| Günün Menkıbesi: Mahşer sıkıntısı |
Mahşerin sıkıntısı dayanılmaz hâl alınca, mahşer halkı, bundan kurtulmak için çare ararlar.
Önce Adem aleyhisselama gidip dert yanarlar: - Ey babamız! Ey hazret-i Adem! Sen, Peygamberlerin ilkisin ve çok şereflisin. Bu mahşer meydanında halimiz pek fenadır. Dayanacak gücümüz kalmadı. Ne olur, bize şefaat et ki, başlasın hesabımız. Hak teâlâ ne hüküm verirse, razıyız. Adem aleyhisselam, kendini buna layık görmeyip özür diler: - Siz Nuh Peygambere gidin! Mahşer halkı, bin sene müşavere edip, Nuh aleyhisselama varırlar: - Ya Nuh! Ne olur, bize şefaat et ki, Rabbimiz baksın hesabımıza. Artık dayanamıyoruz. Lakin O da kendini geri çekip, özür diler. - Siz, İbrahim Peygambere gidin! Onlar, yine bin sene müşavere edip, İbrahim aleyhisselama varırlar. Mahşerin sıkıntısına takatları kalmamıştır. Hesabın başlaması için şefaat isterler: - Ya İbrahim! Sen Allah’ın dostusun. Ne olur bize şefaat et ki, hesabımız başlasın artık. Fakat O da kendini buna layık görmez. - Siz Musa Peygambere gidin! der. Ehl-i mahşer toplanıp, bir ümitle Musa aleyhisselama varırlar: Ve yalvarırlar: - Ya Musa! Sen kelimullahsın. Bize şefaat et ki, Hak teâlâ hesabımızı görsün. Bu sıkıntıya tahammülümüz kalmadı artık. Musa aleyhisselam da kendini kusurlu görüp, özür diler: - Siz en iyisi İsa Nebiye gidin! Bu defa topluca İsa aleyhisselama varıp yalvarırlar: - Ya İsa! Ne olur bize acı! Şu sıkıntıdan kurtulmamız için sen ol bize aracı! Ancak o da kendini geri çeker: - Siz Hatem-ül enbiyaya gidin. Çünkü o, Habibullahtır ve Peygamberlerin en üstünüdür. Ümit ederim ki, O şefaat eder ve Onun şefaati kabul olur. Ve son bir ümitle Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselamın, minberine varır, arzederler: - Ya Muhammed! Sen Allah’ın Habibisin. Seni kırmaz. Biz hazret-i Adem’e gittik. Bizi Nuh Peygambere havale eyledi. Ona gidip yalvardık. O da İbrahim Peygambere gönderdi. İbrahim Peygamber, Musa Kelimullaha, O da İsa Peygambere, İsa Nebi de, O Habibullahtır, Onun şefaati kabul olur diye Hazretinize havale etti bizi. Ve yalvarırlar: - Senden başka gidecek kimsemiz kalmadı. Halimiz pek fenadır. Ne olur, sen şefaat et ki, başlasın hesabımız. Hak teâlâ, ne hüküm verirse razıyız. Resulullah efendimiz aleyhisselam kabul eder ve; - Peki, Rabbim izin verirse ben şefaat ederim, buyurur. Sonra kalkar, izzetle Arş-ı alâya varır. Orada, bin senelik bir secdeye kapanır. Rabbini, bir mükemmel hamd ve sena eder ki, bu, Ondan gayri hiçbir kimseye nasib olmamıştır. O an ehl-i mahşerin hali pek fenadır. Çekilen zahmetleri anlatmak mümkün olmaz. Şöyle ki; Çoklarının haram yoldan kazandıkları mallar, o gün, boyunlarında birer halka olmuştur. Ve öyle ağırlaşır ki, “büyük dağ” olur sanki. Feryat ve figanları gök gürlemesini andırır. “Va veyla! Va sebura!” diye feryat ederler. Onların feryadına, yer gök dayanmaz. Ya zekatı verilmeyen mallar? Onlar da koca bir “Yılan” olup, sahibinin boyunlarına dolanır. Öyle ağırlaşır ki, “değirmen taşı” gibi olur. O kimse feryat edip, bağırır ki: - Bu nedir? Melekler cevap verirler: - Zekatını vermediğiniz mallardır. Bunlar da zina yapanlardır Bazıları vardır ki, avret mahallerinden, kan, cerahat ve irin akar. Tahammülü imkansız pis kokuları vardır. Bunlar da zina yapan erkek ve kadınlardır. Bir kısmının dilleri, sarkmıştır böğürlerine. Bunlar da iftira edenlerdir. Velhasıl Resulullah efendimiz aleyhisselam secdede iken, Rabbimizden hitap gelir: - Ya Muhammed! Başını secdeden kaldır ve şefaat eyle. Söyle muradını ki kabul edeyim. Peygamber efendimiz aleyhisselam başını secdeden kaldırıp yalvarır: - Ya ilahi! Kulların arasından iyi ve kötüleri ayır ki, günahlarıyla rezil rüsvay oldular bu meydanda. Artık bu azaba tahammülleri yoktur. Resulullah efendimizin şefaatini Hak teâlâ kabul eder. “Mizan” kurulur. Ve ehl-i mahşer izdihamdan kurtulur. Lakin kâfirlerin işi zordur. Zira girecekleri Cehennemin azabı yanında bu sıkıntılar, denize nazaran damla bile değildir. |
23 Şubat 2015 Pazartesi
Günün Menkıbesi: Mahşer sıkıntısı
21 Şubat 2015 Cumartesi
Hekimoğlu İsmail - Müslümanca yaşamanın tarifnamesi İlmihaldir…
Hekimoğlu İsmail - Müslümanca yaşamanın tarifnamesi İlmihaldir…
Müslüman’ın hayat nizamı Kur’an’dır. Kur’an’ı da anlayacağımız şekilde ilk anlatan Peygamberimiz’dir. Dolayısıyla sünnete ittiba Peygamber’e itaattir. Peygamber’e itaat Allah’a itaattir. İlm, ilim; hal, ilme istinad eden yaşayış demektir. İlmihal, müceddidlerin Kur’an’dan ve hadis kitaplarından çıkardıkları hükümlerdir; sosyal ilişkiler, ibadetler, iman konularını anlatır.
Mesela fizik öğrenmek isteyene fizik formüllerini yazıp versek hiçbir şey anlamaz. Bu sebepten, fiziği insanlara öğretmek için okullar açmışlar, öğretmenler tayin etmişler, laboratuvarlar kurmuşlar, yardımcı ders kitapları yazmışlar… Her ayet, her hadis bir denklemdir, bir formüldür. İslamiyet’i anlamak için de aynı yolu takip etmek ilme ve akla uygundur. İlmihal, Kur’an, Peygamber, müceddit sırasıyla bize ulaşır. Kur’an’ın ilk tefsiri hadis-i şeriflerdir. Bunları anlamak için fiziğe çalışır gibi çalışmak lazım. Bu yönüyle de ilmihal, Kur’an’ın açıklamasıdır, yardımcı ders kitabıdır. Yani kaynak, mukaddes. Öyleyse oradaki söz de kurtarıcıdır. Her şeyin bozulduğu, karıştığı bu dehşetli âlemde Müslüman ancak ilmihalle kendini koruyabilir.
İnsanın “Acaba nasıl yaşasam ki hayatım İslamiyet’e, akla, mantığa uygun olsun?” sorusunun cevabını aklen bulması mümkün değildir. Çünkü herkesin düşüncesi kendine göredir. İnsan beynini merkez kabul edersek bu merkezden geometrik ifadeyle sonsuz doğrular çıkar. Bu doğruların hangisi İslam’a uygundur ona bakmak lazım. İşte o zaman ilmihali mihenk olarak alırız. Ona uyan fikirler doğrudur. Malum ilmihal evvela iman meselesini izah eder. Yani Amentü’nün altı esasını, İslam’ın beş şartını anlatır; kişinin hem özel hem de içtimai hayatını düzenler.
Mesela evlenmeden evvel yakınlarımın hayatlarını gördüm, tartışmalar çoktu. Evliliğimin ilk günü hanımla oturduk sohbet ettik, bir karar aldık. Ben hanıma dedim ki, “Ne sen benim gibi ol, ne de ben senin gibi olacağım. İkimiz de ilmihale uyacağız.” dedim. O da kabul etti.
İlmihali hayatına uygulayan kahveye gitmez camiye gider, alkol içmez meyve suyu içer, doğruluktan ayrılmaz, hak yemez, hakaret etmez. Biz plaja gitmedik, kokteyl partilere iştirak etmedik, evimize alkollü şeyler sokmadık, tutumlu yaşadık, ayrılmayı hiç düşünmedik; ilmihal ne diyorsa öyle yaptık. Hâlâ devam ediyoruz, çok şükür...
