23 Haziran 2014 Pazartesi

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-30

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-30

SEVGİLİ EFKAN HOCAM NAÇİZANE FAKİRİNİZ HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ...  Allah razı olsun hocam...
Sizi çok seviyorum canım hocam...

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-30/Blog/?BlogNo=465353

Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-30




Celal ÇELİK’in  hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını beğeniyle  sunmaya devam ediyorum.


Sebepler Perdedir

Öncelikle sebep ve müsebbeb kelimelerini öğrenelim. Sebep nedendir. Müsebbeb ise neticedir. Müsebbebin olması sebeplere bağlıdır. Neden – sonuç ilişkisi...

Örneklerle açıklarsak; Elma müsebbebdir, ağaç sebeptir. Yağmur müsebbebdir, bulut sebeptir.
Aslında herşeyi yapan Allah’tır (cc). Şifayı veren de, yağmuru yağdıran da, rızıklarımızı veren de, herşey Cenab-ı Hakk’tandır.

Çoğu zaman biz Allah’ı (Müsebbibi) unutupsebeplere takılıyoruz. Mesela başımız ağrıyor, ilaç içince iyileşiyor. Ama genelde insanlar bu ilaç, bana şifa verdi deyip, bilmeden affedilmez günah olan Şirk’e düşüyorlar. Şifayı veren yalnız Allah’tır (cc).

O ilacın aklı yok, ilmi yok, gücü yok, nereden bilsin de, mideye inince çözülüp kan hücreleriyle beyin damarlarına taşınsın... Sebepler perdedir, etkisizdir, yapan değildir. Kukla oyunu gibi... Biliriz ki perdenin arkasında kuklayı oynatan biri vardır.

Tabi genelde bizler bu konuda sebeplere pek takılmıyoruz. Yani şu doktor beni iyileştirdi, şu ilaç bana şifa verdi, pek demiyoruz. Hamdolsun milletimiz basiretli; hastalara ziyarete gittiğimizde hep Allah sana şifa versin, diye dua ederiz.

Allah her neticeyi sebeplere bağlamıştır. Sebeplere sonuna kadar sarılacağız. Çünkü Allah kainattaki düzenini öyle kurmuştur. İşte bu imtihan sırrıdır.


İnsanı Allah’a götüren dostları olmalı

1993’te hastalığım ortaya çıktı. 1994’te Allah bana, engelli kadrosuylaKarel’de çalışmayı nasip etti. O zaman  beşinci katta kirada oturuyorduk.

İlk hastalandığım zamanlar babamın kolunda merdiven korkuluğundantutarak beşinci kata inip çıkabiliyordum. Hastalığım ilerleyince merdiven çıkamaz oldum. Zaten 1998’te tekerlekli sandalye kullanmaya da mecbur kalmıştım.

Babam birikim, borç derken bir de yapım aşamasında kooperatif dairesini satarak para denkleştirdi. Ağustos 1998 yılında şu an oturduğumuz giriş katdaireyi aldı hamdolsun.

Efendim uzatmayayım. 2003 yılında ramazanda oruca ve anlayarak ve uygulayarak Kuran-ı Kerim meali okumaya başlamam neticesinde Allah bana hidayet verdi, doğru yolu gösterdi.

Yeni taşındığımız apartmanımızda komşuları tanımıyordum Engelli psikolojisi ile topluma da girmekten utanıp çekiniyordum. 2003 yılındaki hidayetimle birlikte herşeye Kuran gözlüğünden bakmaya başladım. Komşularla muhabbete başladım.

Radyoda dinlediğim bir sohbette rahmetli bir Hocaefendi, Allah bir kuluna hidayet verir onu doğru yola sokarsa, mutlaka ona salih dostlar da nasipeder, demişti.

         Evet Allah çevremizde bize çok iyi dostlar nasip etti…O dostlar ki bizi iyi şeylere yönlendiriyor, Allah’ı hatırlatıyorlar…

(YAZININ DEVAMINDA BANA ALLAH'I HATIRLATAN DOSTLARIMDAN BİRİNCİSİ EFKAN VURAL HOCAMDIR DİYE YAZMIŞTIM. FAKAT EFKAN HOCAM O KISMI ÇIKARMIŞ MÜTEVAZILIĞINDAN... SENİ ÇOK SEVİYORUM HOCAM... Celal)

Efkan Vural

 (Devamı 27/06/2014 Cuma )
 



Dut yaprağı

Dut yaprağı

Allah'ın varlığına delil istersen "dut yaprağına" bak!

Çünkü;

Aynı yapraktan
Koyun yer, süt yapar
Arı yer, bal yapar
Geyik yer, misk yapar...
Tırtıl yer, ipek yapar.


Tadı, rengi, kokusu ve maddesi herşeyi bir olan
şeyden bu kadar farklı güzellikleri yaratmak
ancak Allah'a mahsustur.


Allah'ın varlığına delil istersen "dut yaprağına" bak!
Çünkü; 
Aynı yapraktan koyun yer, süt yapar 
Arı yer, bal yapar
Geyik yer, misk yapar
Tırtıl yer, ipek yapar..
Tadı, rengi, kokusu ve maddesi bir olan şeyden bu kadar farklı güzellikleri yaratmak ancak Allah'a mahsustur.


 
 
 

Cennet Hanımefendisi Hz. Hatice -r.anhâ-

 

Cennet Hanımefendisi Hz. Hatice -r.anhâ-


 
 
Cennetin özlediği hanım…
Kerem sahibi Rabbimizin sevgili Habibine en büyük ikramı…

Allah Resulünün evinin kadını, çocuklarının anası, yoldaşı, dava arkadaşı…

Herkes yalanladığı zaman tasdik eden, herkes terk ettiği zaman yanında olan, malını mülkünü yoluna seren fedakârlık abidesi…

İslâm kadınlarının şeref levhası Hz. Hatice radıyallahu anhâ, cahiliyye devrinde bile göz kamaştıran bir fazilet zirvesiydi. Babası Hüveylid ve annesi Fatıma Kureyş’in saygıdeğer insanlarıydı. Hz. Hatice bu asilzade ailenin iffetli, temiz ahlaklı kızı olarak yetişmişti.

İlk olarak Ebu Hale ile evlenmiş, fakat kocasının ölümü üzerine dul kalmıştı.

Bir savaş mağduruydu Hz. Hatice. Cahiliyye devrinde sık görülen kabileler arası savaşlar, babasını ve ailesinin erkeklerini almıştı. Yaşlı amcası Amr b. Esed’den başka onu koruyacak kimse kalmamıştı. Ama o “Kadını er değil ar zapt eder” sözünün bir timsali gibiydi. Başında ona engel olacak pek kimse olmadığı halde kendi yüksek ahlakı sebebiyle iffetli ve hayalıydı. Kendisine “Tahire” adı takılacak kadar dikkat çekiyordu iffeti…

Babasının servetine tek başına mirasçı olan Hatice eğer istese, dilediği gibi yaşayabilirdi. Ama o herkesin değer verdiği şeylere değer vermiyor, sosyete tabakasının çirkin adetlerinden uzak, sade, nezih bir aile hayatı yaşıyordu.

İkinci evliliği de yürümeyince baba evine dönen Hatice artık en parlak taliplerini reddediyordu. O akıllı ve sezgileri kuvvetli bir kadındı ve servetine konmak için ona evlenme teklif eden hiç kimse ona güven telkin etmiyordu.

Öte yandan ailesinden kalan serveti işletmek için dürüst bir ortağa ihtiyacı vardı. Ne para, ne mal mülk, ne makam, ne de ailevi nüfuz ve güç değildi aradığı; temiz ahlak, dürüstlük ve yüce gönüllük arıyordu.

Altının değerini sarraflar bilir ya hani, o da geçirdiği hayat tecrübesiyle adam sarrafı olmuştu. Adamın hasını, sahtesini ayıran bir gönül gözü vermişti Allah celle celalühû…

İşte bu gönül gözü sayesindedir ki, arkadaşı Safiyye’nin yeğeni Muhammed aleyhisselatuvesselam’ı ilk gördüğü andan itibaren kalbinde bambaşka hisler belirmişti. Onunla ortaklık yaptığı sürece de adamlarından hakkında hep güzel şeyler duymuştu.

Sonunda onun üstün ahlakı ve temiz simasına öyle bir vurulmuştu ki, ne fakirliği ne yetimliği gözüne görünmemişti. Hatta evlenme onun kendisine teklif etmeye cesaret edemeyeceğini de tahmin ettiğinden bizzat kendisi adım atmış, bu hayırlı işe aracılık yapması için bir kadından bu mevzuu açması ve ağız yoklaması için istekte bulunmuştu. Ve nihayet güzel haber geldi…

Olgunluk yaşında hayatına bir bahar gibi doğmuştu Allah'ın sevgilisi…

Derya Deryaya Kavuşunca

Hayatında başına gelen en güzel şeydi, Allah'ın resulüyle evlenmek…

Artık gönlünü daraltan bütün endişelerden sıyrılmıştı. Malını mülkünü kocasının eline güvenle teslim etti. Dahası onun yaptığı hayırlara, iyiliklere hiç engel olmadı, hiç başına kakmadı. Çünkü o eşinin cömertliğini, yüce gönüllüğünü takdir edebilecek asalete sahip bir hanımdı.

