17 Ağustos 2019 Cumartesi

GÜZEL SÖZ SÖYLEME SANATI

GÜZEL SÖZ SÖYLEME SANATI


 0
Kul, Cenâb-ı Hakk’ın şu emrini hiç unutmamalıdır: “…İnsanlara güzel söz söyleyin…” (el-Bakara, 83) Dili kullanmak bir sanattır, o da kalbe bağlı bir keyfiyettir.
Anne-babaya karşı; «Öf!» bile deme, onlara; قَوْلاً كَر۪يماً (kavlen kerîmâ), yani ikramkâr ve iltifatkâr söz söyle! (el-İsrâ, 23)
Fakir-fukarâya, muhtaç ve mahrumlara verecek bir şey bulamıyorsan, hiç olmazsa onlara karşı; قَوْلاً مَيْسُوراً (kavlen meysûrâ), yani gönül alıcı, rûhu dinlendirici, tesellî edici bir söz söyle! (el-İsrâ, 28)
Kanadı kırık bir kuş gibi himayeye muhtaç yetimlere, yakın akrabaya, yoksullara karşı yine; قَوْلاً مَعْرُوفاً (kavlen mârûfâ), yani güzel söz ve tatlı dille konuş! (en-Nisâ, 5, 8)
Kalbinde mânevî hastalık bulunan kimselere karşı herhangi bir töhmete, fitneye veya yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için yine; قَوْلاً مَعْرُوفاً (kavlen mârûfâ), yani yerinde ve uygun bir söz söyleyin! (el-Ahzâb, 32)
Zalimlerin kalbini yumuşatmak için; قَوْلًا لَيِّنًا (kavlen leyyinâ), yani yumuşak söz söyleyin! (Tâhâ, 44)
Peygamber Efendimiz’in mübârek lisânının, bu müstesnâ ölçüleri ne kadar muhteşem bir şekilde tatbik ettiğini Ebû Kursâfe –radıyallâhu anh– şöyle anlatır:
“Ben, annem ve teyzem, Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bey‘at edip yanından ayrıldığımızda, annem ve teyzem bana;
«–Yavrucuğum, bu zât gibisini hiç görmedik! Yüzü O’ndan daha güzel, elbiseleri daha temiz ve sözü daha yumuşak başka birini bilmiyoruz. Sanki mübârek ağzından nur saçılıyordu.» dediler.” (Heysemî, VIII, 279-280)
Velhâsıl bir mü’min, lisânını bu ilâhî ölçüler ışığında terbiye etmeli ve Cenâb-ı Hakk’ın şu emrini hiç unutmamalıdır:
“…İnsanlara güzel söz söyleyin…” (el-Bakara, 83)
Dili kullanmak bir sanattır, o da kalbe bağlı bir keyfiyettir.
Âyet-i kerîmede;
عَلَّمَهُ الْبَيَانَ
(Rahmân insana) beyânı öğretti.” (er-Rahmân, 4) buyurulmuştur. Bu ihsânın gayesi de hakkı söylemek ve Hakk’ı zikretmektir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2017 Ay: Ekim Sayı: 152




16 Ağustos 2019 Cuma

16.08.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: GÜVENLİ BİR HAYAT İÇİN AFETLERE HAZIR OLALIM


16.08.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: 
GÜVENLİ BİR HAYAT İÇİN AFETLERE HAZIR OLALIM


Muhterem Müslümanlar!

Okuduğum ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah dönüş yapsınlar diye işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.”1

Okuduğum hadis-i şerifte Resûl-i Ekrem (s.a.s), şöyle buyuruyor: “Batan bir diken bile olsa Müslüman'ın başına gelen her bir musibeti, Allah onun günahlarına kefaret kılar.”2


Aziz Müminler!

Bizler Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz. Rabbimizin dünyada hepimizi çeşitli şekillerde imtihana tabi tuttuğunun idrakindeyiz. Bu dünyanın geçici, ahiret hayatının ise ebedi olduğuna yürekten inanıyoruz. Rabbimizin verdiği nimetlere şükrediyor, musibetler karşısında ise sabır ve sebat gösteriyoruz. Rabbimize güveniyor, O'na tevekkül ediyoruz. Ancak doğal afetlere karşı insan olarak üzerimize düşen sorumlulukları da yerine getirmeye çalışıyoruz.


Kıymetli Müslümanlar!

En büyük galaksilerden en küçük karıncalara kadar, tabiat bir bütün olarak Allah tarafından yaratılmıştır; her an O'nun kontrolü altındadır. Tabiatın muhteşem uyumu ve dengesi, Allah'ın hükmüne ve kanunlarına bağlıdır. 

Kimi zaman yaşanan afetler ise tabiatı alt üst ettiği gibi, insanların hayatını da acı bir şekilde etkiler. Tarihte yaşanan deprem, sel, heyelan ve yangın gibi nice afet, can ve mal kaybıyla sonuçlanmıştır. Ülkemizde de yakın tarihte yaşadığımız deprem ve sel felaketlerinin acısı hala yüreğimizdeki tazeliğini korumaktadır.
 

Değerli Müminler!

Kur’an-ı Kerim’in insanlığa şöyle bir çağrısı vardır: “Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.”3 Nitekim tabiata sorumsuzca müdahale eden, kendi menfaati için ormanları kesen, suyu ve havayı zehirleyen, toprağı kurutan insanoğlu, yeryüzünde dengeleri bozmaktadır. Afetlerin kötü neticelerinin önemli bir kısmı bizim kendi hata ve ihmallerimiz sebebiyledir. Nitekim Yüce Rabbimiz bu hususta şöyle buyurur: “Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar.”4


Aziz Müslümanlar!