Allah, İslamiyet’i Peygamberimiz vasıtasıyla bize ulaştırmıştır. Yani İslamiyet Allah’ın ilmidir. Dolayısıyla Müslüman’ın hayatı ilmîdir. Sahabe-i kiramın hayatı Kur’an’dan ibaretti. Zaten Kur’an-ı Kerim yaşanmazsa İslamiyet’in ulviyeti anlaşılamaz. Nasıl ki susuz olana su verilmezse ıstırap çeker, aynı şekilde kalbi iman yönünden aç olana da tahkiki iman verilmezse o da sıkıntı çeker. Ancak ilmihale uyan, sırat-ı müstakimde ilerler.
İnsan ya canının istediği gibi yaşayacak veya ilmihale uyacak. Yani hevayla hevesle değil, ilmen yaşayacak. Saadet asrında az kitap, az söz vardı ama çok salih amel vardı. Çünkü, sahabenin kalbinde Peygamberimiz (sas)’in halinin ilmi vardı.
İlim, Allah’ın sıfatıdır; her şeyi yaratan her şeyi bilir. Allah ezeli ve ebedi ilminden bize bir parça vermiş, o da ilmihaldir. Kim söylemiş, kime söylemiş, ne söylemiş sorularına Müslümanca verilecek cevap “Allah ne buyurmuş?” demektir.
Bu dünyada yaşadığımız halimiz, kabirdeki ahvalimizdir. İnsan yaşadığı hal üzere ölecek, öldüğü hal üzere diriltilecektir. Necip Fazıl bunu dizelerinde çok güzel dile getirir: “Yandı kitap dağlarım, ne garip bir hâl oldu, sonunda bana kalan yalnız ilmihâl oldu.”
İnsanları perişanlıktan kurtaran, ‘Ne yapacağız?’ diye şaşkınlığa düşüren hallerden kurtaran ilmihaldir…
Müslümanca yaşamanın tarifnamesi ilmihaldir; mükâfatı cennettir…
İlmihal, İslamiyet’tir; İslamiyet, ilmihaldir.
Hekimoğlu İsmail
AİLE-SAĞLIK Yazarlar Hekimoğlu İsmail-Namaz, hayatın disiplinidir!
Müslümanca yaşamanın tarifnamesi İlmihaldir…
Müslüman’ın hayat nizamı Kur’an’dır. Kur’an’ı da anlayacağımız şekilde ilk anlatan Peygamberimiz’dir. Dolayısıyla sünnete ittiba Peygamber’e itaattir. Peygamber’e itaat Allah’a itaattir. İlm, ilim; hal, ilme istinad eden yaşayış demektir. İlmihal, müceddidlerin Kur’an’dan ve hadis kitaplarından çıkardıkları hükümlerdir; sosyal ilişkiler, ibadetler, iman konularını anlatır.
Mesela fizik öğrenmek isteyene fizik formüllerini yazıp versek hiçbir şey anlamaz. Bu sebepten, fiziği insanlara öğretmek için okullar açmışlar, öğretmenler tayin etmişler, laboratuvarlar kurmuşlar, yardımcı ders kitapları yazmışlar… Her ayet, her hadis bir denklemdir, bir formüldür. İslamiyet’i anlamak için de aynı yolu takip etmek ilme ve akla uygundur. İlmihal, Kur’an, Peygamber, müceddit sırasıyla bize ulaşır. Kur’an’ın ilk tefsiri hadis-i şeriflerdir. Bunları anlamak için fiziğe çalışır gibi çalışmak lazım. Bu yönüyle de ilmihal, Kur’an’ın açıklamasıdır, yardımcı ders kitabıdır. Yani kaynak, mukaddes. Öyleyse oradaki söz de kurtarıcıdır. Her şeyin bozulduğu, karıştığı bu dehşetli âlemde Müslüman ancak ilmihalle kendini koruyabilir.
İnsanın “Acaba nasıl yaşasam ki hayatım İslamiyet’e, akla, mantığa uygun olsun?” sorusunun cevabını aklen bulması mümkün değildir. Çünkü herkesin düşüncesi kendine göredir. İnsan beynini merkez kabul edersek bu merkezden geometrik ifadeyle sonsuz doğrular çıkar. Bu doğruların hangisi İslam’a uygundur ona bakmak lazım. İşte o zaman ilmihali mihenk olarak alırız. Ona uyan fikirler doğrudur. Malum ilmihal evvela iman meselesini izah eder. Yani Amentü’nün altı esasını, İslam’ın beş şartını anlatır; kişinin hem özel hem de içtimai hayatını düzenler.
Mesela evlenmeden evvel yakınlarımın hayatlarını gördüm, tartışmalar çoktu. Evliliğimin ilk günü hanımla oturduk sohbet ettik, bir karar aldık. Ben hanıma dedim ki, “Ne sen benim gibi ol, ne de ben senin gibi olacağım. İkimiz de ilmihale uyacağız.” dedim. O da kabul etti.
İlmihali hayatına uygulayan kahveye gitmez camiye gider, alkol içmez meyve suyu içer, doğruluktan ayrılmaz, hak yemez, hakaret etmez. Biz plaja gitmedik, kokteyl partilere iştirak etmedik, evimize alkollü şeyler sokmadık, tutumlu yaşadık, ayrılmayı hiç düşünmedik; ilmihal ne diyorsa öyle yaptık. Hâlâ devam ediyoruz, çok şükür...
Allah, İslamiyet’i Peygamberimiz vasıtasıyla bize ulaştırmıştır. Yani İslamiyet Allah’ın ilmidir. Dolayısıyla Müslüman’ın hayatı ilmîdir. Sahabe-i kiramın hayatı Kur’an’dan ibaretti. Zaten Kur’an-ı Kerim yaşanmazsa İslamiyet’in ulviyeti anlaşılamaz. Nasıl ki susuz olana su verilmezse ıstırap çeker, aynı şekilde kalbi iman yönünden aç olana da tahkiki iman verilmezse o da sıkıntı çeker. Ancak ilmihale uyan, sırat-ı müstakimde ilerler.
İnsan ya canının istediği gibi yaşayacak veya ilmihale uyacak. Yani hevayla hevesle değil, ilmen yaşayacak. Saadet asrında az kitap, az söz vardı ama çok salih amel vardı. Çünkü, sahabenin kalbinde Peygamberimiz (sas)’in halinin ilmi vardı.
İlim, Allah’ın sıfatıdır; her şeyi yaratan her şeyi bilir. Allah ezeli ve ebedi ilminden bize bir parça vermiş, o da ilmihaldir. Kim söylemiş, kime söylemiş, ne söylemiş sorularına Müslümanca verilecek cevap “Allah ne buyurmuş?” demektir.
Bu dünyada yaşadığımız halimiz, kabirdeki ahvalimizdir. İnsan yaşadığı hal üzere ölecek, öldüğü hal üzere diriltilecektir. Necip Fazıl bunu dizelerinde çok güzel dile getirir: “Yandı kitap dağlarım, ne garip bir hâl oldu, sonunda bana kalan yalnız ilmihâl oldu.”
İnsanları perişanlıktan kurtaran, ‘Ne yapacağız?’ diye şaşkınlığa düşüren hallerden kurtaran ilmihaldir…
Müslümanca yaşamanın tarifnamesi ilmihaldir; mükâfatı cennettir…
İlmihal, İslamiyet’tir; İslamiyet, ilmihaldir.
20 Şubat 2015 Cuma
Sigara içenler için akciğer temizleme kürü
Sigara içenler için akciğer temizleme kürü
Tere kürü (Dere otu değil, bildiğiniz Tere...)
Beş gün boyunca kahvaltıdan bir saat sonra ve öğle yemeğinden yine bir saat sonra her defasında onbeş-yirmi adet tere saplı olarak tüketilir. Arzu edilirse, üzerine yarım limon sıkılabilir. Limonun dışında başka hiçbir şey ilave edilmez. Şikâyetlerin durumuna göre dönem dönem uygulanabilir.
Solunum şikâyeti yaşayan akciğer kanseri hastaları bu kürü beş gün uygulayıp, üç gün ara verdikten sonra ikinci bir beş gün uygulayabilirler.
Sigarayı fazla tüketenlerin veya bronşları dolmuş olanların uygulayacakları tere kürü nikotine karşı mükemmel bir panzehirdir. Terenin, çiğ olarak tüketilmeden önce mutlaka akan soğuk su altında çok iyi yıkanması gerekir. Yıkamadan tüketilmesi halinde üzerinde bulunan parazitler bazı hastalıklara neden olabilmektedir. Tere fazlaca tüketildiği takdirde idrar yaparken yanma yapar. Bu durum karşısında endişe edilmemelidir.