Erkekler ekseriyetle kadında gençlik, güzellik ve bekarlık ararlar. Kadınlar da erkeklerde zenginlik, makam mevki, güç kudret… ama onların evliliği çok farklıydı. Onlar kurak bir çağda fazilete susamış gönüllerdi. Fazilette kendinden üstün olan bir eşe yoldaş olmak, işte Hz. Hatice’nin hayatına mana katan biricik şeydi bu…

Sanki coşkun akan bir ırmak, özlediği ummana kavuşmuştu. İki merhametli yürek, aynı zarafetle, aynı tevazuuyla kanat açtı, akrabaya, fakire, yolda kalmışa…

Onların sofrası sanki Mekke’nin yoksullarının sığınağı, kapıları dertlilerin uğrağıydı. İnsanlığın zirvesi bu örnek ailenin cömertliği bilhassa Kureyş’in muhterem saydığı Recep ayında en coşkun halini alıyordu. Çünkü bu ayda Hz. Muhammed Hira dağına ibadete çekiliyor, inince de yoksullara yemekler veriyordu.

Yine Hira mağarasına çekilmişti, fakat geriye dönüşü çok gecikmişti. Hatice birkaç kere yanında azık alıp muhterem zevcinin yanına varmış, ama onun ibadetin lezzetine doyamadığını görünce inmesi için ısrar etmemişti. Fakat iyice meraklanmıştı, iki aya yakın zamandır ne yapıyordu orada?

Döndüğü zaman merakı sevince dönüştü. Çünkü Sevgililer Sevgilisinden duydukları, yıllar önce amcaoğlu Varaka’dan bahsini duyduğu son Peygamber’in onun kocası olduğunu müjdeliyordu. Zaten onunla evlenmeden önce gördüğü rüya da bunu müjdeliyordu.

Bir gece Hz. Hatice rüyasında güneşin Mekke üzerinde döndüğünü ve yavaş yavaş aşağı inerek onun evine girdiğini görmüştü. Rüyasını amcaoğlu Varaka b. Nevfel’e anlattığında bu bilge zat, rüyasını şöyle tabir etti: "Şöhreti âlemi tutacak büyük birisiyle evleneceksin."

Varaka b. Nevfel, çok seyahat etmiş, kutsal kitapları okumuş biriydi. Ehl-i Kitabın alimlerinden Son Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’in yakında zuhur edeceğini okumuştu. Hatice’de gördüğü yüksek ahlak ve sezdiği manevi haller, rüyada gördüğü bu güneşin, belki de son Peygamber işaret ediyor olabileceğini düşündürmüştü.

Neden olmasın? Aylardan beridir Muhterem kocasının her gördüğü rüya apaçık çıkmıyor muydu? Onu dünyayı terk edip, ticareti bırakıp Hira dağına çıkmaya sevk eden sır neydi?

Hatice’nin kalbine doğan ilham dilinden taştı:

“Müjde ey amcamın oğlu! Ben Senin bu ümmetin peygamberi olacağını ümit ediyorum.” diyerek kendisine ilk iman eden kişi oldu. (İbn Hişam, I,238)

Yaşadığı büyük halin sarsıntısı içindeki Peygambere en büyük desteği verdi. Onun da kalbini pekiştirmek için onda gördüğü yüksek ahlakı delil olarak gösterdi ve başına gelen bu halin hayırdan başka bir şey olamayacağını müjdeledi:

“Yemin ederim ki Allah seni hiçbir zaman utandırıp üzmez. Çünkü sen akrabanı gözetirsin. Doğru konuşursun. İşini görmekten âciz kimselerin elinden tutarsın. Yoksulları kayırırsın. Misafirleri ağırlarsın. Haksızlığa uğrayan kimselere yardım edersin." (Buhâri, Bed’ü’l-Vahy, 3)

Desteğin En Kıymetlisi

İman etmek kolay bir karar değildi, ağır imtihanlar gelecekti. O zamana kadar şehrin en sevilen, sayılan ailesi birden bire alay, hakaret hatta saldırılara maruz kalacaktı.

Büyücü, kahin, yalancı, kavmi arasında fesat çıkaran bozguncu…

O hac mevsiminde çadır çadır dolaşıp Allah'ın ayetlerini tebliğ ederken, onlar da ardı sıra dolaşıp “İnanmayın ona!” diyerek yalanlıyorlardı.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin eve nasıl döndüğünü tahmin etmek zor değil. Ne büyük bir lütuf ki evde onu güler yüzle karşılayıp derdini dinleyen, teselli veren,
“Bize anlat ey Allah'ın resulü, biz dinleriz. Bak kızlarım ve ben seni dinlemeye can atıyoruz. Bize Allah'ın ayetlerini bildir, bize namaz kıldır. Biz sana uymaya hazırız.” Diyen bir hanımı vardı Resul’ün.

Ertesi sabah taze bir ümitle yola çıkıp mücadelesine kaldığı yerden devam etmesinde Hz. Hatice’nin desteğinin de bir hissesi vardı muhtemelen.

Ya o da yüz çevirse, “Senin yüzünden rezil olduk” diye eziyet etseydi…

Ayak takımının alay ettiği, üst tabakanın apaçık düşmanlık sergilediği bir zamanda, en yakın akrabalarının bile tereddütle başını yere indirdiği günlerde ne kadar kıymetliydi o destek.

Üstelik o pasif bir şekilde desteklemekle yetinmiyordu, bizzat çalışarak Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’e hizmet ediyordu. Mekke’nin belki en zengin, en asil kadını, kendi eliyle azık hazırlayıp, Hira dağına tırmanıyor, onca hizmetçisi varken Sevgililer Sevgilisine kendi eliyle hizmet etme şerefine erişiyordu.

Elbette bu destek ve hizmetin mükafatı ancak ve ancak Rabbinden hususi selam ile selamlanmak olabilirdi.

Bir gün Hz. Cebrâil aleyhisselâm hira mağarasında ibadet eden Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a gelerek:

- Ey Allah'ın Resûlü, dedi. İşte Hatice geliyor. Beraberinde bir kap var, içerisinde katık -veya yiyecek, veya içecek- mevcut. O yanınıza ulaştığı vakit, ona Rabbinden selam söyleyin ve onu gürültü ve yorgunluk bulunmayan cennette, içerisi oyulmuş inciden mamul bir evle müjdeleyin!" (Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 20, Tevhîd 35; Müslim, Fezâilu's-Sahâbe 71,)

Kulluk İspat İster

Allah'ın Habibi olmak öyle kolay mı? Cennet hanımefendisi olmak bedava mı? Sadece faziletli olmak yetmez bir de imtihanlara razı olmak, itirazsız boyun eğmek var bu yolda…

Kul olma iddiası ispat isterdi çünkü…

Darbeler birbiri ardınca iniyordu. Belki işittikleri hakaretlerin en çirkini, en insafsızı, çocuğunu henüz kaybetmiş bir annenin yüreğini yakan o söz idi: “ebter”

Allah-u Zülcelal kendisinin ayetlerini tebliğ ettiği için incitilen sevgili Resulünü, bir de evlat acısı imtihanından geçiriyordu.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin sevgili oğulları Kasım iki yaşında, ikinci oğlu Abdullâh ise henüz emzikli bebekken birbiri ardınca vefat etti. Kureyş müşriklerinden Âs bin Vâil, bu yürek burkan hadiseyi bile onları incitmek için fırsat olarak görüyordu:

- Bırakın onu! O ebterdir, nesli devâm etmeyecek bir adamdır. Ölünce adı anılmaz olur. Siz de artık ondan kurtulur ve rahata kavuşursunuz!

Hz. Hatice radıyallâhu anhâ sütten dolayı sızlayan göğsünü ovarak:

- Ey Allâh’ın Rasûlü! Oğlumun sütü göğsümü ağrıtıyor, dedi.

Kulluk edebinin en yükseğini başa gelen hallere teslim olmakla gösteren Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: “O süt devresini cennette tamamlayacak!” diye teselli buyurdu ve ekledi “İstersen Allâh’a duâ edeyim de sana onun sesini işittireyim.” buyurdu.