Mümin, Allah’ın takdirinin muhakkak gerçekleşeceğine iman eder. Ama aynı zamanda tabiat olaylarının, ilâhî düzen ve kanunlar gereği, sebep-sonuç ilişkisi içerisinde meydana geldiğini de idrak eder. Çalışmayı ve sebeplere sarılmayı terk edip “Allah’ın dediği olur” diyerek kolaycılığa kaçmaz. Tabiata zararlı adımlar atarak, göz göre göre afeti davet etmez. İşini sağlam yapar. Her türlü tedbiri alır. Maddi ve manevi sebeplerin tamamına başvurduktan ve sorumluluğunu yerine getirdikten sonra Rabbine tevekkül eder. Peygamber Efendimizin ifadesiyle “önce devesini bağlar, sonra tevekkül eder.”5


Kıymetli Müminler!

Güvenli bir hayat için gerekli tedbirleri alalım. Afetlere karşı bilinçli ve hazırlıklı olalım. Deprem, heyelan ve sel riski bulunan bölgelere ev inşa etmeyelim. Ailemizi afet ve acil durumlar hakkında bilgilendirelim. İlkyardım eğitimi, bilgi ve destek için yaşadığımız şehrin AFAD il müdürlüklerine müracaat edelim.

Yarın yirminci sene-i devriyesi olan 17 Ağustos Marmara depreminde ve bu güne kadar ülkemizde meydana gelen afetlerde hayatlarını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyoruz. Yüce Rabbimiz, bizi, ülkemizi ve İslam beldelerini afetlerden muhafaza eylesin. Bizlere de afetlerden gerekli dersleri çıkarmayı, sorumluluklarını yerine getirip huzurlu ve güvenli bir hayat sürmeyi nasip eylesin.                                                          

1 Rûm, 30/41. 
2 Buhârî, Merdâ, 1.
3 A’râf, 7/56.
4  Şûrâ, 42/30.
5 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 60.

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü


http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx



ŞEYTANIN AKLI KADAR AŞKI OLSAYDI

ŞEYTANIN AKLI KADAR AŞKI OLSAYDI


 0

İslâm nazarında îman; kalp ile tasdik, dil ile ikrar sûretinde gerçekleşir. Yani îmânın asıl tecellî mekânı akıl değil, hissiyat merkezi olan kalptir. Bu husus çok mühimdir. Çünkü îman, ulvî bir histir. Akıl ise îman hissine ulaşmakta, başlangıçtaki belli merhaleleri aşmak için gereken bir vâsıtadan ibârettir.
Aklen kabul, zihnen tasdik edilen ilâhî gerçekler, kalben de tasdik edilmez ise, gerçek bir îman meydana gelmez. Îman kalbe yerleşmedikçe de amele dönüşmez, davranışlara istikâmet veremez. Bununsa Hak katında hiçbir kıymeti olmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak, ilâhî hakîkatleri okuyup bildikleri hâlde kalben hazmetmemiş oldukları için onunla amel etmeyen Benî İsrâil âlimlerinin hâlini, ciltlerce kitap taşıyan merkebe teşbih etmektedir.
Bu yüzden ilâhî hakîkatleri bilmek, onları sırf zihne depolamak değildir. Bilmek, tefekkür ve tahassüs neticesinde hayat ve kâinattaki büyük nizâmın muammâsını çözerek bunun gereğiyle amel etmektir. Bunu yapacak olansa, îman nûruyla aydınlanmış bir kalptir.
Aklın; insan, kâinat ve bunlardaki hakîkatlere bir ayna mesâbesinde olan Kur’ân-ı Kerîm üzerinde tefekkür ederken elde edeceği netice, tıpkı topraktan çıkarılan ham mâdenler gibidir. Bu mâdenleri mâmûl hâle getirense, kalptir.
DUYGULARIN MERKEZİ
Kalp; tahassüsün, yani hissiyâtın, duyguların merkezidir. Kalbin “hads, ilham ve sünûhât” kelimeleriyle de ifâde edilen fonksiyonu, aklın sunduğu delilleri birleştirerek, tıpkı kırık bir vazonun parçalarını bir araya getirip aslî şeklini ortaya çıkarmak gibi, hakîkatin kâmil mânâda idrâkini temin eder.
Demek ki hakka ve hayra ulaşmanın mükemmel bir şekilde icrâsı, aklın vahiyle terbiye edilmesini ve aklın tükendiği noktada îman olgunluğuna sahip bir kalbin devreye girerek onun eksikliğini teslîmiyetle telâfî etmesini gerektirir.
TEFEKKÜRÜN ÖNEMİ
Tefekkürün kıymeti de, onun tahassüsle takviye edilmesine, yani beyin ve kalp fonksiyonlarının âhenkli bir denge içinde işleyebilmesine bağlıdır. Sadece beyne ve akla ağırlık verilirse, insan belki iyi bir dünya adamı, yani menfaat insanı olabilir. Fakat kâmil bir mü’min olabilmek için, duyguların merkezi olan kalbin de mânevî terbiye ile eğitilip akla rehberlik etmesi îcâb eder. Çünkü hissiyat merkezi olan kalp, aklın tefekkürüne, tefekkür ise irâdeye yön verir. Bu demektir ki, irâdî fiillerin temel sâikı kalptir; orada yerleşip kök salan hislerdir. Bu bakımdan kalbin de ilâhî emirler çerçevesine oturtulması, diğer uzuvlardan daha ehemmiyetlidir.
Zira nefsânî arzular zemininde, gurur, kibir gibi kalbî marazların tasallutu altında ve selîm bir kalbin irşâdından mahrum hâldeki bir aklın tefekkürü, aslî mecrâsından çıkar; insanı, şeytan misâli azgınlığa ve sapıklığa sevk eder.
Mevlânâ Hazretleri buyurur ki: “Şeytanın aklı kadar aşkı da olsaydı, bugünkü İblis durumuna düşmezdi.”
Demek ki akıl, tek başına bir değer ifade etmez. Aklın dümenini ele alıp ona en doğru istikâmeti verebilmek için kalpteki hisleri mânen olgunlaştırmak îcâb eder.
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Tefekkür, Erkam Yayınları




