25 Mart 2014 Salı

Düşündüren ayetler

Düşündüren ayetler


( Enbiya suresi 10. ayet )
"Yemin olsun, size bir Kitap gönderdik ki, öğüt ve uyarınız/zikriniz/şerefiniz yalnız ondadır.
 Hâlâ aklınızı çalıştırmayacak mısınız?"


( BAKARA suresi, 188. ayet )
"Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin.
 İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere
 (işbaşındakilere) (rüşvet olarak) vermeyin."


(Nisa Suresi, 2. Ayet )
"Yetimlere mallarını verin.
 Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin.
 Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin.
 Çünkü bu, büyük bir günahtır."


( NİSA Suresi, 29. ayet )
"Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin.
 Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka.
 Kendinizi helak etmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir."


( Kaf suresi 16 ayet )
"Ve andolsun ki insanı Biz yarattık.
 Ve nefsinin ona ne vesveseler vereceğini biliriz.
 Ve Biz, ona şah damarından daha yakınız."


( MÂİDE suresi, 38. ayet )
"Hırsızlık eden erkek ve kadının,
 Yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin.
 Allah izzet ve hikmet sahibidir."


( Şuara Suresi 181.183 ayet )
"Ölçüyü, tartıyı tam yapın, eksiltenlerden olmayın.
 Doğru dürüst tartıyla tartın.
 İnsanların mallarının değerini normal fiyatların altına düşürmeyin
 ve yeryüzünde fesatlık yapmayın."



Ağlama Ey Ömer!



Ağlama Ey Ömer!
 
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Sizi huzurumuza yaklaştıracak olan ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız. İman edip iyi amelde bulunanlar müstesna; onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükâfat vardır. Onlar (cennet) odalarında güven içindedirler.” (Sebe’, 37)
​​
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Bir şeyi sevmen seni kör ve sağır eder.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 116; Müsned, V, 194; VI, 450)
Ömer b. Hattâb (ra) bir gün Rasûlullah (sav)’in evinde huzuruna vardı. O’nu tavanı düşük bir odada bir hasırın üzerinde buldu. Hasır yan tarafına iz yapmıştı. Hz. Ömer (ra) ağladı. Hz. Peygamber (sav): “Neden ağlıyorsun, ey Ömer?” diye sordu.
Hz. Ömer: “Kisra ve Kayser ipek döşeklerde yatıyor, tahtlarda oturuyor. Sen ise bu tavanı düşük odada kalıyorsun ve hasır da yan tarafına iz bırakmış!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav):
“Ey Ömer! Hasırın yan tarafıma iz yapmasına gelince, sonrasında yumuşaklık olan sertlik ne güzeldir. Bu odanın tavanının düşük olmasına gelince, kabrin tavanı bundan daha alçak olacaktır. Biz dünyayı dünya ehline bıraktık, onlar da âhireti bize bıraktılar. Benim ve dünyanın benzeri sıcak bir yaz gününde yolculuk yapan bir süvari gibidir. Sıcaktan bunalan bu süvari bir ağacın altında biraz gölgelenir. Sonra yola koyulur ve orayı terk eder.(Buhârî, Libas 31; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 165.)

--

Ateşe odun atar duruma girmemek


AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

Ateşe odun atar duruma girmemek

 
 
Hazreti Enes (ra), dinlediği bir hadis-i şerifi şöyle naklediyor:
 
 
Resulûllah (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretleri buyurdu ki:
 
-“Kardeşin zalim de olsa, mazlum da olsa ona yardım et!”  
 
Bu hadisi dinleyenlerden biri sordu:
 
-“Ya Resulallah! Kardeşim mazlum olursa ona yardım ederim. Ama zalim olursa ona nasıl yardım edeceğim?”
 
Aleyhissalatü vesselam Efendimiz, bu soruya şöyle cevap verdi:
 
-“Zalim kardeşini yaptığı zulümden alıkoyarsan, ona yardım etmiş olursun!..” [Buhari)
 
Evet, zalim kardeşini yaptığı zulümden alıkoyarsan ona yardım etmiş olursun!
 
Diyelim ki kullandığı ağır diliyle zulmeden kardeşin, sevip hürmet ettiğin muhterem maneviyat büyüğüne tenkit sınırlarını aşan aşırılıkta itham ve isnatlarda bulunuyor, kılıç yarasından da derin dil yaraları açıyor.  
 
Bu kabul edilemez itham ve isnatlar karşısında akla geliyor ki, ben de ona aynı seviyede aynı aşırı üslupla karşılık verip de açılan yaraların acısını bir ölçüde tedavi edip azaltayım.
 
İşte burada verilecek haklı cevabın üslubuna dikkat etmek gerekiyor. Üslubumuz zalimi zulmünden alıkoyup açılan yaraları tedavi mi ediyor, yoksa yeni yaraların açılmasına mı sebep oluyor, bunu hesap etmek icap ediyor.
 
