Son yıllarda dünyanın her yerinde, görülmemiş bir sıklıkta tabiî âfetlere şâhit oluyoruz. İnsanoğlu bu hâdiseleri nasıl okumalı? Bu âfetlerin “özel” bir mânâsı var mı; yoksa bunlar, sıradan tabiat hâdiselerinin bir parçası mı?
Tabiattaki hiçbir hâdise sebepsiz ve hikmetsiz değildir. Zira her şeyi olduğu gibi, tabiat hâdiselerini de yaratan, Cenâb-ı Hak’tır. O’nun bütün işleri, idrâk edilebilen veya edilemeyen nice hikmet ve sırlarla doludur. Bu hakîkat, âyet-i kerîmede şöyle ifâde buyrulur:
“…O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıkları içinde tek bir taneyi dahî bilir. Yaş ve kuru ne varsa, apaçık bir kitaptadır.” (el-En’âm, 59)
Kâinatta bir yaprak bile O’nun irâdesi, bilgisi ve izni dışında düşemezken, koskoca beldelerin rastgele ve şuursuz bir şekilde sarsıldığını kabul etmek; akıl, idrâk ve iz’an dışıdır. Kâinatta meydana gelen her şey, sayısız sır ve hikmete mebnîdir. Yani tabiat da, diğer bütün mahlûkat gibi, kâinattaki ilâhî nizam, denge ve âhenge göre vazifesini icrâ etmektedir.
Cenâb-ı Hak, kâinattaki bâzı hâdiseleri periyodik bir akışa bağlamıştır. Meselâ ilâhî bir takvim olan Güneş’in ve Ay’ın doğup batışı ve diğer hareketleri, bir saniye bile şaşmadan milyonlarca yıldır devam ediyor.
Yine atmosferde %21 oksijen ve %77 azotun değişmeyen bir denge içinde mevcûdiyeti de bunun gibidir. Bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın tabiata koyduğu ekolojik denge unsurlarından yalnızca birkaçıdır. Bunlar gibi sayısız şartın bir araya gelmesiyle mümkün olan bir hayat yaşamaktayız.
Bunlardaki en ufak bir değişiklik, dünyanın altını üstüne getirip insan hayatını imkânsız kılmaya kâfîdir. Bu yüzden Cenâb-ı Hak, insan hayatının devamını murâd ettiği müddetçe, bu ekolojik dengeyi de sürdürmektedir.
Yani Güneş ve diğer yıldızlar gibi cesîm kütlelerden, bir atomun içindeki esrarlı ışınlara kadar kâinattaki bütün varlıklar, hayâl ötesi bir düzen içinde vazifelerini îfâ ediyor. İlâhî irâdenin programına her şey tâbî durumda…
ADETULLAH VE SÜNNETULLAH
Bir îmansız dahî Güneş’in sür’atinin artması veya azalmasına, günün 24 saatin altına inmesi veya üstüne çıkmasına ihtimal vermez. Vicdânen ilâhî irâde ve kudrete teslîm olur. Fakat gaflet ve nefsâniyeti îcâbı, bu ve benzeri hâdiselerin ilâhî takdîr ile olduğunu reddeder. Böylece kâinattaki nizâmı, “tabiat kanunları” diyerek kendiliğinden meydana gelen bir kuvvet ve hayat kaynağı şeklinde görme gafletinde bulunur. Oysa kâinattaki nizâmı temin eden kâide ve kânunlar, kısaca “âdetullâh” veya “sünnetullâh” denilen hakîkatlerdir.
DEPREMİN SEBEPLERİ VE HİKMETLERİ
Deprem, sel, fırtına, yanardağ patlamaları, tsunami gibi bâzı tabiat hâdiseleri de, belli bir periyoda bağlı olmayan“âdetullâh” tecellîleridir. Cenâb-ı Hakk’ın bunları meydana getirişinde zâhirî sebeplerin dışında, üç tane de bâtınî sebep vardır. Bunları hikmet penceresinden değerlendirmek gerekirse:
BİRİNCİSİ; İLÂHÎ BİR ÎKAZDIR
Cenâb-ı Hak, bu âfet ve felâ­ketlerle insanoğluna ne kadar da derin bir acziyet ve hiçlik içerinde bulunduklarını ve bu cihandaki asıl vazifelerinin kulluk olduğunu hatırlatır. Ayrıca dünyanın fânîliğini, ölümü ve esas hayatın âhiret olduğunu bildirir. Bilhassa kıyâmeti, yani kâinat çapındaki o büyük infilâkı hatırlatarak biz kullarını îkaz buyurur.
Meselâ fay hatları… Allah Teâlâ toplumları, fay hattını harekete geçirmeden, yani zâhirî bir sebep olmaksızın da helâk edebilir. Ancak daha evvel bu fay hatlarını takdîr edip onları devamlı olarak kullarının gözleri önünde bulundurmak sûretiyle, kıyamet günü mutlakâ gerçekleşecek olan hakîkati her an îkâz ediyor.
