4 Eylül 2013 Çarşamba

Başörtüsü

Başörtüsü


 

Günümüze Kadar Gelen Yanlış Fetvalar Örtünme!

Selam Aleyküm Sizinle birkaç tane günümüze kadar gelen yanlış fetvalar hakın’da bilgiler vermek istiyorum.

[1]:Örtünme

Öncelikle Örtünmeyi Emreden Ayetlere Bakalım.
Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut, kocalarının babalarından yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!
Nûr Sûresi 31 Ayet Meali



Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu onların tanınıp incitilmemelerine de daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Ahzâb Sûresi 59 Ayet Meali


Günümüz’de malasef bir çok hanım kardeşimiz Örtünmenin sadece saçını kapatmak olduğunu anlıyor. halbuki hiç bir erkeğin nefsi bir bayanın saçından etkilenmez,nur suresini hep yanlış anladık hatta bir çok bayan kardeşimize sorduğumuz’da işte bir bayanın saçının telinin görünmesi 40 yıl cehennem ateşin’de yanması der.! halbuki böyle bir fetva yoktur sözü geçen olay şudur. Eyyup a.s hastalandığın’da eşine karşı yemin’de bulunmuştu ve hastalığım geçerse sana 40 sopa vuracağım demişti,ve iyleştiğin’de yeminini yerine getirmek için Allah (cc) ona şöyle seslenmişti..


(Ey Muhammed!) Kulumuz Eyyub’u da an. Hani o, Rabbine, “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu” diye seslenmişti.
Sâd Sûresi 41



Biz de ona, “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içecek soğuk bir su” dedik.
Sâd Sûresi 42


Bizden bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir ibret olmak üzere ona hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık.
 Sâd Sûresi 43
Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyub’u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Daima Allah’a yönelirdi.
Sâd Sûresi 44


40 dalı birleştirip bir tane vurduğun’da yeminini yerine getirmiştir.
Bu durumu kadınların saçlarının teli görünse 40 yıl cehennemde yanar diye biliniyor malasef.


Nûr Sûresi ve Ahzab Suresini ele Alalım

1:Gözler Haramdan sakınmak gerekiyor

2:baş örtülerni yakalarına kadar taksınlar

3:süsü gizlesinler ( makyaj yapılmasın renkli elbiseler Giyinmesinler,bu gibi elbiseler takvalı göstermezdir dikkat çekilen

4:altın takı gibi şeyler dışarı çıkarken takılmasındır.

5:hatta yürürken ayaklarını yere sert vurmasınlar dikkat çekmemek için

6:tövbe edip daima bağışlanma dilemek içindir.

7:bol elbise giyinmesine dikkat çekilmiştir.

8:topuklara kadar bedeni (sıkmayacak aksine bol giyinecek elbiseye dikkat çekilmiştir


Günümüz’de örtünme.

Günümüz’de örtünen bir çok bayan kardeşimiz acaba nefsleri onlara gururlanmamı veriyor.?

Günümüz’de kardeşlerimiz Allah (cc) İçin kapandığını sanan kardeşlerimiz ACI DURUMU!

Sadece başını örtüp kot giyen,makyaj yapan,daracık elbiseler giyen süse çok önem veren kardeşlerimiz. bir erkek sizin saçınızdan etkilenmez aksine daha çok dikkat çekersiniz ve gerçekten Allah (cc) için örtünen kardeşlerimize de mani olursunuz.

Üstad necip fazılın Şu Sözü Çok Manidardır: Örtü Şuuruyla Takılmadığında da ALLAH Katında Bir Değere Sahip Olsaydı; Cennetin Baş Köşesine Rahibeler Otururdu. Üstad Necip Fazıl Kısakürek



Sn Prof Dr. Nevzat Tarhan’Başörtüsü ile ilgili nefis bir yazı

Başını örtenler:

Eğer inanmadan örtünüyorsanız, başörtüsünü çıkarınız.

Eğer siyasi simge olarak örtüyorsanız, çıkarınız.

Eğer mahalle baskısı ile örtüyorsanız çıkarınız.

