26 Nisan 2017 Çarşamba

YETİM KIZ

YETİM KIZ

 Hacı Bilâl, Erzurum’da yılların manifaturacısıdır. Birgün 3 adam gelir mağazasına. Biri eğilip kulağına der ki:


- Hacım. Mahallemizde 2 yetimi evlendiriyoruz. Düğün masrafını, mahalleli yapacak. Kumaşları da, sizden alsak.
- Haftaya kızla birlikte gelin!

Onlar çıkınca oğlu sorar:

- Baba, haftaya gelecek mallar hep ipekli. Kenarda köşede kalmış ve modası geçmiş olanlardan verseydik ya.
- Ah oğlum! Şu anda tüccar olan baban da yetim büyüdü. Annen hâlâ o zamanı hatırlar ve der ki: “A efendi! Gelin olurken alamadığım o al basmalardan şimdi yok mu hiç? Hâlen gözümde tütüyor!”

O ara bir telefon gelir, konuşan oğlunun rengi solar.
- Hayırdır, bir aksilik mi var?
- Baba! Gemi fırtınaya yakalanmış. Malların bazılarını denize bırakmışlar. Yandık!..
 

Babası da şöyle der:
- Böyle olmaması lâzımdı!
Oğlu o malları Trabzon’dan almaya gittiğinde: “Biz bir tehlike atlatmadık.” derler. Oğlu Trabzon’dan telefonla, babasına müjde verir.

Ama babanın verdiği cevap yine şaşırtıcıdır:
 

- Biliyordum. Biliyordum.
- İyi ama baba, nerden biliyordun?
- Oğlum, ben şimdiye kadar her sene zekâtımı verdim. Yüce Allah; “Zekâtı verilen malı, ben muhafaza ederim!” buyurmuyor mu?

İki gün sonra evlenecek yetim kız gelince;

“Kızım hangi kumaşları beğenirsen oradan al!” diyen Hacı Bilâl, parasını almayarak, yetimi ve yakınlarını sevindirir...
 





25 Nisan 2017 Salı

OĞLUM, BURASI DÜŞMAN HATTIDIR

OĞLUM, BURASI DÜŞMAN HATTIDIR

Yıl 1975. Öğle namazına yakın bir vakitte Azîz Mahmûd Hüdâyî türbesi önüne buğday tenli ve tıknaz boylu bir genç gelmişti. O an tesâdüfen Azîz Mahmûd Hüdâyî Câmii’nin imâmına rastladı ve:


“-Efendim! Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi görmeye geldim! Kendisiyle nasıl görüşebilirim? Acabâ şu an burada mıdır?” diye sordu.
 

Böyle bir suâl karşısında şaşıran imâm Muharrem Efendi:
“-Oğlum! Evet Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!” dedi.
 

Hazret-i Pîr’in orada olduğunu duyan genç, sevinçle:
“-Lütten beni onunla görüştürünüz!” dedi.
 

Fakat buna bir mânâ veremeyen Muharrem Efendi, türbenin yanında olduklarından tekrar:
“-Oğlum! Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!” dedi.
 

Genç de, talebini tekrarladı:
“-O zaman benimle görüştür! Ben onunla görüşmek istiyorum!” dedi.
 

Muharrem Efendi, hâlâ gencin hâlinden bir şey anlamadığından mes’eleyi çözebilmek için:

“-Evlâdım! Sen Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi tanıyor ve biliyor musun” diye sordu.
 

Yüzü gibi sînesi sâf olan delikanlı da, lafın böyle uzayıp gitmesine ve muhâtabının kendisini neden Mahmûd Hüdâyî ile görüştürmek istemediğine hayret ederek:

“-Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi yakından tanıyorum. Beni buraya o dâvet etti. Biz onunla ziyâret husûsunda sözleşmiştik. Benim geleceğimden haberi var.” dedi.
 