Hz. Hatice’nin iman etmek için böyle bir delile ihtiyacı yoktu: “Hayır, yâ Rasûlallâh! Ben Allâh ve Rasû-lü’nü tasdîk ediyorum.” (İbn-i Mâce, Cenâiz, 27)

Bu kutlu ailenin mükafatı gecikmedi, Allah-u Teâlâ Kevser Sûresi’ni indirerek onlara bitip tükenmeyen bir çokluk müjdeledi. “Muhakkak Biz Sana Kevser’i verdik. Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Doğrusu, asıl ebter, adı sanı ortadan kalkacak olan, Sana kin tutan kimse-dir.” (Kevser, 1-3) (İbn-i Sa’d, III, 7)

Allah yolunda katlanılan zorluklar ve çileler birbirini izliyordu. Bir anne için en büyük imtihanlar birbiri ardınca sıralanıyordu. Bu sefer kızlarından imtihan olacaktı.

Kızları Ümmü Gülsüm ve Rukıyye, komşuları ve yakın akrabaları olan Ebu Leheb’in iki oğluyla nişanlıydı. Fakat Ebu Leheb ve karısı Peygamber sallallahu aleyhi veselleme iman etmedikleri gibi hakaret ve kötülükte en ileri gidenlerin arasındaydılar.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ve Hz. Hatice bu kötü komşuların eziyetine katlanıyor, kötülüklerine aynen karşılık vermiyorlardı. Fakat Allah-u Zülcelal onlar hakkında son derece sert ayetler indirince işler değişti.

Ebu Lehep ve karısı iki oğullarını bu nişanı bozmaları ve hakaretler etmeleri için kışkırttı. Nihayetinde kız çocuklarının hiç istenmediği bir devirde onlarla yaşanabilecek en büyük imtihanı da yaşamış oluyorlardı.

Çileler bununla da bitmedi. Allah-u Zülcelal babasına iman eden ve başına gelen bu hadiseye sabreden Rukıyye ye temiz simalı, hayalı, güzel ahlaklı bir genci, Hz. Osman’ı lütfetmişti. Ama küçük yaşta yetim kalmış olan Hz. Osman’ın amcası ona rahat vermiyordu. İman ettiğini öğrendiği andan itibaren yeğenini hapsetmiş ve dininden dönmesi için eziyet etmekteydi.

Sonunda genç çift dinlerini yaşamak için Habeşistan’a hicretten başka çare bulamadılar. Hz. Hatice için gurbet günleri de böyle başlamış oluyordu. Rukıyye bu zorlu yolculuğa dayanamayıp hastalanacak, döndükten bir süre sonra vefat edecekti.

Onun Yolunda Tükenen Bir Hayat

Cennet hanımı olmak kolay mı? Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin yanında durmak, onunla beraber çilelere sabretmek hiç kolay bir imtihan değildi. Müminlerin çoğu yoksuldu, bir kısmı da satın alınıp hürriyetine kavuşturulmuş köleler ve cariyelerdi. Onları doyurmak ve sahiplenmek ise müminlerin annesi Hz. Hatice’ ye düşüyordu.

Malını mülkünü bitecek diye endişe etmeden harcıyordu Hz. Hatice. Boykot yıllarında aç çocukların ağlamalarını dindirmek için babasından kalan serveti son kırıntılarına kadar harcayıp tüketmişti. Ama kendisi de tükenmişti…

Ömrünün sonuna gelmişti artık. Fakat ölüm onun için tatlı bir müjdeydi. Çünkü Allah Resulü hastalanıp ölüm döşeğine düşen Hz. Hatice'nin başucuna gelip onu şöyle müjdelemişti:

"Ey Hatice, sevin ki Allah seni İmran kızı Meryem ve Firavun'un zevcesi Asiye'yle eşit kılmıştır."

Hem artık gözü arkada değildi, çünkü kendisinden sonra Peygamber sallallahu aleyhi veselleme destek olacak hayırlı bir evlat yetiştirmişti. Kızların hası, babacığının annesi, Hz. Fatıma’yı…

Artık o babasına işkence edenlerin karşısına mertçe dikilip söz söyleyecek, çekinmeden hakkı haykıracaktı. O da annesinin yolundan giderek cennet hanımlarından bir diğeri olacaktı.

Ne mutlu onlara, ne mutlu onların ahlakına bürünen mümin hanımlara…
 
 
 
 
 

​Cehennem Ateşi


 
​Cehennem Ateşi
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız. Derileri pişip acı duymaz hâle geldikçe onları başka derilerle değiştiririz ki acıyı iyice hissetsinler! Allah dâimâ üstün ve hakîmdir.” (Nisa, 56)
Rasûlullah (sav) buy
​​
urdular:
“Şüphesiz kıyamet gününde cehennemliklerin azabı en hafif olanı, ayaklarının altına iki kor konulup da bu sebeple beyni kaynayan kişidir. O kişi, hiç kimsenin kendisinden daha şiddetli azap gördüğünü zannetmez. Hâlbuki kendisi, cehennemlikler içinde azabı en hafif olan kimsedir.” (Buhârî, Enbiyâ, 1; Rikak, 51; Müslim, Îmân, 362-364)

--

22 Haziran 2014 Pazar

Herkesin bir görevi var

Herkesin bir görevi var





Herkesin bir görevi var

Kadın erkek beraber çalışılan yerlere hepimiz gitmişizdir. Zaten bu devirde kadın ve erkeğin bir arada çalışmadığı yer de yok gibidir. Oralarda çalışan kadınlarla, erkeklerin aralarındaki diyaloglara da zaman zaman şahit olmuşuzdur. Dikkat edilmişse, gayet samimi senli benli sansürsüz konuşmalar, yaşlarına ve konumlarına yakışmayan tarzda şakalar, dahası ve en acısı yaptıklarını sıradan sayan bir takım insanlar görmüşüzdür.

Ayrıca çalışan kadınların çoğunda (çalışıyorum çalışmanın getirisi olarak, para da kazanıyorum öyleyse, ben ayakları üzerinde durabilen, toplumda söz sahibi olan ve kendine güvenen bir bayanım) düşüncesi içinde davrandıklarını da görüyoruz.

İş yerinde patronundan bir aferin almak için türlü çabalar gösteren çalışan bayanlar, aynı çabayı beylerini mutlu etmek, beyinin bir iltifatını kazanmak için gösterseler, o ev güllük gülistanlık olur.

Aynı şey beylerin tarafında da farklı gerçekleşmekte, çalıştığı iş yerinde karşılaştığı hanımlara gösterdiği nezaketin, kibarlığın, komplimanın dörtte birini evdeki hanımına gösterse, hanımının saygı ve sevgisini daha çok kazanırdı herhalde…

Evet, gerçekten de bizim ve çocuklarımızın hizmetiyle, evimizin düzeni, tertibi, temizliğiyle, ilgilenen hatta sıkıntılara göğüs germekte hep bizimle olan hanımlarımız, dışarıdaki bayandan çok daha fazla ilgi ve nezakete layık değil mi?

Haramlardan uzak duran, hatta harama düşme kaygısıyla evinde olmayı tercih eden
tesettürüne ve ibadetlerine dikkat ederek kendini koruduğu gibi dinimizin bildirdiği şekilde davranarak beyini de günaha girme vebalinden kurtaran hanımlarımız, daha çok iltifata ve itinaya layık değil mi?

Gazetelerin insan kaynakları sayfasındaki reklâmlara baktınız mı? İş ilanlarında hep fiziği ve diksiyonu düzgün bayan eleman aranmakta… Neden daha çok bayan eleman tercih ediliyor, çok kaliteli bir eğitim almış, ev geçindirmek zorunda olup da iş bulamayan bu kadar erkek varken?

İnsanın aklına, (Sanki bu işte bir bit yeniği var, acaba kasıtlı olarak kadın sokağa çekilmek mi isteniyor?) gibi şeyler geliyor. Dış mihraklar, kendi toplumlarında aile kavramını kaybettiler, zararlarını öğrenince şimdi geri kazanmaya çalışıyorlar. Fakat bizimle uğraşmayı hızlandırıyorlar.

Bir topluma verilecek en büyük zarar, aileyi yok etmek... Bunu da ailenin temelini ve birlikteliğini sağlayan anneyi, yani kadını dejenere ederek yapmaya çalışıyorlar.

Görünüşe göre de başarmak üzereler. Baksanıza kadınlar erkekleşmeye, erkekler de kadınlaşmaya başlamışlar bile... Roller değişmiş. İş bulamayan baba, evde oturup çocuklara bakıyorken, kadının çalışmasının olmazsa olmaz görüldüğü günümüzde, aile geçiminin ağır yükü hayat müşterektir adı altında kadına yükleniyor.

İşte size bir başka tablo:

Bir erkek evlenmek istiyor, annesi soruyor:
—Nasıl bir kızla evleneceksin?