15 Ağustos 2019 Perşembe

EN GÜZEL ŞÜKÜR İFÂDESİ

EN GÜZEL ŞÜKÜR İFÂDESİ


 0
Emr bi’l-ma‘rûf, nehy ani’l-münker, yani dînin iyi ve güzel gördüğü şeyleri tavsiye edip buna mukâbil kötülükten, günahlardan, şer ve bâtıldan men etmeye çalışmak da, her mü’minin aslî vazifelerindendir.
Mânen belli bir olgunluğa ulaşmış olan bütün sâlih müʼminler, sırf kendi kurtuluşlarıyla yetinmeyip etraflarında kurtarılacak başka insanlar ararlar. Zira kendi kurtuluşlarının, başkalarının da kurtuluşu için gayret etmekten geçtiğinin idrâki içinde yaşarlar. Bu vazifeyi, en tabiî bir îman mesʼûliyeti olarak görürler.
Diğer taraftan, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine lûtfettiği -başta îman ve Kurʼân olmak üzere- bütün nîmetleri onlardan mahrum bulunanlara ulaştırmaya çalışmak, kulun Rabbine en güzel bir şükür ifâdesidir.
ŞÜKÜR NEDİR?
Fakat Esʼad Erbilî Hazretlerinin de ifâde buyurduğu üzere;
Şü­kür sadece; «Yâ Rabbi, Sana şükürler olsun!» demek de­ğildir. Bilâkis Allâh’ın kendisine lûtfettiği (göz, kulak, dil, kalp, akıl, sağlık ve hayat başta olma üzere) bütün nîmetleri, yaratılış maksadı istikâmetinde kullanmak demektir.
Bununla birlikte şükrün en makbulü ise sârî olan, yani din kardeşlerine fayda veren (hizmetler ve ictimâî) ibadetlerden ibârettir.”
Hakkı ve hayrı tavsiye edip şer ve bâtıldan sakındırmaya çalışma hizmeti, ictimâî ibadetlerin en başında gelmektedir. Fakat bu hizmeti îfâ edecek müʼminlerin şahsiyet, karakter, hâl ve davranışları itibârıyla İslâmʼı temsil edebilecek keyfiyette olmaları, yani İslâmʼı evvelâ yaşayışlarıyla sergilemeleri şarttır.
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarından Hikmetler 1, Erkam Yayınları