Sözün burasında Muharrem Efendi, mes’elenin farklı bir vechesi ve sırlı bir nüktesi mevcûd olduğunu nihâyet idrâk etti ve merakla sordu:

“-Evlâdım! Nasıl sözleştiniz?” Genç anlatmaya başladı:

“-Efendim ben 1974 Kıbrıs harekâtında paraşütle indirilen komando grubundandım. Biz, ordumuzun denizden, Rumlar’ın da Beşparmak dağlarından karşılıklı mücâdelelerini sürdürdükleri bir hengâmda paraşütlerle atladık. Ancak hava pek rüzgârlı olduğundan her birimiz bir tarafa savruluyorduk. Ben de düşman hatlarına düştüm. Ağaçlık bir mevkîde iki yandan gelen cehennemî bir ateş altında kaldım. Ne yapacağımı bilemez bir halde büyük bir şaşkınlık içindeyken karşıma uzun boylu, heybetli ve nûr yüzlü ihtiyar bir baba çıktı. Bana tatlı ve mütebessim bir çehre ile baktı ve:

“-Oğlum! Burası düşman hattıdır. Ne işin var burada? Niçin tek başına bu hatta girdin?” dedi.
 

Ben de:
“-Baba! Ben gelmedim, rüzgâr buraya düşürdü.” dedim.
Nûr yüzlü ihtiyâr, hafifçe başını salladı:


“-Ben de harbe geldim. Sizden evvel gönderildim. Buraları çok iyi bilirim. Hangi birliktensin oğlum? Gel seni onların yanına götüreyim!” dedi.
 

Birlikte müthiş bir ateş topu altında yola koyulduk. O mübârek insan, gâyet sâkin bir yolda yürüyormuşçasına rahattı. Her hâli beni ayrı bir şaşkınlığa sevkediyordu. Bana ismimi, nereli olduğumu v.s. birçok suâller sordu. Ben de istediği cevapları verdikten sonra iyice merak edip kendisini sordum:

“-Baba! Ya sen kimsin?” O da:
“-Oğlum! Bana Azîz Mahmûd Hüdâyî derler.” dedi. Sonra:


“-Baba! Sen bana çok büyük bir iyilikte bulundun? Şâyet memlekete sağ-sâlim dönersem, bir vefâ borcu olarak seni ziyâret etmek isterim. Adresini verir misin?” dedim.
 

O güzel yüzlü mübârek insan, adres olarak sadece:
“-Oğlum! Üsküdar’a gelip kime sorsan beni sana gösterirler!” dedi.
 

Bu arada birliğime gelmiştik. Minnet, muhabbet ve hürmetle bu güzel insanın elini öptüm. Kendisiyle vedâlaştım. Sonra da kumandanımın yanına gittim.
 

Beni bir anda karşısında gören kumandanım, pek şaşırdı. Benim o ateş çemberinden nasıl olup da kurtularak birliğime ulaştığıma hayretle haykırdı:
“-Buraya nasıl gelebildin?” Ben de:
“-Beni, yaşlı, güzel bir baba getirdi.” dedim.
 

Harb bittikten sonra memleketime döndüm. Ancak Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin bana yapmış olduğu iyilik hiçbir vakit aklımdan çıkmadığı için bir vefâ borcu olarak nihâyet ziyâretine niyetlenip Üsküdar’a geldim. Sorduğum kimseler:

“O mübârek bir zâttır” diyerek burayı târif ettiler.” Bu arada sükût edip derin bir nefes alan genç, Muharrem Efendi’ye önceki talebini tekrarladı:

“-Efendim! İşte Azîz Mahmûd Hüdâyî ile böyle tanıştık. Artık himmet edin de beni kendisiyle görüştürün!” dedi.
 

Böylece mes’eleyi bütün yönleriyle öğrenen Muharrem Efendi, şâhid olduğu bu mânevî manzara karşısında pek duygulandı. Yalvarırcasına gözlerinin içine bakan delikanlıya bir müddet hiçbir şey diyemedi. Sonra da kendini toparlayıp içli bir sesle âdetâ kekeleyerek hulâsaten:

“-Evlâdım! Azîz Mahmûd Hüdâyî, hayatta olan bir kimse değil, 1543-1628 yılları arasında yaşamış bulunan büyük bir Allâh dostudur. Herhalde seni buraya Fâtiha okuman için çağırmış olmalıdır! İşte türbesi!” diyebildi.
 

Bu cevabı duyan vefâkâr ve imanlı genç, daha o an öğrendiği hakîkat üzerine son derece müteessir oldu. Kendisini görmek niyet ve hasretiyle geldiği ve hayatını borçlu olduğu büyük velînin sadece türbesiyle karşılaşmıştı. Harp sahasının o müthiş hengâmında yaşadığı mânevî tasarrufun daha yeni yeni farkına vardı ve bir çağlayan hâlinde hıçkırmaya başladı. Ellerini yüzüne kapadı; uzun bir müddet içli içli ağladı.