Genç cevap veriyor:
—Fark etmez, çalışan biri olsun, ben nasıl ev geçindireyim? O da çalışırsa, birimizin maaşı elektrik, su, ev kirası vs… Birimizinki de boğazımıza kılık kıyafete falan ancak yeter.

—Çok iyi oğlum, sen çalışacaksın da, o mu yiyecek, o da çalışsın tabii. Nerde çalışsın?

—Ben tezgâhtar falan istemem, öyle işler geçici olur. Öğretmen olabilir, devlet kapısı ne de olsa...

Bunun gibi konuşmalar, aranılan özelliklerde kız bulunuyor, nişan, düğün, balayı falan derken;

—Bana yazık değil mi? Hani hayat müşterekti, hani sen de bana evde yardım edecektin? Yardım etmeyi bırak, kendi eşyalarını toplaman da yeter. Geldiğim gibi mutfağa giriyorum, yemek, bulaşık, evin toplanması bıktım artık. Sen yoruluyorsun da, ben yorulmuyor muyum? Ben de senin gibi gelir gelmez elime kumandayı alıp, televizyonun karşısına geçsem aç kalırız aç…

—Yapacaksın tabi, sen kadın değil misin, ben mi yapacağım yemeği, ütüyü? Çok konuşma da, sofrayı hazırla çok acıktım.

Bu tartışmaları dışarıdan izleyenler, belki bir çocuk olsa her şey yoluna girer diye düşünülürken aslında karışık olan durum çocuğun olmasıyla içinden çıkılmaz bir hal alır.

—Çocuğa kim bakacak? Annem hasta, ee senin annen de çocuğu çok şımartıyor, ahlakı bozuluyor çocuğun.

—En iyisi bir kreş bulalım, kreşe verelim çocuğu…

Uzun araştırmalar, arkadaş tavsiyeleriyle bir kreş bulunur, çocuk kreşe verilir, annenin aklı yavrusunda, bütün gün ne yaptı, ne yedi, ateşi de vardı, nasıl oldu acaba? Bütün bu sorular, düşünceler ve annenin gizliden çektiği; ama söyleyemediği bir vicdan azabı, bir suçluluk duygusu içini hep kemirmektedir. Aslında hesap ortadadır, kadının aldığı para kreşe, kendi özel ihtiyaçlarına kullandığı makyaj malzemesine ancak yetmektedir. O zaman neden bu kadar sıkıntı çeker ki?

Sabahın erken saatinde kalkıp hazırlanmak, çocuğu hazırlamak, üstelik tam da huzurlu sıcacık evinde uyurken onu uyandırmak, bütün gün iş yerinde akşama ne pişireyim, misafire ne ikram edeyim, çocuk nasıl gibi düşüncelerle boğuşmak. Mesai bitip de eve gelindiğinde aynı tempo devam etmekte, hızla yemek hazırlanıp, yine aynı hızla yenip ertesi günün yemeği yapılıp, çocukla ilgilenmeye vakit kalmadan bakılır ki, çoktan gece yarısı olmuş.

Bir kenarda sizin gelmenizi kendisiyle ilgilenmenizi beklerken uyuya kalan yavrunuzu kucaklayıp, buruk bir öpücükle yatağına yatırırsınız. İşte bütün bir gün koşuşturup dururken bir de bakar ki, ömür geçmiş, çocuklar büyümüş; ama farkına bile varılamamış, ne eski güzelliği, ne eski sağlığı, ne de, artık sorunlarla başa çıkacak gücü kalmış.

Bunca yıl karı koca çalışmışlar ama elde hiçbir şey yok. Hâlâ borcunu ödedikleri evi saymazsak, ömür vefa eder de, borçtan kurtulup rahata ereriz diye beklenirken, evlatların evlenmesi gibi sebeplerden, borç üstüne borç...

—Hani iki kişi çalışırsak rahat ederdik, daha iyi yaşardık?

Hep sıkıntı çektik şimdi ömür bitti, hesap verilecek ama dünyada rahat yaşamak için sıkıntı çektik, fırsat bulamadık ki ebedi yaşayacağımız yer için hazırlık yapalım, üstelik hep sermayeden yedik elde bir şey kalmadı.

Ne için, kimin için, nasıl yaşadık, ne bıraktık? Taksitlerini ödemeyi hiç ihmal etmedim ama imanını, dinini öğretmekte ihmal davrandım.

Dinini öğretmeden çocuğumu Amerika’ya master yapmaya gönderdim. Çocuğum oralarda iyice bozuldu. Ahirette beni sıkıntı çekerek, günah işleyerek okuttun diyip teşekkür etmeyecek, yakama yapışıp neden benim günah işlememe engel olmadın, neden bana dinimi öğretmedin diyecek.


Peki, o zaman neden bu kadar çalışıp günaha girmek isteriz ki? Üç günlük dünya için sonsuz olan ahiret hayatını yıkmak akıl kârı mıdır?


http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=3533
 
 

21 Haziran 2014 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - İslâm âlimlerine bağlanmak…

Hekimoğlu İsmail - İslâm âlimlerine bağlanmak…



Hekimoğlu İsmail
 

İslâm âlimlerine bağlanmak…

 
 
İstanbul suları, barajlardan ve göllerden gelir. Hiç kimse kal­kıp da barajdan su içmeye gitmez. Barajın suları, borular vasıtasıyla evlere gelir, herkes suyu musluktan içer.
 
 
Asr-ı saadet, baraj hükmündedir. İslâm âlimleri, sünnet-i seniyyeyi bizlere taşımaktadır. Abdulkadir Geylani, Cüneydi Bağ­dadi, İmam-ı Rabbani ve Gazali gibi ne kadar âlim varsa, hepsinin üstünlüğü ve bizlerin de onlara bağlılığı, sünnet-i seniyyeye ittibalarından ileri gelmektedir.
 
 
Mesela Cumhuriyet devrinde çok kere resmî makamlarca sorul­muştur: “Neden Süleyman Efendi’nin, neden Said Nursi’nin, ne­den Abdulhakim Arvasi’nin peşinden gidiyorsunuz?”
 
 
Onlar şunu demek istiyor: “Bunlar da insan, siz de insan­sınız, neden onların peşinden gidiyorsunuz?”
Evet, ismi geçen şahıslar bizim gibi etten kemikten yaratıl­mıştır ve bizim gibi insandır. Onların üstünlüğü sünnet-i seniyyeye ittibalarındandır. Demek ki biz zahirde bir insanın, bâtında sünnet-i seniyyenin peşinden gidiyoruz. Mesela beni de sorguya çekip, neden Kürt Said’in peşinden gidiyorsun?” diye sormuşlardı. Dedim ki, “Efendim, ben onun peşinden gitmiyorum. O beni peşine taktı, sürüklüyor!”
 
 
Zaman gösterdi ki İslâm âlimleri benliklerini mıknatıs hük­müne getirmişler; kahvedeki, meyhanedeki, bardaki insanla­rı çekip, camiye, derse, ibadete sevk etmişler. Pek çok insandaki süflî huyları silip, onların yerine ulvî İslâm ahlâkını yerleştirmişler. Bunları gözlerimizle gördük. Adam geçmiş hayatında her türlü günaha bulaşmış amma gün gelip de bir âlimin talebesi olduğunda diyor ki, “Artık günah işlemek, ateşe düşmek gibidir.”
 
 
Bir kısım gençlerin heyecanı ve enerjisi stadyumlarda, park­larda, plajlarda tüketilebilir. Pek çoğu da bâtıl ve ya­bancı ideolojilerin peşinde gitmektedir. Çeşitli ideolojiler uğruna diplomasını, makamını, servetini, şerefini, haysiyeti­ni, akrabalarını ve hayatını feda eden insanlar varken, neden bir kısım mü’minler İslâm yolunda gayret sarf etmesinler?
 
 
Zaman oluyor ki futbol kulüplerini tutanlar, dini tutanlardan daha gayretli ve daha fedakâr oluyor. Sabahın erken saatin­den stadyumun önünde kuyruğa girenler, stadyumda sabah­tan maç zamanına kadar bekleyenler... Maç sırasında heyecanı doruğuna çıkanlar... Kulüp aşkına vuruşanlar, ölen­ler, yaralananlar...  Böylesine gayret gösteren kaç dindar vardır?
 
 
Hiç leyleklerin, serçelerle veya martılarla uçtuğunu gördü­nüz mü? Her kuş kendi sürüsüyle uçar. Ey Müslümanlar, Müs­lümanlarla beraber olun, adetullah budur. Adetullaha ittiba eden muvaffak olur.
Polisin emrini dinleyen, içişleri bakanının emrini dinlemiş gibidir. Teğmene itaat eden, genelkurmay başkanına itaat et­miştir. Bunların bütünü ile devlet ortaya çıkar. İlmiyle amil olan âlime tabi olmak, Resulullah’a tabi olmaktır. Resulullah’a tabi olmak da Allah’a itaat etmektir. Çünkü Resulullah Allah’ın emrindeydi.
 