13 Ağustos 2019 Salı

AKRABA ZİYARETİNİN ÖNEMİ

AKRABA ZİYARETİNİN ÖNEMİ

 0

İslam’da akraba ziyaretinin önemi nedir?
Kişinin akrabâ ve yakınlarıyla alâkasını devâm ettirmesi, onları koruyup gözetmesi, yâni sıla-i rahimde bulunması, dînimizin çok ehemmiyet verdiği esaslardan biridir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, akrabâları birbirlerine mîrasçı kılmış, birtakım haklar ve vazifelerle aralarındaki bağları kuvvetlendirmiştir.
AKRABA HAKKI İLE İLGİLİ HADİSLER
Akrabâ çevresi, insanı maddî ve mânevî kötülüklerden muhafaza ettiği gibi muhtelif hayır ve sâlih amellerin işlenmesinde de yardımcı olur. Peygamberler, tebliğlerine akrabâlarından başlamışlardır. Yine onlar, akrabâlarının desteğiyle tebliğ vazifelerine devâm etmişlerdir.[1] Meselâ Şuayb -aleyhisselâm-’ın azgın kavmi kendisine:
“…Eğer kabîlen olmasaydı mutlaka seni taşlayarak öldürürdük” (Hûd, 91demişlerdi.
Dolayısıyla müslüman, dînî ve dünyevî hususlarda yakınlarına faydalı olmak ve hayırlı işlerde onlardan istifâde edebilmek için akrabâlık bağlarını devâm ettirmeli ve “sıla-i rahim” vazifesini hiçbir zaman ihmâl etmemelidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“…Akrabâlık haklarına riâyetsizlikten sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (en-Nisâ, 1)
“…Anaya, babaya, akrabâya… iyi davranın…” (en-Nisâ, 36)
Cenâb-ı Hak, “rahim” diye adlandırılan akrabâlık bağına, Rahmân ism-i şerîfinden türeyen bir isim vermiş ve:
“…Ona riâyet edene Ben de iyilik ve ihsanda bulunurum. Onu koparanı da lutuf ve merhametimden mahrum bırakırım.” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Zekât, 45/1694)
Demek ki akrabâlarla münâsebetler, Cenâb-ı Hakk’ın Rahmân sıfatının bir tecellîsi olarak merhamet ve şefkat temelleri üzerinde binâ edilmelidir. Şu hadîs-i şerîf bu hususta mühim bir ölçü tâlim etmektedir:
“Akrabâsının yaptığı iyiliğe aynıyla karşılık veren, onları koruyup gözetmiş sayılmaz. Akrabâyı koruyup gözeten kişi, kendisiyle alâkayı kestikleri zaman bile, onlara iyilik etmeye devâm edendir.” (Buhârî, Edeb, 15; Ebû Dâvûd, Zekât, 45; Tirmizî, Birr, 10)
Bir sahâbî, fazîletli amellerin ne olduğunu sorduğunda, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisiyle alâkayı kesen akrabâlarıyla görüşmeye devâm etmenin, pek kıymetli davranışlardan biri olduğunu beyân etmiştir. (Ahmed, IV, 148, 158)
Diğer taraftan, sıla-i rahimde bulunmak, doğrudan îmanla alâkalı bir hâdisedir. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“…Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden kimse, akrabâsına iyilik etsin!..” buyurmuştur.(Buhârî, Edeb, 85; Müslim, Îmân, 74, 75)
Allah Teâlâ, sıla-i rahimde bulunan kullarını şöyle medhetmektedir:
“Onlar ki, Allâh’ın riâyet edilmesini emrettiği şeye riâyet ederler (sıla-i rahimde bulunurlar), Rablerinden korkarlar ve (bilhassa) hesâbın kötü olmasından endişe ederler.” (er-Ra’d, 21)
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, amcası Hazret-i Abbâs’ı medhederken:
“Bu Abbâs bin Abdülmuttalib, Kureyş’in en cömerdi ve akrabâlık bağlarına en çok riâyet edenidir.” buyurmuştur. (Ahmed, I, 185; Hâkim, III, 371)
Yine Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, iyilikte bulunmada gözetilmesi gereken sırayı şöyle beyân etmiştir:
“Harcamaya kendinden başla. Artanı çoluk-çocuğuna sarf eyle. Âilenden bir şey artarsa, bunu da yakınlarına harca. Bunlardan arta kalanı da sağındaki solundaki komşulara ver!” (Bkz. Nesâî, Zekât 60, Büyû 84; Müslim, Zekât 41)
Akrabâya yapılan infak için, hem sadaka hem de akrabâyı koruyup gözetme sevâbı vardır. (Tirmizî, Zekât, 26)
ÖMRÜNÜN UZAMASINI İSTEYEN AKRABASINI ZİYARET ETSİN
Sıla-i rahimin birtakım zorlukları da olabilir. Lâkin ona va’dedilen mükâfat, daha fazla ve daha büyüktür. Fahr-i Kâinât Efendimiz, akrabâ ile ilgilenmenin mükâfatlarından bir kısmını şöyle haber vermiştir:
“Rızkının çoğalmasını ve ömrünün uzamasını isteyen kimse, akrabâsını kollayıp gözetsin!” (Buhârî, Edeb 12, Büyû` 13; Müslim, Birr 20, 21; Ebû Dâvûd, Zekât 45)
Bundan daha güzeli de, sıla-i rahimin insanı Allah Teâlâ’nın muhabbetine eriştirmesidir. Bir kudsî hadîste Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“…Akrabâ ve dostlarıyla irtibâtını kesmeyenlere ve Ben’im için ziyâretleşenlere Ben’im de muhabbetim hak olmuştur.” (Ahmed, V, 229)
Bunun aksine, akrabâlarıyla bağını keserek onlarla ilgilenmeyen kişiler için de pek çok ilâhî îkaz ve tehditler vârid olmuştur. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“Onlar, Allâh’a söz verdikten sonra verdikleri sözü bozarlar, Allâh’ın gözetilmesini emrettiği kimselerle alâkayı keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte onlar, lânete uğramışlardır; cehennem de onlar içindir.” (er-Ra’d, 25)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Allah Teâlâ varlıkları yaratma işini tamamlayınca, akrabâlık bağı (rahim) ayağa kalkarak:
«–(Huzûrunda) bu duruş, akrabâlık bağını koparan kimseden Sana sığınanın duruşudur.» dedi. Allah Teâlâ:
«–Pekâlâ, seni koruyup gözeteni gözetmeme, seninle alâkasını kesenden rahmetimi kesmeme râzı değil misin?» diye sordu. Akrabâlık bağı:
«–Evet, râzıyım.» dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ:
«–Sana bu hak verilmiştir.» buyurdu.”
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunları anlattıktan sonra:
“–İsterseniz (bunu tasdik eden) şu âyeti okuyunuz!” buyurdu:
“Ey münâfıklar! Siz iş başına geçecek olursanız, yeryüzünde fesat çıkarır, akrabâlarla alâkanızı kesersiniz, değil mi? İşte Allâh’ın lânete uğrattığı, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimseler bunlardır.” (Muhammed, 22-23) (Buhârî, Tefsîru Sûre 47, Edeb 13, Tevhîd 35; Müslim, Birr 16)
Yine bu mevzûda Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Âhirette cezâsını ayrıca vermekle beraber, dünyada Allah Teâlâ’nın çabucak cezâlandırmasını en fazla hak eden günahlar, zulmetmek ve akrabâyı ihmâl etmektir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 43; Tirmizî, Kıyâme, 57; İbn-i Mâce, Zühd, 23)
“Her cuma gecesi insanoğlunun amelleri Allâh’a arz olunur. Fakat akrabâsıyla alâkasını kesen kimsenin amelleri kabul edilmez.”(Ahmed, II, 484)
“Yeryüzünde bir müslüman, Allah’tan bir şey dilerse, günah bir şeyi istemediği veya akrabâsı ile alâkasını kesmeyi arzu etmediği müddetçe Allah onun dileğini mutlaka yerine getirir veya ona vereceği şey kadar bir kötülüğü kendisinden uzaklaştırır.” (Tirmizî, Deavât, 115/3573; Ahmed, III, 18)
“Akrabâsıyla ilgisini kesen kimse cennete giremez.” (Buhârî, Edeb, 11; Müslim, Birr, 18, 19)
Bu âyet ve hadisler, sıla-i rahimin ehemmiyetini ortaya koymaktadır. Hattâ bu husus o kadar mühimdir ki, akrabâlar müslüman olmasalar bile, onlarla aramızda belli bir hukuk mevcuttur. Nitekim âyet-i kerîmede müslüman olmayan anne-babaya dahî iyilik yapılması ve dünyada onlarla iyi geçinilmesi emredilmektedir.[2]
Dipnotlar:
[1] Bkz. İbn-i Hibbân, Sahîh, Beyrut 1993, XIV, 86.
[2] Bkz. Lokmân, 15.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 2, Erkam Yayınları