Eğer babanızın baskısı ile örtüyorsanız, çıkarınız.

Eğer kocanızın baskısı ile örtüyorsanız, çıkarınız.

Eğer ağabeyinizin baskısı ile örtüyorsanız, çıkarınız.

Eğer yaşadığınız ortamda prim yaptığı için örtüyorsanız, başörtünüzü çıkarınız.

Eğer gelenek olduğu için örtüyorsanız, çıkarınız.

Eğer sizi güzelleştirdiği için başınızı örtüyorsanız, çıkarınız.

Eğer Allah için örtüyorsanız, sizi tebrik ederiz.

Eğer inandığınız için örtüyorsanız, sizi tebrik ederiz.

Eğer dini gereklilik için örtüyorsanız, sizi tebrik ederiz devam ediniz. Ancak artık özgür olmadığınızı unutmayın. Başörtüsü ile sakız çiğneyerek dolaşamazsınız. Karşı cinsle sarmaş dolaş olamazsınız.

Artık temsil ettiğiniz bazı değerlerin var olduğunu unutmayınız.

Eğer inandığınız için örtünüyorsanız içini doldurunuz. Dürüstlüğünüz, çalışkanlığınız, hoşgörünüzle örnek olurken; ahlakî anlayışınız, oturup kalkışınızda da daha dikkatli olmalısınız.

Çünkü başörtüsü sizin için hem bir hak hem bir değerdir.

Haktır; çünkü sonradan çıkarılmış bir kavram değildir. 1400 yıllık bir geçmişi vardır. O halde örtündüğünüz gibi yaşayın. Yaşadığınız gibi örtünün.

Karşı çıkanlar:

Başörtüsüne size ölümü hatırlattığı için karşıysanız, vazgeçiniz. Ölüm vardır ve gerçektir.

Başörtüsüne din karşıtlığınız sebebiyle muhalifseniz, vazgeçiniz. Dinin teselli etme ve hayata anlam katma gücünü yok edemezsiniz.

Başörtüsüne korktuğunuz için karşıysanız, korkunuzu analiz ediniz.

Korkunuz dini bir veriden kaynaklanıyorsa, o veriyi tartışınız.

Korkunuz dinin yanlış yorumlarından kaynaklanıyorsa, doğru yorum bulmak ya da oluşturmak için mücadele ediniz.

Korkunuz küçük kentler ve Anadolu’daki mahalle baskısı ile insanlarla diyologa giriniz. Birlikte yaşama bilincini oluşturmak gibi bir misyon üstleniniz. Yasağı yasakla gidermek çözüm olamaz.

Korkunuz İran gibi olmaktan kaynaklanıyorsa, başörtüsüne karşı çıkmak yerine radikalliğe karşı çıkınız.

Korkunuz Atatürkçülüğün tehlikede olmasından kaynaklanıyorsa hangi Atatürk’ü savunduğunuzu sorgulayınız.

Korkunuz Cumhuriyetin tehlikede olmasından kaynaklanıyorsa “Tek Parti Cumhuriyeti”ni mi, “Çok Partili Cumhuriyeti” mi savunduğunuzu sorgulayınız.

Korkunuzun sebebi özgürlüklerin kaybolması ise, ise herkese özgür yaşayacağı ortam sağlayacak çözümler üretiniz.

Korkunuz laikliğin tehlikede olmasından ileri geliyorsa, laiklikle din karşıtlığını karıştırıp karıştırmadığınızı sorgulayınız.

Korkunuz sahip olduklarınızı yitirmekse, elde ettiğiniz varlıklara “düşünceye karşı düşünce” yöntemiyle mi mücadele ediyorsunuz, bunu sorgulayınız.

Başörtülü birini gördüğünüzde size ‘dinsiz’ denildiğini hissediyorsanız, vazgeçiniz. Çünkü bu sizin algınız olabilir. Niyet okuyarak hükme varmak, insanı realite körlüğüne götürür.

