22 Temmuz 2014 Salı

Fatih Yağcı - İsrail İçin Geri Sayım Başlasın

Fatih Yağcı - İsrail İçin Geri Sayım Başlasın
 
 
Fatih Yağcı
İsrail İçin Geri Sayım Başlasın
Fatih Yağcı
 
Zor günler geçiriyor küremiz. Durup düşündüğün zaman bu kadar büyük dünya kime yetmez ki insanlar birbirlerini gırtlaklayarak ellerini kana buluyorlar diyorsun. İkinci dünya savaşı çıkıyor ve 50 milyondan fazla insan ölüyor. Ama bu da yetmiyor. Kana susayan ve doymak bilmeyen şeytani ruhlar, dünya kazanını karıştırmaya devam ediyor. Nedir bu doyumsuzluk?
  
Peki dünyayı fesade veren habis ruhlara yetmiyor mu bu koca dünya? Neden saldırıyorlar? Bazen anlamakta zorlanıyor insan. Dört harfli kısacık kara delik gibi dünyayı yutsa tok olmayacak bir kelimedir o: HIRS
 
Hırs, doygunluk özelliğinin kalkmasıyla verilene kanaatsizlikle meydana çıkar. İstediklerini elde etse de şeytan ona daha nihai gayeler çizer. Ve o da, gün batımında gölgesini yakalamaya çalışan insan gibi kovalar durur ölüm onu alıncaya dek. Ne para doyurur, ne şöhret ne de dünyanın hakimi olmak. Onu ancak toprak doyurur.
 
Şu sıralar İsrail yönetimi mahallede herkesin gıcık olduğu çocuğa benziyor. Alem-i İslamın sabrı doldu taşıyor. Dokunsan ağlatacak duruma geliyor. Görünen o ki herkese sataşan bu şımarık çocuk mahalleliden sağlam bir dayak yiyip mahalleden kovulacak. Bu sözlerim kurgu, arzu ve isteklerim değil. Mühim dayanaklarım var. Onlardan bir tanesi işte bu dehşetli hadis:
 
Ebu Hüreyre (ra) bildirmiştir: “Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam şöyle buyurdu: ‘Müslümanlarla Yahudiler harb etmedikçe kıyamet kopmayacaktır. O harpte Müslümanlar (galip gelerek) Yahudileri öldürecekler. Öyle ki, Yahudi, taşın ve ağacın arkasına saklanacak da, taş veya ağaç; ‘Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu, şu arkamdaki Yahudi’dir, gel de onu öldür!’ diye haber verecektir. Sadece Garkad ağacı müstesna, çünkü o, Yahudilerin ağaçlarındandır.” (Müslim, Fiten, 82)
 
Sabır taşını çatlatırcasına dehşetli imtihanlar yaşandığının farkındayım. Ancak maçın sonuna yaklaştık. Ahirzamandayız. Ve bu maç bitmeden skorun değişeceği bize vaad edilmiş. Öyle ise alem-i İslamın bayram yapacağı günler uzak değil. Birleşmiş İslam Devletlerini tüm ruhumuzla arzu ediyor ve Allahtan niyaz ediyoruz...
 
Tarih : 15.07.2014 Kaynak : Risale Ajans
 
 
 

Ahmed Şahin - Kişi sevdiğiyle beraber olacaktır ahirette!

Ahmed Şahin - Kişi sevdiğiyle beraber olacaktır ahirette!



RAMAZAN2014 Yazarlar Ahmed Şahin

Kişi sevdiğiyle beraber olacaktır ahirette!

 
 
Geçmişte gazetelerimizin Ramazan sayfalarında nükte ve fıkra köşeleri bulunurdu. Bu köşelerde okuyucuyu düşündüren, tebessüm ve tefekkür nükteleri yazılırdı.
 
 
Bugün sizlere geçmişin düşünmeye sebep olan o nüktelerinden önemli bulduklarımı arz etmeye çalışacağım. Görülecek ki, gerçekten de bazı nükteler bir kitap kadar düşündürmekte, bir mürşit gibi de uyarılarda bulunmaktadır. İşte o nüktelerden bazıları:
 
 
Hak dostlarından İbrahim Ethem, rüyasında Hz. Cebrail’i elinde bir defterle görür ve sorar:
 
 
- Nedir elindeki defter ey Cebrail?
- Hak dostlarının isimlerinin yazılı olduğu defter, der.
- Bak bakalım benim ismim de yazılı mı Hak dostlarının içinde?
 
 
Hz. Cebrail, hayır der, senin ismin Hak dostlarının içinde değil, Hak dostlarını sevenlerin içinde.
İbrahim Etem de hemen teklifini yapar:
 
 
- Öyle ise der benim ismimi de Hak dostlarının yanına yaz. Çünkü der “Kişi sevdiğiyle beraber olacaktır” buyurdu Peygamberimiz. Ben de sevdiklerimle birlikte olmak isterim.
 
 
Hz. Cebrail, teklifi yerinde görür ve İbrahim’i de sevdiği Hak dostlarıyla birlikte yazar.
 
 
Demek ki kimleri seviyorsak burada, nihayet onlarla olacağız orada. Öyle ise düşünmeye değer bu olay! Kimleri seviyor, kimlerle birlikte oluyoruz burada. Bir düşünelim mi? Çünkü onlarla olacağız orada?
 
 
****
 
 
Bir adam konuşmalarında hep cömertlikten söz ediyor, ama kesesini açıp hiç de cömertlikte bulunmuyordu.
 
 
Bu adam İbrahim Ethem’e:
- Herkese nasihat ediyorsun, bana da nasihat et, dedi.
 
 
İbrahim Ethem de tek cümlelik nasihatini şöyle yaptı:
 
- Sen açığı kapa, kapalıyı da aç, bu sana yeter! Adam:
 
- Açık olan nedir ki onu kapayayım, kapalı olan nedir ki onu da açayım? deyince İbrahim, hemen cevap verdi:
 
- Açık olan hep cömertlikten söz eden ağzındır. Onu kapa. Kapalı olan da hiç cömertlik yapmadığın kesendir, onu aç! Bu sana yeter!
 
 
Ne dersiniz, bu nasihatin bize de şümulü olabilir mi? Biz de çoğu zaman cömertlik gibi güzel hasletlerden uzun uzadıya söz ediyor, ama elimiz cüzdanımıza bir türlü girmiyor, pek de cömertlikte bulunmuyor muyuz?
 
 
Bizim de ağzımızdan fazla cüzdanımızı açmamız mı gerekiyor? Konuyu bizim de düşünmeye ihtiyacımız olabilir mi?
 
 
***
 
 
İbrahim Ethem’e: Piyasa çok pahalandı diye dert yandılar. Öyle ise yine ben kazandım diye cevap verdi. Sordular: “Sen nasıl kazanıyorsun, piyasa pahalanınca?” Şöyle açıkladı kazancını:
 
 
- “Pahalanan malı bir müddet almaz, beklerim. Böylece ucuzken verdiğim para da bana kalır. Bu sebeple her pahalılıkta ben kazanırım!
 