Kaynamakta olan yarım litre suya onbeş-onaltı tane tere (yaklaşık bir bağın yarısı) atılır ve hafif ateşte, ağzı kapalı olarak sadece üç dakika haşlanır. Soğuması beklemeden süzülür. Soğuduktan sonra, aç karnına veya yemeklerden iki saat sonra sadece haşlanmış suyunun tamamı içilir. Beş gün, gün atlamadan uygulanır ve her gün taze olarak hazırlanır. İkinci ve üçüncü günden sonra bol miktarda balgam söktüğünüzü ve bronşlarınızın açıldığını hayretle gözlemeniz mümkün olabilecektir.
Sigara tiryakilerine dönem dönem bu kürü uygulamalarını tavsiye ederim. Tere otunun üç dakikalık haşlama suyunun içimi pek kolay olmayabilir. Haşlama suyunu içmekte zorlanıldığı takdirde, yanında başka hiçbir şey yemeden aç karnına veya yemeklerden en az iki saat sonra onbeş-onaltı tane taze tereyi çiğ olarak üzerine hiç bir şey ilave (tuz, limon vb.) etmeden de tüketilebilir.
Aynı şekilde beş gün (gün atlamadan) uygulanır. 'Bronşlarım dolmuş' diye şikâyeti olanlara da tere kürünü tavsiye ederim.
Prof İbrahim Saraçoğlu'nun kürü bu...
2 dk Video=
https://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=_6yyPm-FFHM
Tere kürü (Dere otu değil, bildiğiniz Tere...)
Beş gün boyunca kahvaltıdan bir saat sonra ve öğle yemeğinden yine bir saat sonra her defasında onbeş-yirmi adet tere saplı olarak tüketilir. Arzu edilirse, üzerine yarım limon sıkılabilir. Limonun dışında başka hiçbir şey ilave edilmez. Şikâyetlerin durumuna göre dönem dönem uygulanabilir.
Solunum şikâyeti yaşayan akciğer kanseri hastaları bu kürü beş gün uygulayıp, üç gün ara verdikten sonra ikinci bir beş gün uygulayabilirler.
Sigarayı fazla tüketenlerin veya bronşları dolmuş olanların uygulayacakları tere kürü nikotine karşı mükemmel bir panzehirdir. Terenin, çiğ olarak tüketilmeden önce mutlaka akan soğuk su altında çok iyi yıkanması gerekir. Yıkamadan tüketilmesi halinde üzerinde bulunan parazitler bazı hastalıklara neden olabilmektedir. Tere fazlaca tüketildiği takdirde idrar yaparken yanma yapar. Bu durum karşısında endişe edilmemelidir.
Kaynamakta olan yarım litre suya onbeş-onaltı tane tere (yaklaşık bir bağın yarısı) atılır ve hafif ateşte, ağzı kapalı olarak sadece üç dakika haşlanır. Soğuması beklemeden süzülür. Soğuduktan sonra, aç karnına veya yemeklerden iki saat sonra sadece haşlanmış suyunun tamamı içilir. Beş gün, gün atlamadan uygulanır ve her gün taze olarak hazırlanır. İkinci ve üçüncü günden sonra bol miktarda balgam söktüğünüzü ve bronşlarınızın açıldığını hayretle gözlemeniz mümkün olabilecektir.
Sigara tiryakilerine dönem dönem bu kürü uygulamalarını tavsiye ederim. Tere otunun üç dakikalık haşlama suyunun içimi pek kolay olmayabilir. Haşlama suyunu içmekte zorlanıldığı takdirde, yanında başka hiçbir şey yemeden aç karnına veya yemeklerden en az iki saat sonra onbeş-onaltı tane taze tereyi çiğ olarak üzerine hiç bir şey ilave (tuz, limon vb.) etmeden de tüketilebilir.
Aynı şekilde beş gün (gün atlamadan) uygulanır. 'Bronşlarım dolmuş' diye şikâyeti olanlara da tere kürünü tavsiye ederim.
Prof İbrahim Saraçoğlu'nun kürü bu...
2 dk Video=
https://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=_6yyPm-FFHM
Günün Menkıbesi: Kan beynine sıçradı
| Günün Menkıbesi: Kan beynine sıçradı |
Bir bedevi (cahil köylü), Medine’de hazret-i Ali “radıyallahü anh” ile karşılaştı bir gün.
Onu görünce, yanına yaklaşıp; - Ey halife, size bir şey sorabilir miyim? dedi. Hazret-i Ali; Tabii kardeşim, sor, buyurdu. Bedevi sordu: - Ebu Bekir, Cennete mi gitti, yoksa Cehenneme mi? Halifenin, kan beynine sıçradı o anda. Böyle bir sual ile ilk defa karşılaşıyordu. Kızgınlıkla döndü o köylüye ve; - Bu nasıl sual? Bunu ne cesaretle sorabildin bana? Keşke annen doğurmasaydı seni, buyurdu. Ancak kastı yoktu köylünün. Cahilliğinden böyle sormuştu. Halife de böyle olduğunu anlayınca yumuşadı. Ve pek üzgün olarak sordu köylüye: - Sen, Onun ne büyük bir zat olduğunu bilmiyor musun? - Bilmiyorum ey halife. - Peki, Onun sayısız meziyetlerinden birini olsun duymadın mı hiç? - Vallahi duymadım. - Dinle öyleyse, buyurdu. Ve şöyle sıraladı: O, Resulullahın hayatında iken veziri, vefatından sonra da halifesiydi. Peygamber efendimiz, Onu “Baba” yerinde tutardı her zaman. Allah’ın Resulüne, hepimizden çok O yakındı. Cennette bir karışlık yer yoktur ki, Onun nuruyla aydınlanmamış olsun, buyurdu. Kapı hemen açılırsa Sonra şunu anlattı köylüye: Ömrünün sonlarında, bir gün beni çağırıp; - Ey gözümün nuru, vefatım yaklaştı. Ölürsem, cenazemi sen yıka. Sonra cenazemi alıp Ravda-i mübarekenin kapısına götür ve; “Ya Resulallah! Ebu Bekir kapıda, içeri girmek için izin istiyor! diye seslen. Kapı kendiliğinden açılırsa, beni Resulullahın hemen arkasına defnet. Açılmazsa, Baki kabristanına götür, diye rica etti.. Köylü meraklanmıştı: - Sonra ey halife? - Vasıyet mucibince kendisini tabuta koyup, Ravda-i mübarekenin kapısına götürdüm ve dediği gibi seslendim. Kapı, hemen kendiliğinden açıldı ve gaibten bir ses duyduk. “Sevgiliyi Sevgiliye kavuşturun!” diyordu. Vasiyeti üzere Resulullahın arkasına defnettik. Köylü mahcuptu. Ne diyeceğini bilemedi. Halifenin elini öperek ayrıldı huzurundan. Giderken ağlıyordu. |
19 Şubat 2015 Perşembe
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Sabredenlerin Mükâfâtı
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Sabredenlerin Mükâfâtı
HAYIRLI CUMALAR
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Cumanız mübarek olsun, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri! Allah bu mübarek sevaplı, nurlu günün hayrından, bereketinden en güzel tarzda hissemend olmayı cümlenize nasîb eylesin...
(EMEKLİ OLMADAN İŞYERİNDE KULAKLIKLA; ŞİMDİ İSE YATAĞIMDA KÜÇÜK RADYOMDAN HERGÜN SABAH 9:30'DA VE ÖĞLEDEN SONRA 15'DE M. ESAD HOCAEFENDİNİN AKRA FM'DE SOHBETLERİNİ DİNLİYORUM. Ankara Akra FM: 107.4 )
Bismillâhir-rahmânir-rahîm
Sabredenlerin Mükâfâtı

(Ülâike aleyhim salevâtün min rabbihim ve rahmeh) "İşte onların üzerine Rablerinden salevât ve rahmet vardır." Yâni Allah'ın salevâtı ve rahmeti onların üzerine olacaktır, demek. (Ve ülâike hümül-mühtedûn) "Ve işte onlar asıl hidayet üzere olanların, dosdoğru gidenlerin, eğri büğrü yolda değil, tam sağlam yolda gidenlerin ta kendileridir." (Bakara: 157) diye medhediyor. Şimdi onların üzerine Allah'ın salevâtı vardır, salâtları vardır ve rahmeti vardır.
Salevât ne demek? Salevât, İbn-i Abbas RA'dan rivayet edildiğine göre, (mağfiretun mir-rabbihim) Rablerinden mağfiret demektir. "Salevât vardır onların üzerinde" ne demek? Salevât, bütün günahlarının affolunması mânâsına, bir geniş mağfiret oluyor.
Niye salât denmedi de, salâten ve rahmeten denmedi de, salevât çoğul geldi; bu ne demek?.. Yâni mağfiretten sonra mağfiret, peşpeşe mağfiret, tekrar tekrar mağfiret, yâni tamamen mağfiret... Onun için çoğul geldi.
Tabii bu salât kelimesi teveccüh kökünden geliyor, yâni yönelmek. Cenâb-ı Hakk'ın teveccühü oluyor. Teveccühü de mağfiret şeklinde, günahların affedilmesi şeklinde tecellî ediyor.