 
Tefsir, Hadis, Fıkıh, Siyer gibi İslâmî ilimlerde ileri giden âlimlerimiz, herhangi bir âlime tabi olmadan, doğrudan doğ­ruya ayet ve hadis ile amel edebilir. Fakat İslâmî ilimlere sa­hip olmayanlar, bir âlime tabi olmak zorundadır. İslâmiyet’i den­gesiz yaşayanlara dikkat ettiğimde bunların bir âlime teslim olmayan kimseler olduğunu gördüm.
 
 
Asrımızın hastalıklarından biri de “Ben bilirim!’’ demektir. Özellikle 30 yaşa kadar bu hastalık bütün şiddetiyle devam ediyor. Ben bilirim diyen, bilenleri kenara atar, kendi de ek­seriye sırat-ı müstakimin dışında kalır, Allah muhafaza bu­yursun.
 
 
 

20 Haziran 2014 Cuma

NİHAT HATİPOĞLU - Birbirimizi uyarmak zorundayız

NİHAT HATİPOĞLU - Birbirimizi uyarmak zorundayız

NİHAT HATİPOĞLU
 

Birbirimizi uyarmak zorundayız 



Eskiler hep derlerdi, "zaman ahir zaman" diye... Gülüp geçerdik. Ama insanların haline baktığımızda bu sözün pek de yabana atılmayacak bir söz olduğunu görürüz.
İnsanlarda tahammül kalmadı. Birbirimizin onuruna, şahsiyetine aldırış etmeden birbirimizi karalar olduk. Oturduğumuz yerden insanlar hakkında konuşmaya başladık. İftira, gıybet, suizan, karalama gibi büyük günahları iftar sofralarımızın ana menüsü yaptık. İşin kötüsü bütün bunları bir ibadet havası içinde icraya koyduk. Sevmediğimizi karalarken hiçbir ilke ve ölçü tanımadık.

Ramazana yaklaşıyoruz. Haramdan, şerden el çekmek zamanı geldi. Birbirimizi ikaz etmek zorundayız.

Güzel şeylerden bahsediniz


Bu ay boyunca kötü şeyleri kalbinizden ve dilinizden uzak tutunuz. Dedikodu yapanlara çirkin konuşanlara, fazlaca dünyevileşenlere değer vermeyin. Dedikodu yapanlara "Ölü kardeşinizin etini yediniz" deyiniz. Kabir azabının çoğunun söz taşımakta geçtiğini hatırlatın.

Birbirinize ayet ve hadis taşıyın.

Helal kazanıp helal harcayın: Zengin Müslüman hem kendini, hem çevresini ve hem de fakiri kollar. Zekât verir. Hizmet eder. Onun için Efendimiz (s.a.v.): "Veren el, alan elden hayırlıdır" buyuruyor. Allah'ın Resulü (s.a.v.) Mekke'de uzun süre ticaret yapmış ve Mekke'nin hem en şerefli, hem en asil ve hem de en zengin kadınının (Hz. Hatice annemizin) evlenme teklifini kabul etmiştir. Hz. Ebu Bekir'in, Hz. Osman'ın, Hz. Abdurrahman bin Avf gibi zengin sahabenin müminlere çok faydası olmuştur.

Onun için bir lokma bir hırka felsefesi sık sık vurguladığım gibi tasavvufun da dinin de bir ilkesi değildir. Belki dünyaya bakışta bir nefsi muhasebe vesilesidir. Çünkü hiç kimse böyle değildir. Böyle olan birini gösterin bana. Yüzyıllarca Müslüman'a fakirlik edebiyatı yapıldı. Çocuklar okutulmadı. En stratejik yerlerde inancından kopuk insanlar yetiştirildi ve işte manzara da görüldüğü gibi oldu.
Faiz sistemiyle Müslümanlar ya harama ortak edildiler veya borç batağına savruldular. Yurtdışına giden işçimiz ya kaldırım temizledi, ya bahçede ot biçti. Ama şimdi ise mühendis oldu, doktor oldu, fabrikatör oldu. 


Mütevazı olun

Kaba, sert, haşin, anlayışsız ve sefahata bulaşmış çok insan var, onların içinde bari siz mütevazı olun. Ebu Zerr (r.a.) bir gün gelir. Üzerinde son derece güzel bir elbise vardır. Kölesinin de üzerinde aynı elbiseden vardı. Bunu gören arkadaşı sorar. Neden aynı giyiniyorsunuz?

Şöyle der: Efendimiz (s.a.v.) kölelerimiz hakkında bize şöyle buyurdu: Onlar sizin kardeşleriniz ve yakın adamlarınızdır. Allah onları sizin emanetinize koymuştur. Kimin kardeşi eli altında ise, yediğinden yedirsin giydiğinden giydirsin.

Yapamayacağı işi buyurmasın. (Buhari, iman, 22: edeb, 44: Müslim, Eyman, 40: Ebu Davud, edeb, 5157: Tirmizi, Birr, 1946)


İnsanları ezmeyin

Başkasına eziyet ederken de vicdanımızı rahatlatacak yığınla fetva ve yol buluyoruz. Başkasının parasını yerken, aleyhinde konuşurken, makamına göz dikerken, malına konarken hiçbir muhasebe duygusu içinde değiliz.

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle hatırlatıyor: "Müslüman, Müslüman'ın dilinden ve elinden selamette olduğu kişidir. Muhacir ise Allah'ın yasakladığını terk eden kişidir.


Arsızlara prim vermeyin

Saygısız, saldırgan, ruh iklimi bozuk, serkeş ve alçak karakterli insanları sürekli affetmek ve görmezden gelmek bu tür insanlara prim vermektir. İyilik değildir. Yol edindirmektir. Böyle bir yol zararlıdır ve başa beladır.Yüzlerce kişiyi taciz eden veya rahatsız eden birini herkes affederse bu işin sonu nereye varır? Onun için sürekli affedin sözü, adaleti uygulamayın anlamına da gelir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) namus ve iffetine küfreden şair Azze'yi affeder. Kurtulan bu rezil ahlaklı şair yeniden ağzını bozar. Saldırır. Yıpratır.

Haddini aşar. Yeniden yakalandığı zaman affını ister ama Hz. Peygamber (s.a.v.) cezalandırır. Ve bir mümin bir yılanın deliğinden ikinci kez ısırılmaz buyurur.


Düşündüren bir hadis

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadiste kıyamet günü Yüce Allah'ın kendileriyle konuşmayacağı ve kendilerine bakmayacağı üç sınıf insanları sayar.

Bu üç sınıftan özellikle üçüncü sınıfta anılan kişi son derece manidardır. Onu Hz.Peygamber (s.a.v.) şöyle tanımlıyor: Sırf dünyevi bir menfaat için bir imama biat eder. İmam kendisine dünyalık işlerden verirse ona sadık olur. Ama dünyalıktan istediklerini vermezse sadık olmaz sadakat göstermez. (Buhari, Hiyal, 12)

Hadis siyasi bir pozisyonu belki anlatıyor ama dünyadaki her insanı ilgilendiren bir temaya işaret ediyor. İnsanoğlunun bir kısmı Allah'a veya sadık bir imama verdiği sözün değil, dünyasının ve menfaatinin ardındadır. Onun Allah'a veya liderine -imamına- verdiği sözün hiçbir anlamı yok. Samimiyeti tamamıyla menfaatiyle bağlantılıdır.

Ahir zamanda hayat veren bu ikazlara ne kadar da çok muhtacız.


Peygamberimizin (s.a.v) vefatında Hz. Ebu Bekir'in konuşması

Hz. Peygamber (s.a.v.) pazartesi günü öğleye yakın saatte vefat etmiştir. (Hz. Ömer ve Hz. Ali de pazartesi günü şehit edilmişlerdir.) Medine'de büyük bir hüzün, ıstırap, şaşkınlık yaşanıyordu. İnsanlar duydukları habere inanmak istemiyor. Hz. Ömer acı haberin acısını hafifletmek ve münafıkların oluşturabileceği fitneyi bastırmak için ortalıkta dolaşıyor ve şöyle diyordu: "Kim Muhammed (s.a.v.) vefat etmiş derse onu kılıcımla indiririm. O ölmemiş, bilakis Hz. Musa'nın Sina dağında bayıldığı gibi bayılmıştır.

Ortalıkta tam bir kaos vardı. İşte tam bu ortamda Hz.Ebu Bekir çıkageldi. Önce Hz. Peygamber'in (s.a.v.) uzandığı odaya gitti. Resulullah'ın vefat ettiğini gördü. Sevdiği dostuna sarıldı uzun uzun ağladı. Ağıt yaktı O'na. "Bizi yalnız bıraktın ve gittin öyle mi" dedi. "Vallahi Allah bir daha sana acı yaşatmayacak" dedi.