11 Ağustos 2019 Pazar

11.08.2019 Tarihli Diyanet Bayram Hutbesi: KURBAN BAYRAMI


11.08.2019 Tarihli Diyanet Bayram Hutbesi: KURBAN BAYRAMI


Muhterem Müslümanlar!

Bugün Kurban Bayramı. Allah’a kulluğumuzu arz ettiğimiz, verdiği nimetlere şükrettiğimiz müstesna bir vakit. Hz. İbrahim’in imanını, Hz. Hacer’in sadakatini ve Hz. İsmail’in teslimiyetini kuşananlara Rabbimizin bir ikramı. Hacılarımızın Arafat’tan Müzdelife’ye, oradan da Mina’ya inip şeytanı taşladığı, ziyaret tavafı yapıp hacı olmanın huzur ve mutluluğunu yaşadığı mübarek bir gün. Bugün, İslam’ın nişanelerinden olan kurban ibadetini eda ederek Rabbimize yaklaştığımız nadide bir zaman dilimi. 


Aziz Müminler!

İşte böyle bir bayram sabahında, Resûl-i Ekrem (s.a.s) bayram namazını eda etmek üzere evinden çıktı. Namazın kılınacağı Musallâ’ya varınca ashabına şöyle seslendi:  “Bugün ilk işimiz, bayram namazını kılmak, sonra da kurban kesmektir. Böyle yapanlar sünnetimize uygun davranmış olur.”1

Resûlüllah (s.a.s), ashabına bayram namazını kıldırdıktan sonra îrâd ettiği hutbede, ümmetine şu müjdeyi verdi: “Âdemoğlu kurban günü Allah katında kurban kesmekten daha güzel bir amel işlemez. Kurban, kıyamet günü boynuzları, kılları ve tırnaklarıyla sevap olarak gelir. Kurban, henüz kanı yere düşmeden, Allah tarafından kabul edilir. Bu sebeple kurban kesme konusunda gönlünüz hoş olsun.”2

Namaz ve hutbenin ardından sıra kurban kesmeye gelmişti. Rahmet Peygamberi (s.a.s), kurbanlık hayvanlara eziyet edilmemesi, onlara şefkat ve merhamet gösterilmesi hususunda müminleri şöyle uyardı: “Allah, her konuda ‘ihsan’ ile yani güzellikle davranmayı farz kılmıştır. Öyleyse kim kurban kesecekse bunu en güzel biçimde gerçekleştirsin.”3 Sevgili Peygamberimiz kurbanını kıbleye doğru yatırdı, besmele çekti, tekbir getirdi ve şu ayetleri okudu:
“Ben hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratan Allah’a çevirdim. Ben Allah'a ortak koşanlardan değilim. Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.”4


Kıymetli Müslümanlar!

Bayram günlerini tıpkı Resûlüllah’ın bize öğrettiği gibi sünnet-i seniyyeye uygun biçimde idrak edelim. Arefe günü sabah namazıyla başladığımız ve bayramın dördüncü günü ikindi namazıyla sona erecek olan teşrik tekbirlerini unutmayalım.

“Temizlik imanın yarısıdır”5 buyuran Resûl-i Ekrem’in ümmeti olarak, çevre temizliğine özen gösterelim. Kurbanlık hayvanımızdan çıkabilecek kistli, hasta görünümlü et ve sakatatları mutlaka derin çukurlara gömelim. Zira sokak hayvanlarının bu etleri yemesi, hastalığın hayvanlar aracılığıyla insanlara bulaşmasına sebep olmaktadır. Ayrıca et kesim ve taksimini muhakkak temiz ortamlarda yapalım.


Değerli Müminler!

Bayramlar infak, ikram ve yardımlaşma günleridir. Kurbanlarımızda komşunun, akrabanın, yoksulun, yetimin ve muhtacın hakkını gözetelim. Verdiğimiz kadar kazandığımızı, paylaştığımız kadar zenginleştiğimizi unutmayalım.

Bayramların özü sıla-i rahimdir. Bayram günlerini sadece bir tatil fırsatı olarak görmeyelim. Anne babamız başta olmak üzere büyüklerimizi ziyaret edip hal ve hatırlarını soralım. Vereceğimiz hediyelerle küçüklerimizi sevindirelim. Bayram neşesine hastaları, yaşlıları ve yalnızları ortak edelim.


Aziz Müslümanlar!

Bayramlar affetme ve kucaklaşma günleridir. Bu günleri fırsat bilerek, kardeşliğimize gölge düşüren çekişmelere, dargınlıklara ve küskünlüklere son verelim. Bayramın huzur ve kardeşlik iklimini hep birlikte yaşayalım.

Hutbeme son verirken aziz milletimizin ve tüm İslam âleminin Kurban Bayramını tebrik ediyorum. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerimize olsun. Bayramımız, hepimiz için nice güzelliklere vesile olsun.

1 Buhârî, Îdeyn, 3.
2 Tirmizî, Edâhî 1.
3 Müslim, Sayd, 57; Ebû Dâvûd, Dahâyâ, 10-11.
4 En’âm, 6/79, 162-163; İbn Mâce, Edâhî, 1.
5 Tirmizî, Deavât, 86.