Çünkü bu yaralayıcı üslubun sahibi bir fitne ateşi yakmış oluyorsa, biz de aynı sertlikte mukabelede bulunarak onun yaktığı ateşe odun atmış, ateşi daha da alevlendiren durumuna girmiş oluyoruz.
 
 Halbuki biz, yangını daha da alevlendirmeyi değil, söndürmeyi görev biliyor, bunu ülke menfaatine görüyoruz.
 
Nitekim bunca itham ve isnatlara maruz kalan o muhterem maneviyat büyüğü de verdiği cevaplarında sadece “Bu üslubu yakıştıramadım.” demekle yetiniyor, yakılan ateşe odun atmaya asla yönelmiyor, ileride bir araya gelince örnek olacak nezakette ve zarafette yumuşak üslup kullanmayı tercih ediyor,
 
“İncinseniz de incitmeyin, kırılsanız da kırmayın.” diyecek kadar da yüce bir fazilet ve feragat örneği sunuyor.
 
Bu fazilet ve feragat örneği de bize ümid veriyor. Bugün bizler bir incinme ve incitmenin ötesinde ithamlara maruz bırakılsak da, yarın kardeşliğimizin gereğini yerine getirerek musafaha edip, kucaklaşacağımız günlerin de geleceğine ümitle bakıyoruz.
 
Kimse bu kardeşler bundan sonra bir araya gelemez diye yeis veren bir iddiada bulunmamalıdır, diye düşünüyoruz. Zaten hadis-i şerifte:
 
- Ya hayır söyle, ya sükut eyle! diye ikazda bulunuluyor.
 
Bu sebeple muhterem büyüğümüz gibi kardeşlik duygusunun yaşanmasına yardım eden hayırlı sözler söylemeli, birlik beraberliği sağlayacak üsluptan uzak durmamalıyız.
 
Nitekim ayet-i kerimenin ikazı da kulağımızda böyle yankılanmaktadır:
 
-Müminler kardeştirler! Kardeşler arasında bir anlaşmazlık çıkarsa araya girip düzeltmek yine mümin kardeşlere düşer!.. (Hucûrat)
 
Demek ki müminler, araya girip kucaklaştırmakla görevlidirler, yangına odun atarak alevi yükseltmekle değil...
 
Müslim’de geçen hadis-i şerifte ise hemen hepimize kardeşlik uyarısında bulunularak buyruluyor ki:
 
-Birbirinize suizanla bakmaktan sakının, çünkü sözlerin en kötüsü, suizanla söylenen sözlerdir!
 
 -Kardeşlerinizin gizli kalmış ayıplarını, kusurlarını araştırıp ilan etmeyin!
 
-Birbirinize karşı üstünlük taslayarak böbürlenmeyin.
 
-Birbirinizden yüz çevirip arkanızı dönmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun kardeş!” (Müslim)
 
-Fatebiru ya ülil ebsar! Düşünün ey basiret sahipleri! Saygılı üslubunuzla kardeşliğinize destek mi veriyorsunuz, yoksa saygısız üslubunuzla köstek mi oluyorsunuz?
 
 

24 Mart 2014 Pazartesi

Efkan Vural - Herşeye rağmen yaşamak çok güzel-4

Efkan Vural - Herşeye rağmen yaşamak çok güzel-4

Sevgili Efkan Vural hocam, naçizane fakiriniz hakkında yazısına şöyle devam etmiş...
Sevgili hocam bunları çok güzel özetlemişsin Allah razı olsun.

Değerli arkadaşlar, benim namaza başlamam da kıymetli Efkan hocamın çok büyük destekleri oldu. Seni çok seviyorum hocam. Allah bizi, sevdiklerimizle birlikte cennette de komşu etsin...

http://blog.milliyet.com.tr/herseye-ragmen-yasamak-cok-guzel-4/Blog/?BlogNo=454214


Herşeye rağmen yaşamak çok güzel-4


Herşeye rağmen yaşamak çok güzel-4
 
Çevremiz güllerle dolsun, gül kokusu olsun


Bu Yazı dizisinde, Engelli komşum Celal ÇELİK’in  hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını beğeniyle sizlere sunmak istiyorum:

Allah’ın varlığı
Hep Allah’ın varlığını tefekkür ederdim. Sadece şu açıdan bir düşünce bile beni kendime getirdi. Bir gözlük kendi kendine olamaz. Mutlaka yapan bir ustası vardır.

Peki en gelişmiş kameralardan daha mükemmel gözü yapan bir sanatkar yok mudur ? Gözlüğü alırken ustaya teşekkür ediyoruz. Peki neden gözümüzü yaratana teşekkür etmiyor.

Şeytan ne yapar
Şeytanın hiçbir gücü yokmuş, sadece tek yaptığı insanların kalbine kötü düşünceler fısıldamakmış. Buna uymak ise kişinin kendi iradesine bağlıdır.

Anne baba hakkı
Allah annemden ve babamdan binlerce razı olsun. Onlara uzun ömür versin. Bana bugüne kadar engelli olduğumu hissettirmemeye çalıştılar.

