25 Haziran 2019 Salı

Neden Japonya'daki çocuklara kahvaltıda yarım düzine yumurta yediriyorlar?


Neden Japonya'daki çocuklara kahvaltıda yarım düzine yumurta yediriyorlar?


Dikkatli okuyunuz.

Osmanlı Devleti'nin son 200 yılı dahil olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti'nin gıda politikasını Emperyalistler dizayn ettiğinden beri zihinsel olarak sağlam bir gençlik maalesef yetişmiyor. Asıl sorunun kaynağına hiç inmedik, tartışmadık.


Japonya'da çocuklara 7 yaşından itibaren kahvaltı saati en az 6 yumurta yediriyorlar. Ekmek genellikle yok varsa da çok az. Her akşam ise kesinlikle sofrada deniz ürünü yani balık kesin oluyor. 


Japonya ve Güney Kore'de ceviz ithalatı son 50 yılda %140 artmis. Çocuklara durmadan ceviz yediriyorlar. Günde en fazla iki öğün yemek yiyorlar. Tamamen protein odaklı bir beslenme var…

ABD'de teknolojik üretimin merkezi “Silikon Vadisi'nin” nasıl beslendiklerini anlattılar, şok oldum. 1950'lerdeki Alman Devleti'nin gıda politikasını araştırın. Güney Kore'de Japonya'yi örnek almaya başladı. Bu ülkeler resmen çocuklara nasıl beslenmesi gerektiğini öğretiyor, dayatıyor..


Şeker, ekmek(Tam buğday, kepek farketmez) odaklı beslenme beyin hücrelerini öldürüyor, beyin gelişimini mahvediyor. Marketlerdeki karbonhidratlı paketli ürünler tamamen operasyon aracı olmuş.


ABD halkı da da gerizekalı, obezite olmuş. Çünkü aynı beslenmenin esiri olmuşlar. Sadece Beyin Göçü ile farkı kapatıyor yada özel olarak seçtikleri bireylerin beslenmesine önem veriyorlar.


Buradan net olarak söylüyorum. Türkiye Cumhuriyeti'nde milli bir gıda politikası olmadan kalkınma imkansızdır

Türkiye'de protein bazlı ürünler pahalı iken karbonhidratlı ürünler neden daha ucuz? En büyük protein bazlı ürün olan kuzu etini Turkiye'de kaç kişi yiyebiliyor? Hayvancılık neden bitirildi? Asıl milli mesele budur. Beka sorunu budur.


Matematik zekası olmayan, kod yazmasını bilmeyen gençliğin olduğu ülke yazılımda ilerleyemez. Yapay zeka maalesef geliştiremez..


Anne, babalara sesleniyorum. Çocuklarınızdan şekerli ürünleri, ekmeği uzak tutun. Bu ülkeye yazık etmeyin.


Şahsen denedim. 1 aydır ekmek, şeker yemiyorum, acıkmamaya başladım. 6 kg verdim. Geçen gün test ettim. Bir kitapta bir sayfayı 32 saniyede okuyup anlarken şimdi 21 saniye de okuyup anlamaya başladım. Bu tesadüf olamaz!


https://forum.donanimhaber.com/algida-nin-turkiye-de-farkli-urunler-sunmasi--138645249-4