Başörtülü bir kadını gördüğünüzde, ‘dinde böyle bir uygulama yok’ diye düşünüyorsanız, bırakınız onu konunun uzmanları söylesin. Bilimsel cahillik yapmayınız.

Başörtüsünü ‘gericilik’ olarak değerlendiriyorsanız, asıl gericiliğin öğrenme hakkını engelleme olduğunu görünüz. Gericilikle mücadele cehaletle mücadeledir; dinle mücadele değildir.

Başörtülüleri ‘kendilerini kısıtlayan insanlar’ olarak görüyorsanız, inandığı değerler için zevklerinden vazgeçenlere saygı duyunuz.

Başörtülüler size ‘Usame Bin Ladin’i hatırlatıyorsa, zihin haritanızı değiştiriniz. Radikal din anlayışının, İslam dininin ilk doğuşunda üç halifeyi öldürdüğünü unutmayınız.

Başörtüsünü görünce ‘dinî faşizm’den korkuyorsanız, Hitler’den hareketle ‘bütün Almanlar faşisttir’ deme adaletsizliğini yapmayınız.

Başörtülüler, size ‘tehdit altında olduğunuz’ izlenimini veriyorlarsa, kendinize konuyu kişiselleştirip kişiselleştirmediğinizi sorunuz. Başörtülülerle konuşmayı deneyiniz. Önyargıları, diyaloglar aydınlatır.

Bir insanın başının zorla kapatılmasından yana iseniz, ceberutsunuz. İslam tarihinde selefi, harici radikalizm yorumu bunu öngörmüştür.

Bir insanın başını zorla açtırıyorsanız yine ceberutsunuz. Bu durum, din karşıtlığını dogma haline getirdiğinizin ispatıdır: Kendinizle yüzleşiniz. Belki de ‘Modern Tiran’lığı savunuyorsunuz.

Güç kullanarak kendi dogmalarınızı kabul ettirmek istiyorsanız, siz Ortaçağ’a aitsiniz. Dinî görünümlü ya da modern görünümlü olmanız fark etmez.

Siyasî talebi olmayan bir genç kızın inançlarının gereğine göre yaşamasına karşı çıkıyorsanız, laikliğe de karşı çıkıyorsunuz demektir.

Siyasî talebi olmayan bir ailelerin çocuklarına dinin öngördüğü ahlakî normları öğretmeyi, din dersi vermelerini laikliğe aykırı görüyorsanız; bu davranış bilimsel, çağdaş, ilerleme ve aydınlanmaya uygun değildir. Alternatif üretiniz.

Siyasî talebi olmayan ama dinini yaşamak isteyen doktora, mühendise, subaya karışmayınız. Aydınlanmanın Descartes döneminde takılıp kalmışsınız demektir. Allah’a hesap verme duygusu yaşayan bir subay ya da doktor ülke için şanstır.

Siyasî talebi olmayan ama dinin teselli gücünü, yaşama anlam katma özelliğini ve ölümden sonraki hayatı öngörme fikrini bilimle birleştirenlere karşıysanız, bilimsel gelişmeye ve düşüncenin ilerlemesine de karşısınız demektir.

Başörtüsüne ‘bazı siyasîler sahip çıkıyor’ diye karşıysanız, demokratlığınızı sorgulayınız.
‘Başörtüsü istismar ediliyor’ diye düşünerek muhalefet ediyorsanız, istismar edenle etmeyeni anlamanın en iyi yolunu deneyiniz.

Bu konuyu istismar edeni etmeyenden, önyargılı olanı olmayandan ayıran laboratuar, sosyal alanlardır. Üniversitelerde serbest bırakın. Üç, beş sene gözlemleyin. Eğer kamu düzeni bozulursa ve başı açıkların hakları ellerinden alınırsa, aptallık yapmayın; mücadelenizi verin.

Eğer askerseniz ve sezgileriniz, Türkiye’nin geleceğini tehdit edecek bir tehlikeyi haber veriyorsa; üniversiteler sizin için birer sosyal psikoloji laboratuarı olacak. Böylece siz de deneyecek ve göreceksiniz: Kamu düzeni, provokasyonlara rağmen bozuluyor mu bozulmuyor mu?