Anne ve babaya itaat ve hürmet Allah’ın emridir. Ben onlara sürekli dua ederek hizmet etmeye çalışıyorum.

Dünya, Kabir ve  Mahşer
Derler ki, dünya çalışma sahasıymış, kabir dinlenme sahasıymış, mahşer ise dünyadaki çalışmanın ücretinin ödeneceği yerdir.

Kader
Merhameti sonsuz Rabbim bana da güzel kader çizecektir, eminim. Ondan gelene razıyım.

Şükretmek
Yine o kadar çok şükretmek gereken şey var ki, merhametli annem, babam ve kardeşlerim var. İşim var arabamız var, gözlerim görüyor. Müzik dinleyebiliyorum. Ağzımın tadıyla pilav yiyebiliyorum. Düşünüyorum… En önemlisi iman nimeti verildi.

Birisi bize küçük bir hediye verse veya iyilik yapsa bile defalarca teşekkür ediyoruz. Ay başında  elektrik  veya doğalgaz faturasını ödemeyince hemen kesiyorlar.
Acaba güneşin ısısı ve ışığı  bedava mı ?

Namaz
Namaz her şart altında farzmış. İster kör, ister sağır, ister tekerlekli sandalyede ister yatalak ol ve hatta savaşta bile namaz  kılmak farzdır. Şimdilerde ise ağlayarak kıldığım beş vakit namaz bile Allah’ın verdiği nimetlere şükür için azdır, diye düşünüyorum.

Namaz kalbime öyle huzur dolduruyor ki... Namazımı kılarken Allah’ın büyüklüğünü ve engin merhametini düşünüyorum. Allah’ım sen dünyayı kendi etrafında basket topu gibi çeviriyorsun. Üstelik motorsuz ve elektriksiz..

Ya Rabbi ! Ben bilmeden gücü her şeye yeten sana karşı günah işlemişim. Affet Rabbim senin affın merhametin boldur. Sen kovarsan başka gidecek kapı yok deyip bu düşüncelerle gözyaşımı tutamıyorum. Namaz kılmadan geçmiş senelerime yanıyorum, acıyorum.

Hastalık, İmtihan Dünyası
Bildiğiniz gibi bu dünya fanidir. Kur’an’da Allah’ın bildirdiğine göre biz bu dünyaya eğlence için değil,Allah'ı tanıyıp sevmeye ve severek kulluk yapmaya gönderilmiştik.

Allah o kadar merhametli ki sevdiğim bir alimin deyimiyle doğru yolu bulmamız için Peygamber ve insan kullanma kılavuzu olan  Kuran-ı Kerim'i göndermişti...

Bütün kalbimle inanıyorum ki Allah beni sevdiği ve kendi irademle doğru yolu bulabilmem için bana hastalık vermişti. Ve yine eminim ki gün gelecek, Allah bana şifa verecek inşallah.

Hastalık verdim sabretti. Şimdi de sağlıklı olunca sabredip günahlara girecek mi acaba diye imtihan yapacak. Bu dünya sınav yeri değil mi? Neden olmasın?

(Devamı 28/03/2014 Cuma)

Efkan Vural

http://blog.milliyet.com.tr/herseye-ragmen-yasamak-cok-guzel-4/Blog/?BlogNo=454214

 

İyiliğin Karşılığı



İyiliğin Karşılığı
 
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez. (Kulun yaptığı iş, eğer bir kötülük ise, onun cezasını adaletle verir.) İyilik olursa onu katlar (kat kat arttırır), kendinden de büyük mükâfat verir.” (Nisâ, 40)
​​
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Müslüman, diğer Müslümanların dilinden ve elinden emin olduğu kişidir.” (Buhârî, Îman 4,5, Rikâ, 26; Müslim, Îman, 63,65; Ebû Dâvûd, Cihâd, 2; Tirmizî, Kıyâme 52, Îman 12; Nesâî, Îman

--

23 Mart 2014 Pazar

Barış Manço Türk Okullarını anlatıyor


Barış Manço Türk Okullarını anlatıyor

Türkçe olimpiyatlarını unutun artık diyor sayın BB.

Türk bayrağını dünyanın 160 ülkesinde dalgalandırıp istiklal marşını ezberleten fedakar yiğit Anadolu gönüllüleri ile ilgili Merhum Barış Manço'nun yaşadığı bir olay herhalde bunları açıklayıcı nitelikte :


"  - Tayland'da tutuklanıp hapse atıldık. Bize geçmiş olsun demeye dört tane delikanlı geldi. Allah'ın Tayland'ında oranın Artvin'i olan bir şehirden...

 - Bunlar oradaki Fatih Koleji'ndeki dört tane öğretmendi. 4 delikanlı ! "Bizler buradaki Fatih Koleji'nden.." dediği anda benim itikadım sarsıldı.

  - "Bir dakika bir dakika" dedim. "Burası Tayland, Tayland'da sınır bir şehir, n'apıyorsunuz?" dedim. O da : "Ağabey bizim burada Fatih Kolejimiz var, öğrencilerimize burada Türkçe eğitim yapıyoruz..." dedi.