İbn-i Kesir'de de: (Salavâtün min rabbihim)'den maksad (senâun minallàhi aleyhim) diye tevcih eylemiş, izah eylemiş. Yâni Cenâb-ı Hak'tan onlara, "Aferin, ne kadar güzel, kulum imtihânı başardı. Ne güzel bir tavır takındı, ne güzel söz söyledi." mânâsına senâ vardır.
Said ibn-i Cübeyr'in tefsirine göre de, (emenetüm minel-azâb) azabdan emniyette olmak, azaba uğramamak vardır. Yâni, günahların afvolması gibi bir mânâ oluyor yine.
(Ve rahmetün) "Ve Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti, onlara... Allah onlara mağfiretini ve rahmetini ihsan edecek." Bir kulun Cenâb-ı Hakk'ın rahmetine ermesi ne demek?.. Dünyada ve âhirette gözlerin görmediği nice nice nimetlere, nice nice lütuflara erecek demektir o.
(Ve ülâike hümül-mühtedûn) "İşte asıl hidayet üzere bulunanlar da onlardır. Yâni doğru hareket tarzı odur." Aksi; sırât-ı mûstakîmden, hidâyet yolundan ayrı, aykırı bir davranış olurdu. Böyle davranmasalardı, böyle düşünmeselerdi, böyle sözler, dualar etmeselerdi Cenâb-ı Hakk'a; yanlış olurdu. İşte hidâyet üzere olanlar bunlardır diye, Cenâb-ı Hak onların tavrının güzel olduğunu beyan buyuruyor.
Allah-u Teàlâ Hazretleri'nden dileriz ki; cümlenize, cümlemize Rabbimiz Tebareke ve Teàla Hazretleri hem dünyada, hem âhirette hayırlar versin.

(Rabbenâ âtinâ fid-dünyâ haseneten ve fil-âhireti haseneten ve kınâ azâben-nâr) [Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver; bizi cehennem azabında koru!]
Hem dünyada hayırlar isteriz, hem âhirette. Çünkü sahabeden bazıları şöyle dua etmişler: "Yâ Rabbi belâ, mûsibet, üzüntü, elem, keder ne vereceksen, bana dünyada ver; âhirette rahat edeyim!" demişler. Yanlış! Böyle diyenlerin doğru bir seçim yapmadıklarını, çünkü Cenâb-ı Hak'kın rahmetinin çok engin olduğunu bildiriyor Peygamber Efendimiz.
Dünyada da iyilik iste; verir, eksilmez hazinesinden... Ahirette de iyilik iste; onu da verir. Kul Allah'ın kulu olduğuna göre, her şey ondan olduğuna göre, dua etmek de ibadet olduğuna göre, Cenâb-ı Hak'kın da hazineleri sonsuz olduğuna göre ve dua edilmesini sevdiğine göre:

(Ud'nî estecib leküm ) "Bana dua edin, ben duanıza icâbet edeceğim, istediğinizi vereceğim!" diye de vaad buyurduğuna göre, vaadinden de hulfü olmadığına göre; elbette hem dünyada, hem âhirette iyilik isteriz, istiyeceğiz ve isteyiniz! Hem kendinize, hem yakınlarınıza, sevdiklerinize, hem dünya, hem âhiret iyiliklerini isteyiniz!
Amma kaderin cilvesi olarak da, başınıza üzücü bir şey gelebilir. Elbette gelecek, çünkü ölüm var, ölümsüz değil hayat... Ölüm acı bir şeydir. Çocuğu ölse, kalbinden bir parça kopmuş gibi olur. İşi bozulsa, zarar etse, hastalansa; bunların hepsi zor şeyler. Ama zorluklara göğüs germek mü'minin, mertliğin şânıdır, hâlidir. Mü'min böyle merdâne hareket eder, sağlam durur.
Cenâb-ı Hak'tan âfiyet isteyin, isteyelim, istemeliyiz! Ama musibet gelince de, sabretmeliyiz. Saberedenlere çünkü Cenâb-ı Hak'kın mağfiret arkasından mağfireti, peşpeşe mağfireti vardır ve rahmeti vardır. Rahmet-i Rahmân'a erecekler, mağfiretine mazhar olacaklar, dünya ve âhiretleri mâmur olacak, âhirette cennetiyle cemâliyle müşerref olacaklar. Hidâyet üzere olmak ne güzel!
Sabrı öğrenin!.. Sabrı hem kendiniz öğrenin aziz ve sevgili dinleyiciler ve izleyiciler; hem de çoluk çocuğunuza sabır denilen şeyi öğretmek için, "Bu sabrı nasıl öğretiriz?" diye düşünün taşının!
Şimdi çocuğu meselâ sabah namazına getireceksiniz:
"--Evlâdım, hadi canım kalk, bak ezan okunuyor; sabah namazına gidelim, sevap kazanalım!"
Çocuk kalkamıyor, kalksa uykusuzluğa dayanamıyor, gözlerini oğuşturuyor, kenara yığılıyor, tekrar yatıyor. Neden?.. Uykuya sabrı öğrenememiş. Ama eğer sen onu küçükten yetiştirirsen, öğrenir.
Hani rahmetli halamızın Medine'deki hikâyesini hep anlatırım vaazlarımda. Teheccüd ezanı okunurken, evin hanımı gitmiş, bebeği beşikten uyandırmış. Hala da sormuş:
"--Niye uyandırıyorsun bu çocukcağızı?"
"--Ezan okunuyor, teeccüd ezanı..."
Demiş:
"--Çocuk, altında bez var, daha küçük, beşikte, yâni ne olacak?.."
"--Olsun, kocam bu vakitte uyandırmamı istiyor, uyandırmazsam kızar." demiş.
Peki kocası niye o vakitte uyandırıyor bebeği? Çocuk o saatte uyanmaya alıştı mı, vücut ona göre alıştı mı, artık teheccüde kalkmakta zorlanmaz.
Şimdi kendi kendinize sorun: Uykunuzu bölüp teheccüde kalkabiliyor musunuz? Uykusuzluğa sabredebiliyor musunuz? Veyahut daha başka namaza, niyaza devama; veyahut Allah yolunda bir meşakkatli durum olduğu zaman sabredebiliyor musunuz? Edemiyorsunuz. Edemiyorsanız, demek ki sabır eğitimi eksik olmuş.
Bunu düşünerek, çoluk çocuğumuzu açlığa karşı, susuzluğa karşı, yorgunluğa karşı, uykusuzluğa karşı alıştırarak, biraz onu da öğretmeliyiz. Yâni çukulata almayı öğretip, oyuncaklarla odaları doldurup, gönlünü şen etmeyi öğrendiğimiz gibi, sabretmeyi de öğretmeliyiz.
Şimdi burada bizim kardeşlerimize ben söyledim, Allah razı olsun, onlar da çalışmaları ilerlettiler; bir izci takımı kuruyoruz burada. Kurdular, açılışını yaptılar.
Tabii bizim kendimize göre kıyafetimiz var, müslüman olduğumuz için. "Ama biraz dağda, bayırda yürümeyi, asta üste muameleyi öğrensin... İntizamı, düzeni öğrensin, çalışmayı öğrensin, yardımı öğrensin..." diye böyle bir şeye girdik. İzci birliğimizi Melbourn'da arkadaşlar kurdular. Ben de Melbourn'a gidince önümüzdeki günlerde. göreceğim; ikinci bir açılış merasimi yapacağız inşaallah... Türkiye'de de çocuklarımızı biraz yetiştirmeliyiz.
Biz sabah namazına gidiyoruz arkadaşlarla, bakıyorum sabahın köründe, yâni etraf iyi görünmüyor, karanlık vakitte, idman için, vücudu sağlıklı olacak diye, bisiklete binmiş, tenha yolda, karanlık yolda gidiyor. Ormanın içinde kadın yürüyor... Yâni, "Yürürsem ayaklarım kuvvetlenecek, ciğerim kuvvetlenecek temiz havada..." diye yapıyorlar bunları. Yâni kendilerini meşakkate alıştırıyorlar.
Bu meşakkate alışmak, İslâm'da bir eğitim işidir. Bunun öğretilmesi lâzım ve bu okuduğumuz âyetlerde bunlara işaret var. Onun için siz de çocuklarınızı şükre de alıştırın, sabra da alıştırın! Nimetleri verdiğin zaman şükretsin, teşekkür etsin, memnun olsun, sevinsin, yüzü gülsün! Amma yorucu, üzücü, sıkıntılı, acı, elem verici bir şey olduğu zaman da, sabretsin!..
Bizim dişci bir kardeşimize gitmiştim ben. Yâni sözü çok da uzatmak istemiyorum ama, güzel bir misal. O anlattı. Bir hanımefendi kız çocuğuyla gelmiş dişciye... Tabii çocuk dişçide dişi acıyacak diye korkuyor. Zaten dişi ağrıyor. Koltuğa oturacak. .