CENNETTEKİ EN BÜYÜK NİMET

CENNETTEKİ EN BÜYÜK NİMET


 0
Allah’ın cennetliklere vereceği en büyük nimet nedir?
Sayılı nefeslerden ibâret olan ömür sermâyesini ilâhî hakîkatler istikâmetinde değerlendirip, ebedî saâdete nâil olan bahtiyar kullara Cennet’te Allah Teâlâ’nın şân-ı ulûhiyyetine yaraşır şekilde müstesnâ ihsan ve ikramları olacaktır. Bu ilâhî lûtufların tâcı ise, “Allah Teâlâ’nın rızâ ve hoşnutluğu”dur.
Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
(Rasûlüm!) De ki: Size o istediklerinizden daha hayırlısını haber vereyim mi? Takvâ sahipleri için Rab’leri yanında altından nehirler akan, içinde ebedî kalacakları Cennetler ve tertemiz eşler vardır. Daha sonra da Allâh’ın kendilerinden râzı olması vardır. Allah kullarını çok iyi görür.” (Âl-i İmrân, 15)[1]
Hikmet ehli demişlerdir ki:
“Bu âyet-i kerîmede geçen «Cennetler» ifâdesi, içlerindeki nîmetlerle beraber «cismânî Cennet’e» işarettir. «Rıdvân» yani Allâh’ın rızâsı ise «rûhânî Cennet’e» işarettir ve makamların en yükseğidir…
Bu makamların ilkinde, kul Allah’tan râzı olur; sonuncusunda da Allah kulundan râzı olur. Nitekim Fecr Sûresi’ndeki; «Sen O’ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön.»[2] beyânı, bu hakîkate işaret etmektedir.”[3]
Diğer bir âyet-i kerîmede ise şöyle buyrulmaktadır:
“Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, altından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları Cennetler ve Adn Cennetlerinde çok hoş meskenler vaad etti. Allâh’ın rızâsı(ndan azıcık bir şey bile) bunların hepsinden daha büyüktür. İşte büyük kurtuluş (asıl saâdet ve kazanç) da budur.” (et-Tevbe, 72)
Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı, Allah katında Cennet ve içindeki nîmetlerden daha üstün ve değerlidir. Çünkü her hayrın ve mutluluğun, her şerefin ve yüceliğin dayanağı odur. Dolayısıyla dünya hayatındaki kulluk vazifelerinde ihlâslı olup sırf Allâh’ın rızâsını gâye edinmek; bir bakıma, erişilebilecek en büyük nîmet ve saâdeti talep etmek demektir.
RIZAYI İLAHİ
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Allah Teâlâ Cennet ehline:
«–Ey Cennet ehli!» diye seslenir.
Onlar da:
«–Buyur Rabbimiz! Emret! Huzur ve saâdetle Sana itaat ederiz!» derler.
Allah Teâlâ:
«–Râzı oldunuz mu?» diye sorar.
Onlar:
«–Nasıl râzı olmayalım ey Rabbimiz!? Sen bize, mahlûkâtından hiç kimseye vermediğin bunca nîmetler ihsân eyledin!» derler.
Allah Teâlâ:
«–Size bunlardan daha efdalini vereceğim!» buyurur.
Cennetlikler:
«–Bunlardan daha efdal ne olabilir, ey Rabbimiz?» derler.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak:
«–Üzerinize rızâmı indiriyorum; bundan sonra size hiç gazap etmeyeceğim!» buyurur.” (Buhârî, Rikāk 51, Tevhîd 38; Müslim, Cennet 9)[4]
Bu hadîs-i şerîften, Cenâb-ı Mevlâ’nın, kullarına duyduğu muhabbet ve merhametin ne kadar büyük olduğu ve kendilerine Cennet’i ihsân ettiği kullarının, orada tam bir gönül huzûru içinde yaşamalarını istediği anlaşılmaktadır. Onların Cennet’te sayısız nîmetler içinde yüzerken; “Acaba bir kusur ediyor muyuz, Rabbimiz’i gücendirecek bir davranışta bulunuyor muyuz?..” diye tedirgin olmalarını dahî arzu etmediği görülmektedir. Rabbimiz, hayal bile edemediğimiz emsâlsiz nîmetler içindeki Cennetlik kullarının hatırlarını sorup mutlu oldukları cevâbını aldıktan sonra, onların mutluluklarını taçlandırmak üzere; kendilerinden ebediyyen râzı olduğunu, artık onlara hiçbir zaman gazap etmeyeceğini müjdeleyecektir.
Kâinâtın yegâne hâlıkı ve mâliki olan Cenâb-ı Hakk’ın bütün bu nîmet ve iltifatlarına muhâtap olabilmek, sermâyesi hiçlik olan bir kul için ne büyük bir şeref ve bahtiyarlıktır!
İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz lûtuf ve ihsanlarına mukâbil, insanoğlunun dünya hayatındaki umûmî gafletine işaret ederek şu îkazda bulunmuştur:
“Bir kemik (parçası olan kulağa) işittiren;
Yağdan oluşan göz yuvarlağına gördüren;
Bir et parçası olan dili konuşturan;
Bitkileri meyve ve dâneleriyle, hayvanları etleri ve yağlarıyla, (diğer taraftan) yeryüzünü ağaçları ve nehirleriyle, gökyüzünü yıldızlarıyla ve onların ışıklarıyla donatan;
Geceyi insanların dinlenmesine tahsis eden;
Gündüzleri sayısız nîmetlerinden dilediği kadarını lûtfeden Allâh’ın şânı ne yücedir!
Sen O’na lâyıkıyla kulluk edemediğin hâlde, O sanki senden başka bir kulu yokmuş gibi, seni terbiye edip beslemekte (sana kıymet verip seni maddî ve mânevî rızıklandırmakta)dır. Sen ise kullukta sanki O’ndan başka bir Rabbin (sığınak, barınak ve dayanağın) daha varmış gibi davranmaktasın. (Bu ne dehşetli bir gaflet, nâdanlık ve kendini bilmezliktir!)”[5]
Dipnotlar:
[1] Ayrıca bkz. el-Mâide, 119.
[2] el-Fecr, 28.
[3] Bkz. Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, [Âl-i İmrân, 15].
[4] Ayrıca bkz. Tirmizî, Cennet, 18.
[5] Bkz. Rûhu’l-Beyân, c. 1, s. 94-95, Erkam Yayınları, İst. 2011.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Ebediyet Yolculuğu, Erkam Yayınları




Efkan VURAL - Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler)- 42


Efkan VURAL - Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler)- 42

Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler)-42

                                                                                               CELÎL
 
 
 
Allah’ın isimlerinden biri de el-Celîl’dir.
 
El-Celîl, azamet sahibi demektir.
El-Celîl : Sıfatları sonsuz kemalde bulunan. Celal ve azamet sahibi.
 
El-Celîl : Ululuk, celâlet ve büyüklük sahibi.
 
El-Celîl : Şanına yakışmayan şeylerden uzak. Zatı ve sıfatları pek büyük ve ulu.
 