 
Var mısınız, İbrahim Etem gibi her pahalılıkta kazanmaya? Bir müddet sabredip ucuzlayınca almaya?
Yoksa biz alışkanlığımızdan vazgeçemez, pahalansa da almaya devam mı ederiz?
 
 
****
 
 
Hak dostu İbrahim Ethem, çok mütevazı bir hayat yaşardı. Bundan da hiç sıkılmaz, aksine mutluluk duyardı.
 
 
Kendisine şöyle sordular:
 
- Nasıl sabrediyorsun bu mütevazı hayata? Şu açıklamayı yaptı İbrahim Ethem:
 
- Her şey küçük başlar, zamanla büyür. Fakat sıkıntılar büyük başlar, zamanla küçülür.
 
 
Onun için ben baştan büyük sandığım sıkıntının şimdi küçüldüğünü görüyor, mütevazı hayatımdan hep mutluluk hissediyorum. Çünkü enbiyanın, evliyanın hayatıdır mütevazı ve iktisatlı hayat.
 
 
Ne dersiniz okumaya, anlamaya ve anlatmaya değer mi bu mesaj yüklü misaller?
 
 
 

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Hikaye: ‘Su’, ‘ateş’ ve ‘ahlâk’

Hikaye: ‘Su’, ‘ateş’ ve ‘ahlâk’



‘Su’, ‘ateş’ ve ‘ahlâk’ dostluk kurmuşlar. Bir gün ormanda dolaşmaya çıkmışlar. Fakat bir müddet sonra içlerine bir korkudur düşmüş. Orman çok büyük ve çok karmaşıkmış. Her türlü ihtimâle karşı birbirlerini kaybederlerse, nasıl bulacaklarını düşünmeye başlamışlar.

Ateş ve ahlâk suya sormuşlar:

“Kaybolursan seni nasıl bulacağız?” Su cevaplamış:

“Nerede bir şırıltı duyarsanız ben oradayım.” demiş. Sıra ateşe gelmiş. Su:

“Seni yitirirsek ne yapalım?” diye sormuş. Ateş :

“Duman gördüğünüz yerde ben varım.” cevabını vermiş. Sıra ahlâka gelince cevabı şu olmuş:

“Beni asla kaybetmeyin; eğer kaybederseniz, bir daha asla bulamazsınız!”


Asırlarca bu kaynaktan (Kur’an–Sünnet ) beslenen Müslümanlar, dünyaya ve insanlığa medeniyetin ne olduğunu göstermiş, rahmet, merhamet ve hoşgörünün zirvelerini yaşatmışlardır. Göç zamanlarında, göçmen kuşların aç kalmaması için vakıflar kuran ecdadımızın vakıf müessesesi incelendiğinde, geçmişimizden günümüze aktarabileceğimiz nice zenginliğimizin var olduğu görülecektir.

“İnsan insanın cennetidir.” anlayışının yerine, “İnsan, insanın kurdudur.” anlayışını koyan batı, kapitalist sistem yoluyla bu köhne anlayışını tüm dünya insanlığına, elindeki her türlü imkanı kullanarak, empoze etmenin gayreti içerisindedir.

Tüm dünyada ve bu arada da ülkemizde, aleni bir ‘ahlaksızlaştırma’ operasyonu tüm hızıyla devam etmekte. Bunu görmek için öyle çok uzaklara filan gitmeye de gerek yoktur. Televizyon kanallarında dönen kliplere, çekilen reklamlara, bu reklamlarda kullanılan sloganlara, insanımızın kültürel kodlarıyla oynayan sinema filmlerine, dizilere bir göz atmak ne demek istediğimizi açıklayacaktır.

Reklamlar yoluyla insanlar sürekli tüketime teşvik edilmekte, suni ihtiyaçlar ortaya çıkartılmakta, lüks tüketim ha bire, özellikle genç dimağlara, aralıksız pompalanmaktadır. Bu yapılırken de kadınlar, çocuklar, hayvanlar reklam malzemesi olarak fütursuzca kullanılmaktadır. Ülkemizde çekilen çoğu sinema filmi ve dizide inanç ve kültür değerlerimize en ufak bir olumlu gönderme yapılmamakta; televizyon ve sinema bir ‘batılılaştırma aracı’ olarak kullanılmaktadır.

Özellikle gençliği kendisine hedef kitle olarak seçen markalar, oluşturdukları sloganlarla da bilinçaltımıza adeta zehir zerketmekteler. Şu sloganlar hakkında biraz kafa yorarsak çocuklarımızın, gençlerimizin, ailelerimizin nasıl sinsi bir saldırı altında olduğunu daha iyi anlarız:

a) Harcadıkça kazandıran kredi kartı… ( Ne kadar harcama o kadar kazanç….Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz… / Araf-31 / hakikatine ne kadar da ters bir düstur.)

b) Kirlenmek güzeldir. (Bu ifadenin gerçek anlamı bir yana, bir de yan anlamlarının olduğunu hatırdan çıkarmayalım.)

c) Daha fazlasını iste … (Kanaatkarlığı tavsiye eden inancımıza ne kadar da uzak bir bakış açısı.)

d) Düşünme yap …( İnsanın en temel özelliği olan akletme, bu sloganın acaba neresine düşer?)

Kazanma ve onu harcama noktasında ilahi ve ahlaki bir temelden yoksun olduğumuz zaman bu boşluğu birileri kendi vahşi kapitalist anlayışlarıyla dolduracaktır. Çözümümüz, tüm problemlerimizin çözümünde olduğu gibi yine Kur’an ve sünnettedir; yeter ki biz aramak, bulmak uygulamak isteyelim.

O halde Ey nefsim, neyi kaybettiğini hatırla!



Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-36

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-36

SEVGİLİ EFKAN HOCAM NAÇİZANE FAKİRİNİZ HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ...  Allah razı olsun hocam...
Sizi çok seviyorum canım hocam...

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-36/Blog/?BlogNo=468451


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-36

Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-36
 

Celal ÇELİK’in  hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını beğeniyle  kendi diliyle sunmaya devam ediyorum.

Din Samimiyettir

İhlas ve samimiyet, sadece inanç ve ibadetlerimizde değil, insanlarla ilişkilerimizde de son derece önemlidir. Müslüman’ın Müslüman’a karşı samimi, içten ve gönülden davranması da dinin önemli bir ilkesidir.


Zira müminin en önemli vasfı olan güvenilirlik ancak içten ve samimi davranışlarla sağlanabilir. Aile ve akraba ortamında, komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerinde, iş ve ticaret hayatında, kısacası hayatın her alanında insanlara karşı içten ve samimi davranmak en büyük ahlaki erdemlerdendir.

Bu erdemi kazanmanın en kısa yolu da her işimizde Allah rızasını ön planda tutmak ve O’nun her an bizi görüp gözettiğini aklımızdan çıkarmamaktır.