"--Anne korkuyorum, acır mı?" demiş.
Annesi -- dikkat ettim-- dedi ki:
"--Evet evlâdım, acır ama bunun olması lâzım! Acıyor ama, bunu yaptığımız zaman diş tedavi olmuş olacak, ondan sonra acı olmayacak. Şu anda biraz çekeceksin, sabret evlâdım!" demiş.
"--Pekiyi anneciğim!" demiş kız.
Acıdığı halde, gayet güzel durmuş ve dişinin tedavisini yaptırmışlar.
İşte bak, bu bir eğitim. Çocuğa, "Hiçbir şey olmayacak, bak, otur, bilmem ne..." filan diyorlar. Ondan sonra acıyınca da, çocuk basıyor feryadı. Feryâd u figan, bağırma, çağırma acıyı azaltmıyor, sadece ortalığı velveleye vermiş oluyor. Yanlış bir şey... Çocuğumuzu güzel eğitmeye çalışalım!..
Allah-u Teàlâ Hazretleri çocuklarımızı güzel yetiştirmeyi nasib eylesin... Güzel günlerini görmemizi nasib etsin... Onlarla bizleri, sevdiklerimizi hep beraber cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin...
Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler! Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
02. 05. 2000 - AVUSTRALYA
TÜMÜ:
http://esadcosankulliyati.com/arsiv/tefsir/t000502.html
HAYIRLI CUMALAR
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
![]() |
| Prof Dr. Mahmud Esad Coşan (1938-2001) |
HAYIRLI CUMALAR
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Cumanız mübarek olsun, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri! Allah bu mübarek sevaplı, nurlu günün hayrından, bereketinden en güzel tarzda hissemend olmayı cümlenize nasîb eylesin...
(EMEKLİ OLMADAN İŞYERİNDE KULAKLIKLA; ŞİMDİ İSE YATAĞIMDA KÜÇÜK RADYOMDAN HERGÜN SABAH 9:30'DA VE ÖĞLEDEN SONRA 15'DE M. ESAD HOCAEFENDİNİN AKRA FM'DE SOHBETLERİNİ DİNLİYORUM. Ankara Akra FM: 107.4 )
Bismillâhir-rahmânir-rahîm
Sabredenlerin Mükâfâtı
(Ülâike aleyhim salevâtün min rabbihim ve rahmeh) "İşte onların üzerine Rablerinden salevât ve rahmet vardır." Yâni Allah'ın salevâtı ve rahmeti onların üzerine olacaktır, demek. (Ve ülâike hümül-mühtedûn) "Ve işte onlar asıl hidayet üzere olanların, dosdoğru gidenlerin, eğri büğrü yolda değil, tam sağlam yolda gidenlerin ta kendileridir." (Bakara: 157) diye medhediyor. Şimdi onların üzerine Allah'ın salevâtı vardır, salâtları vardır ve rahmeti vardır.
Salevât ne demek? Salevât, İbn-i Abbas RA'dan rivayet edildiğine göre, (mağfiretun mir-rabbihim) Rablerinden mağfiret demektir. "Salevât vardır onların üzerinde" ne demek? Salevât, bütün günahlarının affolunması mânâsına, bir geniş mağfiret oluyor.
Niye salât denmedi de, salâten ve rahmeten denmedi de, salevât çoğul geldi; bu ne demek?.. Yâni mağfiretten sonra mağfiret, peşpeşe mağfiret, tekrar tekrar mağfiret, yâni tamamen mağfiret... Onun için çoğul geldi.
Tabii bu salât kelimesi teveccüh kökünden geliyor, yâni yönelmek. Cenâb-ı Hakk'ın teveccühü oluyor. Teveccühü de mağfiret şeklinde, günahların affedilmesi şeklinde tecellî ediyor.
İbn-i Kesir'de de: (Salavâtün min rabbihim)'den maksad (senâun minallàhi aleyhim) diye tevcih eylemiş, izah eylemiş. Yâni Cenâb-ı Hak'tan onlara, "Aferin, ne kadar güzel, kulum imtihânı başardı. Ne güzel bir tavır takındı, ne güzel söz söyledi." mânâsına senâ vardır.
Said ibn-i Cübeyr'in tefsirine göre de, (emenetüm minel-azâb) azabdan emniyette olmak, azaba uğramamak vardır. Yâni, günahların afvolması gibi bir mânâ oluyor yine.
(Ve rahmetün) "Ve Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti, onlara... Allah onlara mağfiretini ve rahmetini ihsan edecek." Bir kulun Cenâb-ı Hakk'ın rahmetine ermesi ne demek?.. Dünyada ve âhirette gözlerin görmediği nice nice nimetlere, nice nice lütuflara erecek demektir o.
(Ve ülâike hümül-mühtedûn) "İşte asıl hidayet üzere bulunanlar da onlardır. Yâni doğru hareket tarzı odur." Aksi; sırât-ı mûstakîmden, hidâyet yolundan ayrı, aykırı bir davranış olurdu. Böyle davranmasalardı, böyle düşünmeselerdi, böyle sözler, dualar etmeselerdi Cenâb-ı Hakk'a; yanlış olurdu. İşte hidâyet üzere olanlar bunlardır diye, Cenâb-ı Hak onların tavrının güzel olduğunu beyan buyuruyor.
Allah-u Teàlâ Hazretleri'nden dileriz ki; cümlenize, cümlemize Rabbimiz Tebareke ve Teàla Hazretleri hem dünyada, hem âhirette hayırlar versin.
(Rabbenâ âtinâ fid-dünyâ haseneten ve fil-âhireti haseneten ve kınâ azâben-nâr) [Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver; bizi cehennem azabında koru!]
Hem dünyada hayırlar isteriz, hem âhirette. Çünkü sahabeden bazıları şöyle dua etmişler: "Yâ Rabbi belâ, mûsibet, üzüntü, elem, keder ne vereceksen, bana dünyada ver; âhirette rahat edeyim!" demişler. Yanlış! Böyle diyenlerin doğru bir seçim yapmadıklarını, çünkü Cenâb-ı Hak'kın rahmetinin çok engin olduğunu bildiriyor Peygamber Efendimiz.
Dünyada da iyilik iste; verir, eksilmez hazinesinden... Ahirette de iyilik iste; onu da verir. Kul Allah'ın kulu olduğuna göre, her şey ondan olduğuna göre, dua etmek de ibadet olduğuna göre, Cenâb-ı Hak'kın da hazineleri sonsuz olduğuna göre ve dua edilmesini sevdiğine göre:
(Ud'nî estecib leküm ) "Bana dua edin, ben duanıza icâbet edeceğim, istediğinizi vereceğim!" diye de vaad buyurduğuna göre, vaadinden de hulfü olmadığına göre; elbette hem dünyada, hem âhirette iyilik isteriz, istiyeceğiz ve isteyiniz! Hem kendinize, hem yakınlarınıza, sevdiklerinize, hem dünya, hem âhiret iyiliklerini isteyiniz!
Amma kaderin cilvesi olarak da, başınıza üzücü bir şey gelebilir. Elbette gelecek, çünkü ölüm var, ölümsüz değil hayat... Ölüm acı bir şeydir. Çocuğu ölse, kalbinden bir parça kopmuş gibi olur. İşi bozulsa, zarar etse, hastalansa; bunların hepsi zor şeyler. Ama zorluklara göğüs germek mü'minin, mertliğin şânıdır, hâlidir. Mü'min böyle merdâne hareket eder, sağlam durur.
Cenâb-ı Hak'tan âfiyet isteyin, isteyelim, istemeliyiz! Ama musibet gelince de, sabretmeliyiz. Saberedenlere çünkü Cenâb-ı Hak'kın mağfiret arkasından mağfireti, peşpeşe mağfireti vardır ve rahmeti vardır. Rahmet-i Rahmân'a erecekler, mağfiretine mazhar olacaklar, dünya ve âhiretleri mâmur olacak, âhirette cennetiyle cemâliyle müşerref olacaklar. Hidâyet üzere olmak ne güzel!
Sabrı öğrenin!.. Sabrı hem kendiniz öğrenin aziz ve sevgili dinleyiciler ve izleyiciler; hem de çoluk çocuğunuza sabır denilen şeyi öğretmek için, "Bu sabrı nasıl öğretiriz?" diye düşünün taşının!
Şimdi çocuğu meselâ sabah namazına getireceksiniz:
"--Evlâdım, hadi canım kalk, bak ezan okunuyor; sabah namazına gidelim, sevap kazanalım!"
Çocuk kalkamıyor, kalksa uykusuzluğa dayanamıyor, gözlerini oğuşturuyor, kenara yığılıyor, tekrar yatıyor. Neden?.. Uykuya sabrı öğrenememiş. Ama eğer sen onu küçükten yetiştirirsen, öğrenir.