Allah'ın doksan dokuz isminden birisi olan el-Celîl¸ O'nu büyüklenmeyi ifade eden daima galip ve azamet sahibi manasına gelen "azze ve celle"; "azameti büyük manasına gelen "celle celâluhû"; "şânı yüce" manasına gelen "celle şânühû" ve "ulu olan" manasına gelen "celle ve alâ" gibi kalıplarla O'nu ta'zim için kullanılır. Bütün bu kalıplar¸ Yüce Allah'ın ululuğunu ve büyüklüğünü ifade eder.
Celalet ve ululuk ancak Allah’a mahsustur. Her yerde, her zaman hazır ve nazır olan Allah’ın ilmi her şeyi kuşatmaktadır.
Her büyük O’nun büyüklüğünün yanında hiç bir anlam ifade etmez. Allah Teâlâ, bütün sınırlama ve benzerlikleri aşan bir yüceliğe sahiptir. Değer ve mertebece en yüce olandır. Mü’minleri yücelten, amellerini kabul edip mükâfâtlarını artırandır. O, zât, sıfat ve fiilleri itibariyle en büyüktür. O’nun büyüklüğü hacim itibariyle değildir; şân, şeref ve yücelik itibariyledir.
Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde bazı ayetlerde şöyle buyurmaktadır:
“Azamet ve ikram sahibi olan Rabbinin adı ne yücedir.” (Rahmân Suresi 78. ayet)
“Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah'ındır. And olsun ki, sizden önce Kitap verilenlere ve size, Allah'tan sakınmanızı tavsiye ettik. İnkar ederseniz bilin ki, göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah'ındır.” (Nisâ Suresi 131.ayet)
“Sizin ilâhınız ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.” (Tâ-Hâ Suresi 98. Ayet)
“Ancak, yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bakidir.” ( Rahmân Suresi 27. Ayet)
 
 
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf Suresi 16. Ayet)
“Ey iman edenler!  Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmekteydi.” (Ahzâb Suresi 9. ayet)
 
Bu yazı,Diyanet İslam Ansiklopedisinden yararlanarak hazırlanmıştır.)
 (Devam edecek)
 
 

--

24 Haziran 2019 Pazartesi

Dr. Vehbi Karakaş - Çok Tehlikeli Bir Söz ve Bir Medine Hatırası


Dr. Vehbi Karakaş - Çok Tehlikeli Bir Söz ve Bir Medine Hatırası

Dr. Vehbi Karakaş                     
 
Kaplıcada sohbet ve muhabbet edenlerden birinin bir sözüne şahid oldum. Adam diyordu ki:
 
“Medine esnafı aldatırsa aldatsın. Çünkü onlar Peygamberimizin komşuları.”
 
Usulca ve usulünce itiraz ettim:
 
-Ne kadar tehlikeli bir söz ve bir düşünce bu, dedim. Bütün gözler bana döndü ve kulaklar bana çevrildi. Herkes bekliyor, acaba bu tanımadıkları adam ne diyecekti? Daha fazla bekletmeden birinci cümlemin üzerine konuşmamı sürdürmeye başladım:
 
-Önce şunu ifade edeyim. Bir kere Peygamberimizin toplumu, çoğunluk itibariyle ashaptı. Ashab, Hz. Peygamberi gören, iman edip sohbetinde bulunan kimselerdi. Ahlaklarını, öğretmenleri olan, ahlakı Allah tarafından övülmüş bulunan Peygamber’den almışlardı. Bu yüzden onlar, doğru ve güvenilir insanlar topluluğu idi. Doğruluk ve güven onun toplumuna öyle hakim olmuştu ki, namaza giden esnaf, dükkanını açık bırakır giderdi. Gözü arkada kalmazdı. Hırsızlık yoktu. Hırsızlığa ihtiyaç da yoktu. Çünkü herkes, kendi menfaatinden çok başkasının menfaatini düşünüyordu. Kimse kimseye zarar vermeyi düşünmüyordu; ne eliyle ne de diliyle. Çünkü Peygamber onlara belletmişti: “Müslüman, eliyle diliyle başkasını incitmeyen insandır.”[1] Bu söz ashabın kulağına küpe gibi takılmıştı.
 
Peygamberimizin,
 
“Bizi aldatan bizden değildir.”[2]
 
“Yarım hurma(lık bir sadaka) ile de olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu da bulamazsanız güzel bir sözle (koruyun).”[3]
 
Çünkü “güzel söz söylemek de sadakadır.”[4]
 
“Dürüst ve güvenilir tüccar, Ahirette peygamberler, sıddikler ve şehitlerle beraber olacaktır.”[5]
 
“Adaletli yöneticiyi, hiçbir gölgenin bulunmadığı mahşer gününde Allah, arşının gölgesine (özel koruması altına) alacaktır.”[6] gibi sözleri, onu dinleyenlerin dürüst, adaletli, kendinden çok başkasını düşünen bir insan olması için yetmişti.
 
Peygamber Kur’an’a uymuş ve canlı Kur’an olmuştu. Bu yüzden güzellikte emsali yoktu. Ashab da Peygambere uymuş, toplumların en doğrusu, en güveniliri ve en güzeli olmuşlardı. Onlar da aldatıcı ve sahte olsaydı doğruluğu biz kimden öğrenecek ve kimden bekleyebilecektik? Ne onların aldatma lüksü vardı ve ne de bizim onlar Peygamberin komşularıdır diye aldatmalarını hoş görme lüksümüz var.
 
