9 Ekim 2015 Cuma

Her derde deva iki ilaç

Her derde deva iki ilaç

 
Hüseyin Gültekin - [İslami Hayat]

h.gultekin@meydangazetesi.com.tr
04 Eylül 2015, 02:42

Kalp ve ruhundan aldığı yaralar sebebiyle insan çoğu zaman zayıf düşer. İşte bu yaraları iyileştirecek iki önemli ilaç vardır:

Biri sabır diğeri tevekküldür. Yaratıcının kudretine dayanmak ve hikmetine güvenmektir. Sadece ‘ol’ demekle her şeyi yaratan bir cihan sultanına, acizliği içinde dayanan bir adamın ne pervası olabilir?

Zira en müthiş bir bela karşısında bile kalp huzuru içinde Rabb-i Rahîm'ine güvenip dayanır. 

Evet, arif olan kimseler, Allah karşısındaki acziyet ve korkusundan zevk alırlar. Nasıl ki; bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ona sorulsa: "En lezzetli ve en tatlı hâletin nedir?" Belki diyecek: "Acizliğimi, zayıflığımı anlayıp, annemin tatlı tokadından korkarak yine annemin şefkatli sinesine sığındığım hâlettir." Hâlbuki bütün annelerin şefkatleri, ancak Allah’ın rahmetinden bir damladır. Onun içindir ki: Kâmil insanlar, acizlikte ve Allah korkusunda öyle bir lezzet bulmuşlar ki; kendi güç ve kuvvetlerinden şiddetle mustağni durup, acizlik içinde Allah'a sığınmışlar. Acizliği ve korkuyu, kendilerine şefaatçi yapmışlar.

Diğer ilaç ise, şükür ve kanaat ile talep ve dua ve Rezzâk-ı Rahîm'in rahmetine îtimaddır. Evet, bütün yeryüzünü bir sofra-yi nimet eden ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen bir Kerîm'in misâfiri hiç fakir ve muhtaç olabilir mi? Onun içindir ki: Kâmil insanlar, fakirlikleriyle övünmüşler. Sakın yanlış anlama! Allah'a karşı fakirlik ve ihtiyacını hissedip yalvarmak demektir. Yoksa fakirliğini halka gösterip, dilencilik vaziyetini almak demek değildir.

Bayanlar, kendi memleketinde seferi sayılır mı?

Evli olmayan bir kadın için, normal şartlardaki seferilik hükümleri uygulanır. Yani bulunduğu şehirden 90 kilometre uzağa gitmişse ve orada 15 günden az kalacaksa seferî olur. Dört rekâtlık farz namazları iki rekât kılar. Bu, Allah’ın bir ikramıdır.

Evli bir kadın ise kocasıyla beraber yaptığı yolculuklarda kocasına tâbidir. Yani kocası seferi olan bir kadın ikamete niyet etse bile kocasından dolayı seferî olur. Kendisi seferi olsa kocası ise ikamete niyet etse, kadın da mukim olur ve namazları tam kılar. Evli kadın, kocasından ayrı olarak yolculuk yapsa, evli olmayan kadın gibi genel hükümlere tâbidir.

Evli bir kadın kendi anne babasının evine gittiğinde, sefer mesafesinde ise ve 15 günden az kalacaksa seferî sayılır çünkü artık onun aslî vatanı, kocasıyla beraber yerleşip yaşadığı yerdir.

Her koyun kendi bacağından asılır

Behlül Dânâ hazretleri hiç gülmezmiş. Harun Reşit, her kim kardeşinin güldüğü müjdesini getirirse, bir kese altın vereceğini vaat etmiş. Behlül, bir gün Bağdat sokaklarında gezerken bir kasap dükkânı önünde durmuş ve bir süre izledikten sonra gülmeye başlamış. Bunu gören esnaf hemen Harun Reşit’e koşup haber vermişler. Harun, Behlül’ü huzuruna çağırmış ve niçin güldüğünü sormuş. O ise şöyle cevap vermiş: “Kasap dükkânında gördüm ki ak koyun ak bacağından, kara koyun kara bacağından asılmış. Ben de senin işlediğin günahlar için benden de hesap sorarlar diye üzülür dururdum. Meğer boşuna imiş.”

1.İlk tahiyyatı unutarak 4 rekât kılan kişi namazını nasıl tamamlayacak?

        Namazın sonunda sehiv secdesi yapması gerekir.

2. 4 rekâtlı farz namazda 5. rekâta kalkmış ve 5. rekâtın secdelerini de yapmışsak onu 6'ya tamamladıktan sonra farz namazı iade etmemiz gerekir. Sünnet namazlar için de bu geçerli midir?

       Bu durum sadece farz namazlar için geçerlidir. Sünnet namazları iade etmeye gerek yoktur
 
 
 

8 Ekim 2015 Perşembe

Teğabun suresi (1-18)

Teğabun suresi (1-18)

64-et-TEĞÂBÜN

Medine'de inmiştir; 18 (onsekiz) âyettir. Adını, dokuzuncu âyette geçen ve aldanma, kâr-zarar manasına gelen "teğâbün" kelimesinden alır.




 Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla.

1. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O her şeye kadirdir.

2. Sizi yaratan O'dur. Böyle iken kiminiz kâfir, kiminiz mümindir. Allah yaptıklarınızı görendir.

3. Gökleri ve yeri yerli yerince yarattı. Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi de güzel yaptı. Dönüş ancak O'nadır.

4. Göklerde ve yerde olanları bilir. Gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı da bilir. Allah kalplerde olanı bilendir.

5. Daha önce inkâr edenlerin haberi size ulaşmadı mı? İşte onlar (dünyada) yaptıklarının cezasını tattılar. Onlar için acı bir azap da vardır.

6. (O azabın sebebi) şu ki, onlara peygamberleri apaçık deliller getirmişlerdi, fakat onlar: Bir beşer mi bizi doğru yola götürecekmiş? dediler, inkâr ettiler ve yüz çevirdiler. Allah da hiçbir şeye muhtaç olmadığını gösterdi. Allah zengindir, hamde lâyıktır.

7. İnkâr edenler, kesinlikle diriltilmeyeceklerini ileri sürdüler. De ki: Hayır! Rabbime andolsun ki mutlaka diriltileceksiniz, sonra yaptıklarınız size haber verilecektir. Bu, Allah'a göre kolaydır.

8. Onun için Allah'a, Peygamberine ve indirdiğimiz o nûra (Kur'an'a) inanın. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

9. Mahşer vaktinde sizi toplayacağı gün, işte o zarar günüdür. (Ancak) kim Allah'a inanır ve yararlı iş yaparsa, Allah onun kötülüklerini örter, onu (ve benzerlerini), içinde ebedî kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş budur.

10. İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar cehennem ehlidirler. Orada ebedî kalacaklardır. Ne kötü gidilecek yerdir orası!

11. Allah'ın izni olmaksızın hiçbir musibet isabet etmez. Kim Allah'a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.

12. Allah'a itaat edin, Peygamber'e de itaat edin. Yüz çevirirseniz bilin ki, elçimize düşen apaçık bir duyurmadır.

13. Allah; O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Müminler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.

14. Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, kusurlarını örterseniz, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

15. Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır: Büyük mükâfat ise Allah'ın yanındadır.

16. O halde gücünüz yettiğince Allah'a isyandan kaçının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

17. Eğer Allah'a (rızası uğruna) ödünç verirseniz, Allah onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar. Allah çok mükâfat verendir, ceza vermekte acele etmeyendir.

18. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. Üstündür, hikmet sahibidir. 


Elmalılı Hamdi Yazır mealidir.



 

7 Ekim 2015 Çarşamba

Ahmed Şahin - Maneviyat önderlerinden ibretlik örnekler

Ahmed Şahin - Maneviyat önderlerinden ibretlik örnekler


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK

 

Maneviyat önderlerinden ibretlik örnekler


1- Bağdat'ın maneviyat önderlerinden Seyyid Ahmed Rufai Hazretleri (1181), öğrencilerine verdiği bir tasavvuf dersinde der ki:

-İçinizde kim bir ayıbımı görürse hemen söylesin ki o ayıbımı vakit geçirmeden düzelteyim, tekrar etmeyeyim!

Kimseden bir ses çıkmaz. Çünkü kimse O'nda bir ayıp görmemektedir. Ancak bir talebesi parmağını kaldırır:

-Efendim der, sizde benim gördüğüm büyük bir ayıp var.

-Söyle bakayım evladım o ayıbımı da hemen düzelteyim!

Gözleri yaşararak konuşan talebe, hocasının ayıbını şöyle ifade eder:

-Sizin en büyük ayıbınız, bizim gibi günahkâr kimseleri kendinize talebe olarak kabul etmenizdir!

Bu söz üzerine derin bir sessizlik olur. Neden sonra Rufai Hazretleri'nden şu değerlendirme duyulur:

-Kendisini günahkâr bilme olgunluğuna erişen bu talebemi yerime halife tayin ediyorum. Bundan sonra ben olmadığım zamanlarda sohbeti o yapacaktır sizinle! Çünkü der, ben de kedini günahkâr görenlerden biriyim.

Demek samimi şekilde kendini günahkâr bilen insan, sonunda hocasının halifeliğine layık görülecek hale bile gelebilir. Yeter ki bu tevazu duygusunda samimi olsun, kendini hep böyle kusurlu bilsin, benlik iddiasına hiç kapılmasın! Bu tarihî olay bizlere de bir şeyler söylemiş oluyor mu? Bizler kendimizi ne durumda görüyoruz bir düşünsek mi acaba?

2- Horasan'ın maneviyat büyüklerinden Abdullah bin Mübarek (182) de Merv'de çevresine toplanan gençlere verdiği dersleriyle örnek bir nesil yetiştirmeyi hedefliyordu. Ancak içlerinde biri vardı ki, kaba saba hareketleri ve yersiz sorularıyla hem kendini hem de çevresini rahatsız ediyordu. Bir ara bu kimsenin Merv'den başka bir şehre göçtüğünü söylediler. Buna herkes sevinirken Abdullah bin Mübarek'in üzüldüğü görüldü. ‘Kötü huylu biri iyi ki gitti içimizden, neden üzülüyorsunuz?' dediler. Cevabı hemen herkesi düşündürdü:

-Ben dedi, kötü huylu birinin içimizden gidişine üzülmüyorum, kötü huyuyla gönderişimize üzülüyorum! İçimize girmiş birini bizler kötü huyundan kurtarmış olarak göndermeliydik. Bize bu kadar yakın olmanın bir faydasını görmeliydi, kötü huyundan kurtarmış olmalıydık. Aslında bu bizim kusurumuzdur. Ben bu kusurumuz için üzülüyorum. Hizmetimizi tam yapamadığımızın ifadesidir, gelen insanı kusurlarıyla göndermek diye düşünüyorum!

Bu sorumluluğu, çevresine faydalı olmak isteyen herkes duymalı değil mi?

3- Birçok sahabe ile görüşmüş olan Basra'nın maneviyat büyüğü Hasan Basri Hazretleri'ne bir ara 90'lık bir ihtiyar gelir, nefes nefese:

-Ben tövbe ederek istikametimi düzeltmek için geldim, bana yol göster, der. Hasan Basri Hazretleri de latife ile karışık bir gerçeği hatırlatmak isteyerek 90'lık ihtiyara;

-Baba biraz geç kalmışa benziyorsun, der. İhtiyarın cevabı ise daha manidar olur:

-Henüz güneş batıdan doğmadı, tövbe kapısı da kapanmadı diye ümidimi kesmeden geldim, yanlış mı yaptım yoksa ümidimi kesmemekle?

Heyecanlanan Hasan Hazretleri hemen düzeltir sözünü:

-Hayır, hayır der, ümidinizi kesmemekle yanlış yapmadınız. Gerçekten de henüz güneş batıdan doğmadı, tövbe kapısı da kapanmadı. Buyurun birlikte tövbe istiğfar edelim, belki sizin kesilmeyen ümidiniz hürmetine bizim tövbemiz de kabul olur, diyerek birlikte oturup tövbe, istiğfar ederler.

Demek ki, hangi yaşta ve hangi halde olursa olsun tövbeden asla ümit kesilmemeli, bulunan her fırsatta tövbe, istiğfara yönelmelidir. Çünkü güneş henüz batıdan doğmamış, tövbe kapısı da kapanmamıştır.

4- Bağdat'ın tasavvuf büyüklerinden olan Maruf-u Kerhi, (220) yol kenarında oturmuş elindeki ekmeği yerken karşısına dikilip bakmaya başlayan aç köpeği görünce, tek başına yemekten utanır, bir kendi ısırır, bir de gözünü elindekine dikmiş bekleyen aç köpeğe uzatır, ekmeği birlikte yemeye başlarlar. Bu sırada karşıdan yaklaşan biri,

-Utanmıyor musun elindeki ekmeği köpekle birlikte yemeye, der. Maruf:

-Utanmaz olur muyum der, utandığımdan dolayı tek başıma yiyemedim de onunla birlikte yemeye başladım.

Maruf şöyle sorar:

-Sen olsan utanmaz mıydın aç kalan bir köpek karşısında iştiha ile ekmek yemekten?

Verecek cevap bulamayan adam biraz düşündükten sonra: İşte der, şimdi utanmaya başladım!

Evet, düşünen insan doğruyu bulur, düşünmeyen insan eğride kalır!

Ne dersiniz, biz de düşünüyor muyuz bu misallerden sonra?
 
 
 
 

6 Ekim 2015 Salı

Ahmed Şahin - Sakın birine gelecek belanın bahanesi siz olmayasınız?

Ahmed Şahin - Sakın birine gelecek belanın bahanesi siz olmayasınız?


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK

 

Sakın birine gelecek belanın bahanesi siz olmayasınız?


Sultan 3. Selim devrinin büyük alimi Mütercim Asım Efendi'nin tarihi bir uyarısını hep birlikte bir daha okumakta fayda vardır diye düşünüyorum, böyle tartışmalı, sataşmalı devrelerde.

Çünkü birileri bir bela ve musibete müstahak hale gelmişse, sataşacak birine ihtiyacı vardır ki, müstahak olduğu bela gelip kendisini onun bahanesiyle terbiye etsin. Ama kim bahane olacak, bu müstahak adama layık olduğu bela gelip de onu terbiye etmesi için?

Dikkat edin, haberiniz olmadan siz sebep olabilirsiniz. Sizi suçlayıp sataşmalar da bundan dolayı olabilir.

Öyle ise tahrikli sataşmalara maruz kaldığınız yerlerde tutum ve tavrınıza dikkat edin, birileri, müstahak olduğu musibetin gelmesi için sizi bahane ve alet etmesin!

Toplumda tahrik ve gerginliklerin yaygınlaştığı devrelerde hep sabırla, dikkatle muhatap olmayı tercih edin çevrenize karşı.

Bu uzunca girişi, beladan kurtaran bir bahane olayına dikkatinizi çekmek için yapmış bulunmaktayım. Toplumda artan gerginlikler, beklenmedik anda meydana gelen ani hiddet ve şiddetler, bu tarihi tedbir ve temkin olayını hatırlamamızı gerektiriyor!

Kâmus mütercimi Asım Efendi, kendisini tahrik eden bir bela ve musibetin önünden ne türlü bir değerlendirme ile kurtulduğunu bakın nasıl anlatıyor bizlere:

- Tahsil devremde medreseme yakın fırından ekmek alırdım. Bir sabah yine ekmek almak için gittiğim fırında tezgâhtaki adamın haksızlığına maruz kaldım. Adam herkese sırası gelince istediği ekmeği veriyor, bana sıra geldiği halde görmezlikten gelerek tanıdığı ötekilere yöneliyor, beni sanki tahrik ediyordu. İkaz edip sıra bendedir falan dediysem de duymazlıktan gelerek hep yanımdaki tanıdıklarına yöneliyordu. Bu sırada öfkem kabarıyor, adamı yakasından tutup yana savurmayı bile içimden geçiriyordum.

İşte bu anda düşündüm ki:

- Bu adam bir belaya müstahak hale gelmişse, neden müstahak olduğu belayı benim elimle bulsun. Ben de onun hak ettiği belanın sebebi olayım, bahanesi durumuna gireyim? Sabredeyim, mutlaka bu haksızlığın içinde bir hikmet vardır, sabır imtihanına tabi tutuluyor olabilirim, diyerek geriye çekilip sakince beklemeyi tercih ettim. En nihayet herkes ekmeğini alıp gittikten sonra bana da yönelerek ekmeğimi vermek zorunda kaldı. Geç de olsa ekmeğimi alıp medreseme döndüm.

Bir zaman sonra bu adamın bana kastı neydi acaba diye merak ederek yine fırına ekmek almaya gittiğimde baktım o adam yok. Sordum. Dediler ki, o gün senden sonra kavga ettiği bir adamdan aldığı ağır yumruk darbeleriyle yaralandı, perişan halde yatağında yatıyor şimdi!

Anladım ki o böyle bir musibete müstahak olmuş, başına böyle bir bela gelecekmiş, beni de gelecek olan musibetin müsebbibi yapacakmış.

Gösterdiğim sabır sayesinde onun başına gelecek musibetin müsebbibi ben olmaktan kurtulmuşum. Bir sabırsız adam sebep olmuş müstahak olduğu musibetin kendisine gelmesine.

Asım Efendi der ki:

- Böyle haksızlığa maruz kaldığınız yerlerde haklılığınızı düşünerek sakın öfkeye kapılarak tepkinizin dozunu yükseltip de kendinizi muhatabın müstahak olduğu musibetin müsebbibi, sorumlusu durumuna sokmayın! Bu adam bir musibete müstahak ise benden bulmasın, diyerek sabır gösterin, geriye çekilin, ilginiz olmayan bir musibetin müsebbibi, sorumlusu haline getirmeyin kendinizi. Sabrınız sayesinde size yönelen belanın önünden sapma basireti gösterip imtihanı kazanmış olun böylece!

Mütercim Asım Efendi'nin bu yorumlarını, toplumda tartışıp sataşmanın çoğaldığı günümüzde hatırlamakta büyük faydalar vardır. Sokakta, işyerinde, trafikte ve hayatın her safhasında, haksız suçlama ve sataşmalara maruz kaldığınız yerlerde, birileri müstahak olduğu musibetin müsebbibi gibi göstermesin sizi. Kendinize tembihiniz hep aynı olsun: “Ben birine gelecek olan bela ve musibetin müsebbibi gösterilmeyi istemiyorum.” diyerek, çekilin sizi alet edecek olan tahrik ve tartışma ortamından.

Şayet Kâmus mütercimi Asım Efendi gibi, birinin müstahak olduğu belanın bahanesi durumuna düşmekten kendinizi korumak istiyorsanız tabii.
 
 
 
 

5 Ekim 2015 Pazartesi

Belalara karşı şikâyete hakkımız yok!

Belalara karşı şikâyete hakkımız yok!

 
Hüseyin Gültekin - [İslami Hayat]

h.gultekin@meydangazetesi.com.tr
02 Ekim 2015, 01:50


İnsanın başına bir hastalık veya musibet geldiği zaman hemen şikâyet etmeye, dışarıda suçlu aramaya başlar. Oysa Kur’an’ın ve hadislerin verdiği ölçülere göre insanın, başına gelenlerden dolayı şikâyet etmeye üç sebepten dolayı hakkı yoktur.

Birincisi: Cenab-ı Hak, insana vücudunu, adeta bir elbise gibi giydirmiştir. Ruhumuza giydirdiği bu elbisede sanatını bizlere göstermektedir. İnsanı sanki bir model gibi yapmış ve üzerindeki vücut elbisesini kesip-biçerek muhtelif isimlerinin güzelliklerini onun üzerinde gösterir. Mesela Cenab-ı Hakk’ın ‘Şafi’ ismi, o elbise üzerinde hastalık olarak tecelli ederken ‘Rezzak’ ismi aç olmayı gerektiriyor. Madem vücut, Cenab-ı Hakk’ın bize giydirdiği bir elbisedir öyleyse O, bu elbisede dilediği gibi tasarrufta bulunabilir. Bu sebeple insanın başına gelen belalardan şikâyet etmeye hakkı yoktur.

İkincisi: Hayat, hastalık ve musibetlerle saflaşır, kuvvetlenir, gelişir ve mükemmeliyete ulaşır. Tekdüze, her anı aynı geçen, hiçbir sıkıntının olmadığı bir hayat insanı olgunlaştırmak şöyle dursun onu miskinleştirir. Bu sebeple, başa gelenlerden değil şikâyet etmek belki onlardan dolayı şükretmek gerekir.

Üçüncüsü: Yaşadığımız dünya bir imtihan ve hizmet dünyasıdır; zevk ve mükâfat yeri değildir. Hastalık ve musibetler ise insanın hizmet etmesi ve Allah’a karşı daha iyi bir kullukta bulunması için insana kuvvet vermektedir. Tabii ki bu musibetlerin dinimize zarar vermemesi ve sabretmemiz şartıyla. Başa gelenler, sabreden bir müminin her bir saati bir gün ibadet hükmüne getiriyorsa bu beladan değil şikâyet etmek belki ondan dolayı şükretmek gerekir.

‘Hizmet eden olmak isterim’


Efendimiz ve ashabı, bir sefer dönüşünde mola vermişler, yemek için hazırlık yapmakla meşguldürler. Ashab, hazırlayacakları yemeği kendi aralarında konuşmaya başlar Biri, ben koyunu getireyim, öteki ben keseyim, bir başkası ben de diğer hazırlıkları yapayım, derken Allah Resulü oturduğu yerden kalkar ve “Ben de odun toplayıp ateşi yakayım” buyurur.

Bunun üzerine sahabe: “Ya Resulallah! Siz istirahat edin, biz hepsini yaparız” deyince Allah Resulü şöyle buyurur: “Bilirim ki siz hepsini yaparsınız ancak ben de hizmet edenler arasında yerimi almayı tercih ederim.”

Cuma günü boy abdesti almak şart mı?


Buhari’de geçen bir hadis-i şerifte Efendimiz (sav): “Cuma günü gusletmek vaciptir” buyurmaktadır. Efendimizin bu sözünü, din âlimlerimizin açıklaması olmaksızın ele almak bazı yanlış anlamalara sebebiyet verebilir.

Zira burada geçen ‘vacip’ ifadesi, fıkıh tabiri ile ‘yapılması mutlaka emredilen ve yapmayanların günahkâr olacakları amel’ anlamına gelmez. Burada geçen vacip kelimesi, iyi amellere kuvvetli teşvik etme amacı taşır. Bu ince ayrıntıya dikkat çeken âlimler, cuma günü gusül abdesti almanın müekked sünnet olduğunu ve imkânı olanların, bu sünneti yerine getirerek büyük sevaptan mahrum kalmamalarını öğütlemişlerdir.
 
 
 
 

3 Ekim 2015 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - Asr-ı Saadet modeli…

Hekimoğlu İsmail - Asr-ı Saadet modeli…


Hekimoğlu İsmail
AİLE-SAĞLIK

Asr-ı Saadet modeli…


Yardımlaşma ve dayanışma, toplumları yücelten sırlı bir kavramdır; sosyal hayatın güçlenmesi, devam etmesi için yardımlaşmak şarttır; İslamiyet de bunu gerektirir.

Tefekkür edilirse insanlar, hatta hayvanlar bile dayanışmayı sağlamak için topluluklar halinde yaşar. Organlarımızda da mükemmel bir dayanışma vardır. Bir el diğerine yardım eder, bir göz diğer gözün yardımcısıdır. Mide, gıdaları hazmeder, her organın ihtiyacı olan vitamini bilir, organların bütününe dağıtır. Kalp, her hücreye kan gönderirken akciğerler hücrelere temiz hava gönderir.

Topraktaki temel elementler vücudumuzun harcı, mayası olurken en küçük parçamız atom. Atomlardan moleküller, moleküllerden organlar, organlardan insan. Yani atomlar, moleküller, hücreler, uzuvlar, insan ve kâinat, hepsi kendi öz dünyalarında bir hususi nizam içindeyken, tekrar, hepsi bir bütün halinde, toplu bir nizam içinde hareket etmektedir. Anlıyoruz ki atomdan güneş sistemine kadar, yaratılan her şey birbiri ile irtibatlanmış, birbiriyle alışveriş yapması temin edilmiş, külli bir nizam kurulmuş, kâinat bir makine gibi çalışmaktadır. Allah, güneşi, atmosferi, suyu ve toprağı bir şirket haline getirmiş, dördünü birbirine yardımcı etmiş. Böylece sular ve topraklar çatısız fabrikalar gibi çalışıp canlıların ihtiyacını temin etmiş.

Ancak Allah, diğer canlılardan farklı olarak insana üstün kabiliyetler de vermiş. İnsanlar bu üstün kabiliyetleriyle teknolojide, sanatta ilerlemiş, kabiliyetleriyle büyük işlere girişmiş. Nihayetinde insanın insana ihtiyacı var; bu ihtiyacı temin eden de yardımlaşmadır. Çünkü bir insan her şeyi bilse de her şeyi yapamaz, zamanı yetmez.

Çocukluk hatıralarımdan biridir; köyümüzde halkın geliri çok azdı. Köylünün kimisi zengin, kimisi fakirdi. Fakir çocuklar biliniyordu. Zengin çocukları birer torba aldılar. Fazla elbiselerini ve onlara yetecek kadar ekmek toplayıp ihtiyacı olan diğer çocuklara dağıttılar. Bu hali gören köylüler çocuklardan örnek alıp onlar da yardımlaşmaya katıldılar. Bu sayede köyde dilenci de fakir de kalmadı. Öyle oldu ki patates ekenler, fasulye ekenler hastalara, fakirlere çuval çuval erzak, testilerle süt gönderdi. Dua edenlerin sayısı arttı.

Birkaç çocuğun gayreti köyün yüzünü güldürmüştü. Köyün imamıyla muhtarı bu işe girişti. Aynı model diğer köylere de taşındı. Artık biri sırtında bir çuval taşıyorsa o adam mutlaka birine yardım için yürüyordu. Sonra köylülerden biri, “Fakire yiyecek vermektense onu da üretime katalım.” deyince muhtar, ekilmeyen arazileri köylülere tavsiye etti. Aralarındaki yardımlaşmayla, bir zamanların köylüleri fakirlikten kurtulup iyi günlere ulaştı. İşte sahabe modeli budur.

Dikkat ederseniz Asr-ı Saadet'te fakir Müslüman yok; çünkü yardıma ihtiyacı olana yardım edilmiş; Medine'ye göçen Müslümanları sahabe kardeş kabul etmiş, evlerini, yiyeceklerini paylaşmış.

İslâmiyet sosyal hayattaki farklılıkları inkâr etmez ama güçlü olanın zayıf olanı desteklemesini emreder. Güçlü olanların yan yana gelip daha büyük hizmetlere koşmalarını emreder. Yardımlaşma fertleri birbirine bağlar. Bir millet bir vücut gibi olur, kuvvet bulur; her türlü felakete ve düşmana karşı dayanır.

İslâmiyet, bize Allah'ın en büyük yardımı ve ihsanıdır; bunun için her Müslüman gücü nispetinde âcize, zayıfa, fakire, güçsüze, sakata maddeten, manen ve hizmet ederek yardım etmekle mükelleftir.

İslam'da yardımlaşma esastır.
 
 
 
 

2 Ekim 2015 Cuma

Kardeşliğinizi şüpheye kurban etmeyin

Kardeşliğinizi şüpheye kurban etmeyin

 
Cemil Tokpınar

c.tokpinar@meydangazetesi.com.tr
02 Ekim 2015, 01:43


Rabbimiz, “Müminler ancak kardeştirler” hükmünün yer aldığı Hucurat Suresi’nde, ‘suizan, kusur araştırma ve gıybeti’ yasaklayan ayette şöyle buyurur:

“Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah'ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah Tevvab’dır, tövbeleri çok kabul eder, Rahîm’dir, merhamet ve ihsanı boldur.” (Hucurat: 12)

Zamanla gıybete dönüşür


Zan, ihtimal ve tahmin üzere hüküm vermektir. Bunun için zanna dayalı hüküm ve bilgiler de zannîdir, doğruluğu şüphelidir, kesin değildir. Eğer zannın sebebi, kişinin kendi nefsi ise hata ve vebalin boyutu daha artmaktadır. Uhrevî sorumluluktan kurtulmak için çok zandan veya zannın çoğundan kaçınmak gerekir.

Zannın çoğunun günah olması, bazı zanların zararsız olduğunu gösterir. Sözgelişi, Allah’a ve müminlere hüsnü-zanda bulunmak vaciptir. Ayette yasaklanan zan, mümine karşı sui zan beslemektir ki, bu haramdır. Peygamber Efendimiz (a.s.m.), bir hadislerinde şöyle buyurur: “Zandan sakının. Çünkü zan, sözlerin en yalan olanıdır.” (Buharî, Vasâyâ: 8)

Bütün zanlar ve tahminler değil; ama kimi zanlar, gıybet hâlini alır. İmam Gazalî, bunu ‘kalp ile gıybet’ şeklinde tanımlamış; ‘bir kimsenin ayıbını insanın kendi kendine söylemesini’ bile reddetmiş; kalp ile gıybeti, ‘gözü ile kötü bir şeyi görmeden, kulağı ile duymadan, bir kimseye suizanda bulunmak’ şeklinde tarif etmiştir. (Kimya-yı Saadet, s.388)

Suizandan kaçınmak gerek


Mümin bir kimse hakkında suizanda bulunmaktan şiddetle kaçınmak gerekir. Eğer aklımıza takılan bir şüphe, bir soru işareti varsa, ya iyiye yormalı veya kişinin kendisine sormalıyız.

Tabii, davranışlarımızın suizanna uğramaması için gayret etmek ve uygunsa açıklama yapmak gerekir.

Konuyla ilgili yaşadığı bir olayı Peygamber Efendimizin (a.s.m.) eşi Hz. Safiyye şöyle anlatır:

“Hz. Peygamber (a.s.m.) Ramazan ayında itikâfta iken akşam vakti yanına uğradım. Bir müddet konuştuk. Sonra geri dönmek üzere kalktım. Uğurlamak üzere de O kalktı. Kapıya kadar gelmişti ki Ensar’dan iki kişi oradan geçiyordu. Hz. Peygamber’i görünce hızlandılar. Rasulullah (a.s.m.) onlara ‘Biraz bekleyin, yanımdaki eşim Safiyye’dir’ dedi. Onlar ‘Sübhanallah’ dediler. ‘Bu da ne demek ey Allah’ın Resulu? (Sana suizanda mı bulunacağız?)’ Hz. Peygamber şöyle dedi: ‘Şeytan, damarlardaki kan gibi insanda dolaşır. Ben, onun kalplerinize bir kötülük atmasından korkarım.’” (Ebu Davud, Sünnet: 18)

Bu hadisten anlıyoruz ki, suizanna sebep olacak şeylerden kaçınmak, gerektiği yerde de açıklama yapmak gerekir.

Neler sebep olur?


Bir mümine beslenen kıskançlık, kin, düşmanlık, tarafgirlik, rekabet duygusu suizanna sebep olabilir. Bu kötü duyguların hepsi de yasaklanmıştır. Çünkü "Mümin, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla, ıslahına çalışır." (B. Said Nursî, Mektubat, 22. Mektup)

 Suizan etmenin sebeplerinden birisi de, insanın kendisini beğenmesi, başka kimseleri kendinden aşağı görmesidir. Oysa insan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Çünkü herkesi kendisinden üstün gören bir kimse müminlere suizan etmez, sürekli hüsnüzanda bulunur.

En yalan söz


Efendimizin (a.s.m.) şu hadisi şerifi hepimize bu konuda yol gösterici mahiyettedir:

“Zandan sakının, zira zan, sözlerin en yalanıdır. Ey Müslümanlar! Birbirinizin kusurunu araştırmayın, haber koklamayın, haksız yere rekabet etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin tutmayın, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun. Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkir etmez. Kişiye şer olarak Müslüman kardeşini küçük görmesi yeterlidir. Her Müslümanın diğer Müslüman’a malı, kanı ve ırzı haramdır. Allah sizin suretlerinize ve kalıplarınıza bakmaz fakat kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Buharî, Vasâyâ:8)
 
 
 
 

1 Ekim 2015 Perşembe

İnfitar suresi (1-19)

İnfitar suresi (1-19)





82. sure - el-İNFİTÂR SURESİ 

Nâziât sûresinden sonra Mekke'de inmiştir. 19 (ondokuz) âyettir. Manası "yarılmaktır"tır. Göğün yarılmasından söz ederek başladığı için bu adı almıştır. Konusu ahiret âlemidir.

***

Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla.


1. Gökyüzü yarıldığı zaman,

2. Yıldızlar döküldüğü zaman,

3. Denizler birbirine katıldığı zaman,

4. Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman,

5. İnsanoğlu (yapıp) gönderdiklerini ve (yapamayıp) geride bıraktıklarını bir bir anlar.

6. Ey insan! İhsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?

7. O Allah ki seni yarattı, seni düzgün ve dengeli kılıp,ölçülü bir biçim verdi.

8. Seni istediği her hangi bir şekilde parçalardan oluşturdu.

9. Hayır! Siz yine de dini yalanlıyorsunuz.

10. Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler var,

11. Değerli yazıcılar var,

12. Onlar, yapmakta olduklarınızı bilirler.

13. İyiler muhakkak cennettedirler,

14. Kötüler de cehennemdedirler.

15. Ceza gününde oraya girerler.

16. Onlar (kâfirler) oradan bir daha da ayrılmazlar.

17. Ceza günü nedir bilir misin?

18. Evet, bilir misin? Nedir acaba o ceza günü?

19. O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Allah'a kalmıştır. 


***

Elmalılı Hamdi Yazır mealidir.

inşallah birkaç kez DÜŞÜNEREK okuyalım mı bu ayetleri?




30 Eylül 2015 Çarşamba

Ahmed Şahin - Kurbanı gününde kesmeyen, resimli tişörtle namaz kılan...

Ahmed Şahin - Kurbanı gününde kesmeyen, resimli tişörtle namaz kılan...


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK

 

Kurbanı gününde kesmeyen, resimli tişörtle namaz kılan...


Önce en yakın sorudan başlayalım izin verirseniz.

Soru: Bayramda kurban kesmeye niyetli iken maruz kaldığımız ani hastalık sıkıntılarından dolayı kurbanı düşünmeye fırsat bulamadık. Hesapta olmayan bu ani meşguliyetlerimizi bitirdikten sonra nefes alıp kurbanımızı hatırlar hale geldik, sıra kurbanımıza geldi diye düşündüğümüz gün ise baktık ki, kurbanın kesim günü olan üç bayram günü bitmiş, biz kesim gününden sonraya kalmışız. Bunu, bizi istila ve işgal eden hastane giriş çıkışlarından sonra anladık. Şimdi kendimizi kurban borçlusu gibi görmekteyiz. Bayramın üç günü içinde kesilemeyen kurbanların sorumluluğundan kurtulma çaresi yok mu? Bu ihmalimizin bayramdan sonra telafisi mümkün olmaz mı? Olursa nasıl olur?

Cevap: Kurbanını bayramın üç günü içinde kesemeyen zengin kimse, bayramdan sonraki günlerde varsa kurbanın kendisini, yoksa kurbanın tutarı olan parayı yoksullara sadaka olarak dağıtır, vacib olan kurbanı ihmalinden dolayı da tövbe istiğfar ederek sorumluluğunu telafiye çalışır.

Eğer kurbanını gününde kesemeyen bu kimse, kurban kendisine vacip olmadığı halde nafile olarak kurban kesmeyi düşünen biri ise nafile kurban mecburi olmadığından bir şey ödemesi de söz konusu olmaz. Vacip bir kurbanı ihmal eden gibi sorumlu saymaz kendini. Eğer kurbanı satın almış olsaydı, kurbanı kendisine vacip hale getirmiş olurdu. Mevcut kurbanı onun da yoksula vermesi gerekirdi.

Soru: Çocuklarımıza bayramlık olarak aldığımız tişörtlerin üzerinde insan veya hayvan resimleri de görünmektedir. Bu gibi resimli giysilerle camide namaz kılarken arkadaki kimse rahatsız oluyor, böyle resimli giysilerle namaz kılmak caiz olmaz, diye ikaz da ediyorlar gençleri. İnsan veya hayvan resimli tişörtlerle kılınan namazlara siz nasıl bakıyorsunuz? Gerçekten de caiz olmaz mı?

Cevap: Canlıya ait boy resimlerinin göründüğü tişörtlerle kılınan namaza ‘caiz olmaz' demek, çok ağır bir uyarı olur gibi geliyor bana. Canlılara ait boy resimlerle süslenmiş giysileri tercih etmek, namazı mekruh hale getirmek olur, diyerek yumuşak uyarıda bulunmak gerekirdi, diye düşünüyorum. Çünkü canlıya ait boy resimlerinin kıble cihetinde asılı bulunduğu odada namaz kılmanın mekruh olacağı konusunda fıkıh kitaplarımızda kesin uyarılar vardır.

Duvarda asılı bulunan boy resimleri önde değil de yan taraflarda bulunursa mekruhluk azalır, arkada bulunursa daha da azalır, tenzihi mekruh haline iner.

Bakınca pek görünmeyen yarım ve küçük resimler ise vesikalık resimler gibi caiz görülebilir.

Resimli giysilerin üzerine ceket gibi resimsiz bir şey giyip resimleri örterek görünmez hale getirerek ibadet emekte ise isabet vardır, mahzur söz konusu olmaz.

Soru: Farz namazların üçüncü ve dördüncü rekatında sadece Fatiha okumakla yetiniyoruz, zammı sure okumuyoruz. Şayet unutur da baştaki iki rekat gibi Fatiha'dan sonra ayet veya zammı sure okursak rukua eğilme farzını tehir ettiğimiz için sehiv secdesi gerekmez mi? Yoksa buna rağmen hiçbir şey lazım gelmez mi? Bunun için mi burada yanlışlıkla da olsa zammı sure okuyanlar sehiv secdesi yapmıyorlar?

Cevap: Peygamberimiz, farz namazların 3. ve 4. rekatında sadece Fatiha okumakla yetinmiş, zammı sure okumamıştır. Bu sebeple Fatiha okumak sünnet olmuştur. Zammı sure okumak söz konusu olmamıştır. Okunursa kıyam hali kıraat mahalli olduğundan dolayı okunan bu zammı sure sehiv secdesi gerektirmez, denmiştir.
 
 
 
 

29 Eylül 2015 Salı

Ahmed Şahin - Kimse kendini garantide görmesin, ümidini de kesmesin!

Ahmed Şahin - Kimse kendini garantide görmesin, ümidini de kesmesin!


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK

 

Kimse kendini garantide görmesin, ümidini de kesmesin!


“Benim günahım öyle affedilecek gibi değildir.” diyerek ümitsizlik içinde inleyen okuyucuma diyorum ki: Kimse şu anki yanlışına bakıp da ümidini kesmesin, ama kimse de şu andaki iyiliğine bakıp da kendini garantide görmesin.

Hemen herkes sonunu düşünsün, sonunu! Tıpkı vahiy kâtibi Abdullah bin Saad'ın yaşadığı müthiş iniş çıkışlardan sonra hayatına koyduğu son noktada olduğu gibi.

Hemen herkese mesaj veren vahiy kâtibinin müthiş çıkış ve düşüşlerden sonra hayatına koyduğu son noktayı birlikte bir daha ibretle okuyalım isterseniz.

Abdullah bin Saad, Mekke'de müşriklerden biri iken yaptığı vicdan muhasebesi sonunda İslam'a girme kararı almış, hatta bu uğurda hicreti bile göze alarak Medine'ye de göçüp çok iyi bildiği Arapçasıyla da vahiy kâtipleri arasına girme saadetine bile erişmişti. Sakın, ‘ne mutlu, ne bahtiyar adam!' diye hemen peşin hüküm vermeyin. Siz, işin sonuna bakın, sonuna!

Diyeceksiniz ki, ‘Vahiy kâtibi olmuş, bu işin önü sonu olur mu?' Elbette olur. İmtihan dünyasıdır bu. Bakalım vahiy kâtibi zat, nerelere kadar yükseliyor, tekrar nerelere kadar alçalıyor ve nihayet son nefesini de nerede veriyor, son noktayı nerede koyuyor? Mühim olan sonu, son noktayı nerede nasıl koyduğu!

‘Hayırla uğraşanların çok muzır manileri olur.' deniyor. Vahiy kâtipliğine kadar yükselmiş kimsenin de çok muzır manileri olacaktır elbette. Başta şeytanı ve nefsi onunla daha çok uğraşacaktır. Nitekim uğraşmış da. En sonunda Medine'de Müslümanların kendisinin kıymetini bilmedikleri yolunda vesveseye kapılan Abdullah, ne yapar biliyor musunuz?

-Vahiy kâtipliğini bir yana bırakır, geldiği Mekke'ye gerisin geriye döner. Tekrar müşrik dostlarının arasına karışıp onlarla birlikte Rasûlullah'ın (sas) aleyhine faaliyete geçer. Bakın neler söyler:

-Ben gelen vahyi yazarken kendimden de sözler yazardım. Esasen bana da vahiy geliyor, ben de benzeri sözleri söylüyor, yazıyordum Kur'an ayetleri diye!

Efendimiz (sas), Mekke'nin fethinde, ‘Kâbe'nin örtüsü altına sığınsa bile vahye şüphe düşüren Abdullah bin Saad'ın cezalandırılmasını' emretti.

Bu emirden sonra aklı başına gelen Abdullah, yaptığının ne büyük bir yanlış olduğunun farkına varıp düşünmeye başladı. Ama iş işten geçmiş, katli için emir çıkmıştı.

Abdullah vahiy kâtipliği yaptığı sıralarda yakından tanıdığı Rasûlullah'ın (sas) merhamet ve şefkatini biliyordu. Küfre girmiş olmasına rağmen ümidini kesmemişti. Süt kardeşi olan Hazreti Osman'a müracaatla, süt kardeşliğinin hakkı için kendisine sahip çıkıp Rasûlullah'ın huzuruna çıkarmasını rica etti. Hz. Osman bütün riski üzerine alarak Abdullah'ı, Efendimiz (sas)'in huzuruna çıkardı. Pişmanlığını anlatan Abdullah, bağışlanmasını istedi.

Önce müşrik iken mü'min olan, vahiy kâtipliğine kadar da yükselen, ondan sonra da tekrar irtidad edip bir sürü yalanlar uydurarak vahye şüphe düşürmeye yönelen, şimdi de yeniden tövbe edip bağışlanmasını dileyen Abdullah'ı dinleyen Efendimiz (sas) Hazretleri, bir müddet sessiz kaldı, sonra Abdullah'ın samimiyetinin derinliğine bakarak affetti.

Tıpkı Hamza'nın katili Vahşi'yi, Ebu Cehil'in oğlu İkrime'yi de affettiği gibi. Sonra ne mi oldu?

Baştan dedik ya, ‘kimse hatasının büyüklüğüne bakıp da ümidini kesmesin, artık benden adam olmaz demesin' diye.

Bundan sonra İslâm için yapılan bütün savaşlarda hem de en önlerde savaşan Abdullah, ne diyordu bakın:

-Benim günahım çok büyük, öyle ise hizmetim de öyle büyük olmalıdır, diyor, dilinden düşürmediği duasında ise hep şöyle yalvarıyordu:

-Rabb'im! Beni namaz dışında iken huzuruna çağırma, hem de vakitlerin en eşrefi olan sabah namazında iken gönder meleğini, secdede iken alsın benden emanetini?

Böylesine büyük hatadan sonra kabul oldu mu dersiniz bu duası?

Dedik ya, ‘Kimse günahının büyüklüğüne bakmasın, dönüşündeki samimiyetine nazar etsin' diye. Bakın nasıl oldu Abdullah'ın sonu...

Müslümanlar arasında çıkan fitnelerden hiçbir tarafa karışmadan Mısır'ın Askalan şehrinde inzivaya çekilerek kendini ibadete veren Abdullah, bir sabah namazının sonunda tahiyyata oturdu, salavatları okudu, hatta sağına da selam verdi, soluna selam vereceği sırada bir deprem hissetti bedeninde. Hemen Allahü Ekber! diyerek tekrar secdeye gitti. Gidiş o gidiş oldu. Son sözü tekbir, son hareketi de alnını yere koyduğu secdesi oldu. Aynen dualarında dilediği gibi... (H. 36)

Demek ki insan ne kadar hata yapsa da dönüş yolu hep açıktır. Yeter ki halis bir iltica, samimi bir dönüş isteği olsun. Rabb'imiz samimi şekilde dönüş yapanları affediyor. İşte böyle çeşitli iniş çıkışlardan sonra Abdullah'ın dönüşü, son noktayı da secdede koyuşu gibi.
 
 
 
 

28 Eylül 2015 Pazartesi

O’nun keremi İnanmayanlara da

O’nun keremi İnanmayanlara da

 
Hüseyin Gültekin - [İslami Hayat]

h.gultekin@meydangazetesi.com.tr
25 Eylül 2015, 01:41

Allah’ın kerem ve merhameti, suçlu-suçsuz herkese ihsanda bulunmayı gerektirir. Dolayısıyla bu dünyada, Allah’a inanmayan veya O’nun emirlerine karşı gelen insanlar bile kereminden istifade eder. Ancak Rabbimizin bir de İzzet ve Celâl sıfatları vardır ki, bunlar da O’nun emirlerine karşı edepsizlik edenlerin cezalandırılmasını gerektirir. Oysa baktığımızda birçok suçlunun cezasız kaldığını veya suçunun cezasını tam olarak çekmeden kurtulduğunu görürüz. Demek ki İzzet ve Celâl sahibi Rabbimiz, onların cezasını, ahiret âlemine bırakıyor. En büyük mahkemede yargılanmak üzere cezalarını erteliyor.

Eğer suçlular cezalarını tam olarak görmezlerse bu durum hem O’nun İzzet ve Celâl’ine yakışmaz hem de mazlum olanlara gösterdiği merhamete uygun düşmez. Bu bakımdan Cenab-ı Hakk’ın hem Rahmaniyeti ve Rahimiyeti hem de İzzet ve Celâl’i, ahiret âleminin kurulmasını ve herkesin hakkının tam olarak verilmesini gerektirir.

Kurban kesmede maksat ne olmalı?


Cenab-ı Hak, Yüce Kitabında şöyle buyurmuştur: “Unutmayın ki (kurbanlarınızın) ne etleri ne de kanları asla Allah’a ulaşacak değildir.  Lâkin O’na ulaşan tek şey, kalplerinizde beslediğiniz takvadır, Allah saygısıdır.” (Hac, 22/37) Ayette de belirtildiği gibi kesilen kurbanlarda hedef; ihlas, takva ve Allah’a yaklaşmak olmalıdır. Bu maksat ve gaye olmadıktan sonra kesilip dağıtılan etlerin, kanların Allah nezdinde bir değeri yoktur. Zira Allah’ın, insanın yaptığı hiçbir ibadete ihtiyacı olmadığı gibi, keseceği kurbana da ihtiyacı yoktur.

O’nun katında makbul olan şey, insanın ihlas ve samimiyetidir. Bunun için bu ibadet görevimizi de ifa ederken Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı hedeflemeli ve kestiğimiz kurbanla, Allah’a karşı yeri geldiğinde en değerli varlıklarımızı da O’nun yolunda feda edebileceğimizi göstermeliyiz.

Anne duası


Genç yaşında manevi yolda büyük dereceler kat eden Bayezid Bestamî Hazretlerine, bu mertebeye nasıl ulaştığı sorulunca o, şöyle cevap verdi: “Annem, yaşlı ve hasta idi. Soğuk bir kış gecesi benden su istedi. Ben hemen uykudan uyanıp anneme su almak için dışarı çıktım. Bakır bir tasla dışarıdan suyu alıp da içeri girdiğimde annemi uyumuş buldum.

Uykusundan uyandırmaya kıyamadım ve başucunda beklemeye başladım. Bir müddet sonra annem uyanıp da benden su isteyince hemen elimdeki buz gibi tası uzattım. Tasla beraber elimin derisinin kavladığını gören annem halime çok üzüldü ve ağlayarak şöyle dua etti:

‘Ya Rab! Sen bu fedakâr oğlumu görüyorsun, ne söyleyeyim Ya Rabbi, ne söyleyeyim, ne söyleyeyim’ diye üç defa seslendikten sonra, ‘Allah’ım onu aziz eyle’ deyip elini yüzüne sürdü. O geceden itibaren bende bazı değişiklikler olduğunu fark etmeye başladım. Cenab-ı Allah, annemin duası hürmetine bu mertebeye beni lâyık gördü.”