Hani rahmetli halamızın Medine'deki hikâyesini hep anlatırım vaazlarımda. Teheccüd ezanı okunurken, evin hanımı gitmiş, bebeği beşikten uyandırmış. Hala da sormuş:
"--Niye uyandırıyorsun bu çocukcağızı?"
"--Ezan okunuyor, teeccüd ezanı..."
Demiş:
"--Çocuk, altında bez var, daha küçük, beşikte, yâni ne olacak?.."
"--Olsun, kocam bu vakitte uyandırmamı istiyor, uyandırmazsam kızar." demiş.
Peki kocası niye o vakitte uyandırıyor bebeği? Çocuk o saatte uyanmaya alıştı mı, vücut ona göre alıştı mı, artık teheccüde kalkmakta zorlanmaz.
Şimdi kendi kendinize sorun: Uykunuzu bölüp teheccüde kalkabiliyor musunuz? Uykusuzluğa sabredebiliyor musunuz? Veyahut daha başka namaza, niyaza devama; veyahut Allah yolunda bir meşakkatli durum olduğu zaman sabredebiliyor musunuz? Edemiyorsunuz. Edemiyorsanız, demek ki sabır eğitimi eksik olmuş.
Bunu düşünerek, çoluk çocuğumuzu açlığa karşı, susuzluğa karşı, yorgunluğa karşı, uykusuzluğa karşı alıştırarak, biraz onu da öğretmeliyiz. Yâni çukulata almayı öğretip, oyuncaklarla odaları doldurup, gönlünü şen etmeyi öğrendiğimiz gibi, sabretmeyi de öğretmeliyiz.
Şimdi burada bizim kardeşlerimize ben söyledim, Allah razı olsun, onlar da çalışmaları ilerlettiler; bir izci takımı kuruyoruz burada. Kurdular, açılışını yaptılar.
Tabii bizim kendimize göre kıyafetimiz var, müslüman olduğumuz için. "Ama biraz dağda, bayırda yürümeyi, asta üste muameleyi öğrensin... İntizamı, düzeni öğrensin, çalışmayı öğrensin, yardımı öğrensin..." diye böyle bir şeye girdik. İzci birliğimizi Melbourn'da arkadaşlar kurdular. Ben de Melbourn'a gidince önümüzdeki günlerde. göreceğim; ikinci bir açılış merasimi yapacağız inşaallah... Türkiye'de de çocuklarımızı biraz yetiştirmeliyiz.
Biz sabah namazına gidiyoruz arkadaşlarla, bakıyorum sabahın köründe, yâni etraf iyi görünmüyor, karanlık vakitte, idman için, vücudu sağlıklı olacak diye, bisiklete binmiş, tenha yolda, karanlık yolda gidiyor. Ormanın içinde kadın yürüyor... Yâni, "Yürürsem ayaklarım kuvvetlenecek, ciğerim kuvvetlenecek temiz havada..." diye yapıyorlar bunları. Yâni kendilerini meşakkate alıştırıyorlar.
Bu meşakkate alışmak, İslâm'da bir eğitim işidir. Bunun öğretilmesi lâzım ve bu okuduğumuz âyetlerde bunlara işaret var. Onun için siz de çocuklarınızı şükre de alıştırın, sabra da alıştırın! Nimetleri verdiğin zaman şükretsin, teşekkür etsin, memnun olsun, sevinsin, yüzü gülsün! Amma yorucu, üzücü, sıkıntılı, acı, elem verici bir şey olduğu zaman da, sabretsin!..
Bizim dişci bir kardeşimize gitmiştim ben. Yâni sözü çok da uzatmak istemiyorum ama, güzel bir misal. O anlattı. Bir hanımefendi kız çocuğuyla gelmiş dişciye... Tabii çocuk dişçide dişi acıyacak diye korkuyor. Zaten dişi ağrıyor. Koltuğa oturacak. .
"--Anne korkuyorum, acır mı?" demiş.
Annesi -- dikkat ettim-- dedi ki:
"--Evet evlâdım, acır ama bunun olması lâzım! Acıyor ama, bunu yaptığımız zaman diş tedavi olmuş olacak, ondan sonra acı olmayacak. Şu anda biraz çekeceksin, sabret evlâdım!" demiş.
"--Pekiyi anneciğim!" demiş kız.
Acıdığı halde, gayet güzel durmuş ve dişinin tedavisini yaptırmışlar.
İşte bak, bu bir eğitim. Çocuğa, "Hiçbir şey olmayacak, bak, otur, bilmem ne..." filan diyorlar. Ondan sonra acıyınca da, çocuk basıyor feryadı. Feryâd u figan, bağırma, çağırma acıyı azaltmıyor, sadece ortalığı velveleye vermiş oluyor. Yanlış bir şey... Çocuğumuzu güzel eğitmeye çalışalım!..
Allah-u Teàlâ Hazretleri çocuklarımızı güzel yetiştirmeyi nasib eylesin... Güzel günlerini görmemizi nasib etsin... Onlarla bizleri, sevdiklerimizi hep beraber cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin...
Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler! Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
02. 05. 2000 - AVUSTRALYA
TÜMÜ:
http://esadcosankulliyati.com/arsiv/tefsir/t000502.html
HAYIRLI CUMALAR
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Şuûr-ı hikmete karşı bir eyvallah
Şuûr-ı hikmete karşı bir eyvallah
"Bize ne irs-ı peder, ne servet ü ne cah kalmıştır,
Şuûr-ı hikmete karşı bir eyvallah kalmıştır”
Sultan Veled Hazretleri (Hz. Mevlana'nın oğlu)
(Bizlere babamızdan maddi bir miras,
büyük bir servet ve makam kalmadı.
Bizlere kalan (bunlardan çok daha kıymetli, bizleri evvelkilerin mevkiine erdiren)
Hakk’ın hikmet tecellilerini eyvallahla karşılama hali kalmıştır.)
"Bize ne irs-ı peder, ne servet ü ne cah kalmıştır,
Şuûr-ı hikmete karşı bir eyvallah kalmıştır”
Sultan Veled Hazretleri (Hz. Mevlana'nın oğlu)
(Bizlere babamızdan maddi bir miras,
büyük bir servet ve makam kalmadı.
Bizlere kalan (bunlardan çok daha kıymetli, bizleri evvelkilerin mevkiine erdiren)
Hakk’ın hikmet tecellilerini eyvallahla karşılama hali kalmıştır.)
Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Mani
Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Mani
Ya Mani isminin Kuran'ı Kerim'deki ayetlerdeki yeri nedir?
Ya Mani
Ya Mani Allah'ın Kuran'ı Kerim'de geçen 99 esmasından biridir.
Ya Mani isminin anlamı nedir?
Dostlarını kötülüklere karşı koruyan, istemediği şeylerin olmasına engel olan, kendilerine zarar verecek olan şeylere engel olarak dostlarına yardım eden, kendisine karşı koyulamayan anlamını taşımaktadır.
Ya Mani isminin fazileti nedir?
- Bu ismin zikir saati güneş, zikir günü Pazar, zikir sayısı ise 161 adettir.
- Bu isim usulüne uygun bir şekilde zikredilirse, kişiyi evde ve yolculukta her türlü tehlikelerden koruyacaktır. Sabah ve akşam 161 kez okunmalıdır.
- Bu ismi her gün 161 defa zikreden kişi, her türlü musibetten ve beladan korunacaktır. Allah tarafından himaye edilecektir.
- Zulmeden, söz dinlemeyen, bir türlü insafa gelmeyen kişilere karşı vekfini yaparak, okumak etkili olacaktır. Zulmü önleyici etkisi vardır. Zalimlerin şerlerinden Allah'a sığınılıp, dua edildiğinde zalimin zulmü bitecektir.
Ya Mani isminin Kuran'ı Kerim'deki ayetlerdeki yeri nedir?
- Allah sana bir zarar verdirecek olursa, o zararı O'ndan başka biri gideremez. Eğer sana hayır dilerse, onu engelleyecek kimse yoktur. O kullarına dilediğini, dilediği kuluna da istediğini verir. Allah çok esirgeyicidir. (Yunus 10/107)
- İnsan hayır için dua ettiği gibi, kötülüğün gelmesi için de dua eder. İnsan çok acelecidir. (İsra 17/11) Allah dualarımızın bizler için hayırlı olanlarını kabul etmektedir, hayır olmayacak istekleri sürekli ertelemektedir.
- Açın artık gözlerinizi, Allah'ın kullarına ne korku var ne de mahzunluk. (Yunus 10/62) Siz Allah'ı dost bildiğinizde, O'nun emirlerine uyduğunuzda, sizi bırakmayacak ve unutmayacaktır.