İnsan davranışlarının dilini, yalan söylenip söylenmediğini, niyetleri anlamayı ve korkuları yenmeyi gösterecek en iyi yol, deneme sınamadır.

Deneme-sınama yöntemi her zaman risklidir, ancak radikalliği önlemek için bu riski göze almak gerekir.

Adalet, cesaret istediği gibi doğruları bulmakta, risk almayı gerektirir.

Özgürlük ve barış tarihte hiç kolay elde edilmemiştir.

Bazıları başının dışını örtüyor, bazıları içini örtüyor. Bunun için sosyal psikoloji laboratuarı en etkili bilimsel deney ve gözlem yeridir.

Türkiye kendi modernizmini geliştirmek dünyaya model olma şansını yakalayabilir.

Bu konuda da rehberimiz akıl ve bilim olmalıdır.

Bilim inancı taklit etmez ama tehdit de etmez. İnceler, rapor eder ve tarih sahnesine sunar. Özellikle üniversiteler hiçbir fikre kapısını kapamazlar. Analiz ederler, yorumlarlar. Evrensel yaklaşım bu olmalıdır.

İnanç bilimsel kategoridir. Üniversitelerin sosyal psikolojik laboratuvar olması fırsatını kaçırmayalım. Türkiyemiz bu sınavı dünyaya örnek olacak şekilde aşması dileğiyle…


Prof. Dr. Nevzat TARHAN



Kur’an-ı Kerimi İnanma Kolaycılığını Seçmeyin Araştırın Okuyun Yaşayın
Ayrıca Unutmayın!!

Ümmetimin son dönemlerinde giyimli fakat çıplak bir takım kadınlar olacak, bunların başlarının üstü deve hörgücü gibi bulunacaktır. Bunları lanetleyin, çünkü onlar lanetlenmişlerdir.” Başka bir rivayette; “onlar cennete giremez ve cennetin kokusunu bile bulamazlar” ilavesi vardır.

Kaynak:Müslim, Libas, 125, Cennet, 52; Ahmed b. Hanbel, II, 223, 356, 440


“Resûlullah (sav) hafif bir elbise giyip tamamen vücut hatlarını örtmeyen elbiseler giyen kadınlara ‘Onlar adı örtülü ama gerçekten çıplaktırlar’ buyurmuştur.”

Kaynak:Süyûtî, Tenvîru’l-Havâlif, c. 3, s.103



Yazımızda yer verdiğimiz hadislerde bir şekilde kınanan ve Cennetin kokusundan mahrum kalacak bu örtülü çıplaklar kimlerdir? Bunlar İslam’ın koyduğu ölçülere uymayan, yani ince, dar ve uzuvları gösteren elbiseler giyen ya da vücudunda örtmesi gereken yerleri örtmeyen kadınlardır. Kadınların bu şekilde giyinmesi, küçük günahlardan olsaydı, elbette Peygamberimizin mübarek ağzından bu derece ağır şekilde tehdit etmezdi. Peygamberimizin hadisinde yer alan ‘teberrüc’ ifadesini kimi âlimlerimiz ‘giyinik çıplaklık’, ‘başörtülü açıklık’, ‘örtülü çıplaklık’, ‘tesettürsüz örtü’, ‘Teşhircilik’ gibi ifadelerle Türkçeleştirmeye çalışmışlardır. Yine, Peygamberimiz gösteriş ve şöhret için giyinenleri şu hadisleriyle uyarmaktadır: “Kim dünyada şöhret için elbise giyerse, Allah ona kıyâmet gününde zillet elbisesi giydirir. Sonra da onu cehennemin alevli ateşlerinde yakar.”

Kaynak:Ebû Dâvud, Libas 5, h. No: 4029, 4030).



‘Şöhret elbisesi’nden maksat, başkalarına câzip görünmek ve fors satmak için giyilen elbisedir.