Ve sonra odadan çıktı. Odadaki gibi iki büklüm değil, dimdik yürüdü. Medine minberine çıktı. Binlerce insan onun söyleyeceklerini dinlemek için oraya akın ettiler. O Efendimizin vefat edip etmediğini ilan edecekti.

Gözyaşlarını sildi. Cemaate uzun uzun baktı ve şöyle konuştu: "Tek olan Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik ederim; O vaadini yerine getirdi, kuluna zafer verdi, bütün düşmanları tek başına yendi! Bütün hamdler yalnızca Allah'adır. Şahitlik ederim ki Hz. Muhammed (s.a.v.) O'nun kulu, elçisi ve peygamberlerinin sonuncusudur. Yine şahitlik ederim ki Kitap onun getirdiği, din onun koyduğu, hadis onun konuştuğu ve söz onun söylediği gibidir. Hiç şüphesiz ki Allah apaçık gerçekliktir. Allah'ım Kulun, elçin, peygamberin, habibin, eminin, gözden ve seçkinin olan Hz. Muhammed'e mahlukatın içinde bir kimseye ettiğin salatın en üstünüyle salat eyle!

Allah'ım! Salatlarını, bağışlamalarını takva sahiplerinin imamı olan en hayırlı lider ve önder, rahmet elçisi Hz. Muhammed'e nasip eyle! Allah'ım! Onun yakınlığını daha yakın eyle, delilini ulu eyle, makamını onurlandır, onu öncekilerin ve sonrakilerin gıpta edeceği övülmüş bir makama kavuştur, onun övülmüş bu makamı sebebiyle kıyamet günü bizlere fayda ver ve onu cennetteki vesile derecesine ulaştır!

Allah'ım! Hz. Muhammed'e ve Hz. Muhammed'in aline salat eyle, Hz. Muhammed ve Hz. Muhammed'in ailesine bereket ver; tıpkı Hz. İbrahim'e salat edip bereket verdiğin gibi. Muhakkak ki sen hamd edilen ve şanı yüce olansın.

Ey insanlar! Kim Hz. Muhammed'e tapıyorsa bilsin ki Hz. Muhammed öldü. Kim de Allah'a tapıyorsa bilsin ki Allah diridir ve ölmez. Kuşkusuz Allah size yakındır. O'na kaygı ve korkuyla dua etmeyin! Kuşkusuz Yüce Allah peygamberi için sizin yanınızdakini değil, kendi katında olanı seçti ve onu kendi vereceği mükafatı için teslim alarak, geriye aranızda O'nun kitabını ve peygamberinin sünnetini bıraktı. Kim kitap ve sünnete uyarsa o tanınır, kim de Kitap ve sünnetin arasını ayırırsa tanınmaz ve reddedilir.

Ey iman edenler, adaleti dosdoğru yerine getirenler olunuz! Sakın şeytan sizi peygamberinizin ölümüyle meşgul etmesin, sakın sizi dininizden saptırmasın! Acilen iyilik yaparak şeytanı acizliğe düşürün, sakın ona mühlet vermeyin yoksa sizi yakalayıp ele geçirir ve fitneye düşürüp aldatır."
Hiç şüphesiz her toplum zor zamanlar geçirir. Sıkıntılı aşamalardan geçer. İşte o zamanlarda Hz.Ebu Bekir gibi toparlayacak, teskin edecek, hakikatı hatırlatacak kişilere ihtiyaç duyar. Gerekli insan gerekli zamanda insanlara ulaşabilirse en aşılmaz denilen sarsıntılar, büyük girdaplar kolayca aşılır. Hz. Ebu Bekirlere ihtiyacımız var. Hem de haylice fazlaca.



 

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-29

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-29

SEVGİLİ EFKAN HOCAM NAÇİZANE FAKİRİNİZ HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ...  Allah razı olsun hocam...
Sizi çok seviyorum canım hocam...


http://blog.milliyet.com.tr/herseye-ragmen-yasamak-cok-guzel--29/Blog/?BlogNo=464971

Herşeye rağmen yaşamak çok güzel- 29


Herşeye rağmen yaşamak çok güzel- 29
 

Celal ÇELİK’in hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını kendi diliyle beğeniyle sunmaya devam ediyorum.


Farzedin Ki Şu An Cennettesiniz...

Babamla arabayla karanlıkta eve dönerken aklıma şöyle birşey geldi :

Kıyamet kopmuş, mahşerde hesap görülmüş, cennetlikler cennete, cehennemlikler cehenneme gitmiş.
Karanlıkta ilerlerken renkli ışıklar ve geniş caddelerle kendi kendime dedim ki; farzet ki ben cennete girdim ve burası cennet.

Karanlıkta ilerliyoruz, yanımda babam arabayı kullanıyor. Keşke diyorum yanımda sevdiğim dostlarım ve akrabalarım da olsaydı. Ne olurdu onlar da dünyada biraz sabır edip ibadet etselerdi...

Hem dünyada huzurlu olurlardı, hem de burada (cennette) sonsuza dek mutlu olurlardı ve makamları yüksek olurdu...

Aslında cennette gam, üzüntü yokmuş ama ben böyle bir hayale daldım. Hiç kimsenin ve özellikle yakınlarımın ve dostlarımın cehenneme uğramasını istemem.

Önünden dere akan bir dağ evindeyiz. Yemyeşil bahçesinde rengarenk çiçekler ve ağaçlar.
Serin bir yaz akşamı; hafiften bu dağlık yemyeşil ormana yağmur yağıyor.

Toprak ve çiçeklerden mis gibi koku geliyor. Samimi dostlarımla bahçedeki çardaktayız. Masamızda çaylar, kekler ve meyveler...

Dolunaylı gece ve radyodan gelen hafif nostaljik bir sanat müziği şarkısı... Sohbet edip kahkahalarla çaylar yudumlanıyor....

İşte hayalimdeki cennet. Beni seven bütün dostlarımla cennette beraber oluruz inşallah.

Eeee tabi önce iman ve birazda ibadet gerekir.....


Muhteşem Bir Şekilde Tasarlanan İnsan

İnsanlar şöyle bir robot yapabilir mi? :

Gören, işiten, düşünen, konuşan, ağlayan, hisseden, aşık olan, yüz metreyi on saniyede koşan, yüzebilen, saçları uzayabilen, kazayla yaralansa kendi kendine yarası deriyle kapanan, araba kullanan,...

Elleri ile hertür işi yapabilen, bir lokma yemekle gerekirse bütün gün çalışabilen, bilgisayar kullanan, futbol oynayan, yeni şeyler öğrenen ve öğrendiğini tatbik eden, milyonlarca anıyı fotoğrafik hafızaya alan, ...

Rüya gören, ibadet eden, beste yapan, şiir yazan ..... herkesin aklına yüzlerce özellik gelmiştir eminim.

İnsanlar robotları yaparken kendi özelliklerine, yani insana benzetmişlerdir.

Ama Allah insanları, hayvanları, tabiatı yaratırken hiçbir örnek olmadan yaratmıştır.

Düşünsenize, insanlar iki ayağının üstünde dik bir şekilde yürüyor. Oysa bir inek, koyun dört ayağı üzerinde yere paralel biçimde yürüyor.

Yılan, kertenkele gibi hayvanlar yerde sürünüyorlar. Bunlar gibi hayvanlar karada nefes alıyorlar. Ama birde denizde suyun içinde yaşayan canlılar vardır. Onlarda sudan çıkınca yaşayamıyorlar.

Yukarıda saydığımız bütün bu mükemmel tasarıları yapan Yüce Tasarımcı(c.c.) acaba bunları boşuna mı yaratmıştır?

Hayatın gayesini ve Allah’ın biz kullarından istediği nedir öğrenmek için öncelikle inşallah Kuran’ın Türkçe Mealini okuyalım.

Kuran meali iki paket sigaradan ucuzdur.

Bazı namazını kılanlar bile Fatiha’nın anlamını bilmiyorlar...

Efkan Vural

(Devamı 23/06/2014 Pazartesi)    




 

Bu Ezanlar ki Şehâdetleri Dinin Temeli


Bu Ezanlar ki Şehâdetleri Dinin Temeli
 
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah’ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.” (Cum’a, 9)
​​
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“İnsanlar ezân okumanın ve namazda ilk safta bulunmanın sevâbını bilselerdi ve bunları yapabilmek için de kur’a çekmek zorunda kalsalardı, mutlakâ öyle yaparlardı.” (Buhârî, Ezân, 9, 32; Müslim, Salât, 129)

--

19 Haziran 2014 Perşembe

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Allah için birbirini sevenler


Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Allah için birbirini sevenler

Prof Dr. Mahmud Esad Coşan (1938-2001)

(İNŞALLAH ARTIK HER CUMA SABAHI RAHMETLİ ESAD COŞAN HOCAEFENDİNİN SOHBETLERİNDEN DERLEDİĞİMİZ KISA BİR BÖLÜMÜ PAYLAŞACAĞIZ...)