  - Bu bir örnek sadece. Bunu iki binle çarpın. Ben bunları görüyorum. Kuala Lumpur'dan Manila'ya kadar.

 - Kopenhag'da da var, Londra'da da var. Bu harika bir eğitim seferberliğidir ve bunlar birer yansımasıdır..."

​Bu anektodu Barış Mançonun ağzından dinleyin=


https://www.youtube.com/watch?v=MFZBQwy2KOw

22 Mart 2014 Cumartesi

Allah’a Şirk Koşma!




Allah’a Şirk Koşma!
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Kendisine ortak koşmaksızın Allah'ın hanifleri (O'nun birliğini tanıyan müminler olun). Kim Allah'a ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürüklemiş (bir nesne) gibidir.” (Hacc, 31)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Param parça edilsen, ateşlerde yakılsan bile, sakın hiçbir şeyi Allah’a şirk koşma!..” (İbn-i Mâce, Fiten, 23)

--

Hadisler ve Ayetler Işığında İslamda Tesettür Nasıl Olmalıdır ?


Hadisler ve Ayetler Işığında  İslamda Tesettür Nasıl Olmalıdır ?

 
Aşağıdaki bu yazıyı okuyun, ama geçen hafta Fatih Yağcı kardeşim bir sohbet yayınladı.
Ben bu sohbeti internetteki canlı yayından izlemiştim. 20 dk çok güzel özetlemişler...
Müsait vakit mutlaka izleyin. Nerdeyse ben de kapanacam :))    (Celal)
 
 
 
Kur'an da buyruluyor ki;


"Ve mü'min kadınlara söyle, bakışlarını indirsinler (haramdan sakınsınlar) ve ırzlarını korusunlar. Zahir olan kısımlar (görünen el, yüz ve ayaklar) hariç, ziynetlerini açmasınlar. Ve başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar (örtsünler).
 
Ve ziynetlerini, kocaları veya babaları veya kocalarının babaları veya oğulları veya kocalarının oğulları veya erkek kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kız kardeşlerinin oğulları veya kadınlar veya ellerinin altında sahip oldukları (cariyeler) veya erkeklerden, kadına ihtiyaç duymayan hizmetliler veya kadının avret yerlerinin farkına varmayan çocuklar hariç, açmasınlar.
 
Ve gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını vurmasınlar. Ey mü'minler, hepiniz Allah'a tövbe edin! Umulur ki, böylece felâha eresiniz."
(Nûr Suresi, 24/31)



 

"Ey Nebî (Peygamber)! Zevcelerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına (mü'min kadınlara) söyle, cilbablarına sarınsınlar (örtünsünler). Bu, onların (cariye olmadıklarının, hür ve iffetli kadın olduklarının) bilinmesi ve onlara eziyet edilmemesi için daha uygundur. Ve Allah, Gafûr'dur (mağfiret eden), Rahîm'dir" (Rahîm esmasıyla tecelli eden).
(el-Ahzâb suresi, 33/59)




​​

“Ay halinden kesilmiş ve evlenme için ümidi kalmamış olan yaşlı kadınlar zinet yerlerini erkeklere göstermemek şartıyla dış elbiselerini bırakmalarında onlar için bir günah yoktur. Bununla birlikte yine de sakınmaları kendileri için daha hayırlıdır”
(Nûr Suresi, 24/60).





 
Peygamberimiz(a.s.m)'dan konuya dair hadisler

Usame b.Zeyd (r.a) nakletti. Dediki: “Resulüllah (s.a.v) Dihye’tül- Kelbi’nin kendisine hediye ettiği mısır kumaşlarından sık dokunmuş bir elbiseyi bana giydirdi bende onu hanımıma giydirdim.
 
Resulüllah (s.a.v) daha sonra bana sordu: ne oldu Mısırdan gelen elbiseyi giymiyorsun?
Dedim ki, ey Allah’ın resulü ben onu hanımıma giydirdim.
Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki,
altına pijama türünden bir şey giymesini ona emreyle. Çünkü ben o elbisenin kemiklerinin hacmini belli etmesinden korkuyorum.” (Ahmet b. Hambel)





Ibn-i Abbas (r.anhuma)’dan dedi ki: “Resulüllah (s.a.v) kadınlardan erkeklere benzeyenlere, erkeklerden de kadınlara benzeyenlere lanet etti.” (Buhari nr:5751, ebu Davut nr:4098, Ahmet b.Hambel nr:3149, Nesei nr:9161)

 
 
Hz. Âişe’den rivâyete göre, bir gün Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ ince bir elbise ile Allah Resulunun huzuruna girmişti. Resulullah (s.a.s) ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu:
 
“Ey Esma! Şüphesiz kadın erginlik çagına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir.”
Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti” (Ebu Davûd, Libâs, 31).
 
“Allah Teâlâ ergin kadının namazını başörtüsüz kabul etmez” (İbn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, IV, 151, 218, 259).