- Dağlar kadar büyük dalgalar onları çevirdiği zaman, Allah'a yalvarırlar. Allah onları kurtarıp, karaya çıkardığı zaman, içlerinden bazıları orta yolu seçer. Zaten bizim ayetlerimizi hainler inkar ederler. (Lokman 31/32) Yaşam dalgalarla doludur. Her zaman fırtınaya yakalanıp, imtihana tabi tutulabiliriz. Kul ona verilen iradeyle, elinden geleni yapmalı, kulluğunu göstermelidir. Gerisi Allah'a aittir.
Sevgisizliğin, nefretin tek nedeni Kuran ahlakından uzak yaşamak !
Sevgisizliğin, nefretin tek nedeni Kuran ahlakından uzak yaşamak !
Yüce Allah, herkesi aynı akıl ölçüsünde yaratmamıştır.. her insanın davranışı aklı ölçüsünde... İman ne kadar güçlü olursa, akıl o derecede açık oluyor..
Zaman zaman, kötü söz, kötü davranışlarla karşılaştığımız oluyor.. hayat her zaman mükemmel diyeceğimiz bir şekilde geçmiyor..Geçmesi de beklenemez zaten.
Çünkü burası sadece imtihan dünyası..Yani burada bir kalış süremiz var.. bu süre içerisinde bizler olaylar karşısında gösterdiğimiz sabır ve şükürle deneniyoruz. Cenab-ı Hakk'ın kaderde yazdığı sürede de son nefeslerimizi verip, geçek yurdumuza gideceğiz..
Hepimiz bu gerçeği biliriz..Biliriz ama biz ona göre davranır mıyız o ayrı..
Ancak şu var ki; dinimiz sevgi dini.. Sevgi dininde, kötü söz, davranış, kin haset yok, olamaz da..
Ama oluyor.. peki neden? neden insanların büyük bir çoğunluğu .. bencillik, kin, nefret, şiddet içerisinde?
Bunun tek nedeni, Kur'an ahlakına sahip olunamaması..
Allah'ın gücünün yeterince takdir edilememesi. Belki okuyan herkes, Allah'ın gücünü biliyorum diyecek..
Ancak gerçekten Allah'ın gücünü takdir etmek, tam manasıyla O'na teslim olmaktır.
Biraz daha açarsak; yaşadığımız her şey Allah'ın izni ile. Eğer biz kötü diyebileceğimiz bir durumla karşılaşıyorsak, bu da Allah'ın izni ile oluyor.
Ancak bu gücün fakında olan insan; aynı şekilde karşılık verirse, kaybeden oluyor. Eğer ki, sabredersek, kazanan olacağız.
Yüce Allah insanlara, sevgiyi ve affetmeyi öğütlüyor.. İslam'a uyan en güzel davranış budur.
"Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslam'a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden yüz çevir." (Araf Suresi, 199)
Özellikle 'inançlı insanların' Kuran ahlakına uygun olmayan üslup ve tavırlar içine girmeleri, şeytanın boş durmadığının açık bir göstergesidir.
Allah'ın emrettiği güzel ahlakı göstermek yerine, şeytanın telkinlerine kulak verenler; affetmeyi, hoşgörüyü, sabrı, tevekkülü ve sevgiyi unutur. Bu gafletin en büyük sebebi ise yeterli Kuran bilgisine ve Allah korkusuna sahip olmamaları, Allah'ı yeterince anmamalarıdır.
Allah'ın her an bizimle olduğunu unutmak, kötülük yapmak için yeterlidir..
Her an Allah gözetiminde olduğunu bilip, yarın sorguya çekileceğini bilen insan ile, bilmeyen insan bir olmaz..
Güzel ahlaklı yaşayan insanlar için; tek amaç; son nefese kadar Allah rızasıdır..
Mümin bir kere Allah'a söz verir ve sözünde de sadık kalır.
İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. (Fussilet Suresi, 34)
Gülümce..
Günün Menkıbesi: Lokmanıza dikkat edin!
| Günün Menkıbesi: Lokmanıza dikkat edin! |
Şam’da yaşayan Velilerden Hubeyret-ül Basri hazretleri, bir gün;
- Kardeşlerim, lokmanıza dikkat edin, buyurdu. Ve ekledi: - Haramla beslenen vücudu ateş yakar. Haram yemeyen vücudu ise toprak çürütemez. Şöyle devam etti: - “İman”, en büyük nimettir. Cenâb-ı Hak bir kuluna iman verdiyse, ona her şeyi vermiş demektir. Her nimet imanın içindedir çünkü. Sordular: - Ya iman vermediyse efendim? - İman vermediği kuluna hiçbir şey vermemiş demektir. Yani imanı olmayan kimse her şeyden mahrumdur. Sevindiler: - Öyleyse biz çok şanslıyız efendim. - Elbette. Çok sevinelim, çok şükredelim ki, Müslümanız elhamdülillah. Cenâb-ı Hak iman nasib etti bize. Hem de doğru iman. Ve ekledi: - “Ehl-i sünnet” üzere iman etmiş bir kimsenin, hayatından şikayet etmesi kadar abes bir şey olamaz. Dinleyenler; - Ama biz bazen şikayetçi oluyoruz, dediler. - Çok yanlış. Bu, neye benzer, biliyor musunuz? - Neye benzer efendim? - Bir adam düşünün ki, “tonlarla altın”ı var. Buna rağmen “bir kuruş”un hesabını yapıyor. Yakışır mı? Namaz çok mühim Bir gün de “Namaz”ın ehemmiyetinden sordular bu zata: Cevap olarak; - Namaz, çok mühimdir, buyurdu. Ve izah etti: - İbadetler imandan değildir. Yani bir ibadeti terk etmek, imanı gidermez. Ama namaz için hüküm böyle değildir. Çünkü namaz ibadeti farklıdır. İstisnadır o. Sordular: - Onun hükmü nasıldır efendim? - Bir çok büyük alimler; “Namaz kılmayan ve namaz vakti geçerken üzülmeyen kimsenin imanı gider” buyuruyor. Namaz, bunun için mühimdir işte. Yani namazı vazife kabul etmeyen, namaz kılmadığına üzülmeyen, imanını kaybeder Allah korusun. - Ya üzülüyorsa efendim? - Üzülürse, imanlı olduğu anlaşılır. |
18 Şubat 2015 Çarşamba
İsmail Aybey - KADININ ADI YOK
İsmail Aybey - KADININ ADI YOK
14 şubatta, Manisa Belediye tiyatro ekibinin hazırlamış olduğu “Ölüm ve Kız” adlı tiyatro oyununa gitmiştim. Tiyatro, bir adli tabip tarafından sorgulama esnasında işkencelere maruz kalan, on dört kez tecavüze uğrayan bir kadının yaşadıklarını anlatıyordu.
Yaşadığı olaylar hayata küsmesine neden olmuştu. On yıldır kâbuslarla, nefretlerle, kendinden utanmalarla, bozulmuş psikolojiyle yaşıyordu bu bayan. On yıl sonra, gözüyle hiç görmediği –işkence ve tecavüzler gözleri bağlanarak yapılmış- kendisine tecavüz ve işkence eden adamı gülüşünden, sesinden, kokusundan tanımış ve tüm yaptıklarını itiraf ettirmişti. On yıl boyunca kin beslediği bu adam, kadına “Beni öldür.” dedi. Fakat kadın, “Vicdanını nasıl susturursan sustur.” diyerek adamı serbest bıraktı.
Evet, en etkili ceza şekli belki de kişinin kendi vicdanıdır. Fakat bütün mesele, günümüzde bazı insanlarda bu vicdanın olmayışıdır. Eğer bir insanda vicdan da kalmamışsa bu yöntem de geçerliliğini yitirmiştir. Tıpkı günümüzde olduğu gibi…
Bu vakalar sadece tiyatro olarak, film olarak karşımıza çıkmıyor her zaman. Aslında tiyatroda yaşanan olay gerçeğin ta kendisi! Gazeteler, kadın cinayeti haberlerinden geçilmiyor. İstediği parayı vermedi diye annesini öldüren, ayrılmak isteyen karısını öldüren, eski sevgilisini başka erkekle görüp öldürmeye kalkışan insanların haberleriyle dolu gazeteler.
Son olarak Özgecan’a tecavüze kalkışan, kendisine karşı çıkınca da vurarak, keserek öldüren ve hatta cesedini yakan minibüs şoförü, ülkemizin gündemine oturdu. Nasıl bir insanlıktır, nasıl bir vicdandır, bunu yapan insan olabilir mi?
“İdam geri getirilmeli mi?” tartışmaları yine gündeme geldi. Bence getirilmeli, hem de acilen! Yoksa yüreği yanan annenin, babanın, kardeşin acısı nasıl dinecek? Tabii, idamla da dinmeyecek elbette ama bir nebze olsun, yüreklere su serpilmiş olacak.
Gelinen noktaya baktığımız zaman şunu görüyoruz ki mevcut cezalar caydırıcı değil. İnsanlar suç işlemekten korkmuyor. Öncelikle buna çözüm bulunmalı. İdam olur, işkence olur, hadım etmek olur... Başka çareler de bulunabilir. Bunu konunun uzmanları değerlendirmeli.