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü


http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx



Hikaye: Allah Kerim!


Beş yıl önce yazmışız

Kurban bayramınızı tebrik eder, Sevdiklerinizle beraber, sağlık ve afiyet içinde, nice bayramlar geçirmenizi Cenab-ı Hakk'tan niyaz ederim...

 https://celal1973.blogspot.com/2014/10/hikaye-allah-kerim.html

************

Hikaye: Allah Kerim!


 

Bu bayram günü güzel bir hikaye paylaşacağım. Hikaye gerçek midir bilemiyorum ama kitabımda bahsettiğim, babamın babası Faik Çelik dedemin yaşadığı olaya çok benziyor.

 

ÖNCE HİKAYEYİ OKUYUNUZ, DEVAMINDA SİZE HAYATIMI ANLATTIĞIM KİTABIMDAN RAHMETLİ FAİK DEDEMİN (1926-1991) YAŞADIĞI O OLAYI DA PAYLAŞACAĞIM...

 

SİZ, A EVET ÇOK BENZİYOR DİYECEKSİNİZ, ÖNCE İŞTE O HİKAYE:

 

YILLARIN marangozuydu. Saçlarını o küçük atölyesinde ağartmıştı. Eskisi kadar işi yoktu artık. Fabrika mamulü eşyalar piyasayı istila etmişti. El işi özel imalat meraklıları dışında kimse gelmiyordu dükkânına.

 

Hani neredeyse birer sanat eseri olan masalar, sehpalar, kitaplıklar yapar, geçimini bununla sağlardı. En iyi tahtaları kullanır, görülmedik bir özenle çalışırdı.

 

Tahta mı gerekiyor, keresteciye mutlaka kendisi gider; ceviz, gürgen, çam cinsinden en iyi tahtaları bizzat seçip alırdı. Üzerlerinden en az bir yıl geçmedikçe bu tahtaları asla kullanmaz, kurumalarını beklerdi.

 

Bu yüzden de yaptığı eserlerinde en küçük bir ayrılma, eğilme, bükülme olmazdı. İmal ederken pek az çivi kullanırdı, "Demir çivi eşyanın ömrünü kısaltır" derdi.

 


İşinde gayet titizdi. Az konuşur, sorulan sorulara kısa cevaplar verir, ücret konusunda hiç pazarlık etmezdi. Tanıyanlar bilirlerdi bu huyunu, tanımayan müşteri gelir de fiyata itiraz ederse, sözü uzatmaz,

 

"Ben hakkımdan fazlasını istemem" der, pahalı geliyorsa başka bir marangoza gitmesini söylerdi. Sinirliydi biraz, bu huyunu bilir, kimseyle tartışmamaya çalışırdı.

 

Sabah namazından beri çalışıyordu. Bir hayli yorulmuştu. Sipariş edilen bir masayı daha bitirdikten sonra, "Bugünlük bu kadar yeter" deyip oturdu.

 

Kurban bayramına üç gün kalmıştı, kurbanlık alması gerekiyordu. "Bir bardak çay içeyim de ondan sonra giderim" dedi. Kendi kendine konuşurdu yalnız zamanlarında. Emektar aletleriyle sohbet ederdi bazen. Bunlar onun organları gibiydi.

 

İki dükkân ötedeki çay ocağına gitti, selam verip bir sandalyeye oturdu. Onun her zaman "orta açık çay" içtiğini bilen garson, sormaya bile lüzum görmeden getirdi çayını. Şekeri karıştırırken, kendisi gibi emektar ustalardan biri olan arkadaşı kapıda belirdi. Sonra da gelip yanına oturdu.

 

Tornacıydı adam. Son zamanlarda iyice yaşlanmış, işini göremez olmuştu. Dalgındı, hüznün resmi mürtesemdi yüzünde. Söz kurbandan açıldı, konuştular bir iki satır.

 

"Biraz sonra gidip kurbanlık alacağım" dedi marangoz. Tornacı dalgın gözlerle marangozun yüzüne bakıyordu. Söyleneni işitiyor ama anlamıyordu. Marangoz farkına vardı bunun:

 

"Canın sıkkın" dedi.

"Evet."

"Sebep?"

"Bir talebe var... Üniversitede okuyor."

"Ne var bunda?"

"Önüm sıra yürürken birden yere yıkıldı çocuk."

"Niye?"

"Kaldırdım hemen. Sebebini sordum. Önce söylemek istemedi. Israr ettim... Açlıktan başı dönmüş..."

"Kimi kimsesi yok mu peki?"

"Gurbet hali, bilirsin. Arkadaşları var gerçi. Bizim binanın bodrum katında kirada oturuyorlar. Hepsi memleketlerine gitmişler."

"Bu niye gitmemiş?"

"Gidememiş. Para beklemiş ama gelmemiş parası. Ailesi fakirmiş anlaşılan, gönderememişler. Cebindeki üç beş kuruş da bitince aç kalmış. Kimselere söyleyememiş derdini."

 

Marangoz şakaklarını ovdu bir süre. İri bir eli, nasırlı parmakları vardı. Âdetiydi, canı sıkıldı mı iyice bastırarak alnını, şakaklarını, göz çukurlarını ovardı. Tornacıyı ilk kez görüyormuş gibi bakarak sordu:

 

"Sen ne yaptın peki?"

"Ne yapacağım" dedi Tornacı, "aldım eve götürdüm. Allah ne verdiyse beraber yedik. Lakin fazlasını yapamadım. Benim de meteliksiz zamanıma rast geldi. Kalktım buraya geldim, belki bir iş çıkar diye."