Ateşlik iki sınıf insan ki ben onları henüz görmedim. Yanlarında sığır kuyruğu gibi kamcılar olup insanları onlarla döven topluluk ve biride bir takım kadınlar topluluğudur ki bunlar giyinik, çıplaktırlar.
 
Görenleri yoldan saptıran ve kendileri de haktan sapanlardır. Başları bir tarafa sarkan deve hörgücü gibi olacaktır. Bunlar cennete giremiyecekler, kokusu şu kadar! Şu kadar! Yürüme mesafesinden alındığı halde bunlar cennetin kokusunu da bulup alamıyacaklardır. 
(Müslim – sahih bab: libas ve’l- zineh hadis nr.3971)
 
 
 

Hekimoğlu İsmail - Dava adamı...

Hekimoğlu İsmail - Dava adamı...


Hekimoğlu İsmail
 

Dava adamı...

 
 
Her şey bir nizam içindedir. İnsanların nizamı da İslamiyet’tir. Allah dinini kıyamete kadar devam ettirecektir. Bunun için bazı kullarını İslamiyet’e hizmetle vazifelendirir. Onları her yerde ve her şartta korur. Onlar asla mağlup edilemez. Bediüzzaman Hazretleri de İslam’a hizmetle vazifeliydi.
 
  Ben Tarihçe-i Hayat’ı okuduğumda diyorum ki: “Bediüzzaman bu değil!” Yani nasıl ki aynanın bir mat yüzü bir de parlak yüzü vardır; işte kitaplarda anlatılan Bediüzzaman, aynanın mat yüzüdür. Aynanın parlak yüzüyse, onun yaşadığı hayattır… Said Nursi, İslamiyet’ten uzaklaşan Müslümanları İslam’a yaklaştırdı. Kur’an-ı Kerim’lerin toplatıldığı günlerde eskimez yazı ile risaleler yazdı. Camilerin kapısına kilit vurulmasına inat, “Evlerinizi medrese yapın.” buyurarak, tahkiki iman dersleri okuttu. Ev halkıyla ders yapmayı, dinleyen olmazsa meleklerle ders yapar gibi kendi kendine okumayı tembihledi. Tabii o zamanlar gizli gizli ders yapılırdı. Türk Ceza Kanunu’nun 163’üncü maddesi ile İslamiyet’i öğrenmek ve öğretmek yasaklanmıştı. Evlerde içki içmek serbest, İslamiyet’i öğrenmek yasaktı. Dindar olmanın çilesi çekiliyordu. Bu çilenin verdiği lezzet tarif edilemezdi.
 
 
Şimdi o günleri düşünüyorum… Bediüzzaman’ın hazinesi, silahı, ordusu yoktu. Odası bir dağın başında, çınar ağacının dalları arasındaydı… Bu derece dünyayla alakasını kesmiş bir adam mıknatıs gibi kitleleri peşinden sürüklüyordu… Mesela hakim bana sordu: “Ne diye gidiyorsun Said-i Kürdi’nin peşinden?” Dedim ki: “Efendim, ben onun peşinden gitmiyorum; o beni peşinden sürüklüyor!” “Olmaz böyle şey!” diye bağırdı. “Sen menfaatin için onun peşinden gidiyorsun!” Dedim ki: “Sürgünler, tevkifler, takipler peş peşe, tedirgin bir hayat yaşıyoruz. Menfaat bunun neresinde?” 
 
 
Evet efendim, o günlerde durum böyleydi…  
 
Her türlü baskıya rağmen Allah’ın lütf-u inayetiyle Risale-i Nur okumaya devam ettik. Tahkiki iman dersleri sayesinde kadere imanı anladık. Her türlü fırtınada, “Bu fırtınayı çıkaran Allah’tır. Her şey onun emrindedir.” diyerek Allah’a sığınmayı öğrendik.  
 
 
Mesela şimdi soruyorlar: “Ağabey, Bediüzzaman Hazretleri’nin yaşadığı gibi yaşamak mümkün mü?” Dedim ki: “Bediüzzaman gibi olamayız hatta onu taklit etmek de mümkün değil amma ona talebe olabiliriz. Her çırak, ustası gibi olamayabilir amma ona sadık kalıp yıllarca onun yanında çalışabilir. Asker deyince erden generale kadar herkes askerdir amma arada çok büyük rütbe farkı vardır. Aynen öyle de, bizler Bediüzzaman gibi yaşayamayız; mesela dağın başında oturup aç kalamayız amma baklava peşinde de koşmayız, daha mütevazı bir hayat sürdürebiliriz. Onun en önemli prensipleri olan ihlas, uhuvvet, iktisat risalelerini okuyup, anlayıp, yaşamaya çalışabiliriz.“Risale-i Nur talebesiyim.” diyen kişi kendine şu soruyu soracak: “Ben bu kimliği ne kadar temsil edebiliyorum?..”

 

21 Mart 2014 Cuma

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-3

Sevgili Efkan Vural hocam din kültürü öğretmeni olup bir lisede müdür başyardımcısıdır.