Bu söz bana kısa bir anekdotu hatırlattı. Ganimetleri dağıtan Peygamberimize biri:
 
-Bu, ne biçim bölüştür me, adaletli davransan ya, dedi. Her halde adam, meseleyi anlamamış, haksız bir çıkış yapmıştı. Çünkü adalet timsali Hz. Ömer bile adaleti, o Peygamberden almıştı. Böyle bir zatın haksızlık yapması düşünülebilir miydi?
 
Peygamberimiz, adamın bu haksız çıkışına kızmadı, adamı kimsenin tepelemesine izin de vermedi, sadece şunu söyledi:
 
-Allah’ın Rasulü de adaletli davranmazsa başka kim adaletli davranabilir? Allah Musa’ya rahmet eylesin. O, bundan daha ağır suçlamalara ve eziyetlere maruz kalmıştı da, sabretmişti.”[7] dedi.
 
KUR’AN’LA KONUŞANLAR (BİR MEDİNE HATIRASI)
 
Medine’de kına almak için eşimle beraber bir dükkandan içeri girdik. Dükkanın sahibi kınayı tarttı, bize uzattı. Ancak biz teraziyi göremiyorduk. Doğru tartıp tartmadığından da emin olamamıştık. İçimden: “Nasıl etsem de bu adama bir şeyler söylesem, doğru yapıp yapmadığını anlasam, bizi aldattıysa buna hakkının olmadığını nezaketle hatırlatmış olsam, diye düşündüm. O an Kur’an’daki Mutaffifin suresinin ilk ayeti aklıma geldi. Ve ben adamın duyacağı bir sesle  وَيْلٌ لِّلْمُطَفِّفِينَ  dedim. Anlamı şu idi: “Ölçüde ve tartıda hile yapanların vay haline!”[8]
 
Söylemem gerekenlerin hepsi bu ayette saklı idi. Medine esnafından olan bu adam yüzüme baktı. Ne demek istediğimi anladı. Okuduğum ayetin arkasından gelen ayetleri, bu sefer o okumaya başladı:
 
الَّذِينَ إِذَا اكْتَالُواْ عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ
 
وَإِذَا كَالُوهُمْ أَو وَّزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ
 
“Onlar öyle kimselerdir ki insanlardan ölçüp aldıklarında tam alırlar. İnsanlara vermek için ölçüp tarttıklarında da eksik verirler.”[9]
 
Bu okuduğu ayetlerle adam bize şunu demek istedi: “ Merak etme kardeşim, senin bildiğin o ayetleri biz de biliyoruz. Bu ayetleri bilen biri sizi aldatmaz.”
 
Okunan ayetlerden gönlümüze bir inşirah, bir huzur ve ferahlık geldi. Medine esnafının Kur’anın ilmine sahip olmasından, Kur’an’ın da Medine esnafına hakim bulunmasından memnun kaldık. Allah’a hamd ve adama teşekkür ederek ayrıldık.
 
 
 
 
[1] Bkz. Buhari, İman 4, 5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65. Ayrıca bk. Ebu Davud, Cihad 2; Tirmizi, Kıyamet 52, İman 12; Nesai, İman 8, 9, 11
 
[2] Müslim, İman, 164, Fiten, 16.
 
[3] Buhari, Rikak, 49
 
[4] Buhari, Edeb, 34
 
[5] İbn Mace, Ticaret,1
 
[6] Bkz. Buhari, Ezan, 36
 
[7]Kandehlevi, Muhammed Yusuf, Hayatu’s-Sahabe,  2/544-545, Dımışk-1410
 
[8] Mutaffifin, 83/1
 
[9] Mutaffifin, 83/2-3
 
 
 
 
 
 

23 Haziran 2019 Pazar

İ‘LA-YI KELİMETULLAH DAVASI

İ‘LA-YI KELİMETULLAH DAVASI


 0
Osmanlı Devleti’nin vârisleri olan bizler, torunları olmaktan iftihar ettiğimiz ceddimizin, uğruna her şeyini fedâ ettiği “i‘lâ-yı kelimetullâh” dâvâsının neresindeyiz?
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; emr bi’l-ma’rûf ve nehyi ani’l-münkerde bulunur ve (yalnızca) Allâh’a inanırsınız.” (Âl-i İmrân, 110)
Allah Teâlâ’nın birliğini ilân etme, İslâmiyet’i yüceltme mânâlarına gelen İ‘lâ-yı kelimetullâh, Allah adının ve kelime-i tevhîd ile özetlenen İslâm Dîni’nin yaşanarak tebliğ edilmesi ve yüceltilmesi demektir.
O ki, hizmetlerin en yücesi… O ki, mü’minlere emanet edilen azametli bir dâvâ ve kutlu bir vazifedir. Bu dâvânın özü, Allah Rasûlü’nün bizlere emaneti olan Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’nin yaşanması ve yaşatılmasıdır. Bu dâvâyı sahâbe-i kirâm efendilerimiz ile mübârek ecdâdımız yüzyıllardan beri ne şekilde koruyup, idrâk edip, bizlere kadar ulaştırmışlarsa, bize düşen de bu dâvânın kutlu bir neferi olarak bayrağı devralmak ve gelecek nesillere öylece taşımaktır.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:
“(Allâh’ın kelimesini yücelten ve adâletten ayrılmayan) sultan, yeryüzünde Allâh’ın gölgesidir. Zayıf kimse(ler), ona sığınır; mazlum(lar), onun vesîlesiyle (zâlimlerden) intikam alır. Kim böyle bir sultâna dünyada ihsân ederse (madden ve mânen yardımcı olursa), Allah da ona kıyâmet gününde yardımcı olur.”(Feyzü’l-Kadir, 4, 143)
OSMANLI’NIN HASLETLERİ
Osman Nûri Topbaş Hocaefendi, cihan devleti Osmanlı’nın hasletlerini ne güzel dile getirmiştir:
“Osmanlı’nın, husûsiyle ilk üç asrı, Hazret-i Ebûbekir’in îman ve sadâkatinden, Hazret-i Ömer’in şecâat ve adâletinden, Hazret-i Osman’ın hayâ, aşk ve vecdinden, Hazret-i Ali’nin ilim, irfan ve cengâverliğinden coşup âlemi kuşatan bir i‘lâ-yı kelimetullâh şerâresidir.”
OSMAN BEY‘İN VASİYETİ
İ‘lâ-yı kelimetullâh gâyesi ile doğup sonrasında kıtaları gölgesine alan koca bir çınar hâline gelen Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gâzi Hazretlerinin sayılı nefesleri sona ererken oğlu Orhan Gâzi’ye etmiş olduğu şu vasiyet, Osmanlı Devleti’nin bir nevî anayasasını oluştururken, sonraki devirlerde de mü’min gönüllere rehberlik yapmıştır:
“Oğul! Biricik vasiyetim şudur ki, Allah buyruğundan başka bir iş işleme! Bilmediğini ehlinden sorup öğren! İyice öğrenmediğin bir şeyi yapmaya kalkışma! Askerlerine in’âm ve ihsânını eksik eyleme! Bil ki insan, ihsânın kuludur.
Oğul! Din işlerini her şeyden öne al! Çünkü bir farzın yerine getirilmesini sağlamak, din ve devletin güçlenmesine sebep olur! Bunun için ulemâya hürmette ve onların hakkına riâyette kusur etme ki, şerîat işleri düzgün yürüsün!
Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet et; ikbâl ve yumuşaklık göster! Ancak dînî gayreti olmayanları, sefih hayat yaşayanları ve tecrübe edilmeyen kimseleri, sakın devlet işine yaklaştırma! Zira Yaratan’ından korkmayan, yaratılanlara merhamet etmez!
Zulüm ve bid’atlerden son derece uzak dur ki, seni yıkılışa sürüklemesin!..
Bil ki bizim mesleğimiz, Allah yoludur ve maksadımız da O’nun dînini yaymaktır.
Bizim dâvâmız, kuru bir kavga ve cihangirlik dâvâsı değil, “i‘lâyı kelimetullâh”tır, yani Allâh’ın dînini yüceltmektir! Cihâdı terk etmeyerek rûhumu şâd et!..
Oğul! Benim hânedânımdan her kim doğru yoldan ve adâletten ayrılırsa, mahşer günü Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şefâatinden mahrum kalsın!..
Oğul! Allah -celle celâlühû- rızâsı için devlet hizmetlerinde ömrünü tüketen sâdık adamlarına dâimâ vefâkâr ol! Onları gözet! Vefatlarından sonra da onların âilelerini koru!..
Devlete mânen güç veren fazîlet sahibi sâlih âlimlere hürmet, ikram ve ihsanda bulun. Diğer bir ülkede olgun bir âlimin, bir ârifin, bir velînin bulunduğunu duyarsan, onu nezâket ve tâzimle memleketine dâvet et! Din ve devlet işleri, onların bereket ve himmetleri ile istikâmetlensin!
Sakın orduna ve zenginliğine mağrûr olma! Benim şu hâlimden ibret al ki, şu anda güçsüz bir karınca gibiyim. Hiç lâyık olmadan, Allah -celle celâlühû-’nun birçok lûtuflarına mazhar oldum!..
Sen de benim yolumdan yürü!.. Allâh’ın ve kullarının hakkını gözet! Beytülmâldeki gelirin ile kanaat et! Devletin zarûrî ihtiyaçlarının dışında sarfiyatta bulunma! Senden sonra gelecek nesil, seni kendilerine örnek alsın! Zulme meydan verme! Dâimâ adâlet ve insaf üzere ol! Her türlü işinde Allâh’a sığın, O’ndan yardım iste ve O’na ilticâ et!..”
Böyle bir vasiyetle 600 yıl dünya üzerinde hüküm süren bir devlet ve Hak dâvâ uğruna canını, malını, her türlü maddî-mânevî imkânlarını seferber eden bir millet… Evlâtlarına vasiyet olarak mal paylaşımı değil, devlet-i ebed-müddetin temelini bıraktılar. “Kızılelma” mefkûresi üzerine ömürler tüketerek örnek âbide şahsiyetler hâline geldiler.
ORHAN BEY’İN SÖZLERİ
Orhan Gâzi’nin de, oğlu Murad Hân’a verdiği şu tâlimat, sahip oldukları îmânın ne güzel tezahürüdür:
“Osmanlı’ya iki kıt’a üzerinde hükmetmek yetmez! Zira i‘lâ-yı kelimetullâh (Allâh’ın dînini yüceltmek) azmi, iki kıt’aya sığmayacak kadar büyük bir dâvâdır! Selçuklular’ın vârisi biz olduğumuz gibi, Roma’nın (Avrupa’nın) da vârisi biziz!..”
Peki ya, Osmanlı Devleti’nin vârisleri olan bizler, torunları olmaktan iftihar ettiğimiz ceddimizin, uğruna her şeyini fedâ ettiği “i‘lâ-yı kelimetullâh” dâvâsının neresindeyiz?
Böyle olmamalıydı…
Bir dâvâ böyle yetim, böyle yıkık, böyle garip kalmamalıydı…
Soralım kendimize şu çetin soruyu: “Neresindeyiz bu aziz dâvânın, hangi dertlerle dertlenmekteyiz?”
Sonra da adına dert dediklerimizi sıralayalım, kalbimizde ve beynimizde… Din nâmına, devlet nâmına, i‘lâ-yı kelimetullâh nâmına derdimiz nedir? Ya da bizim böyle bir derdimiz var mıdır?
Kutlu bir dâvânın temsilcileri olarak, ecdâdıyla övünmekten geri durmayan, fakat tarihini televizyon dizilerinden öğrenen, tek derdi fânî dünya oyuncakları olan bizler, bizden sonraki nesillere daha güzel bir ev, iyi bir araba ve daha nice dünyalık bırakmakla mı mükellefiz, yoksa Osman Gâzi gibi bir ömrü nihayete erdirirken sadece ve sadece “Oğul! Biricik vasiyetim şudur ki, Allah buyruğundan başka bir iş işleme!” diyerek hayatlarının her ânına kutlu bir ölçü, bir yol haritası, mukaddes bir dâvâ bırakmakla mı mükellefiz?
Güzel bir kariyer ile iyi bir fakültenin diploması yeterli gelir mi, bu yüce dâvâya samimî bir nefer olmaya? Evet, cihada çıkmıyoruz belki, devir o devir değil, pusatlarımız kınında bile değil, ama yaşantılarımıza bakarak soralım kendimize, “büyük cihad” diye vasıflandırılan “nefislerimizle cihadımızda” hangi hâldeyiz? Farkında olmadan bu savaşı çoktan kayıp mı ettik, yoksa?!
Ölüm döşeğinde kendisine:
“-Pâdişâhım, şimdi Allah ile olmak zamanıdır.” diyen lalası Hasan Can’a:
“-Lala, lala! Sen şimdiye kadar bizi kiminle beraber sanırdın?” diyen Yavuz Sultan Selim gibi bir sultânı yetiştiren îmandaki aşk, ahlâktaki fazîlet, idealdeki ulvîliğe ne kadar muhtacız!
Ertuğrul Gâzi’ler, Osman Gâzi’ler, Fatih Sultan Mehmed’ler, Yavuz Sultan Selim’ler, Kânunî Sultan Süleyman’lar, Abdülhamid-i Sânî’ler ve i‘lâ-yı kelimetullâh dâvâsı uğruna ömür tüketen nice erler, hoş birer sadâ bırakarak göçerken ebedî âleme, bizlere nice öğüt ve dersler ile yüce bir dâvâ emaneti bıraktılar.
Cenâb-ı Hak ile beraber olmak, O’nun adını yüceltmek, dînini yaşamak ve en güzel şekilde onu yaymaya çalışmak, her mü’minin en ulvî vazifesidir. Bilinmelidir ki, dünya hayatındaki her sorumluluk, bu ulvî vazifeden sonra gelmektedir. Bu sebeple günümüzün gelip geçici sıkıntılarını kendimize dert edinmeden önce bu terazide tartmak gerekir.
İ‘lâ-yı kelimetullâh dâvâsının garip kalmaması için merhum Mehmed Âkif Ersoy’un sözleri gibidir, bizim de niyâzımız:
Murâd-ı Evvel’i koynunda saklayan toprak,
Kimin ayakları altında inliyor, hele bak!
Kimin elinde bıraktık… Kimin emânetini!
O Pâdişâh-ı Şehîd’in huzûr-i heybetini
Sonunda çiğneyecek miydi Sırb’ın orduları,
İçip içip gelerek önlerinde bandoları?
Sen ey Şehîd-i muazzam ki rûh-i feyyâzın
Duyar, neler çekiyor yerde kalmış enkazın!
O rûhtan bize bir nefha olsun indiriver.
Ki başka türlü uyanmaz bu gördüğün ölüler!
Kaynak: Merve Güleç, Şebnem Dergisi, Sayı: 172




22 Haziran 2019 Cumartesi

DEDİKODUYU TEK SORUDA BİTİRİN!

DEDİKODUYU TEK SORUDA BİTİRİN!


 3

Görünüşe göre dedikodu her yerde ve insanları bu kötü alışkanlıktan vazgeçiremiyoruz. Ancak psikologlar bu kötü davranışı durduracak basit soruyu açıkladılar. Ne zaman biri sizi başkaları hakkında olumsuz bir konuşmaya çekmeye çalışırsa, ona şunu sorun…
“Kocasının nasıl olduğunu tahmin edebiliyor musun?” “Dün ne kadar berbat görünüyordu değil mi?” “Alanında o kadar da uzman değil.” “Çocukları çok kaba.” vs. Hepimiz buna benzer tabirler veya cümleler duymuşuzdur ve maalesef hepimiz birilerinin arkasından konuşmuşuzdur. İnsanlar dedikodu yapmayı ve yaymayı severler. Yapılan araştırmalar, muhabbetlerimizin %80’ini diğer insanlar hakkındaki özel detayların oluşturduğunu ortaya koyuyor.
NASIL DURDURABİLİRİZ? TEK SORUDA DEDİKODUYU DURDURUN!
Görünüşe göre dedikodu her yerde ve insanları bu kötü alışkanlıktan vazgeçiremiyoruz. Ancak psikologlar bu kötü davranışı durduracak basit soruyu açıkladılar. Ne zaman biri sizi başkaları hakkında olumsuz bir konuşmaya çekmeye çalışırsa, ona şunu sorun:
Bana Bunu Neden Söylüyorsun?
Çok basit bir soru değil mi? Ama oldukça etkili.
  • İlk olarak bu soru dedikoducunun motivasyonunu düşürür.
  • İkinci olarak ise dedikoducunun sizin bu konuşmayla ilgilenmediğinizi anlamasını sağlar.
Dedikodu zararsız bir davranış değildir. Kelimelerin gücünü küçümsemeyin. Söylenti veya yalanları yaymanın yıkıcı sonuçları olabilir. Dedikodu yaptığınızda üçüncü bir kişiyi doğrudan ya da dolaylı olarak incittiğinizi unutmayın. Bu yüzden bir sonraki sefere biri sizi dedikoduya çekmeye çalışırsa ona “Bana bunu neden söylüyorsun?” sorusunu sorun.
İNSANLAR NEDEN DEDİKODU YAPARLAR?
Psikologlara göre, dedikodu yapmamızın asıl sebebi insanlarla sosyal ilişkiler kurma sürecini basitleştirmek istememiz.
  • İki ya da daha fazla kişi tarafından paylaşılan memnuniyetsizlikler, ortak beğeni ve ilgilerden daha bağlayıcı bir araç türü.
  • İnsanlar diğerlerinin özel bilgileri ifşa olduğunda spesifik bir heyecan hissederler.
  • Bir başkasının başarısızlık ya da hatalarından zevk alma ve kendini o bahtsızla kıyaslayarak mutlu olma bir dedikodu çeşididir. (muthispsikoloji.com)




21 Haziran 2019 Cuma

21.06.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: ALLAH’A İMAN


21.06.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: ALLAH’A İMAN


Aziz Müminler!

Hutbeme başlarken okuduğum İhlâs suresinde Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “De ki: O Allah’tır, bir tektir. Allah Samed’dir; her şey O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir. Kimseyi doğurmamış ve kimseden doğmamıştır. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.”1

Okuduğum hadis-i şerifte ise Resûl-i Ekrem (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Kim kalbinden tasdik ederek Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet ederse Allah ona cehennemi haram kılar.”2 


Muhterem Müslümanlar!

Allah Teâlâ, âlemlerin Rabbidir. Her türlü hamd ve sena, kudret ve azamet, yücelik ve üstünlük O’na mahsustur. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Rabbimiz, mutlak güç ve sonsuz hikmet sahibidir. Ölümü ve hayatı var eden, mülkü ve makamı lütfeden, dilediğini yücelten, dilediğini alçaltan O’dur. Yaratan ve yaratmaya devam eden O’dur. Yaşatan ve rızık veren, doyuran ve koruyan O’dur. Hayatın her alanına ve her anına hükmeden, idare eden, yöneten yalnızca O’dur. Nitekim Kur’anı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O’na muhtaçtır. O her an yaratma halindedir.”3


Kıymetli Müminler!

Allah’a iman, İslam’la şereflenmenin ilk şartıdır. Allah’ın varlığına, birliğine, eşi, benzeri ve ortağı olmadığına inanmak, yani tevhidi kabul etmek, iman esaslarının temelidir. Bizi yoktan yaratan ve sayısız nimetiyle yaşatan Rabbimizin üzerimizdeki en büyük hakkı, O’na iman etmemizdir.

Muhterem Müminler!

Allah’a iman, O’nun görevlendirdiği Peygambere ve gönderdiği Kitab’a uymayı, çizdiği sınırlara ve verdiği hükümlere teslim olmayı gerektirir. Mümin, Allah’a iman etmeyi sadece bir sözden ibaret görmez. Aksine Allah’a iman etmek, hem Kur’an-ı Kerim’in ayetleri hem de Peygamberimizin hadisleri vasıtasıyla Rabbimizi tanımayı ve hayatını bu iman üzere yaşamayı zorunlu kılar. Allah’a iman, müminin hayatına anlam katar, fikir ve kararlarına yön verir, canlı-cansız bütün varlıklarla ilişkilerini etkiler. Bu sebeple müminin dilinden dökülen ve yüreğinde kök salan iman, aslında yeryüzünde iyiliğin teminatıdır. 


Değerli Müslümanlar!

Allah’a iman eden insan, her işinde Rabbinin rızasını gözetir. Ailesinin, akrabalarının, komşularının ve yanında çalışanların haklarını korur. Sorumluluk üstlendiği her işi, emanet bilinciyle yerine getirir.