 

"Çıktı mı peki?"

Tornacı "Nerde o eski günler!" dercesine elini sallayıp sustu. Önüne konan çayı karıştırmaya başladı. Şeker atmayı unutmuştu.

 

Marangoz da susuyordu. Bir yanda evde kurban bekleyen hanımı vardı, öte yanda parasızlıktan yere yıkılan bir garip talebe. Elini cebine attı, bütün parasını çıkarıp tornacıya uzattı:

 

"Götür ver!" dedi, "Söyle ona, memleketine gitsin."

Tornacı hayretle baktı:

"Hepsini mi?"

"Hepsini."

"Kurban alacaktın hani?"

"Allah kerim!" dedi Marangoz, başka da bir şey söylemedi.

 

Uzunca sustular. Tornacı parayı cebine koyup gitti. Marangoz da atölyeyi kapatıp evin yolunu tuttu. Yürüyerek gitmek zorundaydı, son parasını da çaycıya vermişti çünkü.

 

Evde, "Kurbanlık almadın mı Bey?" diyen hanımına da Tornacıya verdiği cevabı verdi:

"Allah kerim!"

Kadın başka soru sormadı. Tanırdı kocasını. Sessizce sofra hazırlamaya başladı.

 

İkinci gün tekrar atölyesine gitti Marangoz. İş elbisesini giyip tezgâhının başına geçti. Çam ve tutkal kokuyordu atölye.

 

Yıllardır bu kokuyla yaşamıştı. Bu koku elbisesine de siner, her nereye gitse onunla gelirdi. Eline planyayı aldı, işe başlayacaktı ki kapıda bir adam belirdi:

"Merhaba usta!"

"Merhaba!"

 

Adam eşikte duruyordu, arkası güneşe dönük olduğu için yüzü iyi seçilmiyordu. Marangoz tanıyamamıştı. Adam anladı durumu, bir iki adımda içeriye girdi.

"Beni tanıyamadın galiba."

"Evet."

 

"Üç ay kadar önce sana bir iş yaptırmıştım. Çalışma odam için masa, sehpa, kitaplık falan... Paranın bir kısmını vermiş bir kısmını sonraya bırakmıştım. Şimdi hatırladın mı?"

"Hatırlar gibi oldum. Gebzeliydin galiba."

"Evet... Ya usta, kusura bakma, parayı geciktirdim. Bir türlü yolum düşmedi buralara. Sen de arayıp sormadın."

 

Cebinden bir deste para çıkartıp uzattı Marangoza:

"Buyur. Bayram yaklaştı, lazım olur. Hakkını helal et."

Marangoz parayı alıp tezgâhın üstüne koydu.

"Buyur bir çay iç" dedi.

"Sağ ol usta, başka zaman. Arabayı çalışır vaziyette bıraktım. Bana müsaade."

Ustanın elini sıkıp gitti adam.

Marangoz parayı saydı.

 

Kurban bayramı için ayırıp da sonra Tornacıya verdiği paranın tam iki katıydı!

 

En küçük bir hayret ifadesi belirmedi yüzünde.

 

Hafifçe gülümsedi ve "Allah kerim!" dedi.

 

*********************




Babamın babası dedem Faik Çelik (1926-1991)

 
Evet, işte kitabımdan dedemin yaşadığı olay:

 

“ Dedemin, İsa dedemden kalma bir çiftliği varmış. Hepsini kalbinin temizliğiyle, herkese iyilik yaparak cömertliğiyle harcamış. Ama Allah onu hiç bir zaman darda bırakmamış. Babamın anlattığına göre dedem bir ara maddi olarak çok sıkışmış.
Düşüncelere daldığı biran kapı çalınmış. Kapıyı açınca karşısındaki tanıyamadığı adam şöyle demiş: “Faik ağa geçen yıl senden bir miktar borç almıştım, ancak toparlandım, aldığım borcu şimdi geri ödemek istiyorum. ”


Allah rahmet eylesin. Yattığı yer nur, mekanı cennet olsun. “

 

 


 
https://celal1973.blogspot.com/2014/10/hikaye-allah-kerim.html



 

9 Ağustos 2019 Cuma

09.08.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: MÜMİN: HUZURLU TOPLUMUN TEMİNATI


09.08.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: 
MÜMİN: HUZURLU TOPLUMUN TEMİNATI


Muhterem Müslümanlar!

Bir toplumu ayakta tutan ve huzur içinde yaşamasını sağlayan en temel ilke adalettir. “Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz.”1 ayeti, mümin olmanın hak ve adaletten yana olmayı gerektirdiğine işaret eder. Adalet aynı zamanda sosyal hayatın en önemli denge unsuru ve teminatıdır.  

Toplumda huzurun gerçekleşmesi için vazgeçilmez olan diğer bir ilke, güvendir. Mümin, Muhammedü’l-emîn olan Peygamberini model alarak, inanan-inanmayan bütün insanlara güven telkin eder. Çünkü Allah Resûlü (s.a.s) onu şöyle tarif etmiştir: “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir. Mümin de insanların canları ve malları konusunda kendisine karşı emniyet hissettikleri kişidir.”2


Aziz Müminler!

Huzurlu ve güvenli bir toplum inşa etmenin bir diğer ilkesi de doğruluktur. Samimi ve dürüst olmak, mümin olmanın bir gereğidir. Mümin, açık sözlü ve şeffaftır. İçi dışı birdir. Niyeti ve amelleri birbiriyle tutarlıdır. Yüce Rabbimizin   َتْرِمُا آَمَ كْمِقَتْاسَ  ف “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”2F3 emrine uygun olarak sırat-ı müstakimden ayrılmamak müminin şiarıdır. Mümin yalan söylemez, iftira atmaz, kul hakkına el uzatmaz!