HAYIRLI CUMALAR


Allah İçin Birbirini Sevenler

Peygamber SAS Hazretleri buyurmuş ki:
 RE. 107/4 (İnnel-mütehàbbîne fillâhi fî zılli arşillâhi yevme lâ zılle illâ zılluh, yefzeun-nâsü ve lâ yefzeûn, ve yehàfun-nâsü ve lâ yehàfûn.)

Muaz RA'dan Taberânî rivayet etmiş. Bu konuda pek çok hadis-i şerifler var. Onlardan müjdeli bir tanesi. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:

(İnnel-mütehàbbîne fillâh) "Birbirlerini Allah için seven mü'minler..." Bu sevgi kadınla erkek arasındaki cinsel temâyül değil. Mü'min mü'mini mü'min olduğundan, iman kardeşliğinden, Kur'an kardeşliğinden, İslâm kardoeşliğinden dolayı seviyor. Mü'minin mü'mini sevmesi, birbirleriyle ahbab olması... Birisi Kars'ta, birisi Edirne'de; birisi Sinop'ta, birisi Adana'da; ama askerlikte tanışıyorlar, hacda tanışıyorlar, mektepte tanışıyorlar, muhabbet ediyorlar. İkisi de namazlı, niyazlı, müslüman, namuslu, helâl kazanmayı, helâlden yemeyi, çirkin işlere bulaşmamayı düşünen insanlar, birbirlerini Allah yolunda seviyorlar. Mü'minlerin kardeş olduğunu Allah Kur'an-ı Kerim'de söylemiş diye seviyorlar.

İşte böyle birbirini din kardeşi olarak sevmek, arkadaşını Allah için sevmek, ahiret için sevmek... Bu çok önemli. Böyle insanları Allah çok büyük mükâfâtla mükâfâtlandıracak. Her zaman buna dair hadis-i şerifler geliyor karşımıza, bu da onlardan bir tanesi... İşin sadece bir safhasını gösterecek, sonucuna doğru olan bir safhasını anlatacak bir hadis-i şerif.

Size tavsiye ederim ey mü'minler, ey müslümanlar! Birbirlerinizi candan sevin, candan yardımlaşın, candan kardeşlik edin! Çünkü, Allah için birbirleriyle muhabbet edenler, ahiret kardeşi olanlar, ahiret yolunda birbirlerine dost olanların mükâfâtı çok büyük.İşte buyuruyor ki:

(Fî zılli arşillâhi yevme lâ zılle illâ zılluh) "Arş-ı A'lânın gölgesinden başka gölgenin olmadığı günde, bu birbirini Allah için sevenler Arş'ın gölgesinde olacaklar."

Arş-ı A'zam, Cenâb-ı Hakk'ın Arşı, Arşullah çok büyük bir yaratık... Onun altı da gölge ve çok safâlı bir gölge... Mahşer halkı meydanda, güneş tepelerine yaklaştırılmış, terlere batmışlar, ter toprağa işlemiş. Kimisinin topuğuna, kimisinin dizine, kimisinin göbeğine, kimisinin boynuna, kulağı hizasına, ağzının hizasına gelmiş... Terler içinde yüzüyorlar, çırpınıyorlar, sıcaktan patlayacak gibi, hesabı bekliyorlar.

Daha azab değil, cehennem değil bu, sadece mahkeme-i kübrâ olacak, hesaba çekilecekler, cennetlik mi cehennemlik mi olacakları kararlaştırılacak... Öyle korkulu bir gün. O günde güneşin altında bekliyorlar.


Şimdi tabii Türkiye'deki kardeşlerim kış mevsimindeler, havalar soğuk... Ama Avustralya'daki kardeşlerimiz sıcaktan nereye sığınacaklarını şaşırıyorlar. Çok sıcak, bazı yerlerde 40 derece, 45 derece sıcaklıklar oluyor. Bayağı insanı eritecek gibi bunaltıcı sıcaklıklar oluyor. Dünyanın öbür tarafında da, meselâ Sibirya'da soğuktan insanların ayakları, elleri donuyor. Hastanelerde kan revan içinde, elleri ayakları sarılmış, donmuş insanlar... Sonunda elleri ayakları kesilecek.

Öyle soğuk, böyle sıcak, dünya böyle... Tabii, cehennemde de soğuklar, sıcaklar var. Ama daha cehenneme gitmeden, mahşer yerinde güneş tepelerine yaklaştırılmış, güneşin altında beklemek çok zor bir şey...

Orada sadakaları, zekâtları mü'minlere gölge edecek. Ama özel meziyetleri olan, Allah'ın özel ikramına mazhar olacak kullarvar. Onlar Arş-ı A'lâ'nın gölgesi altında gölgelenecekler. Bir kere Arş-ı A'lâ yüksek; o kadar yüksek ki, Arş'ın gölgesinde olanlar, mahşer halkına, yukarıdan aşağıya, yıldızların dünyaya baktığı gibi bakacaklar. Yerdekilerle yıldızdakiler arasındaki fark gibi fark olacak.


İşte onlardan, Arş'ın gölgesinde gölgelenen insan topluluklarından birisi de, birbirlerini Allah için seven insanlar. Onun için, birbirinizi lütfen şu maddî dünya için, küçük hesaplarla veya maddî sebeplerle, paraydı, puldu, borçtu, alacaktı, mirastı ve sâireydi diye; veya komşulukta, "İşte o bizim bahçemize çöp attı da... Onun ağacı benim bahçeme geldi gölge yaptı da... Onun çocuğu bizim çocuğa çelme taktı da, o buna bir yumruk attı da... Top oynarken bizim camı kırdı da..." filân diye kırmayın, darılmayın! Değmez. Birbirinizle Allah'ın seveceği tarzda güzel kardeşlik edin!

Böyle yaparsanız, Cenâb-ı Hak sizi Arş'ın gölgesinde gölgelendirecek, özel muamele yapacak. Sıradan müslümanlar, özel muameleye mazhar olamayanlar aşağıda güneşin altında bekleyecekler. Onlara sadakaları, zekâtları gölge yapacak ama, yine de aşağıdalar, yine de terler içindeler... Arş'ın gölgesinde gölgelenenler çok yüksek insanlar. Onun için birbirinizi Allah için sevin, Allah için birbirini sevenler sınıfına girmeğe çalışın!..

"Allah için birbirini sevenler, Arş-ı A'zam'ın gölgesinde gölgelenecekler. (Yevme lâ zılle illâ zılluhû) Allah'ın Arş'ının gölgesinden başka bir gölgenin olmadığı günde..." Sadakaların, zekâtların gölge yapması var; başka...

Sonra, (Yefzeun-nâsü) "İnsanlar dehşette kalırlar, telaş içinde, korku içinde kalırlar." Korkunç bir heyecan, kalbleri güp güp atıyor. Sıraları gelince hesaba çekilecekler; bakalım cennete mi gidecekler, cehenneme mi gidecekler?.. Durumu bilmiyorlar, sonucun nasıl tecelli edeceğini bilmiyorlar. Çünkü tartı var, hesap var, sevaplar günahlar tartılacak. (Ve lâ yefzeûn) "İnsanlar böyle korku içindeyken, bunlar dehşette, korkuda, heyecanda değil." Allah Allah, millet aşağıda ne kadar telaş içinde; bunlar Arş'ın gölgesinde, hiç telaşsız, korkusuz, sâkin, huzur içindeler.


(Ve yehàfün-nâs) "İnsanlar korkuyorlar. 'Acaba cehenneme atılır mıyım? Acaba Cenâb-ı Hak beni kahrına gazabına mı uğratır?' diye korkuyorlar."

O mahkeme-i kübrâ zorlu bir gün, Peygamberlerin dahi korkuları olacak. Kimsenin kendisine güvenemediği bir zaman. Kardeşin kardeşten kaçtığı, karının kocadan kaçtığı, evlâdın babadan, anadan kaçtığı, karı kocanın birbirinden kaçtığı, firar ettiği bir gün.
 
(Yevme yefirrül-mer'ü min ahîh. Ve ümmihî ve ebîh. Ve sàhibetihî ve benîh. Liküimriin minhüm yevme izin şe'nün yuğnîh.) [O gün kişi kardeşinden, annesinden ve babasından, hanımından ve çocuklarından kaçar. O gün herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır.] (Abese: 34-37)

Bu ayet-i kerimeyi de size sık sık hatırlatıyorum. Herkes birbirinden kaçacak, çünkü akrabalık bağları kalmayacak, herkes birbirinden hakkını istemeğe gelecek. Ancak müttakîler müstesnâ... Müttakîler de yine, birbirini Allah için sevenler oluyorlar.