Halis ameller, riya ile, gösteriş arzusu ile, “desinler diye” yapılarak kirletildiğinde anlamını kaybeder. Samimiyet olmadan değerler, değerini yitirir. “Cömert” desinler diye infakta bulunan, “âlim” desinler diye ilim tahsil eden, “kahraman” desinler diye savaşan kimsenin çabasının Allah nezdinde hiçbir kıymeti yoktur.

Stresin Çözümünün  5 Temel Esası

1- Er-rızku al’allah: Rızkı veren Allah’tır. Başkasının önünde eğilme.
Şeytan şunu vesvese ederdi: Seni işten atarlar, aç kalırsın...

2- Tevekkeltü al’allah: Allah’a dayan.
Param çok diye güvenme... Ağaca yaslanma çürür, insana güvenme ölür...

3- Ya Nasip: Canını sıkma eğer nasipse olur.
Çok istediğimiz şey olmuyorsa bir hayır vardır. Bu hastalık benim için ceza değil, cenneti kazandıracak bir sabır imtihanıdır.

4- Ya Sabır: Sabretmeyi bil, vaktinden önce bahar gelmez.
Sabretmeyi bu hastalıkla öğrendim. Allah sabredenlerle beraberdir, ayeti ışığım oldu.

5- Bu da geçer ya hû: Unutma! Zenginlik de fakirlik de, hastalık da sağlık da, mutluluk da, başarı da başarısızlık da... Hepsi geçicidir. Hatta hayat bile…

14 yıl okul , 16 yıllık çalışma, 4 yıl emeklilik (2014-şu an) hayatı, aylarca hastane ve komadaki günler rüya gibi geldi, geçti...

Bu imtihan dünyasında, hastalıklarda, kazalarda, zenginlikte, şöhrette, güzellikte, mutlulukta, makamda, fakirlikte, açlıkta, sevinçte, beden sağlığımızda her şey geçicidir...



(Devam edecek)


 

19 Temmuz 2014 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - İslamî tavır sergilemek…

Hekimoğlu İsmail - İslamî tavır sergilemek…



Hekimoğlu İsmail
 

İslamî tavır sergilemek…

 
 
Besmelede geçtiği üzere Rahman ve Rahim olan Rabb’imiz İslamiyet’i bize göndermiş ki, şu cennet gibi olan dünyayı başımıza cehennem etmeyelim.
 
 
Müslümanlar ise yüzlerce senedir hep ahiretteki cennete göz dikmişler. Hâlbuki evvela dünyamızı cennet edeceğiz. Yüz metrekarelik evini cennet bahçesine çeviremeyen adamlar, ahiretteki cennetin hasretini çekiyorlar. Yahu kardeşim, sen evvela burayı hallet. Mesela şöyle düşün; “Ben İslamiyet’in hangi emrini uygulamadım ki, evim yuvam cehenneme döndü.” Mesela geçenlerde yeni evlenmiş bir karı-koca ziyaretime geldi, dediler ki, “Ağabey bize ne söylersiniz?” “Âcizane söyleyeceğim şey şudur; dünyanızı cennet etmeye çalışın. Dolayısıyla evvela evdeki kavgayı bitirin. Güneş altında söylenmedik söz yok. Öyleyse neyi söyleyeceğimiz önemli değil, nasıl söyleyeceğimiz önemlidir. Yani üslup önemlidir. Bana göre en tesirli üslup, susabildiğimiz kadar susup, İslamiyet’i yaşayabildiğimiz kadar yaşamaktır.”
 
 
 “Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi ittiba-ı Kur’an’dır.” buyuruyor Bediüzzaman. Risale-i Nur’lar reçetedir. İşte tabip, reçeteyi uzattı; “Kur’an’a ittiba edin.” Kur’an’ın ilk tefsiri Efendimiz’in (sas) hayatıdır. Peygamberimiz (sas) insan olarak, her türlü şartlarda İslamiyet’i yaşamış. Fakir kalmış, çocukları ölmüş, yakınları ona düşman olmuş, iyi günler de kötü günler de görmüş. Bu dünyada dert, felaket çok; hayat halden hale girerken, O’nun (sas) bu haller içinde İslamiyet’i nasıl yaşadığını görmemiz lazım. O yaşayış bize örnek olmalı.
 
 
Mesela Ağrı’dan öğretmenler geldi, dedim ki, “Bulunduğunuz bölgede birtakım fitneler zuhur edebilir. Beşeriyet için en büyük tehlike, fitnedir. Siz bu karışıklıkların içine girmeyin. Bediüzzaman’ın hakiki talebesi, vekili olun. Gittiğiniz yerlerde Kürtçe Risale-i Nur okuyun, anlatın. Türkiye Risale-i Nur prensipleriyle ayağa kalkar. Böylece ulvi bir derdiniz olsun. Yoksa süfli dertler sizi boğar.” Derler ya, “Her yiğidin bir ayran içişi vardır. İnsanların hal ve hareketleri, anlayışları birbirinden farklıdır. Bu farkı, olduğu gibi kabul edeceğiz. Maksatta, hedefte ittifak etmek lazım…


Maksadımız ne? Allah’ın rızasını kazanmak... Böyle bir maksat için çok konuşmaya, tenkide gerek yok; hatta bunları terk etmek lazım… İnsanda en tehlikeli damar, enaniyettir. Enaniyet her türlü müşterek çalışmayı önler. Dostlukları bozar. Evlilikleri bitirir. Mesela bir anne-baba evladına dese, “Benim gibi olacaksın!” Burada firavunca bir tavır sergilemiş oluyor. Çünkü Firavun, halkına, “Ben sizin Rabb’inizim, benim gibi olacaksınız!” diyordu. Hâlbuki her zaman, her işte sünneti, ilmihali nazara vermek lazım… “Bakalım sevgili yavrum, eşim, arkadaşım, bu konuda ilmihal ne diyor?” dersek, münakaşa olmaz.
 
 
Ahirette ailelerin, şirketlerin, devletlerin, milletlerin, partilerin, muhakemesi yoktur; herkes tek tek hayatının hesabını verecek… Bir Müslüman’ın hadiselerle fazla uğraşması, esas vazifeyi unutturur. Her işimizde İslami tavırlar sergilemek, maddeten ve manen üstün olmaktır!

 
 
 

18 Temmuz 2014 Cuma

Gazze Şeridi hakkında bilgiler

Gazze Şeridi

Kaynak: Vikipedi
  
قطاع غزة
Gazze Şeridi
Gazze Bayrağı
 
Gaza Strip 2011-01-20.gif


En Büyük Şehir
Gazze
31 25 K, 34 20 D
Gazze
Resmi dilArapça
Yüzölçümü
- Toplam
- Su(%)

360 km²(212.)
 %0
Nüfus
- Toplam
- Yoğunluk

1,428,757(150.)
3,823 kişi/km²
GSMH
- Toplam
- Kişi Başına

768 milyon $
600 $
Para BirimiYeni İsrail Şekeli
Saat Dilimi
- Yaz saati
UTC+2
UTC+3
İnternet Alan Adı.ps
Uluslararası Arama Kodu+970

Gazze Şeridi (Arapça: قطاع غزة , Kıta'a Gazze, İbranice: רצועת עזה Retzu'at 'Azza), Filistin'in batısında, Akdeniz kıyısında bir sahil şeridi. Filistin Özerk Yönetimi kontrolündedir.

Adını en büyük şehri Gazze'den alır. Güneybatı'da Mısır, kuzeyde ve doğuda İsrail ile komşu, uzunluğu 41 km., genişliği ise 6 ile 12 km.ler arasında değişen Gazze Şeridi'nin 360 km²lik alanında 1.4 milyon insan barınır.

1967 yılından 2005 yılına kadar İsrail tarafından yönetilen Gazze Şeridinde İsrail, Filistin Özerk Yönetimi ile yapılan Oslo Anlaşmasına uygun olarak hava sahasının, su kaynaklarının ve kıyı boyundaki deniz ulaşımını kontrol etmeye devam etmektedir.

Coğrafya

 

Gazze Şeridi Orta Doğu'da, 31-25 Kuzey enlemleri, 34-20 Doğu boylamları arasında bulunmaktadır. İsrail ile 51 kilometre ve Mısır ile 11 kilometre uzunluğunda kara sınırı vardır. Akdeniz'de 40 kilometre uzunluğunda bir sahil şeridine sahiptir.


Gazze Şeridi ılıman bir iklime sahiptir. Kışları serin yazları sıcaktır. En yüksek noktası denizden 105 metre yüksekte olan Abu 'Awdah'dır. Doğal kaynakları; ekilebilir arazi ve yeni keşfedilmeye başlanan doğal gazdır.

Doğal tehlikeler erozyon, temiz su kaynağı eksikliği ve yeraltı sularının kurumaya başlamasıdır.



GAZZE TARİHİ:

400 yıl Osmanlıların idaresinde kalan Gazze, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlılarla İngilizler arasında meydana gelen üç büyük savaşa sahne oldu. Bu savaşlardan ilk ikisini Osmanlılar üçüncüsünü ise İngilizler kazandı. Türkler Çanakkale Savaşında olduğu gibi burada da Anzak askerleriyle savaştı.

1917'de şehir İngiliz mandasının idaresine girdi. 1930 ve 40'larda Gazze'de, kıyıda Güney ve Doğu'daki düzlüklerde ve isyan ve savaşlarda harap olan yerlerde yapılan yeni yerleşmelerle ciddi bir büyüme meydana geldi. Bu gelişmelerin büyük bir çoğunluğu uluslararası kurum ve misyoner gruplarından gelen maddi yardımla gerçekleşiyordu. 1947'deki 181 sayılı Birleşmiş Milletler Paylaşım Planı'na göre Gazze, Arap devletine bırakılmıştı. 1948 Arap-İsrail Savaşı'ından sonra şehrin yönetimi Mısır'a bırakıldı. Gazze'nin artan nüfusu İsrail tarafından ele geçirilen yakın şehir, kasaba ve köylerden kaçıp gelenlenlerin etkisiyle ciddi oranda arttı. Şehrin nüfusu 100.000'in üzerine çıktı. 1957'de Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdülnasır Gazze'de, eğitim seçeneklerinin ve yerel hizmetlerin geliştirilmesini, konut yapımını ve yerel kolluk kuvvetlerinin oluşturulmasını da içeren bir dizi yenileşme/reform politikası açıkladı.


Altı Gün Savaşı ve İsrail işgali


1967'deki Altı Gün Savaşı'nda İsrail Ordusu'nun Mısır Ordusu'nu yenmesinden sonra Gazze Şeridi'yle beraber Gazze şehrinde de, 27 yıl sürecek İsrail dönemi başladı.

1970'lerden itibaren, şehirde Filistinliler ve İsrailli yöneticiler arasında 1987'de İlk İntifada'yla sonuçlanan sık çatışmalar yaşandı. Gazze, bu ayaklanma sırasında direnişin odağı oldu. Bunun sonucu olarak, şehirdeki ekonomik koşullar kötüleşti.

1993 yılında imzalanan Oslo Barış Anlaşması'ndan sonra Mayıs 1994 yılında İsrail askerleri şehirden çekildi ve Gazze'nin idaresi Filistin Ulusal Yönetimi'ne devredildi. Yaser Arafat liderliğindeki FUY bölgenin idari merkezi olarak Gazze'yi seçti. Filistin Ulusal Meclisi ilk oturumunu Mart 1996'da Gazze'de yaptı.

28 Eylül 2000 tarihinde, El Aksa İntifadasının başlamasından sonra Gazze şehri çeşitli tarihlerde İsrail'in hava saldırılarına uğradı.

2007 yılında El Fetih grubunun yapılan seçimlerin sonucunu kabullememesi sonucu, Hamas ile giriştiği yoğun çatışmalar sonuç vermedi ve Gazze, Hamas'ın kontrolüne geçti. Bu gelişme üzerine Gazze, İsrail tarafından abluka altına alındı.

Filistin İnsan Hakları Merkezi, İsrail'in 27 Aralık 2008 - 18 Ocak 2009 tarihleri arasında Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 960'ı sivil toplam 1.434 kişinin öldüğünü açıkladı. Açıklamaya göre ölen sivillerin 288'i çocuk, 121'i ise kadın. Yaralı sayısı ise, Sağlık Bakanlığı kayıtlarına göre 1.606'sı çocuk 828'i kadın olmak üzere 5.303 kişi.

Yeni Saldırılar

İsrail 22 Kasım 2009 günü Gazze'den kaynaklanacak saldırılara karşı önleyici amaçlı olarak şehirdeki belli noktalara savaş uçakları ile saldırı düzenlediğini açıkladı.


Gazze'ye yardım konvoyu

İngiltere'den yola çıkan "Filistin'e yol açık" adlı uluslararası yardım konvoyu Mısır'lı yetkililerle çıkan anlaşmazlıkların kısmen aşılmasıyla Gazze'ye hareket etti ve bazı araçlar sınırdan Gazze'ye geçti. Bu arada göstericilerle Mısır polisi arasında yaşanan arbedede konvoydan 40 ve Mısır polisinden de 15 kadar yaralı oldu ve 1 Mısır güvenlik görevlisi Filistin tarafından açılan ateş sonucu öldü.

 Diğer Saldırılar

İsrail uçakları, 9 Ocak 2010 tarihinde Gazze Şeridi'nin orta kesimlerinde bir grup Filistinlinin bulunduğu alana füze saldırısı düzenledi. Deyr El-Balah'ın doğusuna düzenlenen saldırıda, İslami Cihad grubunun askeri kanadı Saraya El Kudüs militanları olduğu belirtilen 3 Filistinli öldü. Ölenlerin kimliği henüz tespit edilmedi.