Kaynak:Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, c. 2, s. 94)


İbnü’l-Esir ise ‘şöhret elbisesi’nden maksat, insanların arasında göz alıcı elbiseler giyerek büyüklük taslamak, kibirli tavra bürünmektir, diye belirtir. Başka bir hadis-i şerifte Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Kim (dünyada, dikkatleri üzerine çeken) şöhret elbisesi giyerse, Allah, alçaltacağı gün alçaltıncaya kadar, o kimseden yüz çevirir (rahmet nazarıyla bakmaz).”

Kaynak:Kütübi Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, c. 17, s. 465)
Sakınılması Gereken Davranışlar
Yukardaki ayet ve hadislerden yola çıkarak şunu söyleyebiliriz ki, İslâm’a göre; ince ve dar elbise giymek, cinsel organları, göğüsleri ve vücudu belirginleştirici elbiseler giymek, göze batar renkte elbiseler giymek, bacakları öne çıkarıcı etek giymek, makyajlı olarak namahremlerinin huzuruna çıkmak, başkalarının hissedeceği kadar parfümlenmek, süs eşyalarını şangırdatarak ve kırıtarak caddelerden geçmek, fantezi çorap giymek, ayakkabıları yere vurup dikkat çekerek yürümek, erkeklerle kırıtarak konuşmak, gibi hareketlerin hepsi (yabancı erkeklere karşı) mümin kadınlara yasaklanmış ‘teberrüç’ hareketleridir.


Teberrüç’ten korunamayan kadınlarla İslâmî bir cemiyet kurulamayacağı için de ilk İslâm toplumunu oluştururken Allah’ın Resûlü, mümine kadınlardan teberrüç yapmayacaklarına dair bey’at (kesin söz) alırdı. Gerçekten de sahabe hanımları da takva üzere örtünürlerdir. Çünkü Müslüman hanımın örtüsü, takvasının bir işaretidir.


Bir âyeti kerime bu husus şöyle açıklanır:
“Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takva elbisesi (takva ile kuşanıp donanmak) ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın ayetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).”
A’râf Suresi 26 Ayet Meali

 

Râbiatü’l Adeviyye (ks)

Râbiatü’l Adeviyye (ks)

 
rabia
 
 
Râbiatü’l Adeviyye, kendi zamanında, marifet içinde benzeri yok bir velî idi. Râbia dünyaya geldiğinde aile çok fakr u zaruret içindeymiş. Annesi, kocasına:
 
- Allah aşkına, git, komşulardan biraz yiyecek, çocuğu saracak bir bez parçası, bu ikisini bulamazsan bari yakacak bir çıra olsun bul getirdemiş.
 
Kocası çok takvâlı bir insanmış. Dışarı çıkıp bir müddet sonra geri gelmiş. 
 
- Kapıyı açmıyorlar, demiş.
 
Meğerse Allah ile kendi arasında akit yapmış. “Allâh’ım! Senin kapından başka bir kapıyı çalmayacağım.” demiş.
 
Onun için komşusunun kapısına varmış amma kapıyı çalmamış. Böyle üzüntülü bir şekilde Peygamber’e (sav) salavât okuyarak karanlıkta uyumuşlar. Uyanmışlar ki nûrla dolmuş evin içi.
 
Kadın şöyle demiş:
 
- Rüyamda peygamberimiz (sav) teşrif etti. Selâmı var. “Hiç üzülmeyin, bu dünyaya gelen kız hürmetine Allah, binlerce insanı yarın mahşerde affedecek. buyurdu.
 
“Kocan, Mansur padişaha gitsin benden selâm söylesin. Her gün yatmadan önce yüz salavât okurdu padişah, bu gece okumadı, ona kefaret olarak bin tane altın versin.”
 
Râbia’nın babası gidip durumu haber verince padişah hemen tahtından inip sevincinden yerlerde yuvarlanmaya başlamış. Demek ki okuduğum salavât kabul olunuyormuş da bir gün okumayınca hemen ikaz ettiler. Bana Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (sav) selâmı geldi diye neşesinden üç bin altın vermiş.
 