Allah’a iman eden insan, zerre kadar da olsa hayrın ve şerrin mutlaka bir karşılığı olduğunu bilir. Ahiretini dünyaya değişmez, hesabı verilebilir bir hayat sürer.

Allah’a iman eden insan, kaba ve zorba olamaz. Aksine bütün işlerinde istişareye önem verir. Merhameti ve şefkati ilke edinir.

Allah’a iman eden mümin, vatanına ve milletine, dinine ve değerlerine sıkı sıkıya bağlıdır. Malından hatta canından vazgeçer, ancak mukaddesatından asla vazgeçmez.


Aziz Müminler!

Allah’a iman, bizleri dünyada istikamete erdirecek, ahirette ise cennete ulaştıracak sağlam bir kılavuzdur. Rabbimize olan imanımız, kul olarak en değerli hazinemizdir. Allah’a iman ile bir ömür geçirmek, amelini imanına yoldaş eylemek, son nefeste iman ile çene kapamak ve ardında imanlı nesiller bırakmak hepimizin niyazıdır.

Hutbemi Hz. İbrahim’in Kur’an-ı Kerim’de yer alan şu sözleriyle bitiriyorum: “O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. Beni yediren ve içirendir. Hastalandığım zaman bana şifa verendir. Canımı alacak olan, sonra beni yeniden diriltecek olandır. Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O’dur.”4                                                         
 

1 İhlâs, 112/1-4.
2 Buhârî, İlim, 49.
3 Rahmân, 55/29.
4 Şuarâ, 26/78-82.

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü

http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx



AMELLERİN ALLAH KATINDA MAKBUL OLMASI NEYE BAĞLIDIR?

AMELLERİN ALLAH KATINDA MAKBUL OLMASI NEYE BAĞLIDIR?


 0

Allah katında amellerin makbûliyetinin asıl şartı, ihlâstır. Beden için ruh ne ise, amel için ihlâs da o mesâbededir.
Başta ibadetler olmak üzere bütün hayırlı amellerin, Allah rızâsı için yapılması esastır. İşte ihlâs, amelleri sırf Allah rızâsı için îfâ etmek ve onlar üzerine nefsânî gâyelerin gölgesini bile düşürmemektir.
Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem-:
“Ameller, niyetlere göredir…” buyurmuştur. (Buhârî, Îmân, 41)
Bu itibarla başta ibadetler olmak üzere bütün hayırlı amellerin, Allah rızâsı için yapılması esastır. İşte ihlâs, amelleri sırf Allah rızâsı için îfâ etmek ve onlar üzerine nefsânî gâyelerin gölgesini bile düşürmemektir. Başta riyâ ve ucub olmak üzere kalbimizi her türlü mânevî kirden arındırmaktır. Zira bunlar, ihlâsı bulandıran ve onu yok eden kalbî hastalıklardır. Allah katında amellerin makbûliyetinin asıl şartı, ihlâstır. Beden için ruh ne ise, amel için ihlâs da o mesâbededir.
Horasan melik ve kahramanlarından olan Amr bin Leys’i vefâtından sonra sâlih bir zât rüyâsında görmüştü. Aralarında şu konuşma geçti:
“–Allah sana nasıl muâmele etti?”
“–Allah beni affetti.”
“–Allah seni hangi amelin sebebiyle affetti?”
“–Bir gün bir dağın zirvesine çıkmıştım. Yüksekten askerlerime bakınca, sayılarının çokluğu hoşuma gitti ve: «Keşke Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- zamanında yaşasaydım da O’na yardım edip destek olsaydım…» diye duygulandım.
İşte bu niyet ve iştiyâkıma karşılık Yüce Allah, beni mağfiret etti.” (Kadı Iyâz, Şifâ, II, 28-29)
Lâkin böyle güzel bir niyet, kolay elde edilemez. Ona ulaşmak için kuvvetli bir ihlâs ve samimiyete sahip olmak gerekir.
SAHTE SEVGİLERİN BAŞINA BUNLAR GELİYORSA..!
Bir genç, pâdişâhın kızının kapısına gelmiş ve ona âşık olduğunu söylemişti. Haber kendisine iletilince pâdişâhın kızı kapıya geldi ve gence:
“–Al şu bin dirhemi de; bir daha bana da sana da zarar verecek böyle bir şey söyleme!” dedi. Genç vazgeçmeyince:
“–Öyleyse iki bin dirhem al!” teklifinde bulundu. Nihâyet pazarlık on bin dirheme varınca, genç, kabul etti. Bu durumu gören pâdişah kızı:
“–Bu nasıl bir sevgidir ki, gözün para-pul ile kamaşıp beni görmez oldu. Beni başkasına tercih edenlerin cezası nedir biliyor musun?” dedi ve sevgisinde samimî olmayan gencin boynunu vurdurdu.
Bu hâli duyan bir Hak dostu, düşüp bayıldı. Kendine geldiğinde şöyle dedi.
“–Ey insanlar! Bakın dünyada sahte sevgilerin başına neler geliyor! Ya Hakk’ı sevdiğini iddiâ edip de O’ndan başkasına yönelenlerin başına âhirette neler gelmez ki!..”
Hazret-i Mevlânâ, bu kıssadaki hisseyi ne güzel hulâsa eder:
“İnsana, aradığı şeye bakarak değer verilir.”
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hakka Adanmış Gençlik, Genç Kitaplığı