İsrail Deniz Kuvvetleri'ne bağlı Şayetet 13 komandoları, Gazze'ye insani yardım ulaştırmayı hedefleyen gemilerden Mavi Marmara'ya çıkarak ateş açtı. Baskında 8 Türk ve 1 Türk asıllı Amerikan vatandaşı öldü. Bu hadiseden sonra Mısır, Refah sınır kapısını açtı. İsrail, ablukayı hafifletti ve Gazze'ye girecek malzemeler listesini güncelledi. Öldürülen dokuz Türk vatandaşının isimleri Gazze'deki bazı sokaklara verildi. Türkiye-İsrail ilişkileri durma noktasına geldi.



 

NİHAT HATİPOĞLU - Gönüllerin sultanı

NİHAT HATİPOĞLU - Gönüllerin sultanı


       
 

Gönüllerin sultanı

 

O, hataları örter, karşılaştığı herkese selam verirdi. Sorunları dinler ve asla bıkkınlık göstermezdi. O en sevgiliydi: Başların tacı, ümmetinin sevgilisi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellemdi

 

Boyu ortadan daha uzundu. Güleç yüzlüydü. Saçını ortadan ayırırdı. Vefat ettiğinde saç ve sakalındaki beyaz kılların sayısı onaltı civarındaydı. Sakalının uzunluğu dört parmağı aşmazdı.

Yolculuğa çıktığında ayna, tarak gibi temizlik malzemesini yanında götürürdü. Aynaya baktığında, "Rabbim! Yüzümü güzelleştirdiğin gibi ahlakımı da güzelleştir" diye dua ederdi.

Arkadaşlarıyla beraber yürüdüğünde arkasında uzun bir kuyruğun oluşmasına engel olurdu. Onun için de şöyle buyururdu: "Önümden yürüyün. Arkamı meleklere bırakın."

Mahcuptu. Yanında yapılan bir hata karşısında genç bir kızın utandığı gibi yüzü kızarırdı. Yanlış yapan hiç kimsenin yüzüne, yanlışını vurmazdı. Bir hatayı tenkid etmek istediğinde şöyle buyururdu:

"Bazınıza ne oluyor ki, şöyle, şöyle yapıyorlar."

Karşılaştığı herkese selam verirdi. Baş eğerek selam vermeyi çok hoş görmezdi. Tebessüm ederek, sözle selam verirdi. Selam vermeyi sünnet, selam almayı ise farz sayardı. Selam kelimesindeki "barış, esenlik, güven" temasına işaret edercesine "Selamı yayın" derdi. Çocuklara selam verirdi. Çocukların selamını alırdı.

Yaşlı bir kadın kendisini yolda durdurduğunda dakikalarca ayakta durur ve sorulan soruları veya iletilen problemi dinlerdi.

Asla bıkkınlık göstermezdi.

Uzaktan gelip, nasıl davranacağını ve konuşacağını bilemeyen bir köylü yakasını tutup çekiştirince sabretmiş, bu ne biçim davranış dememiş, tepki gösteren sahabesine müdahale etmiş ve "bırakın, derdini anlatsın" demiştir. Karşısındaki bu tavrından dolayı utanmış ve özür dilemiştir.

Kendisini görüp, titreyen bir adama; "Arkadaş, neden titriyorsun? Nedir bu halin? Vallahi ben de senin gibi kurutulmuş et ve kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum" diyerek tevazuda zirveyi göstermiştir.

O, en sevgiliydi. O gönüllerin sultanı, başların tacı Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemdi.


'GECE YATAĞINA GİRDİĞİNDE AYET-EL KÜRSİ'Yİ OKU'

Ebu Hureyre (ra) anlatıyor:

Resul-i Ekrem (sav) beni ramazanda toplanan fitreleri korumakla görevlendirmişti. Bir gece bir adam geldi, yiyecekleri avuçlamaya başladı. Adamı tuttum ve:

- "Vallahi seni Peygamber Efendimiz'in huzuruna götüreceğim" dedim.

Adam:
- "Ben çok fakir biriyim" deyince ona acıdım ve bıraktım.

Sabahleyin Allah'ın Elçisi:
- "Ebu Hureyre! " Diye sordu.

Ben de:- "Ya Rasulullah! İhtiyaç içinde bulunduğunu, çocukları olduğunu söyleyince haline acıdım ve onu serbest bıraktım" dedim. Peygamber Efendimiz (sav):

- "O sana yalan söyledi, tekrar gelecek" buyurdu.

(O adam gerçekten de Resul'u Ekrem'in dediği gibi üç kere daha geldi. Üçünde de, acıdığı için Ebu Hureyre onu saldı. Sonuncu yakalandığında ise o adam şöyle dedi)

- "Beni bırakırsan sana çok faydalı sözler öğretirim. Gece yatağına girdiğinde Ayetel Kürsi'yi oku. O zaman Allah senin yanına devamlı bir koruyucu verir, sabaha kadar da şeytan sana yaklaşamaz" dedi.

Öğrettiği cümleler üzerine onu salıverdim.Sabah olunca Peygamber Efendimiz (sav):
- "Tutsağın dün gece ne yaptı?" dedi.

Ben de: "Ey Allah'ın Elçisi" O adam bana fayda verecek bazı sözler öğreteceğini söyleyince onu serbest bıraktım. Dün gece tutsağın ne yaptı? dedim.

Efendimiz (sav): "Neymiş o sözler?" diye sordu.

(Ebu Hureyre adamın söylediklerini Efendimiz'e anlattı) (sav):
-'Kendisi yalancı olduğu halde bu sefer sana doğru söylemiş. Üç gecedir kiminle konuştuğunu biliyor musun Ebu Hureyre?'

"Hayır, bilmiyorum Ya Rasulullah" dedim.

"O şeytandı" buyurdu.


BÜYÜKLERİN DUALARI

Veysel Karani'nin Duası

Allah'ım, sen Rabbim'sin, ben kulunum. Sen Halik ben mahlukum. Sen rızk veren, ben rızıklanan. Sen sahip, ben sahiplenen; sen şerefli, ben şerefsiz; sen zengin, ben fakirim. Sen diri, ben ölüyüm. Sen Bâki, ben fâniyim. Sen kerem sahibi, ben keremsizim. Sen iyilik yapan, ben kötülük yapanım. Sen bağışlayan, ben günah işleyenim. Sen büyük, ben küçüğüm. Sen kuvvetli, ben zayıfım. Sen veren, ben dilenenim. Sen emniyetli, ben emniyetsizim. Sen cömert, ben ise miskinim. Sen kabul eden, ben duâ edenim. Günahlarımı bağışla, beni azarlama, beni rahmetine ulaştır, ey merhamet edicilerin en merhametlisi!


SORU - CEVAP

1- Kadınlar adetli veya loğusa iken dua edebilirler mi?

Hanımlar âdet günlerinde veya nifâs (loğusalık) hallerinde iken dua edebilirler; zikir ve dua anlamı taşıyan âyet-i kerimeleri okuyabilirler. Bunun yanında, Kelime-i şehâdet, Kelime-i tevhid, istiğfar, salâvat-ı şerife getirebilirler. Aynı şekilde tefsir, hadis ve fıkıh gibi dinî eserleri okuyup mütalaa edebilirler.

2 - Babalarının emekli maaşını almak için boşanan bir tanıdığım var, bu dinen geçerli midir?

Bu iş devleti kandırmaktır ve alınan para haramdır. Boşanma dinen geçerli olur.

3- Bayramda kurban kesmek istemiyorum, onun yerine parasını dağıtsam caiz midir?

Kişi kurban kesmek yerine parasını dağıtmakla, vacip olan kurban borcunu ödemiş olmaz. Sadaka vermek ayrı bir ibadet, kurban kesmek ayrı bir ibadettir.



 
 

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-35

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-35

SEVGİLİ EFKAN HOCAM NAÇİZANE FAKİRİNİZ HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ...  Allah razı olsun hocam...
Sizi çok seviyorum canım hocam...

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-35/Blog/?BlogNo=468049

Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-35


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-35
 


Celal ÇELİK’in  hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını beğeniyle  kendi diliyle sunmaya devam ediyorum.

Dua etmiyoruz Vesselam!

Bizler yeterince dua etmiyoruz. Aslında dua öyle büyük bir ibadet ki, Peygamberimiz SAV
“Ayakkabınızın bağı bile kopsa onu Allah’tan isteyin” buyuruyor. (Tirmizi)

 Peygamberimizin SAV hayatının her karesinde dua vardır. Gece yatarken, uyanınca, gömlek giyerken, abdest alırken, yemekten önce ve sonra, banyo yaparken, tuvalete girip çıkarken .. gibi her olayda, ama heran dua etmiştir.

Dua o kadar önemli ki, Peygamber Efendimiz SAV Bedir savaşında gözyaşıyla dualar etti. Allah meleklerle yardım gönderdi. (Enfal suresi, 9-12. ayetler)

İstanbul iki şeyle fethedildi. Birincisi, Fatih Sultan Mehmet çağın en son teknojisiyle orduyu donattı ve ikincisi toplumdaki hemen herkesin gözyaşıyla dualarıyla...

Fatih Sultan Mehmet geceleri planlar hazırlarken, Akşemseddin gibi çok alimler sabaha kadar namaz ve gözyaşıyla Allah'a  yalvarıyorlardı. Evet İstanbul maddi ve manevi güçle fethedildi.

Belki beş vakit namaza henüz başlamadınız. Ama yine de dua edebilirsiniz. Hiç olmazsa gece yatarken, yatakta elinizi açın, samimi dille dua edin, amin deyin huzurla uyuyun inşallah...

Mesela:
“Ey güzeller güzeli Allah’ım, bana yine bugün çok nimetler verdin. Köfte için teşekkürler. (O gün yediğiniz bir nimet seçin) Allah’ım işlerimi yoluna koy, rızkımı artır, bugün aldığım o borcu ödememi nasip et. Çocuğumu  sınavlarında başarılı eyle, ...”

...vs bunun gibi samimi dualarla Allah’a içinizi dökün. Ve huzur bulun... Dua eden bilir ki kendisini duyan, gören ve isteğini yerine getirecek biri var...

Korku ve ümit arasında olmalıyız

Mümin daima havf (korku) ve reca (ümit) arasında bulunmalıdır. Çünkü fazla korkudan ümitsizlik, korkusuz ümitten ise gaflet doğar.

Mümin, Rabbinin büyüklüğünü ve azabının çetinliğini bilerek O’ndan korkar. Yani Allah’tan en çok korkan, O’nu en çok bilendir.

Ölünce karşılaşacaklarımdan hem korkuyorum, hem de ümitliyim. Mesela diyorum ki, günahlarım çok, Allah’ım şimdi beni yerde sürükleyerek götürtüp cehenneme atsan, haklısın.

Ama senin rahmetin azabını geçmiştir Allah’ım, tövbelerimi ve kırık dökük ibadetlerimi kabul et. beni ateş azabından koru, diye dua ederken gözyaşına boğuluyorum.

Bizler hayatımız boyunca, sürekli şeytan ve nefsimizin tuzaklarına karşı uyanık olmalıyız. Bu ise konuşmadan önce ve yapacağımız işten önce sonucunu düşünmekle mümkün olur.

Yani cehennemden korku içinde olmakla beraber, Cennete girme ümidini hiçbir zaman yitirmemeliyiz. Bunun içinde sürekli ibadet etmeli, iyilik etmeli, imanımızı korumalıyız.

         Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeliyiz.

(Devam edecek)


 

17 Temmuz 2014 Perşembe

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Allah'ın duaları kabul etmesi

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Allah'ın duaları kabul etmesi
 
 
Prof Dr. Mahmud Esad Coşan (1938-2001)

HAYIRLI CUMALAR


Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler!

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi, her türlü ikrâm u ihsânı üzerinize olsun... Cenâb-ı Hak hem dünyada, hem âhirette cümlenizi sevindirsin, aziz ve bahtiyâr eylesin...

Allah'ın Duaları Kabul Etmesi

Peygamber SAS Efendimiz'den Enes RA'ın rivâyet ettiği ve Hâkim (Rh.A)'in Müstedrek'inde kaydettiğine göre Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerifin metninde şöyle buyuruyor:

RE. 87/13 (İnnallàhe azze ve celle rahîmün hayyiyün kerîmün, yestahyî min abdihî en yerfaa ileyhi yedeyhi sümme lâ yedau fîhimâ hayrâ.) Sadaka rasûlüllàh, fî mâ kàl, ev kemâ kàl.

Bu hadîs-i şerîf müjdeli... Sevindirici mazmunu olanı, sevindirecek bir haberi bilgiyi ihtivâ eden bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

(İnnallàhe) "Hiç şüphe yok ki Allah (azze ve celle), çok izzet sahibi olan, çok celâl sâhibi olan, sonsuz izzet ve celal sâhibi olan, aziz ve celil olan Allah-u Teàlâ Hazretleri (rahîmun) merhametlidir; acıyan, merhamet edendir, rahmeti, merhameti çok olandır. O kadar çoktur ki, merhametlilerin en merhametlisidir. Dünyadaki bütün merhametleri toplasak, rahmetinin %1'i kadardır. %99'u ahirete saklanmıştır. Kullarını sever, kullarına acır, merhamet eder.

(Hayyiyün) "Hayâ sahibidir; yâni Cenâb-ı Hak hayâ eder, utanır. (Kerîmün) Kerem sâhibidir; yâni cömerttir, güzel bağışlarda, davranışlarda bulunucudur. Ekremül-ekremîndir hattâ... (Yestahyî min abdihî) Kulundan istihyâ eder, hayâ eder, utanır." Sübhànallah!.. Efendimiz böyle buyuruyor: Allah-u Teàlâ Hazretleri utanır kulundan... (En yerfaa ileyhi) "O kulu, Rabbine, Allah'a iki elini kaldırmış, ellerini açmış duâ ediyor da; (sümme lâ yedau fîhimâ hayrâ) Allah da o duâ eden kulunun açmış olduğu avuçlarına hiçbir hayır koymuyor. Böyle yapmaktan utanır Allah..."

Yâni, duâ için açılmış olan iki elini, kolunu, içine hiçbir hayır koymadan, boş çevirmez, boş çevirmeye hayâ eder. Kereminden, lütfundan, merhametinden dolayı kulu boş çevirmez. Elini boş döndürmez, avucunu boş bırakmaz Allah-u Teàlâ Hazretleri. Mutlaka duâ edene lütfeder, bir şeyler ihsân eder.

--Nasıl bir şeyler ihsan eder?..

Ya istediğini ihsân eder... Bugün bir eve misâfir gittik. Kadıncağız, temiz kalpli saf bir kimse. İşte bir geniş ev istiyormuş. Küçük eski bir evde oturuyorlarmış. Mahallede yeni bir inşaat başlamış. Onun önünden geçerken:

"--İşte ben böyle bir ev istiyorum!" demiş.

"--İstiyorsun ama bu çok para, büyük bir ev bu, bunu biz nasıl alırız?.." filan derken, Allah-u Teâlâ Hazretleri evin sâhiplerini evi satma kararına getirttirmiş. İtalyanmış onlar, karı ile koca arasında geçimsizlik olmuş, evi satmaya girişmişler. Bunlar da, "Bizim o kadar paramız yok filân demişler ama, nasıl olduysa, yine de istenen paradan çok az bir para teklif etmişler, "Şu kadar verebiliriz." diye.

Haber gitmiş ev sahiplerine... Ev sahibi, "Aman vaz geçmesinler, ben hemen veriyorum!" demiş, hemen vermiş. Böylece ummadıkları eve nail olmuşlar.

Allah-u Teàlâ Hazretleri, kulun istediğini bazen böyle aynen veriyor. "Şu evi istiyorum!" diyor, o evi veriyor. Bazen daha hayırlısını verir, istediğinden âlâsını verir. Bâzen de en güzel mükâfat olarak, âhirette ona çok büyük sevaplar verir. Ama elini boş döndürmez, eline mutlaka bir şeyler koyar. Avucu boş dönmez.

Çünkü, Cenâb-ı Hakkın burada üç sıfatını söylüyor, Peygamber Efendimiz. Tabii Aziz ve Celil olduğunu sıfat olarak ayrıca söylüyor:

"--Aziz ve Celil olan Allah-u Teàlâ Hazretleri, hiç şüphe yok ki Rahîm'dir, Hayiy'dir, Kerîm'dir." diyor.

Yâni üç sıfatını beyan ediyor: Birisi; merhametli olması Cenâb-ı Hakkın kullarına şefkatli, merhametli olması... İkincisi; utanması, hayâ etmesi Cenâb-ı Hakkın... Üçüncüsü de; cömertlik, kerem sâhibi olması... Kulu istediği halde, onu vermemekten utanıyor Allah-u Teàlâ Hazretleri.

Tabii Cenâb-ı Hak alemlerin Rabbidir, her şey onundur. Biz de onun kullarıyız. Bütün bu sıfatlar bize, Cenâb-ı Hakk'ın lütfunu, keremini anlatmak için kullanılmış sıfatlardır.

Cenâb-ı Hakkın, zât-ı şerîfini ve esmâ-i hüsnâsını ve onların hakikatini anlamak, tabii beşer için imkânsızdır. Çünkü, (leyse kemislihî şey'ün) Allah-u Teàlâ Hazretleri gibi, insanların tanıdığı, etrafındaki, çevresindeki varlıklardan, hiçbir şey yoktur ki, şuna benziyor, denilsin. Her şeyi rubûbiyyetinin şanına uygun şekilde eşsizdir, emsalsizdir, yegânedir, tektir. Her sıfatı bizim bildiğimiz sıfatlardan çok daha yüce, çok daha farklı, bizim idrâkimizin çok çok daha üstündedir ama, Peygamber Efendimiz'in bu güzel anlatımından biliyoruz ki, Rabbimiz kullarına merhamet ediyor.



Hatta bir defasında esirlerden bir kadın, öbür kâfilede kalmış olan çocuğunun yanına koştu gitti. Hemen onu yakaladı, bağrına bastı. Harpte esir alınmış, ganimet esirler bunlar. Peygamber Efendimiz de, o kadının bu kâfileden koşup, öbür kâfileye gidip, orada çocuğunu bulup, bağrına basıp kucaklamasını seyretti sahabeyle beraber. Sonra ashabına sordu:

"--Ey Ashabım, ne dersiniz; bu şefkatli anne, şu çocuğunu bağrına sımsıkı basan kadıncağız bu çocuğunu kendi elleriyle ateşe atar mı?.."

"--Atmaz yâ Resullallah! Bak ne kadar anne şefakati cûşa geldi. Nasıl çocuğunu kucakladı, nasıl bağrına basıyor. Ne kadar sevgi, ne kadar candan bir şefkat... Yapmaz, çocuğunu bu ateşe atmaz, kesinlikle atmaz!" dediler.

"--İşte Allah-u Teàlâ Hazretleri, bu kadıncağızın bu evlâdına olan sevgisinden, şefkatinden, muhabbetinden kat kat daha fazla, çok çok daha fazla kullarına şefkatlidir, merhametlidir." buyurdu.

Demek ki, Allah-u Teàlâ Hazretleri, kullarına lütf etmiş, rahmetmiş, peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş, cennete girmelerine sebeb olacak yolları ve amelleri ve işleri, faaliyetleri, halleri, huyları bir bir kullarına öğretmiş cennete girsinler diye..

Kur'ân-ı Kerîm'de de buyruluyor ki, bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Vallàhu yed'ù ilâ dâris-selâm) "Dârus-selâm olan, selâmet yurdu olan cennetine kullarını Allah dâvet ediyor, çağırıyor. 'Gelin kullarım, cennetime gelin!' diye."

Tabii, girmeyen niye girmiyor?.. İnatçılığından, kendi günahkarlığından, kendi isyânından, kendisinin kusurundan, kabahatinden dolayı girmiyor.

Demek ki, el açtık mı, duâ ettik mi, mutlaka mükâfat var. Allah-u Teàlâ Hazretleri açılan elleri boş çevirmiyor. O halde duâ edelim, çok duacı olalım, ağzı dualı kul olalım! Çünkü, dua da ibâdettir, zikir gibidir, tefekkür gibidir. Nasıl onlar ibâdetse, duâ etmek de ibadettir.

O bakımdan, her vesile ile aklımıza, gönlümüze doğan mânâları düşünerek çevremize, kendimize, dünyamıza, âhiretimize, dostlarımıza duâ edelim. Bol bol duâlar edelim! Ümmet-i Muhammed'e duâ edelim. Hep hayırları isteyelim Cenâb-ı Haktan, çünkü eller boş dönmüyor. İşte, böyle bir müjdesi Peygamber Efendimiz'in.


Tabii insan inanacak, sâlih amel işleyecek, yâni ihlâsla işleyecek. Bir şeyler öğrendikten sonra asıl sonuç nedir?.. O öğrendiklerini uygulamaktır. Onları hayatında uygulayıp, İslâm'a faydalı olup, ömrünü Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin rızasına uygun geçirip, huzuruna sevdiği kullar olarak varmayı, Allah cümlemize nasib eylesin, aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler!..

HAYIRLI CUMALAR

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..


 19. 01. 2001 AVUSTRALYA'DAN Telefonla AKRA Fm CUMA SOHBETİ

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN

 ************************

CENNETİN SEKİZ KAPISI!

CENNETİN SEKİZ KAPISI!



1) Reyyan Kapısı ( Oruçlunun Kapısı )

2) Salat Kapısı ( Namaz ve Kuran-ı Kerim okuyan )

3) Cihad Kapısı ( Allah cc. rızası için savaşanlar )

4) Sadaka Kapısı ( Zekat. Sadaka. Fitre Gibi )

5) Hac Kapısı ( Hac ve Umreye Gidenler )

6) Af Kapısı ( Affetmeyi bilen ve Allahü Teala’nın affettikleri girer )

7) Eymen Kapısı ( Tevekkül Ehlinin gireceği )

8) İlim Kapısı ( Zikir ve Ilmi Ile Allahü Teala’yı Zikredenler )


Rabbim şu mübarek Ramazan-ı Şerif hürmetine; bizleri, evlatlarımızı, anne ve babalarımızı affedip Cennetin bu sekiz kapısından da girmeyi nasip etsin, inşaAllah! Amin, Ya Muin





Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Kahhar

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Kahhar



El- Kahhar; düşmanlarını kahreden ve perişan eden, mutlak galibiyetin sahibi ve her an kahretmeye muktedir olan manalarına gelir.

Kahhar ismi bu manalarıyla; Allah’a isyan eden Ad kavmi, Semud kavmi, Nuh kavmi gibi bir çok kavimde tecelli etmiştir. Allah o kavimleri Kahhar ism-i şerifi ile kahretmiş ve mahvetmiştir.

Yine Kahhar ismi, binlerce kişinin öldüğü depremlerde, sel felaketlerinde, ağaçları kökünden koparan fırtınalarda, kasırgalarda ve maddi musibetlerde tecelli ettiği gibi, en büyük ve asıl perişanlık olan imansızlık ve küfür musibetinde de tecelli etmektedir.

Zira iman nimetinden mahrum olanlar devamlı manevi bir cehennemde yanarak kalben ve ruhen sıkıntı çekerler. Bu da manevi bir kahır olduğu için Kahhar isminin bir tecellisidir. Kahhar ism-i şerifi ile dünyada onları böyle manevi bir kahır ile kahreden Allah, ahiret aleminde de Kahhar isminin en geniş aynası olan cehennemde onları mahv-ı perişan ederek, adaletini ve mutlak galibiyetin tek sahibi olduğunu gösterecektir. Evet cehennem, Kahhar ismine en geniş ayna olarak ehl-i isyanı içine alacaktır.

Madem biz bu aleme, bu alemin sahibi olan Allah’ı tanımak ve O’na iman etmek için geldik. Ve madem her şeyde O’na açılan pencereler ve hakka giden yollar vardır. O halde bizler her şeyde O’na pencereler açmalı ve o pencerelerdeki isimler ile O’nu zikir ve tesbih etmeliyiz. Yani;

Helak olan bir kavmin kalıntılarını gördüğümüzde;

“Ey kendisine isyan edenleri helak eden Allah’ım! Sen Kahharsın, dilediğini perişan ve mahvedersin. Senin kahrın, adaletinle tecelli eder. Her şeyin perçemi senin kudret elindedir. Hiçbir asi senin kahrından kaçamaz ve hiçbir zalim sana karşı gelemez. Sen mühlet verirsin, ama ihmal etmezsin…”

diye yalvarmalıyız.

Bahardaki mahlukların, kışın gelmesiyle ölümlerini gördüğümüzde;

“Ey bahara Muhyi ismi ile hayat verip, hayat verdiği bu mahlukatı kışın Kahhar ismi ise kahreden Rabbim! Sen kahretmeye muktedir olansın ve el-Kahharsın. Bu kışta ölen her bir mahluk lisan-ı haliyle seni kahhar ismiyle zikrettiği gibi, ben de onların halka-i zikrine girerek lisan-ı kalimle seni “Ya kahhar, Ya kahhar” diyerek zikrediyorum…” demeliyiz.

Bir deprem felaketinde binlerce kişinin öldüğünü ve binaların yıkıldığını gördüğümüzde;

“Ey yeryüzünü kudretiyle bir beşik gibi sallayan Rabbim! Yıkılan bütün bu binalar ve ölen bütün bu insanlar üzerinde senin Kahhar isminin mührü gözüküyor, sancağı dalgalanıyor. Ancak bu Kahhar isminin tecellisi altında, yine rahmetin tecelli ediyor. Ölen ehl-i imanı şehit kabul ediyorsun. Çektikleri sıkıntıları, günahlarına keffaret yapıp, ağaçların yapraklarını döker gibi, bu sıkıntılarla onların günahlarını döküyorsun. Ve onların helak olan mallarını sadaka kabul ediyorsun. Hem biliyorum ki, senin Kahhar isminin bu tecellisine bizim işlediğimiz günahlar sebep oldu. Ey Sultanlar sultanı! Kahhar isminin tecellisinden senin rahmetine sığınıyorum." diye yalvarmalıyız.

Fırtınaların, kasırgaların ve hortumların “Ya Kahhar, Ya Kahhar” diyerek döndüğünü gördüğümüzde;

“Ey azameti ve büyüklüğü karşısında her şeyin küçüldüğü, ey Celalinin korkusundan dağların parçalandığı, ey kudret ve azametine her şeyin boyun eğdiği ve ey korkusu altında her şeyin zillet içinde bulunduğu Rabbim! Bu fırtınalar ve kasırgalar senin itaatkar askerlerindir ve Kahhar isminin tecellileridir. Onlar nasıl “Ya Kahhar, Ya Kahhar“ diyerek alemi titretiyorlar,. Ben de, her ne kadar sesim onlar gibi gür çıkmasa da ve günahlarım sesimi kıssada seni “Ya kahhar, Ya Kahhar” diyerek zikir ve tesbih ediyorum…"

Kahhar isminden insanın alacağı en büyük ders ise şudur;

İnsan, geçmiş asırlara bakmalı ve o asırlarda yaşayan asi ve inatçı kavimlerin akıbetini görmeli. Ve anlamalı ki, insan başıboş değildir. Her vakit bir celal ve kahır sillesine maruzdur. Günahlarından dolayı azabın onu yakalamaması, Allah'ın kendisine verdiği mühletten dolayıdır. Yoksa Allah asla ihmal etmez.

Bu mühleti bir ganimet bilmeli ve Kahhar isminin tokadını yemeden evvel takva dairesine girmelidir.

http://www.herseyonuanlatiyor.com/el-kahhar