. Fakat zarûret hâlinde hayvanların yemesi için hafif ve yumuşak bir şekilde rıfk ile sallanarak yaprakları silkelenebilir.” (Ebû Dâvûd, Hac, 95-96/2039)
Yine Hârise Oğulları kabilesinin otlak yeri için:
“Kim buradan bir ağaç keserse mutlaka onun yerine bir ağaç diksin!” buyurmuştur.[2]
Ebû Du’şum el-Cühenî’nin dedesi şöyle anlatır:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hayvanlarına yedirmek için elindeki sopayla bir ağacın dallarına vurarak yapraklarını dökmeye çalışan bir bedevîyi görmüşlerdi. Yanındakilere:
«–O bedevîyi bana getirin, ancak yumuşak davranın, onu korkutmayın!» buyurdular. Bedevî yanına geldiğinde:
«–Ey bedevî! Yumuşak bir şekilde ve tatlılıkla sallayarak yaprakları dök, vurup kırarak değil!» buyurdular.
Bedevînin başı üzerindeki yaprakları hâlâ görür gibiyim.” (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, VI, 351)
AĞAÇ DİKMEK İLE İLGİLİ HADİS
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir taraftan mevcut bitkileri muhâfaza ederken, diğer taraftan da çevreyi yeşillendirmeye teşvik ediyorlardı. Bir defasında şöyle buyurmuşlardı:
“Kıyâmet kopuyor olsa ve birinizin elinde bir fide bulunsa, kıyâmet kopmadan onu dikebilirse bunu hemen yapsın!”(Ahmed, III, 191, 183)
Peygamber Efendimiz’in şu hadîs-i şerîfleri de ağaç dikenler için ne güzel bir müjdedir:
“Bir Müslüman herhangi bir ağaç veya bitki dikerse, ondan yenilen şey kendisi için sadakadır, ondan çalınan şey kendisi için sadakadır, yabânî hayvanların yediği şeyler sadakadır, kuşların yedikleri sadakadır, bir kişinin ondan alıp eksilttiği şey de kendisi için sadakadır.” (Müslim, Müsâkât, 7)
AĞAÇ DİKMEK SADAKADIR
Asbâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh- Şam’da ağaç dikmekteydi. Yanına birisi yaklaştı ve hayretle:
“–Sen, Peygamber Efendimiz’in yakın arkadaşı olduğun hâlde, ağaç dikmekle mi meşgul oluyorsun?” dedi. Ebu’d-Derdâ Hazretleri şu cevâbı verdi:
“–Dur bakalım, hakkımda böyle acele hüküm verme! Ben Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i şöyle buyururlarken işittim:
«Bir kimse ağaç diker de o ağacın meyvesinden bir insan veya Allâh’ın mahlûkâtından herhangi bir varlık yerse bu, o ağacı diken kimse için sadaka olur.» (Ahmed, VI, 444. Bkz. Müslim, Müsâkât, 7)
AĞAÇLARA ZARAR VERMEYİN!
Müslümanlar büyük ordularıyla hareket ederken bile bitkilere ve ağaçlara zarar vermemek için gayret sarf ediyorlardı. Meselâ Halîfe Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-, sefere çıkmaya hazırlanan ordusuna şu emirleri vermişti:
“Hâinlik yapmayınız, ganimet malına ihânet etmeyiniz, zulmetmeyiniz, müsle yapmayınız (kulak, burun gibi âzâları keserek işkence etmeyiniz); çocukları, yaşlıları ve kadınları öldürmeyiniz! Hurma ağaçlarını kökünden kesmeyiniz ve yakmayınız, meyveli ağaçları kesmeyiniz; koyun, sığır ve develeri -yiyeceğiniz hâriç- kesmeyiniz! Manastırlara kapanıp kendilerini ibadete vermiş kimselerle karşılaşacaksınız, onları ibadetleriyle baş başa bırakınız…”[3]
SAPI KIRIK ÇİÇEK
Kâinâtta var olan her şey Cenâb-ı Hakk’ı zikir hâlindedir. Bu hususta en gâfil davrananlar, insanlar ve cinlerdir. Dolayısıyla bir Müslüman etrâfındaki eşyâya bu şuurla yaklaşır, Müslüman talebeler ve çocuklar bu şuurla yetiştirilir:
Bir gün, Osmanlı döneminin büyük üstadlarından Üftâde Hazretleri, mürîdleri ile beraber bir kır sohbetine çıkmıştı. Arzusu üzerine bütün dervişler, kırın en güzel yerlerini dolaşarak hocalarına birer demet çiçek getirdiler. Ancak Kadı Mahmûd Efendi’nin elinde sapı kırılmış solgun bir çiçek vardı sadece. Diğerlerinin neş’eyle elindekileri hocalarına takdîminden sonra Kadı Mahmûd, boynunu bükerek bu kırık ve solmuş çiçeği Üftâde Hazretlerine takdim etti.
Üftâde Hazretleri, diğer mürîdânın meraklı bakışları arasında sordu:
“–Evlâdım Mahmûd! Herkes demet demet çiçek getirdiği hâlde, sen niçin sapı kırık solgun bir çiçek getirdin?..”
Kadı Mahmûd, edeple başını önüne indirerek cevap verdi:
“–Efendim! Size ne takdim etsem, azdır!. Ancak hangi çiçeğe koparmak için elimi uzattıysam onu «Allah Allah» diyerek Rabb’ini tesbîh eder bir hâlde buldum. Gönlüm onların bu zikirlerine mânî olmaya râzı olmadı. Çâresiz ben de elimdeki şu tesbîhine devam edemeyen çiçeği getirmek zorunda kaldım!..”
Bu güzel ve mânâ dolu cevaba son derece memnûn olan Üftâde Hazretleri’nin dilinden o anda:
“–Hüdâyî, Hüdâyî… Evlâdım! Bundan sonra ismin Hüdâyî[4] olsun!.. Ey Hüdâyî! Bu kır gezisinden yalnız sen nasiplenmişsin…” ifâdeleri döküldü.
Böylece Kadı Mahmûd, Hüdâyî oldu. Zira o, artık kâinâttaki ilâhî sırlara ve kudret akışlarına âşinâ olmuştu. Âdeta kâinât, kendisine sırlarını açan canlı bir kitap hâline gelmişti. Hayatını bu minvâl üzere Allah Teâlâ’ya itaatle devam ettiren Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, cihâna yön veren pâdişahlara rehber olmuştur. Günümüzde de insanlar akın akın Üsküdar’daki türbesini ziyâret ederek orada mânevî bir huzur bulurlar.
Dipnotlar:
[1] Ebû Dâvûd, Menâsık, 96; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 500; a.mlf., el-Vesâik, Beyrut 1969, s. 236-238, 240.
[2] Belazurî, Fütûhu’l-Büldân, s. 17; İbrahim Canan, İslam ve Çevre Sağlığı, İstanbul 1987, s. 59-60.
[3] Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, IX, 85; Ali el-Müttakî, Kenz, no: 30268; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 196.
[4] Hüdâyî kelimesi; hidâyete ermiş, doğru yolu bulmuş mânâlarına gelir.
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Din İslâm, Erkam Yayınları