Hüdâyî mihrabının imâmı da, ağlıyordu…

Bu hâdise, Allâh’ın velî kullarına bahşettiği mânevî tasarrufu ne güzel sergiler. Bu tasarruf, Hazret-i Peygamber sallâllâhü aleyhi ve sellem’den zamanımıza kadar gelen evliyâullâhın mânevî yardımlarından bir misâldir.

Şunu unutmamak lâzımdır ki, fâil-i mutlak, Cenâb-ı Hakk’dır. Onun kullara yardımı, gerek melekler vâsıtasıyla, gerekse Allâh’ın velî kulları vâsıtasıyla günümüze kadar olagelmiştir. 



Kuran'ın suçu ne?

Kuran'ın suçu ne?

Bugün Face'de yazdım. 

   Goethe 22 yaşında Herder ile tanışır. Herder'e yazılarının kaynağını sorar. Herder'de Ona Kuranı Kerim'i anlatır.

Goethe tüm hayatı boyunca Kuranı Kerimi kitapların en yücesi olarak görür ve Hz.Muhammed'e hayranlığını her fırsatta dile getirir.

Eger bu kitap Almanlarin elinde olsaydı bilim, edebiyat ve sanatta çok ileri gidileceğini her fırsatta vurgular.

Bircok muslumandan duydugum Kuran muhteşem bir kitapsa Arap toplumu neden bu kadar geri kalmış sözlerine en güzel örneklerdeyken biridir Goethe.

Insanlar kendilerine gönderilen kitabı bir kez bile okuyup, ne söylemek istediğini anlayamamislar ve cahil kalmışlar ise kitabın suçu ne.

Bir yanda kendine gönderilen kutsal kitabın kapağını dahi açmayan, dolayısıyla anlamaları ve gelişmeleri mümkün olmayan muslumanlar, diğer taraf da bu kitabı anlamaya çalışarak bilimde, sanat ve edebiyatta ileri giden batı, sonuçta herşey insanda ve insanın bakış acisinda...

Goethe'de Kuran ile bağını böyle mısraları dokuvermis,

Kitapların kitabı
Kur’an hakkında kim ne derse desin,
Ben şüphelere kulaklarımı tıkarım.
Müslüman olarak bana farz olduğu gibi
Kitapların kitabı olduğuna inanırım.
Dalalet beni şaşırtmak ister,
Ancak sen şüphelerimi dağıtırsın
İşlerimde şiirlerimde
Yoluma istikamet verirsin!

J.W. Goethe
 
Bir süre Face'imi dondurduğumu bilen ilahi aşk yolunda yol arkadaşım Hülya Keleş hanım Whatsapp'tan paylaştı bunu benimle...     Celal




24 Nisan 2017 Pazartesi

NEDAMET

NEDAMET

‘Nedamet’, ya fırsatların kaybolması ile ya da işlenilen bir suçun sonunda doğan vicdani üzüntüye ve pişmanlığa denir. Bu durum, aynı zamanda iyiliğe dönüşü de ifade eder. Nedamet aynı zamanda tevbeyi de beraberinde getireceği için Allah (c.c.) kişiyi affedecektir.

“Pişman olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce dediler ki: Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız!” [1]

Nedamet içinde olan kimseye ‘nadim’ dedir.

İbnu Makıl anlatıyor: ‘Babamla birlikte Abdullah İbnu Mes'ud (r.a.)’ın yanına girdim. Bu ziyaret sırasında o: ‘Rasûlullah (s.a.v.)’ın “pişmanlık tevbedir.” dediğini nakletti. Babam: ‘Rasûlullah’tan bunu bizzat işittin mi?’ diye sordu. Abdullah: ‘Evet!’ dedi. [2]

Fakat nedamet yalnız dil ile değil kalp ile birlikte olmalıdır. İnsanın pişmanlığı devam etmiş olsa onun için büyük ibret ve durumunun düzelmesine neden olurdu. Ne yazık ki pişmanlık duyulan bir olaydan sonra zaman geçince o olay unutulur ve alınan dersler izlerini kaybeder ve aynı hata başka bir şekilde yine tekrarlanır.