(Bunca yoğunluğunuz içinde vakit ayırıp emek verdiniz hocam. Allah razı olsun, sizi çok seviyorum hocam. )

Bu arada bu resimdeki balkona köprü yapma fikrini ısrarla babama kabul ettiren Efkan Vural hocamdır.

Efkan hocam
fakiriniz hakkında başladığı yazısını şöyle devam ettirmiş.

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-3/Blog/?BlogNo=453855

Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-3


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-3
 


Engelli komşum Celal ÇELİK’in hastalığı ilerledikçe stresi de ayni oranda artmaktadır. İş yerinde ortam çok sessizdi. Aynı odada 6 kişi çalışıyorlardı. Celal, odaya her girenin sanki kendisine baktığını düşünürdü. Bu öyle bir duruma geldi ki , sokakta evde ve her bakıştan rahatsız oluyordu. Herkesin kendisine baktığını görünce sanki kendisini istemiyorlar düşüncesine  kapılıyordu. Celal bütün bunlardan kurtulmak  ve hastalığının ilerlemesi nedeniyle işinden istifa etmeyi düşünüyordu. Sonunda istifa dilekçesini müdürüne verdi. Dilekçeyi gören müdürü çok şaşırmıştı. Celal başarılı ,çalışkan ve Şirket için önemli bir kişiydi. Müdürü istifa etmesinin sebebini sorduğunda, Celal psikolojik durumunu anlattı. Durumdan patronun da haberi olmuştu. Celal’in babasını çağırdılar. Celal’i tedavi ettirmesini istediler. Masrafları şirketin karşılayacağını söylediler. Böylelikle Celal’in istifası kabul olmaz. Celal tedavi görerek işe tekrar başlar.

Celal’in yürümesi iyice zorlaştı. Kirada oturdukları evin 5. Katta olması  nedeniyle iniş çıkışları çok
zor oluyordu. 1998 yılında giriş kattan bir daire satın alırlar. Satın aldıkları bu ev sayesinde Celal ÇELİK’le tanışma fırsatı buldum.

Yeni aldıkları dairenin balkonundan sokağa düz bir bağlantı kuruldu. Celal tekerlekli sandalye ile eve girip çıkıyor. Sokağa çıkıyor  ve parklara gidebiliyor. Hafta sonları harikalar diyarına giderek havuzun kenarında dinleniyordu.

Celal, 1998 yılının aralık ayında ağır bir depresyon geçirir. Hastanede tedavi görür. İlaçların etkisiyle iyice halsiz düşer. Kendini çok kötü hissediyordu. Celal hastanede yatarken  çok önemli bir şey fark etti. Orada kendi durumundan daha kötü durumda olanları gördükçe kendisinin  onlara nazaran daha iyi olduğunu fark etti. Kendi haline şükretmeye başladı. Celal, 20 günlük tedavinin ardından rahatlar. Hastaneden taburcu olur. Çok özlediği annesinin yemeklerine tekrar kavuşur.

Celal rahatlamıştı, morali iyiydi. Tekrar çok sevdiği işine başladı. Ve önündeki yığılı kartları zamanından önce tamamlayarak yine arkadaşlarının takdirini kazandı. Celal  işin de çok başarılıydı. Çalışma hayatının 10.yılında bir törenle kendisine “10.yıl plaketi” verilir. Celal çok mutlu olmuştu.
Celal’in  hastalığı  epeyce ilerlemişti. Emekliliğinin yaklaşması ile acaba emekli olabilecek miyim endişesine kapılır. Emekli olmadan önce öleceğini düşünür, emeklilik sonrası plan kurmazdı.
Celal, başarılı bir iş hayatını temmuz 2010 yılında tamamlar ve emekli olur. O bilgi paylaşımını çok severdi. Çalışırken “Türk Bilgi Grubu” adında bir mail grubu oluşturdu. Her gün onlarca faydalı maillerle insanları aydınlatıyordu.

Emeklilikten sonra yazı yazmaya başlar. Kendi hayatını anlattığı “En Büyük Engel Nedir” adlı kitabını yazar. Birlikte oluşturduğumuz Web sitesinde  aylık yazılar yazar, Engelliler penceresi linki altında bazı yazıları yayınlanır.

Celal artık internette birçok gazete, dergi ve bloglar da  günlük yazılar yazar.

Emekli olduktan sonra şeker komasına girer. Hastaneye kaldırılır. Günlerce yoğun bakımda kalır. Uzun bir tedavi sonrası normale döner. Ancak O bir şeker hastasıdır artık. Babası ona her gün insülin yapar. Ne yazık ki birkaç yıl sonra babası da kalp rahatsızı olur, anjiyo olur. Stend takılır. Ve akabinde Şeker hastası olur. Şimdi baba oğul şeker hastasıdır. İkisi de İnsülin kullanır. (Allah ikisine de şifa versin)

Celal yatağından internet yoluyla tüm dünyayı dolaşır, haberleri okur, radyo dinler, Tv izler, gelişmeleri takip eder. Günlük yazılarını çeşitli blog ve sayfalarda yayınlar.