İşin başka vahim bir boyutu daha var ki insanı daha da yaralıyor. Bu olaydan bile nemalanmaya kalkanlar çıkıyor. Namus bekçiliğine soyunanlara bakıyorum da hep reklam kokan hareketler yapıyorlar. Karısını bıçaklayıp baldızına göz koyanlar, “kadın istemezse tecavüze maruz kalmaz” diyenler şimdi bir numaralı namus bekçisi kesildi.
Günümüzde kadınlar hep cinsel bir meta olarak kullanılıyor. Fuarlarda, alışveriş merkezlerinde, gazete ve dergilerde, televizyonlarda hep kadınlar farklı amaçlarla kullanılıyor.
Sütunlarını yarı çıplak kadınlarla süsleyip sayfa güzeli diye sunan gazeteler şimdi aynı sütunlarda namus bekçiliğine soyunuyor. Bu yaşanan olaylarda kendinizi hiç suçlu hissetmiyor musunuz? Bu toplumun bu hale gelmesinde hiç rolünüz yok mu?
7’den 70’e herkesin vicdan muhasebesi yapması lazım, bence. Bu vahşet sadece Özgecan’a yapılmadı, tüm insanlığa yapıldı. Allah korusun, bugün ona yapılanın yarın bize, çoluk çocuğumuza yapılmayacağını kim garanti edebilir?
Evet ateş düştüğü yeri yakacak, 3 gün sonra herkes unutacak belki Özgecan’ı. Şimdi Özgecan’ın kara gözlü, kara kaşlı fotoğrafları paylaşılıyor sosyal medyada. Fakat yarın unutulacak. Millet başlayacak yine gezdiği yerlerin, yediği yemeklerin fotoğrafını paylaşmaya.
Özgecan’ın ailesine sabırlar diliyorum. Rabbim kimsenin yaptığını yanına kâr bırakmaz. Elbette mazlumun, zalimden hakkını alacağı gün olacaktır. Peygamberimiz, “Canı yanan sabretsin. Can yakan da canının yanacağı günü beklesin.” buyurmuş.
Kadınların itilip kakılmadığı, koca dayağına maruz kalmadığı, kadın cinayetlerinin yaşanmadığı günlere uyanmak dileğiyle…
Sağlıcakla kalın…
http://www.sahibindenyazilar.com/author_article_detail.php?article_id=533&baslik=KADININ%20ADI%20YOK
14 şubatta, Manisa Belediye tiyatro ekibinin hazırlamış olduğu “Ölüm ve Kız” adlı tiyatro oyununa gitmiştim. Tiyatro, bir adli tabip tarafından sorgulama esnasında işkencelere maruz kalan, on dört kez tecavüze uğrayan bir kadının yaşadıklarını anlatıyordu.
Yaşadığı olaylar hayata küsmesine neden olmuştu. On yıldır kâbuslarla, nefretlerle, kendinden utanmalarla, bozulmuş psikolojiyle yaşıyordu bu bayan. On yıl sonra, gözüyle hiç görmediği –işkence ve tecavüzler gözleri bağlanarak yapılmış- kendisine tecavüz ve işkence eden adamı gülüşünden, sesinden, kokusundan tanımış ve tüm yaptıklarını itiraf ettirmişti. On yıl boyunca kin beslediği bu adam, kadına “Beni öldür.” dedi. Fakat kadın, “Vicdanını nasıl susturursan sustur.” diyerek adamı serbest bıraktı.
Evet, en etkili ceza şekli belki de kişinin kendi vicdanıdır. Fakat bütün mesele, günümüzde bazı insanlarda bu vicdanın olmayışıdır. Eğer bir insanda vicdan da kalmamışsa bu yöntem de geçerliliğini yitirmiştir. Tıpkı günümüzde olduğu gibi…
Bu vakalar sadece tiyatro olarak, film olarak karşımıza çıkmıyor her zaman. Aslında tiyatroda yaşanan olay gerçeğin ta kendisi! Gazeteler, kadın cinayeti haberlerinden geçilmiyor. İstediği parayı vermedi diye annesini öldüren, ayrılmak isteyen karısını öldüren, eski sevgilisini başka erkekle görüp öldürmeye kalkışan insanların haberleriyle dolu gazeteler.
Son olarak Özgecan’a tecavüze kalkışan, kendisine karşı çıkınca da vurarak, keserek öldüren ve hatta cesedini yakan minibüs şoförü, ülkemizin gündemine oturdu. Nasıl bir insanlıktır, nasıl bir vicdandır, bunu yapan insan olabilir mi?
“İdam geri getirilmeli mi?” tartışmaları yine gündeme geldi. Bence getirilmeli, hem de acilen! Yoksa yüreği yanan annenin, babanın, kardeşin acısı nasıl dinecek? Tabii, idamla da dinmeyecek elbette ama bir nebze olsun, yüreklere su serpilmiş olacak.
Gelinen noktaya baktığımız zaman şunu görüyoruz ki mevcut cezalar caydırıcı değil. İnsanlar suç işlemekten korkmuyor. Öncelikle buna çözüm bulunmalı. İdam olur, işkence olur, hadım etmek olur... Başka çareler de bulunabilir. Bunu konunun uzmanları değerlendirmeli.
İşin başka vahim bir boyutu daha var ki insanı daha da yaralıyor. Bu olaydan bile nemalanmaya kalkanlar çıkıyor. Namus bekçiliğine soyunanlara bakıyorum da hep reklam kokan hareketler yapıyorlar. Karısını bıçaklayıp baldızına göz koyanlar, “kadın istemezse tecavüze maruz kalmaz” diyenler şimdi bir numaralı namus bekçisi kesildi.
Günümüzde kadınlar hep cinsel bir meta olarak kullanılıyor. Fuarlarda, alışveriş merkezlerinde, gazete ve dergilerde, televizyonlarda hep kadınlar farklı amaçlarla kullanılıyor.
Sütunlarını yarı çıplak kadınlarla süsleyip sayfa güzeli diye sunan gazeteler şimdi aynı sütunlarda namus bekçiliğine soyunuyor. Bu yaşanan olaylarda kendinizi hiç suçlu hissetmiyor musunuz? Bu toplumun bu hale gelmesinde hiç rolünüz yok mu?
7’den 70’e herkesin vicdan muhasebesi yapması lazım, bence. Bu vahşet sadece Özgecan’a yapılmadı, tüm insanlığa yapıldı. Allah korusun, bugün ona yapılanın yarın bize, çoluk çocuğumuza yapılmayacağını kim garanti edebilir?
Evet ateş düştüğü yeri yakacak, 3 gün sonra herkes unutacak belki Özgecan’ı. Şimdi Özgecan’ın kara gözlü, kara kaşlı fotoğrafları paylaşılıyor sosyal medyada. Fakat yarın unutulacak. Millet başlayacak yine gezdiği yerlerin, yediği yemeklerin fotoğrafını paylaşmaya.
Özgecan’ın ailesine sabırlar diliyorum. Rabbim kimsenin yaptığını yanına kâr bırakmaz. Elbette mazlumun, zalimden hakkını alacağı gün olacaktır. Peygamberimiz, “Canı yanan sabretsin. Can yakan da canının yanacağı günü beklesin.” buyurmuş.
Kadınların itilip kakılmadığı, koca dayağına maruz kalmadığı, kadın cinayetlerinin yaşanmadığı günlere uyanmak dileğiyle…
Sağlıcakla kalın…
http://www.sahibindenyazilar.com/author_article_detail.php?article_id=533&baslik=KADININ%20ADI%20YOK
Güzel Tweetler
Güzel Tweetler
"Kadınlar gönül ehli, akıl sahibi kişilere galip gelirler, cahil, kaba, sert kişilerde kadınlara galip gelir."
Hadis-i Şerîf
***
"Câhil, kaba, sert erkeklerde incelik sevgi lutuf azdır. Çünkü bu tür kişilerde insanlık değil hayvanlık vasfı üstündür."
"Sevgi,saygı,incelik,acıma,merhamet insanlık huyudur, insanlık vasfıdır.Öfke ve şehvet ise hayvanlık huyudur,hayvanlık vasfıdır."
Hz.Mevlânâ
"Kadınlar gönül ehli, akıl sahibi kişilere galip gelirler, cahil, kaba, sert kişilerde kadınlara galip gelir."
Hadis-i Şerîf
***
"Câhil, kaba, sert erkeklerde incelik sevgi lutuf azdır. Çünkü bu tür kişilerde insanlık değil hayvanlık vasfı üstündür."
"Sevgi,saygı,incelik,acıma,merhamet insanlık huyudur, insanlık vasfıdır.Öfke ve şehvet ise hayvanlık huyudur,hayvanlık vasfıdır."
Hz.Mevlânâ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