Dinî hatalarda pişmanlık, tevbe ve af dileme ile sonuçlanır. Bu hataların affedilmesi Allah (c.c.)’ın lütuf ve kereminden umulur. Bu yönüyle ‘Nedamet’ iyi ahlâk olarak değerlendirilir. Fakat günlük hayatta elden kaçan bir iş veya fırsatlar için pişmanlıkta yarar yoktur. Bu durumda boş yere pişmanlıktan vazgeçip içinde bulunduğu şartları ve geleceği düşünerek gayret göstermek daha akıllıca bir davranış olacaktır.

Başladığı işin henüz sonucu anlaşılmadan pişmanlık ve kararsızlığı alışkanlık edinen kimse işlerinde başarılı olamaz. Çünkü pişmanlık ve kararsızlık içinde bulunduğu anda dikkat edilmesi gereken bir husus vardır ki, o da işin yürütülmesi esnasında her saniyesi önemli olan vaktin kaybolmasıdır. Her pişmanlık vaktin geçip işin başarısızlığa dönüşünü, her başarısızlık pişmanlık doğuracağından böyle insanın ömrü pişmanlık ve kararsızlık içinde geçer. Bu  şekildeki ‘nedamet’ ise tedavi gerektiren ‘vesvese’ olup bu kötü  bir ahlâktır. Çünkü Allah (c.c.)’ın bize verdiği ömür sermayesi, yıllar, aylar, günler, saatler, dakikalar ve saniyelerle sınırlıdır. Her geçen saniye, dakika, bizim için Allah (c.c.) tarafından verilen ve bilinen süreden (ecel) düşmekte ve her gün biraz daha sona yaklaşmaktayız. Dünya ve ahirete ilişkin plan ve programlarımızı hep bu gerçeğe göre yapmalıyız.



[1] A’raf sûresi, 7/149.
[2] İbn Mace.


BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=677
 
 
 

Olumsuz düşünen insanları duymayın!

Olumsuz düşünen insanları duymayın!

Kurbağaların yarışı varmış Hedef; çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış

Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmış ve yarış başlamış

Gerçekte seyirciler arasında hiç biri yarışmacıların kulenin tepesine
çıkabileceğine inanmıyormuş Sadece şu sesler duyulabiliyormuş


”Zavallılar! hiç bir zaman başaramayacaklar!”
Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar

İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş Seyirciler bağırmaya devam ediyorlarmış

”Zavallılar! hiç bir zaman başaramayacaklar!”
Sonunda bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar

Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış

Diğerleri hayret içerisinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş;

”Bu işi nasıl başardın” diye
 

O anda farkına varmışlar ki; Kuleye çıkan kurbağa sağırmış!

Olumsuz düşünen insanları duymayın!…
Onlar; Kalbinizdeki ümitleri çalarlar!
 

Kimsenin ümitlerinizi çalmasına izin vermeyin!




23 Nisan 2017 Pazar

Efkan Vural - Miraç Kandili

Efkan Vural - Miraç Kandili
 
 
Mübarek üç ayların ilki olan Recep ayının 26’yı 27’ye bağlayan gece miraç kandili olarak kutlanır.

O gecede sevgili Peygamberimiz Kabe’den Mescid-i Aksa’ya oradan da Yüce Allah’ın huzuruna çıkartılmıştır.

Bu olay Kur’an-ı Kerim’de “İsra” kelimesiyle anlatılmıştır. İsra sözlükte geceleyin yürümek demektir.
Kur’an’ı Kerim’de Miracla İlgili şöyle buyrulur:”Bir gece, kendisine öğütlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan , çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir..O gerçekten işitendir, görendir.” (İsra, 17/1)
 
Peygamberimiz Mescid-i Haram’dan Burak adlı bir bineğe bindirildi.Cebrail ile birlikte o gece Kudüs’teki Beyt-i Makdis’e gidildi. Orada bütün peygamberlerle namaz kılındı. Sonra oradan yüksek makamlara çıkmak için bir mirac, bir manevi merdiven kuruldu. Gök katları birer birer geçildi. Her katta peygamberlerle görüşüldü. Birinci katta Hz. Adem peygamberle, ikinci katta Hz. İsa ve Hz.Yahya Peygamberle, üçüncü katta Hz. Yuauf peygamberle, dördüncü katta Hz. İdris peygamberle, beşinci katta Hz.Harun peygamberle, altıncı katta Hz. Musa peygamberle ve yedinci katta da Hz.İbrahim peygamberle karşılaştı. Hepsine selam verdi. Onlarda Hz. Muhammed’e Ey Salih Kardeş ‘ Ey Salih Peygamber! dediler.
 
Peygamberimize gök katlarından sonra Sidre-i Münteha sahası açıldı. Cebrail (a.s.) Sidre-i Münteha’dan ileri geçemedi. Peygamberimiz Yüce Allah ile hiçbir aracı olmadan görüşüp bir çok sırlara ve müjdelere eriştirilerek Allah’ın vahyine direkt muhatap olmuştur.

Hz. Muhammed aynı gece alındığı yer olan Kabe’ye geri getirildi. Peygamberimiz yaklaşık 1 aylık yürüme mesafesinde olan Küdüs’e götürüldüğünü söyleyince, Kureyşliler kendisine Mescid-i Aksa ile ilgili bazı sorular sordular. Sordukları soruların tamamına doğru cevap almalarına rağmen müşrikler Hz. Muhammed’e inanmadılar. Hz.Ebu Bekir ise bu olayın doğruluğunu kabul etti. Bundan sonra peygamberimiz Hz. Ebu Bekir’e “es-Sıddık” (doğrulayan) ismini vermiştir.
Peygamberimiz yolculuk esnasında Mescid-i Aksayı ayrıntılı olarak görmesi ve onu incelemesi imkansızdı. Orada peygamberlerle namaz kılması ve o anki duygularla Mescid-i Aksayı ayrıntılı olarak fark edemezdi. Buna rağmen Kureyşlilerin sorularına en ince ayrıntılarıyla cevap vemiştir. Çünkü sorular sorulunca Mescid-i Aksa Hz.Muhammed’in gözünün önüne getiriliyordu. Bu konu da sevgili peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “(Mescid-i Aksa’ya sefer ettiğimi söylediğim de) Kureyş beni yalanlayınca Mescid-i Haram’ a gidip ayakta durdum.Sonra Allah benimle Mescid-i Aksa arasındaki mesafeyi kaldırdı da (denemek için ne sordularsa) Mescid-i Aksa’ya bakarak onun işaretlerinden Kureyşe haber vermeye başladım” (Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi.10.cilt. 6.baskı sh:59)
 
Peygamberimiz Hz.Muhammed’e Mirac’da şu üç şey verilmiştir:
 
1-Bakara suresinin son ayetleri. (Amenerrasuluh…)
2-Allah’a ortak koşmayanların Cennete gireceği müjdesi.
3-Beş vakit namaz farz kılındı

İsra suresinde Yüce Allah bu gecede Müslümanlara aşağıdaki hususlar bildirilmiştir:
 
1-Allah’tan başka bir ilah tanıma ve Allah’tan başkasına kulluk etme.
2-Ana babanıza iyi davranın
3-Allah, kötülükten yüz çevirerek tövbeye yönelenleri son derece bağışlayıcıdır.
4-Akrabaya, yoksula,yolcuya, hakkını ver.
5-Gereksiz yere saçıp savurma
6-Eli sıkı olma; büsbütün eli açıkta olma
7-Geçim endişesiyle çocuklarınızın canına kıymayın.
8-Zinaya yaklaşmayın.
9-Cana kıymayın
10-Yetimin malına doğru bir niyetle yaklaşın.
11-Verdiğiniz sözü yerine getirin.
12-Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün.
13-Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme.
14-Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma.
15-İşte bunlar Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir. (İsra surasi,17/22-39. ayetler)

Evet, maneviyatı çok büyük olan bu gecede yaratıcımıza bol bol ibadet edelim,namaz kılıp, dua edelim.Kendi iç dünyamızda Yüce Allah’a çok yaklaşarak ,ona mirac edelim.
Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: “Namaz mü’minin miracıdır.”
 
 
Efkan VURAL
 
 
 
 
 

Biz nasıl Miraç'a yükseliriz?

Biz nasıl Miraç'a yükseliriz?

1) Ben, gök yüzüne çıkmak miraç etmek istiyorum, bir yol, bir merdiven gösterin diye yalvardım yakardım niyâz ettim...

2) Buyurdu ki : Senin başın sana merdivendir ! Başını ayağının altına al onun üzerine basarak gök yüzüne yüksel miraç et ! Hz.Mevlânâ
                      

  1. Demek oluyor ki; Benliğimizi egomuzu kin öfke haset ikilik nefse dair ne varsa tümünü ayaklar altında almadan MİRAÇ söz konusu olamaz !

https://twitter.com/HNurArtiran/status/856031009011314688

Bize Miractan 5vakit namaz hediyesi getiren Efendimiz SAV derki:

"NAMAZ MÜMİNİN MİRACIDIR."


Hakkyla yasamak niyazyla.

Miraç kandiliniz mübarek olsun



22 Nisan 2017 Cumartesi

Zahid nasıl olur?

Zahid nasıl olur?
 

Ebül Hasen-i Şazili hazretleri “rahmetullahi aleyh”, bir sohbetinde zühdden ve zahid olmaktan bahsetmişti.

Lakin kendi üzerinde de kıymetli elbise vardı o gün.
Cemaatten fakir birinin dikkatini çekti.

Kalbinden;
“Zühdden bahsediyor, ama kendisi çok kıymetli elbise giymiş. Zahid dediğin benim gibi fakir olur” diye düşündü.

Ancak onun kalbinden geçeni anladı Ebül Hasen hazretleri.

Ona doğru bakarak;
- Yanıma gelir misin, buyurdu.

Gidince, kulağına eğilip;
- Eski elbise giymekle insan zahid olamaz, buyurdu. Zira elbisenin zühd ile zahidlikle alakası yoktur.

Ve ilave etti:
- Ayrıca senin üzerindeki elbiseyi görenler, zühd sahibi sanıp hürmet ederler. Sana, bundan dolayı kibir gelebilir. Kibir de felakete sürükler insanı.

Sonra kendi elbisesini gösterip;
- Bendeki şu kıymetli elbiseyi görenlerse beni zahid bilmezler. Böylece kibir tehlikesinden kurtulurum.

Fakir, çok mahcub olmuştu.
Tövbe edip, en yakın talebesi oldu.

En büyük nimet

Bu zat, bir gün cemaatine;
- En büyük nimet, doğru yolu bulmaktır, buyurdu.

- O hangi yol efendim? dediler.
- Peygamber efendimizin “aleyhisselam” ve Eshab-ı kiramın “aleyhimürrıdvan” gittiği yoldur. Bu yola Ehl-i sünnet yolu, yahut kurtuluş yolu denir.

Bir gün de;
- Müminin alameti güler yüzlü olmaktır, buyurdu.

Ve ekledi:
- Münafığın alameti de çatık kaşlı olmaktır.
 
 

 
 

21 Nisan 2017 Cuma

MUHYİDDİN-İ ARABİ

MUHYİDDİN-İ ARABİ

( Ispanya, 1165 - Sâm, 1240 )

Islam mütefekkir ve mutasavvifi 8 yasinda Isbiliye'ye (Sevilla) gelerek mükemmel ve üstü bir tahsil yapti. 29 yasinda Tunus'a geldi. Fas'ta yasadi. Tunus'tan,

Misir'a, Filistin'e ve Hicaz'a gitti, hacc etti. 1204'te Konya'ya geldi ve Selcuklu Sultan I. Keyhüsrev tarafindan büyük saygiyla karsilandi. Müstakbel

Sultan Keykavus'a hoca oldu. 1230'da Anadolu'yu birakarak Sam'a yerlesti. Orada 75 yasinda vefat etti. Türbesinin bugünkü seklini 1516'da Yavuz Sultan selim yaptirdi.

Mâliki olan Muhyiddin-i Arâbi, vahdet-i vücud inancinin mutlak kurucusu ve savunucusu olarak Islam ve Türk tasvvufuna en derinden te'sir etti. Genc cagdasi Mevlânâ üzerinde de büyük te'siri vardir.

Muhyiddin Arabi Hazretleri eserleri hakkinda demistir ki:

" Benim bu kitaplari meydan getirmekten muradim, bircoklari gibi sadece eser telif etmek degil. Eserlerden büyük bir kisminin telifi icin Hak tarafından emir aldim ".

Kendisi, Füsus'ul Hikem isimli eserini, rüyasinda Efendimiz (sav)'den aldigi isaret üzerine yazmistir. Yine Ibn-i Arabi, "bizi tanimayan eserlerimizi okumasin" demiştir.



KAPI ÇALAR

KAPI ÇALAR

Sabahın erken saatlerinde... Kapıyı açarsınız. Sütçünüzdür gelen. Sütçünün litreliğinden kabınıza dökülen beyazlıkta sabahın güzelliğine kavuşursunuz...

KAPI ÇALAR......


 Gelen postacıdır. Kucağında büyükçe bir paket. Uzattığı kağıda İmza atarsınız. Daha önceden ısmarladığınız kitaplara kavuşmanın Sevincini yaşarsınız. Zaten tatilde olduğunuzdan bu kitaplara çok ihtiyacınız vardır. "Artık canım sıkılmayacak " deyip keyiflenirsiniz. En çok merak ettiğinizi alıp şezlonga uzanırsınız.


KAPI ÇALAR...


 Kapıya koşarsınız. Yıllardır görmediğiniz bir dost gelmiştir. Sevinirsiniz.
Sohbetleriniz saatler boyu, hatta bütün gün sürer. "Yaşamak ne Güzel "dersiniz içinizden. Hele böyle dostlar varken..

KAPI ÇALAR...
 

Dürbünden bakarsınız. Kimseyi göremezsiniz. Dönüp yeniden koltuğa gömülürsünüz. Bir daha çalar. Bakarsınız, yine kimse yok, tam o sırada bir daha çalınca kapıyı açarsınız. Komşunuzun oğlu, elindeki sopayla zile uzanmakta. Meğer tuzları bitmiş. İçeriden tuz getirirken kendi kendinize söylenirsiniz. "Elbette göremem. Keratanın boyu bir metre.."

Bu küçük hadise neşelendiriverir ortalığı....

KAPI ÇALAR...
 

Düşüp bayılacak kadar şaşırırsınız. Askerdeki oğlunuz haber Vermeden izne çıkmıştır. "Oğlum benim.." diye hasretle kucaklarken Gözyaşlarınızı zaptedemezsiniz. Mutluluğunuz oğlunuzun izni kadar uzar... Kapının her çalışında sanki mutluluğa koşmaktasınız. Huzur Tüter gözlerinizden. Her
sessizlikte kulaklarınız zil sesi arar...

VE KAPI ÇALMAZ.


 O gün en büyük misafiriniz gelir. Adeta kapıyı kırmıştır. Alıp gider sizi, şaşırırsınız. "Niye haber vermedi?" diye içinizden geçirirken; "Doğduğundan beri zile basmaktayım" der. Bir şeyler söylemek istersiniz o an. Ama o andan sonra diliniz dönmez.

Ölüm, sessiz sedasız gelivermiştir...
 





20 Nisan 2017 Perşembe

ÖLÜMÜ HATIRLAMANIN FAZİLETİ

ÖLÜMÜ HATIRLAMANIN FAZİLETİ

Her müslüman, Cennet ve Cehenneme inanır. Cehennemden kurtulmak, Cennete girmek isteyen akıllı kimsenin ölüme hazır beklemesi gerekir. Çünkü Peygamber efendimiz, (Akıllı kimse, kendisini hesaba çekip ölüm için hazırlanan kimsedir) buyuruyor.

Bir şey için hazırlanmak, onu sık sık hatırlamakla olur. Hatırlamak ise, hatırlatıcı şeylere bakmakla, onları yapmakla mümkündür. Genel olarak bütün insanlar ölümden gafildir. Bir âyet-i kerimede, (Hesap görme zamanı yaklaşmasına rağmen, insanlar gaflet içinde, bundan yüz çeviriyorlar) buyuruluyor. (Enbiya 1)

Dünyanın faydasız zevklerine aldanan, ölümden habersiz yaşar. Yanında ölümden bahsedilince, nefret eder. Peygamber efendimiz, (Kim ölümden nefret ederse, Allah da ondan nefret eder) buyuruyor. Allahü teâlâ da, (Kendisinden kaçtığınız ölüme mutlaka yakalanacaksınız) buyuruyor. (Cuma 8)

Günahlardan kaçıp ibadetlerini yapan kimse, ölümü istemese, ölümden nefret etmiş sayılmaz. Çünkü, o kusurlarını telafi peşindedir. Bir kimseye sevgilisi hemen gel dese, o kimse de, yıkansa, tıraş olsa, yeni elbiseler giymekle, sevgilisine hediyeler almakla meşgul olsa, geciktiği için sevgilisine kavuşmaktan nefret etmiş sayılmaz. Yani ölümden hoşlanmamasında mazurdur. Çünkü ölüm için hazırlık yapmaktadır.

Ebu Süleyman Darani hazretleri, saliha bir hanıma, (Ölümü sever misin?) dedi. O da (Hayır sevmem) dedi. Sebebini sorunca, (Birine karşı bir kabahat işlesem, onun yüzüne bakmaya utanırım. Onu görmek istemem. Bu kadar günah içinde iken, günahlardan kurtulmadan, nasıl olur da Allahü teâlânın huzuruna çıkmayı sevebilirim?) dedi.

Arifler ise, ölümü devamlı hatırlar. Çünkü onlar ölüme her zaman hazırdır. Ayrıca onlar bilir ki, ölüm sevgili ile buluşma zamanıdır. Ölüm, dostu dosta kavuşturan bir köprüdür. Bu köprüden geçmeyen sevgiliye kavuşamaz. Arifler bunun için ölümü severler.

Hazret-i Mevlana da Azrail aleyhisselama,(Tez gel, haydi canımı çabuk al, beni Rabbime hemen kavuştur) demiştir. Öyle ya, seven sevgilisi ile buluşacağı günü hiç hatırından çıkarır mı, o günün bir an gelmesini şiddetli şekilde arzu etmez mi? Hatta ölümün gecikmesine canı sıkılır. Bir an önce ona kavuşmaya can atar.

Hazret-i Huzeyfe ölüm döşeğinde iken, (Dost ani bir baskınla geldi, pişmanlık fayda vermez. Ya Rabbi, yaşamak hakkımda hayırlı ise yaşamamı nasip eyle, ölüm, hakkımda hayırlı ise, ölüm yolunu bana kolaylaştır) diye dua etmiştir. Müslümanlar da böyle dua etmelidir.
 

Her zaman, iyi ve kötü hallerde de ölümü hatırlamanın fazileti çoktur. Çünkü dünyanın faydasız zevklerine sımsıkı sarılan kimse bile, ölümü ana ana dünyanın kirli işlerinden uzaklaşmaya başlar. Zamanla dünyanın külfeti, ona ağır gelir, zevklerinden hoşlanmaz. Böylece dünyanın faydasız işlerinden soğutan her şey, bir kurtuluş sebebidir.

Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
 

(Ölümü anmak, günahlardan korur.) [İbni Ebiddünya]
 

(Ölümü anmak sadaka vermek gibi sevaptır.) [Deylemi]
 

(Ölümü çok hatırlayanın kalbi ihya olur, ölümü de kolaylaşır.) [Deylemi]
 

(Ölümü çok anmak, insanı dünyadan çeker, günahlardan sıyırır.) [İbni Lâl]
 

(En akıllınız, ölümü çok hatırlayan, ahiret için azık toplamakta acele edendir. Ölümü çok hatırlayan dünya ve ahiret saadetine kavuşur.) [Taberani]
 

(Lezzetleri yok eden, ağız tadını bozan, ümitleri kıran ölümü çok anın! Ölümü darlıkta düşünen rahatlar. Bollukta düşünen, lüzumsuz işten, israftan kaçar kanaatkâr olur.) [İ. Hibban]
 

(Allah’tan utanan, ölümü düşünmeden yatmaz, haram lokma yemez, zinadan kaçar, dilini, gözünü ve kulağını haramlardan sakınır, öldükten sonra çürüyeceğini düşünür.) [Taberani]

(Ölümü anmak, günahlardan korur ve dünyadan [Allahü teâlânın rızasına mani olan her şeyden] alıkoyar.) [İbni Ebiddünya]
 

(Demir paslandığı gibi, kalbler de günahla paslanır. Kalblerin cilası ölümü çok hatırlamak ve Kur'an-ı kerim okumaktır.) [Beyheki]
“Ölümü çok anıp günahlardan kaçanın kabri, Cennet bahçesi olur. Ölümü unutup günahlara dalan kimse kabri de Cehennem çukuru olur." (Süfyan-ı Sevri)

www.dinimizislam.com