Bu uğraşlar yanında bir de kıl dönmesi yüzünden ameliyat olur. Günlerce yüz üstü yatar. Şeker hastalığının etkisiyle de iltihabın kesilmesi aylar sonra olur. Yüz üstü yatarken bile Celal  faaliyetlerini sürdürmeye çalışır.

Şimdiler de Celal’in sağlık durumu iyi. Kışları Ankara’da yazları Konya Ereğli de yaşamını sürdürür.

Evet gördüğünüz gibi Celal ÇELİK’in  41 yılık ömrünün yaklaşık 20 yılı çile ve sıkıntılarla geçti. Bütün bu sıkıntılara rağmen hayattan kopmadı ve sağlıklı  bir çok insanın yapamadığı şeyleri başardı. Yaptıklarıyla herkese faydalı olmaya çalıştı…

İşte bütün bunlar için Sevgili Celal ÇELİK şu unutulmaz   tespiti yapmıştır:

Her Şeye Rağmen Yaşamak Çok Güzel” (Celal ÇELİK)


  (Devamı 24/03/2014 pazartesi)


Efkan Vural


http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-3/Blog/?BlogNo=453855


 

NİHAT HATİPOĞLU - Hz. Ali'yi (r.a.) hasretle anıyoruz

NİHAT HATİPOĞLU - Hz. Ali'yi (r.a.) hasretle anıyoruz


NİHAT HATİPOĞLU
 
   

Hz. Ali'yi (r.a.) hasretle anıyoruz 


21 Mart 598'de Mekke'de dünyaya gelen büyük imamı hasretle hatırlıyoruz. Hz. Ali (r.a.) yaklaşık 63 yıl yaşadı. Halifeliği 5 yıl sürdü. Halifelik yıllarında hilafet devletine karşı ayaklanan muhalifleriyle savaştı. Meşru devlete karşı ayaklanan ve halifeye karşı silahlananları 'bağı' olarak nitelendirdi. Ancak savaştığı kişilerin namus ve iffetlerini dokunulmaz ilan etti. Gerek 'Sıffin' ve gerekse de 'Cemel'de kendisine karşı kılıç çekenler hakkında "bize karşı ayaklanan kardeşlerimiz" sıfatını kullandı. Şanssız bir dönem geçirdi. Çetin olaylarla uğraştı.
 
O'na karşı ayaklanan kişiler arasında Hz. Aişe, Hz. Talha, Hz. Zübeyr gibi büyük şahsiyetler vardı. Bu nedenle de alimlerimiz o zor ve yaman dönemi pek tartışmak istemez.
 
Alimler bu dönem hakkında şu hükmü vermişlerdir: Bu mücadelede meşru devleti temsil eden Hz. Ali (r.a.) haklıdır ve isabet etmiştir. Karşısında Hz. Aişe gibi büyük insanlar olsa bile durum değişmez. Onlar ise hata etmişlerdir.
 
***

 
En sevdiği ismi "Ebu't-Turab" toprağın babası ismiydi. Bu ismi ona Hz. Peygamber (s.a.v.) vermişti. Mütevazıydı. Derin ve nüfuz eden bakışlara sahipti. Yiğit bir insandı. Hendek muharebesinde 'Amr Abdilvüd' isimli yarı dev gibi olan düşmanıyla birebir savaşmaya çıktığında Hz. Peygamber (s.a.v.) ona özel dua etti. Duasında Peygamberimiz (s.a.v.); "Allah'ım! Onu Cebrail'le güçlendir" ifadesini kullandı. Bulunduğu bütün savaşlarda güçlü rakiplerini düelloda mağlup etti. Hayber'de yenilmez unvanına sahip en güçlü savaşçı -Merhab'ı- bir darbede saf dışı bıraktı. Kahramanlığı ve yiğitliği yanında zekâsı nesilden nesle aktarıldı.
 
Kışın üşümez, yazın sıcağı hissetmezdi. Son derece mütevazıydı. Kıskançlık duygusundan uzaktı. Halk arasında 'Müttekilerin İmamı' - takvalıların imamı- olarak anılırdı. Yolda yürüdüğünde onu görenler yol açılsın diye öyle derlerdi: 'Yol açın, takvalıların önderi geçiyor.' Bütün özelliklerine rağmen gösterişten uzak bir hayat yaşadı.

 
Halifelerin sağ koluydu 
 
Hem Hz. Ebu Bekir ve hem Hz. Ömer zamanında onların yardımcısıydı. Hz. Ömer birçok içtihadında ona danışırdı. Hz. Ömer'in şehit olduğu gün, en çok gözyaşı dökenlerden biriydi. Hz. Ebu Bekir'in yanında oldu.
 
Üçüncü halife Hz. Osman'ın muhasara edildiği yerde iki oğlu Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ile son ana kadar koruyuculuk yaptı. Samimi bir dosttu. Hiç ikiyüzlü davranmadı. Düşündüğünü hiç ertelemeden söylerdi.