Böylece insanoğlunun âhiret yurduna hazırlıkta gaflete düşmeyip uyanıklık hâlinde olması için bir nevî lûtufta bulunuyor. Elbette bu îkâz-ı ilâhîler fay hatlarından ibâret değil… Sel, fırtına, tedâvîsi mümkün olmayan bulaşıcı hastalıklar vs. hep bu kabildendir.
Bu ilâhî îkazlar olmasaydı, insanoğlu ansızın ve gâfilâne bir şekilde ölümün pençesine düşer ve ebedî felâkete dûçâr olurdu. Bu itibarla, merhamet sahibi olan Allah Teâlâ, kullarının dikkatlerini mutlak gelecek olan hakîkatlere çekmek ve çok geç olmadan önce mânen uyandırmak için muhtelif hâdiseleri bir “âdetullah” olarak tahakkuk ettirmektedir.
İKİNCİSİ; İLÂHÎ BİR CEZÂDIR
Bu nevî felâketler, Allâh’a isyan edenlere bir kahır tecellîsidir. Toplumdaki fertlerin ekseriyeti nefsânî azgınlıklara meyletmişse, şer gâlip olmuş, vicdanlar günahlarla kirlenmiş, kalplerde isyan hatları teşekkül etmişse, bu hâl, aslında rahmet olan yağmurların sel felâketine dönmesine veya tamamen kesilip kuraklığın vukū bulmasına, bâzen de depremlerin zâhirî sebebi olarak gösterilen fay hatlarının infilâkına sebep olur. Bu tip acı hâdiseler, insanların isyanları ve günahları sebebiyle meydana gelir.
Yani vicdanların kirlenmesiyle ruhlarda yaşanan mânevî depremin ardından, yeryüzünün felâketleri tahakkuk safhasına girer.
Fay hatlarının ve yanardağların ilâhî kânun îcâbı zaman zaman patlaması zarûrîdir. Zira bu sûretle dünyanın merkezindeki bir ateş denizi olan “mağma” rahatlayacak, içinde biriken gazı atacaktır. Aksi hâlde dünya birden infilâk ederdi. Lâkin insanların müsbet veya menfî durumuna göre bu fay hatları denizlerin veya okyanusların ortasında da kırılabilir, insanların yaşadığı beldelerde de…
Yani Cenâb-ı Hak, kalplerin duruma göre, bunu insanlara zarar verecek şekilde de tahakkuk ettirebilir, zararsız bir şekilde de… Bu, Cenâb-ı Hakk’ın mağmaya ve yer kabuğuna koyduğu bir kâidedir.
Ayrıca ilâhî kânunların tabiattaki tanzîmine göre bu ilâhî îkaz tecellîleri; kimi mıntıkada deprem, kimisinde tsunami, kimisinde yanardağ patlamaları, bâzı bölgelerde kuraklık, bâzılarında ise sel gibi çok farklı şekillerde vukû bulmaktadır. Yani Cenâb-ı Hak, Dünya’nın her tarafına koyduğu farklı kânun ve kâidelerle kullarını îkaz ve imtihan etmektedir.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıktı (düzen bozuldu), ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (er-Rûm, 41)
ÜÇÜNCÜSÜ İSE SÂLİH KULLARA BİR MAĞFİRET VE ECİR VESÎLESİDİR
Hakîkaten, birtakım âfetlerde, kurunun yanında yanan yaş ağaçlar misâli, mâsum çocuklar ve sâlih kimseler de vefât ederek hükmen şehîd olmaktadır. Bu iptilâları Cenâb-ı Hak bâzı kullarının günahlarına keffâret kılmakta, bâzılarının ise mânevî derecelerini yükseltmeye vesîle etmektedir. Nitekim bu husustaki bâzı hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:
“Bir kul kendisi için (Cennet’te) hazırlanmış olan makama ameliyle erişemeyecekse, Allah onun bedenine veya malına veya çoluk-çocuğuna bir belâ verir. Sonra (Allah) o kulu bu musîbete sabretmeye muvaffak kılar. Nihâyet (Allah) o kulu kendi katında hazırlamış olduğu makama eriştirir.” (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 1/3090; Ahmed, V, 272)
“Kulun Allah indinde bir mevkii vardır ki, ona ibadetle erişemez. O mevkiye erişinceye kadar Allah, onu hoşuna gitmeyen (iptilâ ve musîbetler)le imtihan eder.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 292)
Velhâsıl, meydana gelen âfet ve musîbetleri materyalist bir dünya görüşüyle seyretmek ve sırf zâhirî sebeplerinde takılıp kalmak, meselenin hikmet ve hakîkatinden gâfil kalmaya sebep olur. Bir müslüman, bu tip hâdiseleri mânevî perspektiften de tahlil ederek îmânî ve İslâmî ölçülerle değerlendirmekten gâfil kalmamalıdır.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Genç Dergisi Sayı: 78