Allah için sevenlerden olursanız, kurtulursunuz.

--Neye dayanarak söylüyorsun?..
--Hadis-i şeriflere dayanarak söylüyorum.

Onun için, Allah için birbini seven, din kardeşi olan, ahiret kardeşi olan, takvâ ehli olan insanlar haline gelmeğe çalışın! Başka bir çıkar yol yok... Onun için o yola girin, cennet yoluna girin, takvâ yoluna girin, nefsi terbiye yoluna girin; insanda aşkullahı, muhabbetullahı uyandıracak yola girin, o eğitimi alın! Başka kurtuluş yok, aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler!..


HAYIRLI CUMALAR

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

 26. 01. 2001AVUSTRALYA'DAN AKRA Fm CUMA SOHBETİ

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN

 ************************




Evlilikte Kavgayı Bitiren 20 Cümle:

Evlilikte Kavgayı Bitiren 20 Cümle:




1-Haklısın!
2-Mümkündür!
3-Seni seviyorum!
4-Seni çok iyi anlıyorum!
5-Eline sağlık!

6-Sen bir tanesin!
7-Özür dilerim!
8-Senin yerin çok ayrı!
9-Hayırlısı olur inşallah!
10-Sen Allah'ın bir lütfusun!

11-Problem değil!
12-Teşekkür ederim!
13-Kızgınlığım sana değil!
14-Dualarım seninle!
15-Bana biraz zaman tanı!

16-Sen yapmazsın, biliyorum!
17-Canın sağ olsun!
18-Hakkını helal et!
19-Allah senden razı olsun!
20-Harika olmuş!



YILLAR GEÇSE DE KÖRDÜĞÜM GİBİ SEVMEK!

Hz. Aişe (r.a) Peygamber Efendimiz’le (s.a.v) yeni evlenmişti. Eşinin kendisini sevip sevmediğini ya da ne kadar sevdiğini merak ediyordu. “Ey Allah’ın Rasulü, beni seviyor musun?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v) “Evet, ya Aişe, tabi seviyorum! dedi.” Hz. Aişe validemiz bu kez “Beni nasıl seviyorsun?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v) “Kördüğüm gibi” diye cevapladı sorusunu. Aradan zaman geçip evlilik ilerlediğinde Hz. Aişe Efendimiz’e tekrar sordu aynı soruyu: “Ey Allah’ın Rasulü, kördüğüm ne alemde?” Peygamberimiz, cevap verdi: “İlk günkü gibi...”

******************



EŞİNİZE SEVGİNİZİ BELLİ EDİN EVLİLİĞİNİZİ KUVVETLENDİRİN

Sevmek insan olarak hepimizin fıtratına yerleştirilmiş en temel özelliklerden biri. Gönlümüz öyle engindir ki sevgi hususunda; sevdikçe daha çok sevmek isteriz. Anne baba sevgisi, evlat sevgisi, kardeş sevgisi, arkadaş, dost, komşu, eş… Her birinin sevgisi ayrı bir yer tutar yüreğimizde. Sevmek insanlar arasındaki mesafeleri kısaltır, güzellikleri ortaya çıkarır, engellerin aşılmasına vesile olur. Bu sebepledir ki evlilikte sevginin yeri apayrıdır. Saygı ile taçlandırılmış bir sevgi yuvayı huzur dolu bir hale getirir ve ömür boyu sürecek birlikteliklerin temelini oluşturur.


İLGİ EKSİKLİĞİ SEVGİ EKSİKLİĞİ GİBİ ALGILANIR

Evlilikte sevgi de ilgi de yadsınamaz bir ihtiyaçtır; ve birbirine bağlıdır. İlgi azalmaya başladığında sevgiden şüpheye düşülür hemen. Sonrasında ise çatırtılar oluşmaya başlar. Çatırtılar başladıktan sonra ise gerisi çorap söküğü gibi gelir çoğu zaman. Belki hiçbir şey değişmemiş olsa dahi, ilgisizlik ya da sevgisizlik hissi, olduğundan farklı gösterir hayatımızı gözümüze. “Artık eskisi gibi değil, eskiden yardım ederdi eşim bana, şimdi hiçbir şey yapmıyor. Eskiden birlikte gezer dolaşırdık, şimdi bizimle ilgilenmiyor…” gibi cümleler dilimize pelesenk olur. Sevilmemeye öyle çok konsantre oluruz ki esasında eşimizin bir sorunu olduğunu, belki işlerinin iyi gitmediği, belki maddi açıdan bir sıkıntı yaşadığını görmeyiz çoğu zaman. Tüm o sıkıntıları sevgisizlik addeder, boşu boşuna üzülür, en ihtiyacı olduğu anda eşimizden bir de biz uzaklaşırız.

Ya da tam tersi çoluk çocuk, ev işi, yemek telaşesi derken biz ihmal edersek eşimizi aynı duyguyu bu kez de beyler yaşamaya başlar. Özellikle çocuklar olduktan sonra ilgisi bölünen hanımlar birazcık ihmal ederlerse eşlerini “Artık beni eskisi kadar sevmiyor, bana değer vermiyor. Eskiden beni hiç ihmal etmezdi. Her sabah kahvaltım hazır, üstüm başım ütülü olurdu. Şimdi şu halime bak…” sözleri dolaşmaya başlar zihinlerde. Çoğu zaman yorgunluktan, işlere yetişememekten yakınan hanımlar bir de eşlerinin sitemleri ile üzülür, anlayışsızlık yüzünden incinirler. Halbuki kadınlar için de erkekler için de durum çok açıktır: İlgisiz, sevgisiz, umursamaz diye suçlanılan taraf yoğunluk, yorgunluk ve eşinin anlayışsızlığından bir de yalnızlık ile uğraşmaktadır. Bu tarz yanlış anlaşılmaların olmaması için bize verilen reçete ise çok açıktır: Eşimize olan sevgimizi dile getirmek!


İNSAN SEVİLDİĞİNİ DUYMAK İSTER

Her şeyden önce Allah rızası gözetilerek, iki cihanı cennet kılma amacıyla çıkılan evlilik yolunda Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) “Bir kimse din kardeşini severse, sevdiğini ona söylesin” sözü başlarımızın tacı, dillerimizin virdi olmalıdır. Çoğu zaman utandığımız için, gerek görmediğimiz ya da daha kötüsü “Çok söylersem şımarır” düşüncesi ile sevgimizi dile getirmekten çekiniyor olmamız biz farkına varmadan aramızdaki bağı zayıflatır. Kadınlar için sevgiyi dile getirmek bir nebze daha kolaydır. Fakat özellikle erkekler “Zaten anlıyor, ne gerek var, evliyiz ya, bir aradayız ya” gibi düşüncelerle sevdiklerini söylemeyi ihmal ederler. Halbuki karşıdakinin sevgisinden emin olunsa dahi bunu duymak kalbi mutmain eder.

Eşler arasında sevginin somut olarak dile getirilmesinin aile bağlarını kuvvetlendirdiğini ve farkına varmasak dahi çocuklar için yapıcı örnek oluşturduğunu vurgulayan psikolojik danışman Hacer Okçu konunun önemini şu şekilde dile getiriyor: “İnsan fıtrat olarak sevmek ve sevilmek ister. Özellikle evliliklerde sevgiyi dile getirmek eşler arasındaki bağları kuvvetlendirir ve güven duygusunu arttırır. Eşine sevdiğini söylemek çocukların aklında ‘Annem-babam birbirine değer veriyor’ düşüncesi oluşturur ve onlar da eşlerine değer verirler. Bu küçüklükten kazanılan bir olgudur. Pek çoğumuz aile içerisinde sevdiğini söylemenin ayıp olduğunu düşünerek büyüdüğümüz için sevgiyi dışa vurmaktan utanç duyarız.”

Halbuki sevgiyi dile getirmek öyle sanıldığı gibi korkulacak bir davranış değildir. Bunu bir sözle, küçük bir notla yahut bir maille, mesajla yapabiliriz. İnsanın kendini çok kötü hissettiği bir anda sevdiğinden duyduğu güzel söz kadar onu rahatlatacak hiçbir şey yoktur çünkü. Unutmayalım ki sevgimiz söylemekle, ifade etmekle tükenecek bir his değildir. Eşlerimizi mutlu etmek için sevgimizi dile getirmek yetiyorsa bundan kaçınmak değil sevgimizi önlerine serip eşimizi sevgiyle şımartmak bile gerekir.

http://www.semerkandaile.com/Detay.aspx?Sayi=60&YaziID=1385