 
Düşmanı yüzüne tükürünce 
 
Bir pehlivan bir -iki Müslüman'ı şehit eder. Haddi aşar. Ağzını bozar. "Nerede Ali b. Ebi Talip" der. Hz. Ali ayağa kalkar. Efendimiz ona zırhını giydirir ve dua eder. Hz. Ali, düşmanı ile karşılaşınca önce onu İslam'a davet eder. Adam ise ağzını bozmaya devam eder. Hz. Ali adamı bir devirir. Kılıcı kaldırınca da adam Hz. Ali'ye doğru tükürmeye çabalar. Hz. Ali kılıcı kınına koyar ve döner. Adamı öldürmekten vazgeçer. Adam büyük imama arkadan bağırır. "Ey Ali! Beni niye öldürmedin." Hz. Ali şöyle der: Daha önce Allah için seninle savaştım. Çünkü sen dinime savaş açtın. Ben de seninle savaştım. Ama demin bana tükürdün. Belki nefsim kabarmıştır diyerek sana dokunmadım. İşte onun için senden uzak durdum. Denir ki bu adam ve 70 kişi İslam'a girdi.

 
Üç altının hesabını veremedi 
 
Bir karşılaşma sonucu ganimetlerle dönülür. Verilen vergiler Hz. Ali'ye teslim edilir. O da keseyi Efendimiz'e (s.a.v.) verir. Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Ali'ye 3 altın verir. Diğer etrafındakilere ise bu gelirden daha çok verir. Hz. Ali (ra) merak eder. "Neden bana daha az" diye. Büyük İmam o gece rüyasında mahşeri görür. Herkes hesapta. Terazi kurulur. Hz. Ali'ye derler ki; bu üç altının hesabını ver. Hz. Ali öyle sıkıntıya düşer ki ter içinde kalır. Uykudan sıçrayarak kalkar. Yatağından fırlar birkaç adım yürür. Tövbe istiğfar eder. Sabah Efendimiz'e (s.a.v.) gider. Efendimize bu durumu soracaktır. Ancak o daha bir şey sormadan Efendimiz (sav) şöyle buyurur: "Ali! Bu gece 3 altının hesabını vermekte bu kadar sıkıntı çektin. Ya daha çok olsaydı. O zaman ne yapacaktın?"

 
Kerbela'dan geçerken 
 
Vefatından ve tabii ki Kerbela faciasından yıllar önce bir yolculukta Kerbela'dan geçer. Bir ara Hz. Ali'yi ağlama tutar. O bölgeden hızlı geçer. Müthiş bir sıkıntı duyar. Sanki boğulacağı hissi içine düşer. Bir ara der ki: Allah'a yemin olsun ki, burası bir kavmin develerinin çökeceği yerdir. Onlar burada şehit edilecekler. Onlar hesapsız cennete girecekler. Sonra etrafına sordu: Burası neresidir? Kerbela dediler.

 
Beni sevenlerin simasını göremedim 
 
Bir gün kapısının önünde birçok kimsenin durduğunu gördü. Kanber'e sordu. "Kim bunlar."
Kanber: Ey Müminlerin emiri bunlar sizi sevenlerdir.
 
Hz. Ali, "Hayret. Bunlarda beni sevenlerin simasını göremedim" cevabını verdi.
 
Kanber, "Ey müminlerin emiri, sizi sevenlerin siması nasıl olur" diye sorunca; Hz. Ali "Mideleri boş, bedenlerinde yağ olmayan, zayıf, dudakları susuzluktan ağarmış kimseler" diye cevap verdi.

 
Namaza durunca dünya dururdu 
 
Namaza durunca sanki Kâinat dururdu. Bir harpte ayağına ok değdi. Ok kemiğe işledi.
Cerrah, "Seni bayıltacak ilaç lazım. Tahammül edemezsin" deyince; o şöyle dedi:
- Biraz sonra namaz kılınca ben, oku çekersin.
 
Derler ki, bu halini bildikleri için İbn Mülcem o namazdayken saldırdı ve onu şehit etti.

 
Ceylanlar kabrini ziyaret ederdi 
 
Mezarı toprakla aynı seviyedeydi. Yıllar sonra Harun Reşid bir bölgede avlanır. Bu bölgede ceylanların toplandığını görür. Köpekleri ve doğanları gönderseler de ceylanlara dokunamazlar. Harun Reşid hayret eder. "Bu nasıl olur" der. "Köpekler neden ceylanlara dokunmuyor. Bunun sebebini öğrenin" der. Araştırırlar ve o bölgeyi iyi bilen bir ihtiyar bulurlar. Bu ihtiyar der ki: Burada İmam Ali gömülüdür. Her yıl belli mevsimde ceylanlar O'nu ziyarete gelirler. Kimse dokunmaz onlara.
 
 
Büyük İmam'a sonsuz selam olsun. Yüce Rabbim bizleri O'nun şefaatinden mahrum etmesin.