Kıymetli Müslümanlar!

Bir toplumun beraberlik şuurunu zedeleyen ve tefrikaya kapı aralayan en zararlı davranışlardan biri ise sû-i zandır. Sû-i zan, delilsiz ve temelsiz bir şekilde önyargılarla insanları karalamak, kötü düşünceler üzerine zan bina etmektir. Hâlbuki müminlerin canları ve malları gibi, onur ve haysiyetleri de birbirlerine emanettir. Aralarındaki ilişkide kardeşlik hukuku, kardeşlik ahlakı hâkim olmalıdır.

Mümin kardeşine hüsn-i zan yani iyi niyet beslemek imanın gereğidir. Rabbimiz hutbemin başında okuduğum ayet-i kerimede müminleri şöyle uyarmıştır:  ٌ مْثِ اِّنَّ الظَضْعَ بَّنِ اِّۘنَّ الظَنِ مًيرا۪ثَوا كُبِنَتْوا اجُنَمٰ اَين۪ذَّا الَهُّيَا آَ ي “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü öyle zanlar vardır ki günahtır...”4 


Değerli Müminler!

İslam dini, sû-i zannı yasakladığı gibi insanların gizli hallerini araştırmayı ve ifşa etmeyi de yasaklamıştır. Birbirini çekiştirmeyi, birbirinin arkasından kötü konuşmayı, kardeşinin ayıp ve kusurlarını ortaya dökmeyi haram kılmıştır. Çünkü bütün bu kötü huylar, fitne ve fesadın yaygınlaşmasına, birbirine güvenmeyen bireylerin huzursuz ve düzensiz bir toplum oluşturmasına sebep olur. Böyle bir toplumun ayakta kalmasına ve geleceğe umutla bakmasına imkân yoktur. 

Yüce Allah,
 ًۜ ضاْعَ بْمُكُضْعَ بْبَتْغَ ي�ََوا وُسَّسَجَ تَ �َ و “Birbirinizin gizliliklerini araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın…”5 emriyle bizi bu konuda hassas davranmaya davet etmiştir. Aksi halde varılacak yer dünyada hüsran, ahirette ise pişmanlıktır. Nitekim Cenâb-ı Hak, sözün doğru ve güzelini söylemeyen müminlerin arasını şeytanın bozacağını bize şöyle haber vermektedir: “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler; çünkü şeytan aralarına girer. Kuşkusuz şeytan insanların apaçık düşmanıdır.”6 



Muhterem Müminler!

Sevgili Peygamberimiz “Her duyduğunu söylemesi kişiye yalan olarak yeter!”7 buyurur. Doğruluğunu araştırmadan bir bilgiyi paylaşmak, asılsız sözlerin yayılmasına, yalan ve iftiranın beslenmesine alet olmaktır. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:                         وآُنَّيَبَتَ فٍأَبَنِ بٌقِاسَ فْمُكَاءَٓ جْنِوا آُنَمٰ اَين۪ذَّا الَهُّيَا آَ ي “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın.…”8

Bir mümin, sorumsuz ve şuursuzca yayınlanan asılsız haber ve yorumlara itibar etmez. Masum insanların şeref ve haysiyetine söz söylemekten, ateşten kaçar gibi uzak durur. Her söylediği sözün, her yazdığı yorumun, her yaptığı işin bir hesabı olduğunu bilir. Rabbimizin şu ayetini hayat düsturu edinir: “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.”9


Aziz Müslümanlar!

Huzurlu, güvenli ve güçlü bir toplum inşa etmek için kitabımız Kur’an-ı Kerim’e, Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.s)’in sünnetine tabi olalım. Tevhit bilincini, kardeşlik şuurunu ve güzel ahlakı önce ailelerimizden başlamak üzere çevremize yayalım, yaşayalım ve yaşatalım. Aramızdaki bağları zayıflatacak, bizi birbirimize güvenemez hale getirecek her türlü davranıştan uzak duralım. Eşlerin, anne babaların, çocukların, amirin, memurun, işçinin, işverenin, komşunun, akrabanın, dostun, arkadaşın, kısacası toplumun bütün bireylerinin birbirine güven duyduğu huzurlu bir ortam için hep birlikte emek verelim.

Peygamber Efendimizin şu uyarısını bir an olsun aklımızdan çıkarmayalım: “Birbirinizden nefret etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları kardeş olun.”10


Muhterem Müminler!

Kurban Bayramına yaklaşırken önemli bir hatırlatmada bulunmak istiyorum. Birçoğumuz bugünden itibaren bayramı sevdiklerimizle geçirmek için yola çıkacağız. Gidiş ve dönüş yollarındaki yoğunluk her zamankinden daha fazla dikkatli olmamızı gerektirmektedir. Zira hız ihlali, hatalı sollama, yakın takip, yorgunluk gibi sebeplerle meydana gelen kazalarda nice insanımız can vermekte, nice ocaklar sönmektedir. Bu noktada bütün kardeşlerimizi trafik kurallarına uymaya, sabırlı, anlayışlı ve dikkatli davranmaya davet ediyorum.                                                          
 

1   Mâide, 5/8.
2   Tirmizî, İman, 12.
3   Hûd, 11/112.
4   Hucurât, 49/12.
5   Hucurât, 49/12.
6   İsrâ, 17/53.
7    Ebû Dâvûd, Edeb, 80.
8   Hucurât, 49/6.
9   İsrâ, 17/36.
10  Buhârî, Edeb, 62.

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü


http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx