15 Temmuz 2015 Çarşamba

Ahmed Şahin - Siz de bayramı böyle mi anlıyorsunuz?

Ahmed Şahin - Siz de bayramı böyle mi anlıyorsunuz?


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK

 

Siz de bayramı böyle mi anlıyorsunuz?

 
Ne dersiniz, bayram anlayışımızı bir gözden geçirsek mi? İhtiyaç var mı bayram günü yaşamamız gereken bayram ahlakımızı incelemeye? Var diyorsanız buyurun birlikte okuyalım bir bayram anlayışı yazımızı.

Malum olduğu üzere bayramlarımız sevinç ve neşe, huzur ve mutluluk günlerimizdir. Böyle günlerde bizler var olan dert ve sıkıntılarımızı dahi unutmaya çalışır, kutsal dini bayramın neşe ve mutluluğunu milletimizle birlikte ortak olarak yaşamaya yöneliriz. Bu sevinç ve neşemizi çevremize öylesine aksettirmek isteriz ki, bayramda bizi görenler bunların hiçbir derdi ve kederi yok sanırlar. Özellikle çocuklarımıza, aile bireylerimize, konu komşumuza da bu mutluluğu hissettirmek ister, onların da dini bayramları ömür boyu unutamayacakları sevinç ve neşe günleri olarak sevgi ile hatırlamalarını sağlamaya çalışırız.

Dini bayramın bu yaygın neşesini, Efendimiz'in aile bireylerine ve konu komşularına yaşattığı bayram neşesinden de anlamaktayız.

Bir bayram günü hane-i saadetinin önünde Habeşli gençler kılıç kalkan oyunu oynamaya başlarlar. Pencereden bu oyuncuları gören Efendimiz, Aişe validemizi yanına çağırır, validemizin de Efendimiz'in omzundan uzanıp bakarak oyuncuları seyretmesini sağlar. Hatta Aişe validemiz yeter artık deyinceye kadar da seyretmesini bekler.

Biz de dini bayramların sevincini ailemizle, çoluk çocuklarımızla, hatta topyekûn milletimizle birlikte yaşamak isteriz. Özellikle bu sevinç ve neşemiz Ramazan Bayramı'nda zirveye çıkar.

Ramazan Bayramı'ndaki sevinç ve mutluluğumuz neden zirveye çıkar?

Çünkü bir ay boyunca bütün eksik ve kusurlarımızla birlikte orucumuzu tutmuş, teravihimizi kılmış, fitremizi, zekâtımızı vermiş, yoksula yardım mükellefiyetlerimizi yerine getirmeye Rabb'imiz muvaffak kılmış. İşte bundan dolayı Ramazan sonunda zekât fitre vereniyle alanıyla hep birlikte mutluyuz, huzurluyuz. Bayramın sevincini, neşesini hep birlikte yaşamak isteriz.

Hatta “Orucunu tutmamış, teravihini kılmamış, zekâtlarını, fitrelerini vermemiş olanlar neyin bayramını yapacaklar, nasıl huzur duyacaklar?” diye bir itici soru sormak da istemeyiz. ‘Bizler oruç tuttuk, boyumuz ne kadar kısaldı, sizler yediniz boyunuz ne kadar uzadı?' diye iğneleyici bir kıyaslama da yapmayız. Elbette bu bayramda onlar da neşelenip sevinecekler. Bu onların da hakkıdır. Ancak ne de olsa gönüllerinde bir kırıklık, kalplerinde bir burukluk hissedecekler:

- Keşke biz de orucumuzu tutsaydık, namazlarımızı kılsaydık, dini mükellefiyetlerimizi yerine getirseydik de, bayramda kalbimizde bir burukluk, gönlümüzde bir kırıklık hissetmeseydik diye pişmanlık duyacaklardır. Bunu duymamaları mümkün değildir.

İşte onların hissettikleri bu burukluk, kırıklık da gösterir ki, onlardan ümit ve ilgi kesilmez, sevgi saygı sahamızın dışına itilmez. Çünkü Allah yanlışlarını savunmayıp pişmanlık duyan kullarını affeder. Öyle ise bizler de dışlayıcı şekilde davranamayız onlara karşı. Bundan dolayı bayramdaki kucaklaşmalarımız onlarla birlikte olur, sevgimizin, saygımızın dışında bıraktığımız insanımız kalmaz bayramlarda.

Hatta bu konuda bizler bir adım daha ileriye geçer ve kendi nefsimizi suçlayarak deriz ki:

- Aslında kusur ve eksiklik onlardan önce bizde, İslâm'ı tam olarak yaşayıp da güzelliğini gösteremeyişimizde, dikkatlerini çekemeyişimizdedir. Şayet biz İslam'ın özellik ve güzelliğini yaşayışımızla göstererek İslam'ı tam temsil edebilseydik, onlar böyle ilgisiz ve bilgisiz kalmayacak, bizde güzelliğini gördükleri İslâm'ı onlar da yaşama aşk ve şevkini duyacaklardı.

Bayramlarda bizim böyle kendi eksiğimizi düşünme fazileti içinde olduğumuzu görmeleri, onların da vicdan muhasebesi yapmalarına sebep olacaktır. Muhtemeldir ki, onlar da kendi kusurlarını düşünme olgunluğuna yönelecek, topyekûn kucaklaşma şevki duyacaklar, böylece birlikte bayram yapacak, birlikte mutluluk duyacağız.

Hep birlikte kucaklaşarak kutlayacağımız huzurlu bayramlar dileğimizle!
 
 
 

14 Temmuz 2015 Salı

Ahmed Şahin - Ramazan'daki Müslümanlığımız muvakkat değil, müebbeddir!

Ahmed Şahin - Ramazan'daki Müslümanlığımız muvakkat değil, müebbeddir!


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK
 

Ramazan'daki Müslümanlığımız muvakkat değil, müebbeddir!


Evet, yaşadığımız tüm Ramazan-ı Şerifler bizlere fevkalade faydalı alışkanlıklar kazandırıyor, dini titizlik ve hassasiyetler elde etmemize sebep oluyor. Öyle ki, insanlar Ramazan'da kazandıkları bu önemli dini aşk ve şevkle ömür boyu dindarlığını sürdürme niyetine giriyor. Böylece ebedi hayatını bir Ramazan vesilesiyle kurtarma kazancına dahi erişebiliyor.

Elbette böyle önemli bir fırsat devresinden sonra beklenmedik zayiat ve kaymalar da oluyor. Bir de bakıyorsunuz ki Ramazan boyunca kazandığı çok değerli dini hassasiyetini Ramazan'dan sonra bayramlık elbise çıkarır gibi çıkaranlar da görülüyor, Ramazan öncesi eski ilgisizlik ve bilgisizliğine tekrar dönüyor, sanki Ramazan'da hiçbir dini hassasiyet kazanmamış gibi ibadetsiz ve itaatsiz hale kendini tekrar bırakanlar da görülebiliyor.

İşte bu eski ihmal ve ilgisizliğe tekrar dönüş, fevkalade acı ve düşündürücü bir mahrumiyet meydana getiriyor ibadetsiz hayata geri dönenler için.

Halbuki Allah Resulü Efendimiz'in (sas), Ramazan sonrasında ibadetsiz hayata geri dönmemek için yaptığı ikazları bizi uyarması gerekiyor. Buyuruyor ki:

-Efdalül amali edvemüha! Yani: Allah için yapılan ibadet ve amellerin en makbulü, en devamlı olanıdır! İsterse o devamlı ibadet ve amel az olsun; yeter ki devamlı olsun! Yani Ramazan'a mahsus muvakkat Müslümanlık olarak kalmasın! Ömür boyu devam eden müebbed Müslümanlık olarak sürüp devam etsin.

Diyelim ki, bir insan Ramazan boyu beş vaktine beş daha ilâve etmiş, elinden tesbihini, başından takkesini düşürmeyen bir sofu insan hâline gelmiş, ama bu dikkat ve hassasiyet sadece Ramazan ayına mahsus kalmış, Ramazan'dan sonra tesbihler, seccadeler sandığa, dinî titizlik ve hassasiyetler de gelecek Ramazan'a terk edilmiş.

İşte bu hal, Allah yanında makbul olan hal değildir. Allah'ın insanlara ihsan ettiği el, ayak, göz, kulak, akıl gibi sayısız nimetleri nasıl sadece Ramazan ayına inhisar etmiyor, ömür boyu insan onları kullanıyorsa, Rabb'inin emirlerine olan bağlılığı da Ramazan ayına mahsus kalmayacak, ömür boyu devam edip son nefesine kadar sebat ve sadakatle sürdürülecektir.

Hatta Ramazan'da kazandığımız bu dini hassasiyetimiz bizde hava, su gibi vazgeçilmez ihtiyaçlarımız halinde benimsenmiş olacaktır. İnsan nasıl havasız, susuz yaşayamazsa, biz de dinî mükellefiyetlerimizi yerine getirmeden yaşayamaz hâle gelmiş olmalıyız yaşadığımız Ramazan vesilesiyle.

Kendini İslâmi hayata böylesine samimi bir sadakatle alıştıran bir mümin, elbette dindarlığını Ramazan'a inhisar ettiremez, Ramazan'dan sonra gömlek çıkarır gibi dinî hayatı çıkarıp eski gaflet gömleğini giyer hale dönemez. Belki Ramazan'da kazandığı dini hassasiyeti tam olarak benimser, ömür boyu bu sadakatini sürdürmeyi ilahi bir ikram bilir, samimi bir sebatla dini hayatına sarılıp sahip çıkması gerekir.

Süleymaniye baş imamı merhum Sadık Efendi'nin verdiği şu Ramazan Müslüman'ı misalini her bayramda acı bir tebessümle hatırlarım.

Bayram namazını kıldıktan sonra Hocaefendi'den helallik isteyen biri der ki:

-Hocam, ay boyunca teravihimizi kıldırdınız, va'z-u nasihatte bulundunuz, bize hakkınız geçti, lütfen hakkınızı helal ediniz artık. Gelecek Ramazan'da yine görüşmek üzere haydi Allah'a ısmarladık, kalın sağlıcakla!

Bayram namazından sonra camiden böyle helalleşerek ayrılan bu Ramazan Müslüman'ı, muhtemelen omuzunda seccadesi, başında takkesi ve elinde de tesbihi ile evinin yolunu tutar, kapıya gelince de seslenir:

-Hanım al şu seccadeyi, takkeyi, tesbihi, evin en tenha yerine sakla. Gelecek Ramazan'da bunlar bana yine lazım olacaktır. O Ramazan'da yine bunları eksiksiz isterim senden!

Bilgili ve şuurlu hanım bu teklife nasıl bir uyarı cevabı verir bakın. Der ki:

-Bey sen neler söylüyorsun? Rabb'imiz Hicr Suresi'nin son ayetinde, “Vabüd Rabbe'ke hatta ye'tiyekel yakın! -Ölüm gelinceye kadar Rabb'ine ibadetini ara vermeden devam ettir!” buyurmadı mı?

İşte bu uyarı cevabından sonra başlar Ramazan Müslüman'ında uzun bir tövbe, istiğfar pişmanlığı!

Demek ki bizler Ramazan Müslüman'ı görüntüsüne giremeyiz. Bizim Müslümanlığımız son nefesimize kadar devam ettirdiğimiz müebbed Müslümanlıktır. Rabb'imizden niyazımız da, ömür boyu devam ettirdiğimiz ebedi Müslümanlığımızla çıkmaktır yine Rabb'imizin huzuruna.

-“Küllü nefsin bima kesebet rehineh!” buyruluyor. “Her nefis tercihinin rehinesi, sorumlusudur.”

Öyle olunca neyi tercih ettiğimizi iyi düşünmeliyiz!
 
 

 

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Molla Gürânî

Molla Gürânî

 
Molla Gürânî

h.gultekin@meydangazetesi.com.tr
12 Haziran 2015, 08:00


Osmanlı dönemi büyük âlimlerinden ve aynı zamanda dördüncü Osmanlı şeyhülislamıdır. İsmi, Ahmed bin İsmâil bin Osman Gürânî'dir. Daha çok Molla Gürânî lâkabıyla tanınıp, meşhur oldu. 1410 senesinde, Suriye'nin Gürân kasabasına bağlı bir köyde doğdu.

Fatih’in Hocalığı

 
Molla Gürânî, küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i ezberledi ve dini ilimleri öğrendi. Daha sonra tahsiline devam etmek için Bağdat, Diyarbakır, Hıns ve Hayfa şehirlerine gitti. On yedi yaşında iken Şam'a gitti ve bir müddet oradaki âlimlerden ders aldı. Kahire'de zamanın âlimlerinden ders alarak; kıraat, tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimlerini öğrendi ve bu ilimlerde icazet aldı. Molla Gürânî bu şekilde çalışarak tahsilini tamamladıktan sonra yavaş yavaş tanınmaya ve Kahire medreselerinde ders vermeye başladı.
İkinci Murâd Hân, oğlunun (Fatih'in) yetişmesi ve eğitilmesi için pek çok âlimi ona hoca olarak göndermişti. Fakat Şehzâde Mehmed, zeki ve celalli olduğundan, giden hocalar onu bir türlü derse yanaştıramamıştı. Bu sebeple padişah İkinci Murâd Hân, oğlunu yetiştirecek heybetli bir muallim arıyordu. Molla Gürânî'nin heybetli ve vakur bir âlim olduğunu görerek, bu iş için onu tayin etti.
 
 
Bunun üzerine Molla Gürânî, Manisa'ya gönderildi. Burada, Şehzâde Mehmed'e ders vermeye başladı. Gördüğü gevşeklik karşısında, vakur ve sert tutumuyla, Şehzâde Mehmed'in hırçınlığını yatıştırarak onun yetişmesinde büyük bir paya sahip oldu. 1480 yılında dördüncü Osmanlı şeyhülislamı oldu. Adaleti ve dürüstlüğü ile herkesin sevgisini kazandı. Dört cami, bir medrese ve bir hamam inşa ettirdi.
 
Sekiz sene şeyhülislamlık yaptıktan sonra 1488 yılında vefat etti. Cenaze namazını, Sultan II. Bayezid kıldırdı. Kabri, Fındıkzade semtinde, Karamanî Piri Mehmed Paşa Camii'nin karşısındadır.

Allah için sevmek nasıl olur?
 
Allah için sevmek, O'nun sevdiklerini, yine O'nun için sevmek, O sevdiği için sevmektir. Allah için sevmek, Allah'ı sevenlerin sahip olabilecekleri bir meziyettir. Bu meziyete sahip olanlar,  değil yalnız insanları, bütün mahlûkatı "Yaratandan ötürü" severler.
 
Allah için sevmek, bütün Müslümanlar hakkında hüsn-ü zan besleyip, "Belki bunları Allah seviyordur. Eğer O'nun sevdiğini ben sevmezsem, O'nun sevdiklerini sevmiyor durumuna düşerim" diyerek herkese muhabbet beslemektir. Allah'ı sevenin, O'nun sevdiklerini sevmemesi düşünülemez. Zira Allah'a dost olan, Allah dostlarına buğzetmez.
 
Allah katında en sevimli kullar, Allah için sevenlerdir. Çünkü Peygamber Efendimizin ifadeleriyle "Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir." Bir şahsı veya bir şeyi Allah'ı sever gibi sevmekle, Allah için sevmek arasında fark vardır. Allah için sevmek, Allah Teâlâ'nın; "Bu benim sevdiğimdir, onu siz de seviniz" dediği şeyleri ve şahısları Allah'ın rızasına ulaşmak için sevmektir.
 
Allah sevgisini tatmanın ve ispat etmenin tek yolu Rabbimizin sevdiklerini sevmektir. Herkes,  kalbindeki Allah sevgisini kendisi ölçebilir. Bunun yolu, Allah Teâlâ'nın sevdiği şeyleri ne kadar sevdiğimize ve onlara ne derece değer verdiğimize bakmaktır.

Berberin akıl ermezliği
 
Adamın biri her zaman yaptığı gibi tıraş olmak için berbere gitmişti. Berberle sohbet ederken konu birden Cenab-ı Hakk'ın varlığına geldi. Berber: “Ben, Allah'ın varlığına inanmıyorum.” Adam: “Neden böyle diyorsun?” Berber: “Lütfen bana söyler misin, eğer Allah var olsaydı, bu kadar çok sorunlu, sıkıntılı, hasta insan olur muydu? Allah olsaydı, kimseye acı çektirmez kimseyi üzmezdi…”
Adam bir an durdu ve düşündü ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi. Berber, işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı. Tam o anda caddede saçı başı dağınık bir adam gördü. Bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki tıraş olmayalı uzun süre geçmişti. Adam berberin yanına geri döndü ve şöyle dedi: “Biliyor musun, bence berber diye bir şey yok”

 
 
Berber: “Bu ne demek şimdi? İşte ben bir berberim.” Adam: “Hayır, yok. Çünkü berber olsaydı, caddede yürüyen saçı-başı dağınık adamlar olmazdı.”
 
Berber: “İyi de, o insanlar bana gelmiyorsa ben ne yapabilirim ki?”
Adam: “Kesinlikle doğru! Allah var ve insanlar ona gitmiyorsa…”
 
 
 
 

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Zaman ihtiyarladıkça Kur’an gençleşiyor

Zaman ihtiyarladıkça Kur’an gençleşiyor

 
Zaman ihtiyarladıkça Kuran gençleşiyor

h.gultekin@meydangazetesi.com.tr
10 Temmuz 2015, 02:58
 
Bu söz, Kur’an-ı Kerim’in anlaşılması konusunda bize yol gösteren önemli bir ifadedir. Evet, Kur’an’ın nazil olmasının üzerinden yüzlerce sene geçmesine rağmen insanlar onun ayetlerinden her devre ait nice işaretler bulmuşlar, nice yorumlarda bulunmuş ve nice hakikatlere ulaşmışlar. Bunun en büyük delili hemen her devirde yeni yeni Kur’an tefsirlerinin yazılmasıdır. Eğer Kur’an sadece nazil olduğu döneme hitap etseydi belki o dönemde yapılan tefsirlerle yetinilebilirdi. Ne var ki günümüze kadar belki yüzlerce tefsir yazılmış ve her biri farklı hakikatlere kapı aralamıştır. Zira Kur’an, Allah’ın kelamıdır. Cenab-ı Hak, sonsuz bir ilim ve iradeye sahip olduğundan dolayı bizlere gönderdiği yüce kitabını da kıyamete kadar gelecek bütün asırlara ışık tutacak bir mahiyette göndermiştir. 

 Geçen her bir asırla bir kısım ayetler daha bir açıklığa kavuşmuş, önceleri farklı anlaşılan ayetlere, medeniyetin de gelişmesiyle birlikte değişik anlamlar yüklenmiş. Bütün bunlar Kur’an’ın, bütün asırlara hitap etme özelliğinin yanı sıra, kimi ayetlerin hakkıyla anlaşılmasının daha sonraki devirlere bırakıldığını gösteriyor.

Genişleyen Kâinat


 1929 yılında Amerikalı astronom Edwin Hubble, kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların bizden sürekli uzaklaşmakta olduklarını keşfetti. Hubble, çok geçmeden çok önemli bir şeyi daha keşfetti: Yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Her şeyin birbirinden uzaklaştığı bir evren karşısında varılabilecek tek sonuç, evrenin her an "genişlemekte" olduğuydu. Evren genişlediğine göre, zaman içinde geriye doğru gidildiğinde evrenin tek bir noktadan başladığı ortaya çıkıyordu. Yapılan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu "tek nokta" nın, "sıfır hacme" ve "sonsuz yoğunluğa" sahip olması gerektiğini gösterdi.


Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Evrenin başlangıcı olan bu büyük patlamaya İngilizce karşılığı olan "Big Bang" ismi verildi ve bu teori de aynı isimle anılmaya başladı. Mesele tabii ki bununla bitmiyor. “Kâinatın genişlemesi nereye kadar devam edecek” sorusu bilim adamlarının kafasını epey meşgul etmiş durumda. Sonunda iki görüş üzerinde ittifak etmişler.

Bunlardan birinci görüşe göre, kâinat, bu genişlemesini sonsuza değin sürdürecektir. İkinci görüşe göre ise; kâinatın genişlemesi bir süre sonra duracak ve bütün evren tekrar dürülmeye başlayacak. İşte ayet-i kerimelerde de yukarıda anlatılan durum sanki gözler önüne serilmiş. Bir kâtibin, kitap tomarlarını önce açıp yayması, sonra ise yaydığı bu tomarları katlayıp kaldırması şeklinde yapılan benzetmenin, bilimin getirdiği izaha ne kadar da benzerlik arz ettiği açıkça görülüyor.

Pahalı Fetva

İmam-ı Azam Hazretleri’nin en büyük talebesi İmam Ebu Yusuf, talebeliği zamanında bir gün hamama gitmek ister fakat parası yoktur. Hamamcıya "parası olmadığını fakat para yerine kendisine dini bir mesele öğretebileceğini" söyler. Hamamcı “Bana fetva değil para lazım” diyerek kendisini tersler. Üzülerek dönen Ebu Yusuf, hocasına gelir ve dert yanar. İmam-ı Azam Hazretleri kendisini teselli ederek “Evladım, sabret. İlme devam et. İlim seni aziz eder” der.


Aradan seneler geçer ve kendisi memleketin en yüksek ilmi makamına atanır. Artık bütün meseleler kendisinden sorulmaktadır. Bir gün kendisine “kızını evlendirmek isteyen bir kişinin, ona dünyanın en kıymetli şeyini çeyiz vermek üzere yemin ettiği, bu yeminini nasıl yerine getireceği” sorulmaktadır. Soran kişi ise o meşhur hamamcıdır. İmam Ebu Yusuf, hamamcıyı tanır ve "Şu kadar altın verirsen bunun cevabını alabilirsin" der. Hamamcı razı olur ve bilmem kaç altına fetvayı alır.

Cevap şudur: “Kızına bir adet Kur'an-ı Kerim verirsen yeminini yerine getirmiş olursun.” Hamamcı memnun olarak ayrılacağı sırada Ebu Yusuf der ki: “Falan zaman hamama koymadığın talebe bendim. O zaman sana öğreteceğim dini mesele de buydu. O zaman bir hamam ücretine öğrenecektin ama şimdi bu kadar altına öğrendin.”

http://www.meydangazetesi.com.tr/zaman-ihtiyarladikca-kuran-genclesiyor-makale,838.html





Hekimoğlu İsmail - Kadir Gecesi, Müslüman'ın can simididir!

Hekimoğlu İsmail - Kadir Gecesi, Müslüman'ın can simididir!


Hekimoğlu İsmail
AİLE-SAĞLIK

Kadir Gecesi, Müslüman'ın can simididir!


Faydalı ve zararlı olan her şey Kur'an'da bildirilmiştir. Ancak bir şeyin faydasını görmek için evvela değerini bilmek, ona kıymet vermek gerekir. Misal verelim madenin kıymetini ancak madenci bilir; kıymetsiz madeni atar gider, kıymetli olanı alır.

İnsan kendisine lazım olanı arayıp bulsun diye Allah, merak duygusunu vermiştir; Cuma gününde icabet saati, insanların arasında veliler, Allah'ın isimleri içinde İsm-i Azam, Ramazan ayında da Kadir Gecesi gizlidir. “Arayın, bulun!” diye emredilmiş.

Ama insan her şeyle meşgul olur. Bu meşguliyet bazen onu sırat-ı müstakimden ayırır ve gaflete iter. 1950'li yıllarda Babaeski'de kiralık bir ev tuttum. Baktım ki dağılmış, döşemeye atılmış Kur'an sahifeleri... Hemen onları topladım, ev sahibine sordum: “Bunlar, bu kitap kime ait?” “Ne bileyim, dedi. Biz de okuyamıyoruz, böyle parçalandı dağıldı.” O hanıma dedim ki: “Bu Kur'an'dır; ben sana ciltli güzel bir Kur'an getireyim, bunu bana ver.” Gittim kitapçıdan aldım, ona verdim. Yani bir aile yıllarca o evde yaşamış, yere atılan kitabın Kur'an olduğunu anlayamamış.

Kur'an hem bir dua hem bir ibadet ve zikir kitabı hem de bir tefekkür kitabıdır. En vahşi insanların hayatlarını bir anda değiştirmiş, milletlere, devletlere tesir etmiş, onları yüceltmiştir. Cahilin de âlimin de istifade ettiği tek kitaptır Kur'an. İşte bu Kur'an, Kadir Gecesi'nde inmeye başlamıştır. Bunun için Kadir Gecesi altın madeni gibidir, kıymetini bilen kendisi de kıymetlenir.

İnsan sadece et ve kemikten ibaret değildir. Vücudumuzu sabunla temizlediğimiz gibi akıl, kalp, ruh gibi latifelerimizi, hayal, merak, sevgi gibi duygularımızı da temiz tutmak gerekir. Bilerek veya bilmeyerek herhangi bir günah ile kirlettiğimiz bu latife ve duygularımızı temizlemenin yolu tevbe etmektir. Kadir Gecesi'nde de Allah, “Cennete gelmek isteyenler yok mu, tövbe eden yok mu?” diyor. Genel af ilan ediyor. Devlet af kanunu çıkarsa, dese ki: “Bu kanundan faydalanmak isteyenler bulundukları yerde valiye dilekçe versinler.” Elbette her mahkûm, hapisten çıkmak için dilekçesini verir ve serbest kalır.

Olabilir ki, bazı insanlar ibadetlerden uzak kalmıştır, günah bataklığına düşmüştür. Böyle gecelerde onların ibadete başlaması, tövbe etmesi, onların bataklıktan kurtulması demektir. Haramların pençesinde perişan olan da tövbe eder, kurtulur. Ben Kadir Gecesi'nde bir levha görüyorum; “Tövbe edenler sırat-ı müstakime gelsin!” Sırat-ı müstakim cennete giden yoldur.

Bunun için Kadir Gecesi'nde yapılabilecek en önemli şey, “Tövbe-i Nasuh”tur. Yani, bir daha asla bilerek harama, günaha girmemeye gönülden Allah'a söz vermek ve kulluğuna devam etmek…

Bu gecede tövbe ve istiğfar edenler, fiilen günahları terk etmeye karar verenler, ertesi gün yepyeni bir hayata başlarlar.

O zaman Kadir Gecesi'nde elimize kağıt kalem alıp, “Günahlarım ve hatalarım!” diye bir sayfa açacağız; hatalarımızı, noksanlarımızı yazacağız, ondan sonra durup düşüneceğiz; “Acaba bunlardan hangisine tövbe etsem, hangisine öncelik tanısam?” Karar vereceğiz. Mesela bir kişi bundan sonra gıybet etmemeye yahut tefsir okumaya karar veriyor. İşte o Kadir Gecesi'ni en güzel şekilde ihya etti. Bir genç, “Kötü arkadaşlarımla artık bir arada bulunmayacağım, namaza başlayacağım.” diyor. İşte o genç de Kadir Gecesi'ni ihya etti. Bir sonraki güne, bambaşka bir adam olarak çıktı. Böylece Kadir Gecesi bir karar gecesi oldu; böyle geceler, insanın hayata yeniden başlaması için büyük bir fırsattır.

Denize düşen kazazede can simidine sarılır; boğulmamak için… Günah bataklığındakiler, ibadetleri noksan olanlar, işledikleri haramlardan pişmanlık duyanlar da Kadir Gecesi'ne sarılır; kurtulmak için... Onun için iki tane kandil simidi yemekle Kadir Gecesi ihya edilmez; yağan rahmetle küpleri, bakraçları doldurmak lazım; batıldan kaçıp, Hakk'a tabi olan geceyi ihya etmiş demektir.
 
 
 
 

10 Temmuz 2015 Cuma

Ömre bedel bir gece: Kadir Gecesi

Ömre bedel bir gece: Kadir Gecesi

 
Ömre bedel bir gece: Kadir Gecesi

c.tokpinar@meydangazetesi.com.tr
10 Temmuz 2015, 02:54

Önümüzdeki pazartesiyi salıya bağlayan gece mübarek Kadir Gecesi’dir. Aslında Kadir Gecesi ramazan ayında gizlenmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bilhassa son on gün içinde aramayı tavsiye etmiştir. Fakat asırlardır ramazanın 27. gecesi Kadir Gecesi olarak görüldüğünden bugünkü yazımızı bu konuya ayırıyoruz. 

 Mübarek geceler içinde Kadir Gecesi’nin yeri bambaşkadır. Rabbimiz bunun için özel bir sure indirmiştir. Kadir isimli bu surenin anlamı şöyledir: “Doğrusu Biz, onu Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir Gecesi; bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Rûh, o gece Rablerinin izniyle her iş için iner de iner. O, tanyeri ağarıncaya kadar bir selamettir.”
Kadir Gecesi, bin aydan hayırlı olduğuna göre, içinde Kadir Gecesi olmayan 83 yıldan daha değerlidir. Bin ayda otuz bin gece olduğuna göre, bir gece otuz bin geceden daha hayırlıdır.
Kadir Gecesi’ne, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ümmetine olan şefkat ve muhabbeti sebebiyle yaptığı bir duanın kabul edilmiş şeklidir diyebiliriz. Efendimize (s.a.v.) kendisinden önceki insanların ömürlerinin müddeti veya bu ömürlerden Allah’ın dilediği kadarı gösterildi. Bunun üzerine “Başka ümmetlerin uzun ömürleri içinde yapamayacakları amelleri ümmetim kısa ömrü içinde yapmış olsun” diye duada bulundu. Allah da Peygamberimize (s.a.v.) bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’ni ihsan etti. (Muvatta, İ’tikâf: 6) 


 Bu gecenin faziletiyle ilgili şu hadisler çok önemlidir:


“Allah, Kadir Gecesi’ni ümmetime hediye etmiş, ondan önce hiçbir ümmete vermemiştir.” (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr:2/269)


“Her kim Kadir Gecesi’ni, sevabını Allah’tan umarak ihlâslı bir şekilde ibadetle ihya ederse, geçmiş günahları affedilir.” (Buhârî, Kadr: 1; Müslim, Müsâfirîn: 175)


 Kadir Gecesi’ni sadece ibadet için ayıralım. Hastalık, yorgunluk, uyku sizi engellemesin. Türkiye dünya kupası maçında final oynayacak olsa, neredeyse bütün Türkiye o geceyi uyanık geçirip maçı izlemez mi? Eğer galip gelse günlerce kutlamalar sürmez mi? Peki Kadir Gecesi kazanacağımız sevapların, ahiretimize hiçbir faydası olmayan bir maç kadar değeri yok mu?


 Evladınız yoğun bakımda ise çekilip uyuyabilir misiniz? Asla! Ne kadar uykusuz, yorgun ve hasta bile olsanız hizmetine koşmaktan ve dua etmekten başka bir şey yapabilir misiniz?


 Peki ya siz, eşiniz veya çocuğunuz yoğun bakımda değil de, cehennemlikler listesinde ise?.. Kurtulmaları için dua ve ibadetiniz gerekiyorsa, gaflet içinde uyuyabilir misiniz?


İşte Kadir Gecesi’ni bu şuur ve düşünceler içinde, namaz, dua, Kur’an, salavat ve tövbe istiğfarla geçirelim. Peygamberimizin (s.a.v.) tavsiye ettiği şu duayı dilimizden düşürmeyelim: “Allah’ım, Sen çok affedicisin! Affı seversin. Öyleyse bizi affet!”

Her ibadet 30 binle çarpılacak


 Kadir Gecesi hakkındaki, surede geçen “Kadir Gecesi, bin aydan daha hayırlıdır” cümlesini esas alarak bazı hesaplar yapalım:


 Bu ifadeye göre, 83 yıl boyunca ibadet ederek kazanacağınız sevabı, bir gecede kazanacaksınız.
Bırakın gaflet içinde geçirmeyi, o tek geceyi değerlendirmek için uyku, hastalık, yorgunluk, seyahat, misafirlik, yoğun iş gibi aklınıza ne kadar engel gelirse gelsin aşıp geçmez misiniz?


 Yine bu ayete göre, bu gece 30 bin geceden daha üstündür.
Bunun anlamı açık:


 Kadir Gecesi’nde yüreğiniz yanarak bir istiğfar mı ettiniz? O bir değil, 30 bin kuvvetindedir.
İhlâsla bir Yasin mi okudunuz? Her bir harfine 30 bin sevap alarak, adeta 30 bin Yasin okumuş gibi oldunuz.


 Dört rekâtlık tespih namazı mı kıldınız? Sanki 120 bin rekât namaz kılmış gibisiniz.
Samimi bir dua mı ettiniz? Artık onun kabul olma ihtimali normalden 30 bin kat daha fazladır.
Bütün bu gerçekler, her bir harfi bile mucize olan Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinden çıkarılıyor. İşte o bir ayetiyle Rabbimiz bize bunca müjdeler veriyor.


Şimdi o geceyi gafletle geçirebilir miyiz?


 Acaba, bir alışveriş merkezi, kuruluş yıldönümü anısına, ürünlerinde yüzde 50’ye varan indirim yapsa, sabaha kadar alışveriş yapmaz mıyız? Çünkü bin lirayla iki bin liralık ürün alacağız.
Oysa Rabbimizin Kadir Gecesi indirimi o kadar çok ki, benzerini dünyevî ürünlerde görmek imkânsızdır.


 Cenab-ı Hak, Cennet’teki köşkleri ve sarayları sanki 30 binde 1 fiyatına satmaktadır bu gece. Bir köşkün fiyatı, 60 bin rekât namaz kılmaksa eğer, bu geceye mahsus o bedel iki rekâta düşüyor.
Yine mışıl mışıl uyur musunuz?


 Eğer cehennemden kurtuluşunuz için üç milyon kez istiğfar etmeniz gerekiyorsa, bu geceye özel yüz istiğfar yeterli olmaktadır.


 Tabii ki, hangi ibadete kaç sevap verilir ve ahiretteki gerçek karşılığı nedir, bilemeyiz.
Bu misallerle şunu demek istiyoruz: Her şeyin değeri 30 binle çarpılıyor.


 Eğer o geceyi gaflet içinde geçiriyor veya baştan savma değerlendiriyorsak, bilelim ki, ayağımıza kadar gelen fırsatı kullanmıyor, bize uzatılan af ve inayet elini tutmuyor, itiyoruz.


 Allah bizi böyle bir şuursuzluktan ve nankörlükten korusun.



8 Temmuz 2015 Çarşamba

Hz. HADICE, HATICE (r.a)

Hz. HADICE, HATICE (r.a)

Hz. Hatice, Hz. Muhammed (s.a.s)'in temiz, iffetli ve yüce ahlâk sahibi olan hanimlarinin ilki.

O, Araplarin en asil kavmi olan Kureys kavminden ve Kureys kavminin de, en asil, pak ailelerinden idi. Babasi Huveylid, annesi Fâtima'dir (Ibn Ishak, es-Sîre, Nesr. Muhammed Hamidullah, s. 60).

Hz. Hatice'nin baba tarafindan soyu Kusay'da Peygamberimizin baba tarafindan soyu ile birlestigi gibi, annesi tarafindan da soyu yine Peygamberimizin baba tarafindan dedesi olan Lüey'de bilesmektedir (M. Asim köksal, Islâm Tarihi, Mekke Devri, 96).


Hz. Hatice, ticaretle ugrasan zengin, haysiyetli, serefli bir kadindi. Ücretle tuttugu adamlarla Sam'a ticaret kervanlari düzenlerdi. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in dogru sözlü, güzel ahlâkli ve son derece kendisine güvenilen bir insan oldugunu ögrenince, O'na ticaret ortakligi önerdi. Hz. Muhammed (s.a.s) Hz. Hatice'nin bu teklifini kabul etti.

Hz. Hatice O'nun baskanliginda bir ticaret kervanini Sam'a gönderdi. Ayni zamanda kölesi Meysere'yi de O'nunla beraber gönderdi. Meysere, yolculuk sirasinda Hz. Muhammed (s.a.s.)'de harikulade hallere sâhid oldu. Gittikleri yerde, Peygamberimiz (s.a.s.) satacaklarini satti ve alacaklarini da aldi. Ondan sonra geri döndüler. Hz. Hatice bu ticaret kervanindan çok memnun oldu. Daha önce gönderdigi ticaret kervanlarina nazaran, bu sefer daha fazla kâr elde etti.

Hz. Peygamber (s.a.s.) hakkinda Meysere'yi de dinleyince, O'na olan itimadi ve sevgisi daha da artti. O'na anlastiklari ücretten fazlasini verdi ve Hz. Muhammed (s.a.s)'e evlenme teklifinde bulundu (Ibn Ishak, a.g.e., 59).

Hz. Peygamber (s.a.s.) durumu amcasi Ebu Talib'e anlatti. Ebu Talib Hz. Hatice'yi Hz. Muhammed (s.a.s.) için istedi. Iki aile anlasti. Dügünleri o zamanin örf ve adetlerine göre, Hz. Hatice'nin evinde yapildi. dügünde Ebû Talib ve Hz. Hatice'nin amcasi Amr b. Esed birer konusma yaptilar. Ikisi de konusmalarinda hikmetli ifadelerde bulundular ve evlenecekler hakkinda güzel seyler söylediler. Ondan sonra misafirlere ikram yapildi, yemekler yenildi. Ebû Talib nikâhlarini kiydi. Mehir olarak 500 dirhem altin tesbit edildi (Ibn, Sa'd Tabakat, VIII, 9).

O zaman, rivâyetlerin ekseriyetine göre, Hz. Muhammed (s.a.s.) 25 ve Hz. Hatice 40 yasinda idiler. Aralarinda 15 yas fark vardi (Ibn Hacer, el-Isâbe, 539). Bazi rivâyetlerde bu yas farkinin daha az oldugu kayitlidir.

Rasûlullah (s.a.s.)'in evlendigi ilk kadin, Huveylid'in kizi Hatice'dir. Hz. Hatice ilk olarak Atik b. Aziz'le evlendi, ondan bir kizi oldu. Onun ölümünden sonra, Temim ogullarindan Ebû Hale ile evlendi. Ondan da bir oglu ve bir kizi oldu. Onun da ölümünde sonra, Rasûlullah (s.a.s.) ile evlendi (Ibn Ishak, a.g.e., 229).

Hz. Hatice'nin Rasûlullah (s.a.s.)'den Fâtima, Ümmü Gülsüm, Zeyneb ve Rûkiyye adinda dört kizi, Kâsim ve Abdullah adinda da iki oglu dünyaya geldi. Kelbî'nin rivâyet ettigine göre, önce Zeynep, sonra Kâsim, sonra Ümmü Gülsüm, daha sonra Fâtima, ondan sonra Rûkiyye ve en sonunda Abdullah dünyaya geldi. Ali b. Aziz el-Cürcânî de, Kâsim'in Zeynep'ten daha önce dogdugunu nakletmistir (Ibn el-Esir, Usdü'l-Gâbe, I, 434).

Hz. Hatice(r.anha), Rasûlullah (s.a.s.)'e, Peygamberliginden evvel son derece saygi gösterip onu mutlu ettigi gibi, Peygamberligi döneminde de, ona ilk inanan, onunla beraber namaz kilip ona ilk cemaat olan kisi vasfini kazandi. Daima Hz. Muhammed (s.a.s.)'e destek oldu, ona moral verdi, son derece güzel davranis ve sözleri ile, onun basarilarina katkida bulunmaya çalisti.

Hz. Hatice, Rasûlullah (s.a.s.)'e (Allah kendisini Peygamberlikle sereflendirdigi zaman) teskin etmek için; "ey amca oglu, beni melek geldigi zaman haberdar edebilir misin?" diye sordu. Resûlullah (s.a.s.); "evet" cevabini verdi. Bir gün Hatice'nin yaninda iken, ona Cibril geldi ve; "Ey Hatice! Iste bu Cibril'dir, bana geldi" dedi. Hatice "Su anda onu görüyor musun?" diye sordu. "Evet" karsiligini verdi. Hatice bu kez sag tarafina oturmasini söyledi. Rasûlullah (s.a.s.) Hatice'nin sag tarafina oturdu. Hz. Hatice; "Simdi görüyor musun" sorusunu tekrarladi. Rasûlullah (s.a.s.) yine olumlu cevap verince, Hz. Hatice örtüsünü çikarip atti. O sirada Rasûlullah (s.a.s.)in hâlâ kucaginda oturuyordu. "Onu, simdi görüyor musun?" diye tekrar sordu. Rasûlullah (s.a.s.) bu kez "hayir" cevabini yerince, Hz. Hatice; "Bu seytan degil; bu kesinlikle melek, ey amca oglu! Sebat et, seni müjdelerim" dedi (Ibn Ishâk, a.g.e., 114).

Hz. Hatice(r.anha), Allah'in selâmina ve Rasûlullah (s.a.s.)'in övgüsüne nâil olacak derecede faziletli ve serefli bir kadindi. O, imanda, sabirda, iffette, güzel ahlâkta, kisacasi her yönü ile örnek olan bir anneydi. Rasûlullah (s.a.s.); "hristiyan kadinlarinin en hayirlisi Imrân'in kizi Meryem, müslüman kadinlarinin en hayirlisi ise. Hüveylid'in kizi Hatice'dir" buyurdu. Bu konudaki diger bir hadisinin meali söyledir: " Dünya ve âhirette degerli dört kadin vardir. Imran'in kizi Meryem; Firavun'un karisi Asiye, Hüveylid'in kizi Hatice ve Muhammed (s.a.s.)'in kizi Fâtima" (Ibn Ishak, a.g.e. s. 228).

Bir gün Cebrâil (a.s.) Rasûlullah (s.a.s.)'e gelerek söyle buyurdu: "Hatice'ye Allah'in selâmlarini söyle." Rasûlullah (s.a.s.): "Ya Hatice, bu Cebrâil'dir, sana Allah'tan selam getirdi" deyince, Hz. Hatice, Allah'in selamini büyük bir memnuniyetle kabul etti ve Cebrâil'e de iadei selâmda bulundu (Ibn Hisâm, es-Sîre,, I, 257).

Allah'in rizasini, yuvasinin mutlulugunu, dünya ve âhiretin huzur ve saadetini düsünen bütün anneler için en güzel örnegi teskil eden Hz. Hatice (r.a.), nübüvvetin onuncu yilinda, Ramazan ayinda vefât etti ve Mekke'deki Hacun kabristanina defn edildi (M. Asim Köksal, a.g.e. s. 302).

kaynak:Sahabeler ve tabiin

Ahmed Şahin - Yoksula ekmek veren eli kıran babanın akıbeti!

Ahmed Şahin - Yoksula ekmek veren eli kıran babanın akıbeti!


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK
 

Yoksula ekmek veren eli kıran babanın akıbeti!

 
Tarihi Bağdat'ta yine tarihi bir olay yaşanıyordu. Kuraklık ve kıtlık kırıp geçiriyordu Bağdat'ı. En çok da sırtında yük taşıyarak yaşamaya çalışan hamallar etkileniyordu bu kıtlıktan. Avlusunda ekmek piştiği, sokağa yayılan kokudan anlaşılan bir evin kapısından seslendi aç kalan hamal:

-Allah rızası için bir parça ekmek, günlerdir tek lokma geçmedi boğazımdan!

Tandırın başındaki kadın, pişirdiği sıcak ekmeklerden bir demet alıp uzattığı kızcağızı ekmekleri güzelce katlayıp verdi aç hamala.

Hamalın sevincine sınır yoktu. Evine doğru hızlandığı sırada karşıdan gelen birinin “Bu ekmekleri hangi evden aldın?” şeklindeki sert sorusuna muhatap olunca, geriye dönüp parmağıyla evi işaretledi. ‘İşte şu evden!'

Adam öfkeyle söylenerek yürüdü:

-Başka kimin evinden ekmek alınabilir bu kıtlık zamanında!

Hızlı adımlarla eve gelerek öfkeyle çaldığı kapı açılınca:

-Ekmeği kim verdi hamala diye bağırdı?

Hanım korkudan kızını gösterdi. Güya acıyacağı, kızına tepki göstermeyeceğini düşünüyordu. Elindeki sopayı hızla kaldırdı kızının ekmek veren eline öyle bir indirdi ki, bilek kemiğinin çıt diye kırıldığı duyuldu, el çarpık hale geldi.

-Ben her isteyene ekmek verseydim bu evde ekmek kalır mıydı şimdiye kadar? diye de söylendi. Halbuki Rabb'imiz:

-Verdiğim nimete şükür eder de yoksula da verirseniz nimeti çoğaltırım, şükretmez de yoksula ikramda bulunmazsanız nimeti elinizden alır, şükredene veririm, buyuruyordu. Nitekim bu şükürsüzlüğün sonu da öyle olacaktı. Hatta çok geçmeden olmaya başladı bile. Kısa zamanda işleri bozuldu. Çarşının en işlek yerindeki dükkanını satması dahi kurtarmadı şükürsüz babayı. Bir ara o hale geldi ki evine ekmek bile alamaz duruma düştü.

Nitekim bir akşam eve gelmiş, kızcağıza da acı haberi vermişti:

-Artık benden ümidinizi kesin çünkü bu akşam ekmek alacak kadar da para kazanamadım. Çarşıya in, sattığımız dükkanın karşısında dur, tanıdığımız birini görürsen ondan ekmek parası iste!

Kızcağız çarşıya inmiş utana sıkıla sattıkları dükkanın karşısında bir köşeye büzülerek bir tanıdık beklemeye başlamıştı.

Bu sırada dükkandan kendini seyreden bir adam çıkıp gelerek, “Sen masum birine benziyorsun, ne bekliyorsun burada?” diye sordu. O da mecburen anlattı gerçek durumu.

-Hiç paramız kalmadı, bir tanıdıktan ekmek parası istemek için bekliyorum burada! deyince elini cebine sokan adam hatırı sayılır miktarda bir parayı uzattı, ‘Bununla istediğin kadar ekmek al, ben de nimetin şükrünü eda etmiş olayım böylece.' dedi.

Ancak kızın elinin birini arkasına saklayarak tek elini uzatması adamın dikkatini çekti. “Elini neden saklıyorsun, bir yara bere varsa tedavi ettireyim, saklama. Allah bana imkan ihsan etti, şükrünü yapmalı, iyilik etmeliyim. Yoksa verdiği nimetini alır elimden.” diye ısrar etti.

Kızcağız da durumunu açıklamaya mecbur kaldı:

-Ben, dedi bir yoksula ekmek vermiştim, yolda rastladığı babam sormuş, yoksul da ekmek aldığı evimizi gösterip bizi haber vermiş. Babam eve gelince elindeki sopayı ekmek veren elime öylesine bir indirdi ki, elim çarpık kaldı, kimseye göstermekten utanır oldum. İlave etti:

-Hatta bu yüzden de çarpık elle evde kaldım, kimse bana talip olmadı!

Bu açıklamayı dinleyen genç adam bağırmaya başladı:

-Komşular! Çabuk buraya gelin, ben hayalimdeki altın kalpli kızı buldum, işte karşımda, siz de şahit olun, diyerek gelenlere başladı gerçeği anlatmaya...

-Ekmeği isteyen yoksul hamal bendim. Demek ki elinin çarpık kalmasına ben sebep olmuşum. Hem sebep olayım, hem de seni bu halle baş başa bırakayım, buna Allah razı olmaz. Dükkandan seni görünce içimden bir sevgi selinin koptuğunu hissettim, bana ekmek veren kızcağıza ne kadar da benziyor, diye düşündüm. Yanılmamışım. Baban şükürsüzlük ettiğinden Allah onun dükkanını elinden alıp bana nasip etti. Şimdi ise imtihan sırası bana geldi. Ben de aynı şekilde şükürsüzlüğe düşmek istemem. Haydi gel, babanı sıkıntıdan kurtaralım, nikahımızı da hemen birlikte yaptıralım. Birlikte yürüdüler şükürsüz babaya doğru, yardım edip nikahlarını yaptırmak üzere...

Ramazan-ı Şerif, nimetlere şükürsüzlük edenlerin akıbetlerini hatırlayıp çokça şükretme, yoksula cömertçe yardımda bulunma ayıdır, diye düşünmelidir. 
 
 

 
 

7 Temmuz 2015 Salı

Doğu Türkistan’a uygulanan Zulüm ve “İslam Kardeşliği Birliği”

Doğu Türkistan’a uygulanan Zulüm ve “İslam Kardeşliği Birliği”


Aziz dostum sevgili ilahiyatçı Efkan Vural hocam Çinlilerin yaptığı bu zulme sessiz kalamamış, heleki ramazanda...  İnşallah yazıyı paylaşarak yayalım.

Epey düşünerek ve detaylı araştırarak bu bilgileri bir yazı olarak paylaşmış.
Yüreğinize sağlık, Allah razı olsun hocam.  Celal


Doğu Türkistan’a uygulanan Zulüm ve “İslam Kardeşliği Birliği”
 

 Çin’deki Uygur Türklerine yıllardır ardı arkası kesilmeyen zulüm ve işkenceler yapılmaktadır. Uygur Türklerinin yaşadığı Doğu Türkisten’da Çin’in baskısı bir türlü bitmek bilmiyor. Sürdürülen baskı ve zulümlerle ilgili bazı bilgileri sizlere aktarmak istiyorum.Bunlardan bir kısmını sıralayalım.

1- Doğu Türkistan’daki Türklere uygulanan zulmun ana sebebi halkın Müslüman olmasıdır.

2- Doğu Türkistan’ın yer üstü ve yer altı zenginliklerine sahip olmak için Çinliler, Türk nüfusu asimile ederek, Çinlilerin sayısını çoğaltmak için baskı ve zulümler yapılmaktadır.

3- Çin devleti bölge üzerine hakimiyetini artımasına engel olarak Müslüman kimliğini görmektedir. Bu nedenle Uygur Türklerini İslam inancından ve islam yaşantısından uzaklaştırmak istemektedir.

4- Müslüman Türk halkının İslami kimliğini yok etmek için Mao’nun 1966-1976 yılları arasındaki kültür devrimi esnasında en acı dönem yaşanmıştır.

5- Camiler yakılıp yok edilmiş, Kur’an kursları kapatılmış, din eğitimi yasaklanmış ve toplu ibadetler engellenmiştir.

6- Günümüzde, Müslüman halka uygulanan baskı ve sindirme politikaları ile eğitim zorlaştırılıyor. 30 yılda alfabenin dört kez değiştirilmesi Müslüman halka yapılan bir asimilasyondur.

7- Uygurlulara ait lokantalara oruç saatinde açık olma zorunluluğu getiriliyor.

8- Uygur Türkleri, Çinli yetkililerin kendilerini ibadet yerleri dahil toplu olarak gördükleri her yerde sorgulama yapmadan öldürdüklerini ve işkence yaptıklarını söylemektedirler.

Uygur Türkleri tüm bu yapılanlar karşısında dünyanın gözünü kendilerine çevirmesini istiyor. Birleşmiş Milletler ve tüm dünya bu ve benzeri zulümlere dur demeli. Ama malesef dünyanın her tarafında ezilen Müslüman ve zayıf toplulukların uğradıkları zulümler karşısında başta Birleşmiş Milletler, Amerika, İslam ülkeleri, Arap ülkeleri hep seyirci kalmaktadır. Tek başına Türkiyenin gayreti yeterli olamamaktadır. Tabiiki, Türkiye daha radikal çalışmalar yapmalı..

Dünyanın sessiz kalması ilk ve son değil, biz buna alışığız. Mesela dünya şu zulümlere hiç kulak asmamıştır: Müslüman Türklere uygulanan Bulgar zulmü, Yunan Zulmü, Bosna ve kosavada Müslüman Boşnaklara uygulanan Sırp zulmü, Ermenilerin Karabağ'da Azeri Türklerine yaptıkları Zulüm, İsrail’in Gazze ve Filitin’de Müslümanlara uyguladıkları zulüm, Kerkük Türklerine uygulanan asimilasyon ve zulüm, Çeçenlere yapılan Rus zulmü, Halepçe de kürtlere yapılan zulüm, Kırım Türklerine yapılan zulüm, Arakan’da müslümanlara yapılan zulüm, Patin’i zulmu, Moro zulmü, diğer Afrika ülkelerinde uygulanan zulümler, Mısır halkına uygulanan baskı ve zulüm, Suriye'deki iç savaş ile yaşanan sıkıntılar vb. diğer tüm ayrılıkçı ve baskıcı rejimlerin uygulamaları karşısında dünya sessizliğini herzaman korumuştur. Tabi ki dünya kıbırdamaz çünkü tüm bu zulüm ve işkenceler Müslümanlara uygulanır da ondan...

Dünya üzerinde müslümanlara uygulanan zulümlere son verebilmek için, acizane birkaç önerim olacak:

1- Türkiye Cumhuriyeti çok güçlü bir ülke olmalı.(sosyal, siyasi, ahlaki, ekonomik ve kültürel bakımdan)

2- Ülkemizin güçlü olabilmesi için Milletimizin tek yürek olması gerekir.

3- Türkiye Cumhuriyeti devleti diğer İslam ülkelerine her zaman örnek ve lider bir ülke olma yolunda gayret sarfetmelidir.

4-Tüm islam ülkeleri kardeşlik bağıyla ekonomik, kültürel ve siyasi bir bütünlük sağlanması için canla başla çalışmalıdır. Bunun içinde öncelikle “İslam Kardeşliği Birliği” teşkilatı kurulmalı.

Müslümanlar islam kardeşliği ile güçlerini birleştirerek dünya üzerindeki tüm zulümlere engel olabilirler.

Tüm islam ülkeleri ve bütün müslüman halklar Peygamberimizin aşağıdaki hadislerine dikkatlice kulak vermeleri yararlı olacaktır.

Peygamberimiz (S.A.V.) buyuruyor ki:

“Ey Allah’ın kullar kardeş olunuz.” (Buhari,nikah,45)

“Mü’min mü’mine bağlılığı, taşları birbirine kenetli duvar gibidir.” (Buhari, mezalim,5.)

“Hiçbiriniz kendi nefsi için istediğini (mü’min) kardeşi için de istemedikçe (tam) mü’min olamaz.”(Buhari,iman,7)

“(Mü’min kardeşine zalimde olsa mazlum da olsa yardım et” Şu mazlum olan kişiye yardım ederiz, fakat zalime nasıl yardım edebiliriz? Ya Rasulallah! Dediler. “zalimin iki elini tutarsın(zulmünü önlersin).”diye cevap verdi. (Buhari, mezalim,4)
 
Efkan Vural
 
 
 
 

Ahmed Şahin - Ramazan'da toplumla kucaklaşma görevimiz!

Ahmed Şahin - Ramazan'da toplumla kucaklaşma görevimiz!


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK


Ramazan'da toplumla kucaklaşma görevimiz!

   
Hemen hepimizin tereddütsüz bildiği üzere yüce İslam Müslüman'ı özellikle de Ramazan ayında bencillikten korumuş, egoistlikten muhafaza etmiştir. Bu sebeple İslam'la ilgisi olmayanlar, sadece kendi menfaatlerini düşünebilirler, kendilerini kurtardıktan sonra başkalarının sıkıntısını hesaba katmayabilirler. Ama Müslüman böyle diyemez ve çevresine böyle ilgisiz kalamaz. İman ettiği İslam ona mükellefiyetler yükler ve bilhassa Ramazanlarda buyurur ki:

Senin ekonomik durumun müsaittir. Dinen zengin sayılmaktasın. Öyle ise servetinin kırkta birini ayıracak, çevrende gördüğün ihtiyaç sahibi kardeşlerine Allah'ın emri olarak vereceksin. Hem öylesine bir tevazu içinde vereceksin ki, verdiğin için minnet etmek şöyle dursun, onlar aldığı için minnet duyacaksın, seni borçtan kurtardıkları için teşekkür etme ihtiyacı dahi hissedeceksin.

İşte İslam Müslüman'ı çevresine böylesine yardım mecburiyeti duyan insan haline getirir Ramazan'da.

Bundan dolayı Müslümanlar bu ayda servetlerini hesap ederler, zenginlik sınırına ulaşmışlarsa kırkta birini ayırıp ihtiyaç sahibi din kardeşlerine verme mutluluğu ve saadeti yaşarlar.

Bununla da kalmazlar, ayrıca aile bireylerinin fitresini de hesap ederler. Ailenin her ferdi adına yoksula bir fitre vermeyi yaratılış nimetinin borcu olan bir mükellefiyet bilirler.

Ancak, bu yardımlarda dikkat edecekleri hususları da unutmazlar. Çevresindeki ihtiyaç sahiplerinden kimileri (nafakası kendine ait olan) yakın akraba, kimileri de uzak akraba olabilirler. Bunları ayırmaya ise ihtiyaç kesindir. Çünkü aile fertlerinden sayılan yakın akrabaya zekat, fitre verilmez. Verirse zekat, fitresini sanki bir cebinden çıkarıp öbür cebine koymuş gibi olur. Vermemiş durumuna düşer. Öyle yanılgıya düşmemek için kimlere zekat, fitre verilip, kimlere verilmeyeceğini bilmesi gerekir.

Nitekim zekat ve fitre sayacağımız şu yakına verilmez. Zira bu aile bireyleri kendisinin çok yakınlarıdırlar. Onları zekatla fitreyle değil de servetin kendisiyle desteklemeli, kendisinden bir parça olarak kabul etmelidir. Bunları da şöyle sıralamak mümkün olabilir:

-En baştan dede'ye, nine'ye, baba'ya, anne'ye, sonra oğluna, kızına, bunların çocukları olan torunlara zekat-fitre verilmez. Bunlar yabancı değil servetin sanki ortağıdırlar. Zekatla, fitreyle değil servetin kendisiyle desteklenmeli, korunmalıdır bu aile bireyleri.

Bunların dışında zekat ve fitre verilecek uzak akrabalarla, konu komşuları da şöyle sıralamak mümkündür:

-Evlenerek başka aileye karışmış ihtiyaç sahibi kız kardeşe, ayrılmış oğlan kardeşe, bunların çocukları olan yeğenlere, amcalara, dayılara, bunların çocuklarına, hala ve teyzelere, kayınvalide'ye, kayınpeder'e, damada, (bir görüşe göre ihtiyaç içinde olan geline) ve akraba olmayan diğer ihtiyaç sahipleri konu komşuya, yetim ve kimsesiz çocuklara zekat ve fitre verilir, ekonomik sıkıntılarında yardımcı olunur.

Bu tariften anlaşılan odur ki: Başta yakında bekleyen ihtiyaç sahipleri öne alınır, sonra çok münasip görülen uzaklara da gönderilebilir. Yeter ki gönderilen bu kimseler tam ihtiyaç sahibi olsunlar. Bayramdan önce ellerine geçerek bayramın mutluluğunu birlikte yaşama imkanına kavuşsunlar.

Böylece bayram sevincinde hep beraber olalım. İçimizde üzgünler, dargınlar, kırgınlar, ihtiyaç sahipleri kalmasın. Yardımların hikmeti de budur zaten. Hep birlikte kucaklaşarak bayram yapmak..

Toplumun içinde bir kesim ihtiyaçlarını karşılamış, sevinç içinde bayram yapıyor, diğer taraf ise sıkıntılar içinde kıvranıyor, sonra bir arada bayram yapıyoruz. Bu bencillik İslam'ın kardeşlik mesajına, Müslüman'ın merhamet ve şefkatine uygun düşmez. Ağlayanlarla gülenler yan yana bayram yapamaz. Birlikte ağlar, birlikte güleriz bizler. Bizim İslam kardeşliğinden anladığımız, böylesine samimi bir dert ortaklığı ve toplumla kardeşçe kucaklaşma mükellefiyetidir.

Sizin de böyle düşündüğünüzü düşündüğüm için bunları arz etmekten çekinmiyor, Efendimiz'in (sas) bilhassa böyle günlerde hatırlanması gereken (birbirimizin derdiyle dertlenme) hadisiyle bağlıyorum bahsimizi:

-Müslüman'ın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir!”
 
 
 

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Seni Seviyorum Allah'ım

Seni Seviyorum Allah'ım
        
Burcu Ercivan
Seni Seviyorum Allah'ım
Burcu Ercivan
 

Sevgi ispat ister.. İnsanlar bile sevildiğini duymaktan çok hissetmek istiyor. Yani ''ben lafa değil , icraata bakarım'' sözü misali.. Sadece seviyorum demek yetmez , sevdiğin için uykularından vazgeçiyor musun? O en çok sevdiğin ama bir türlü bırakamadığın şeyleri sevdiğin istedi diye terk edebiliyor musun?..


Tabi ki fani şeylerden bahsetmiyorum. Allah'ı cc. sevdiğimizi iddia ediyoruz ama O'nu ne kadar tanıyoruz? Bir müzik grubunu , en yakın arkadaşımızı , sarı Leylayı ,yakışıklı Ahmet'i tarif edebildiğimiz kadar bizi yaratan hatta bütün bu övdüğümüz şeyleri de yaratanı tarif edebiliyor muyuz?.. Cevaplar çok can yakar. İnsanoğlu ilk önce kendini daha sonra da dünya ya neden geldiğini unuttu. Şeytan ve nefsimiz bizleri ayakta uyuttu. Gelin sizinle Efendimizin (sav) ''' Bir saat tefekkür bin senelik nafile ibadetten daha hayırlıdır'' sözünün senediyle bir tefekkür yolculuğuna çıkalım;

Sevdiğimiz bir insan bize bir hediye alsa ne kadar seviniriz öyle değil mi. Bir de bu sizin çok hoşlandığınız her zaman arayıp da bulamadığınız bir hediyeyse Allaaah.. Nasıl teşekkür edeceğimizi şaşırırız. Peki şimdi soruyorum size bu yazıyı okumanızı sağlayan , 576 megapiksel gözünüzü size kim hediye etti?Hiç bir fotoğraf makinesinde yok bu çözünürlük. Bir de o kadar büyük merhamet sahibi ki her saniye göz kırpışınızla gözünüzü temizliyor , uyurken açık bırakmıyor.

Düşünsenize uyurken gözlerimiz açık olsaydı içine türlü şeyler girebilir ya da bilmeden parmağımızı değdirip zarar verebilirdik.. Allah Allah kim bu merhamet sahibi acaba.. Peki ya oksijen bakkalda satılsaydı. Düşünsenize sürekli gidip satın almak zorunda kalacaktık. Şu sözü duymak kaçınılmaz olurdu ; Oğlum koooş babanın oksijeni bitti :) ne kadar da saçma geliyor şu anda. Ama durum bu şekilde de olabilirdi. Ya vücudumuzun organlarını kendimiz yönetiyor olsaydık. Kalbi pompalarken aynı zamanda akciğeri çalıştırmak zorundaydık. Beyin düşünürken , duyma , koklama , görme , hissetme duyularını harekete geçirmemiz gerekecekti. Aman Allah'ım.. Yürürken telefonla konuşmak imkansız olurdu. Ağladığımız zaman 70'den fazla kas sisteminin çalıştığını biliyor muydunuz? SubhanAllah..

Kainatta yaratılan her canlının her varlığın bir görevi ve amacı var. Ağaç karbondioksidi alıp , oksijen veriyor. Güneş her gün doğup her gün batıyor. Bir milim şaşsa Dünya donar bir milim şaşsa Dünya yanar.. Banane ben bugün doğmayacağım canım istemiyor demiyor. Hayvanlar hizmetimize verilmiş. İnek yeşil ot yiyip nasıl beyaz süt veriyor? Kuşlar belirli bir koreografiyle kış gelince sıcak olan yerlere bir navigasyon cihazı olmadan nasıl tam vaktin de ve yolu şaşırmadan varabiliyor?

Bir penguen belgeselinde seyretmiştim. Babalar yavrularını keselerinin içinde bütün kış boyunca saklarken, anneler yaşamlarını sürdürebilmek yiyecek depolamak için okyanusa açılıyorlar. Daha sonra anneler geliyor babalardan yavruları devralıyorlar bu sefer babalar yiyecek için okyanusa açılıyor. Paytak paytak yürüyen bu sevimli hayvanların hayatta kalması için bu sistemi koyan bir MERHAMET SAHİBİ olmalı.. Bir kuş türü vardı adı aklım da yok. Dişiye kendini beğendirmek için ilk önce tüylerini kabartıyor daha sonra ise dans ediyor.. Dişi beğenirse beraber dans ediyorlar ve eş oluyorlar.. Bir de kuş beyinli deriz aklını beğenmediklerimize. Allah aşkına bu kuşların beyinleri mi eksik yoksa bizim burada ki sanatı göremeyen gözlerimiz mi kör?.. Bilemedim..

Peki şimdi sizlere soruyorum saymakla bitiremeyeceğim bunca varlığın bir görevi var ise yaratılmışların en üstünü olan insanoğlunun görevi nedir? Yiyip ,içip, uyumak mı? Hayır hayır.. Bunca nimeti bize bahşedene Üstad Said Nursi Hz. dediği gibi 3 borcumuz var; *Fikir *Zikir *Şükür..

Hayvanlar , bitkiler, dağlar ,taşlar kendi hal dilleriyle Allah'ı tespih ediyorlar.Görevlerini yerine getirerek O'nu sevdiklerini söylüyorlar. Eğer sevgimiz de samimiysek bunu kanıtlamamız icap ediyor. Her şeye Allah'ın sanatlı bir eseri olarak bakarsak görevimizin birinci kısmı olan fikri yani tefekkürü gerçekleştirmiş olacağız.. Seven sevdiğini her yerde görür. Her an zikreder.Kuru kuruya seviyorum demek yetmez azizim; Namaz gerek, Dua gerek , Tövbe gerek..

Bizlere kendini tanıttırmak ve sevdirmek isteyen bir ZAT var.. Bizimde görevimiz O'nu hakkıyla tanımaya çalışmak ve sevgimizi göstermektir.. Bu pencere de Allah'ın;

RAHMAN: Dünyada bütün mahlukatı rızıklandıran

RAKİB: Bütün varlıklar üzerinde gözcü

MÜHEYMİN: Bütün varlıkları ilim ve kontrolü altında tutan

BARİ:Eşyayı ve her şeyin aza, cihazatını birbirine uygun yaratan

MUSAVVİR: Her varlığa münasip şekil giydiren

REZZAK: Bütün rızka muhtaç olanları rızıklandıran

isimlerinin tecellilerinin sadece çok az bir kısmını gördük. Cenab-ı Allah tam anlamıyla O'nu tanıyıp sevmeyi bizlere nasip etsin..

 Tarih : 16.08.2014 Kaynak : Risale Ajans