İhtiyaçlarını gidermişler. Bir müddet böyle yaşadıktan sonra, Râbia genç kız iken düşman işgaline uğramışlar; annesi-babası ölmüş, kız kardeşleri de önceden evlenip ayrıldıklarından, Râbia yalnız kalınca, bir zalim onu tutup cariye diye bir başkasına satmış. Kendisini satın alan ailenin hizmetini yaparmış. Ve benim için para verdiler diye işlerini en güzel şekilde yaparmış.
 
Bir gün döşemeye ayağı takılıp düşünce kolu küt diye kırılmış.
 
Allah’u Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin kullarının işaretini Peygamberimiz (sav) üç kelime ile ifâde buyuruyorlar:
 
Kıllet, zillet, illet.
 
Yani, ya rızkı dar olur, ya insanlar içinde değersiz olur, ya da bir hastalığa müptelâ olur. Allah indinde bu hanım çok kıymetli olduğu için başına bu bela gelmiştir. Öbür koluyla yine bütün hizmeti görür, geceleri de hep ibâdetle geçirirmiş. Evin sahibi bir gece uyanmış ki Râbia başını secdeye koymuş üzerinde zincirsiz bir kandil yanıyor ve kendisi de Allâh’a şöyle yalvarıyor:
 
“Ya Rabbi! Sana malumdur ki ben gönlümü sana verdim. Ancak ne yapayım ki beni bir mahlukuna köle ettin. Eğer elimde olsa idi, bir saat senin kulluğundan uzak kalmazdım.”
 
Sahibi bu durumu görünce dört yüz akçe verip onu serbest bırakmış. Râbia da kendisine bir ibâdethane yapıp orada Rabbine ibâdete başlamış.
 
Kardeşlerim!
 
Başınıza bir şey geldiği zaman, niye böyle oldu demeyin. O, Allâh’ın mükâfatıdır. 
Bakın Rabbimiz hadîsi kudsisinde:
“Vücuduna hastalık veririm, yahut evladına hastalık veririm, yahut malına zarar veririm. Sabr-ı cemil ile karşılarsa, kıyamet gününde o kulumdan hayâ muamelesi buyururum. O kulum için mizan kurmam, hesaba da çekmem, Haydi, cennet-i âlâya derim.” (Hadis’i Kûdsi / Hakim, Deylemi )
 
 
Onun için kardeşlerim sabırlı olalım. Hadîs-i kudside geçen sabr-ı cemilin tasavvufta tarifi şöyledir:
“Evladı ölen bir babayı taziyeye gelenler tanıyamayacak. Görünüş olarak o da diğer insanlar gibi neşatlı olacak. Senden geldi kurban olduğum Allâh’ım diyerek razı olacak.”
 
Rabbimiz bizleri Rabiatü’l Adeviyye gibi sabr-ı cemil sahibi kullarından eylesin.

Hamdolsun âlemlerin Rabbi olan Allah’a.
Hacı Hasan Efendi (k.s)
 

Müslüman, hem anlaşan hem de anlaştıran insan demektir!


AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

 

Müslüman, hem anlaşan hem de anlaştıran insan demektir!

 
 
Günlük hayatta bazen çevremizle anlaşamadığımız konular oluyor, tatsızlıklarla yüz yüze gelebiliyoruz.
 
 
Böylesine huzur kaçıran durumlarda belli bir davranış ahlakımız var mıdır? Çevremizle ters düştüğümüz durumlarda uyum göstermeli, anlayışlı olmalıyım, diyebiliyor muyuz? Yoksa, ne pahasına olursa olsun düşündüğümü kabul ettirmeli, istediğimi yaptırmalıyım, diye diretiyor muyuz?
Bence, böyle anlaşmazlıklara maruz kaldığımız yerlerde bir ölçümüz olmalı, uygulayacağımız bir anlayış ahlakımız bulunmalıdır.
 
 
Mümine mahsus bu ahlak ölçü ve anlayışını Peygamberimiz haber vermiş ve kâmil mümini şöyle tarif buyurmuştur:
 
- Mümin anlaşan, anlaştıran insandır!..
 
 
Evet, kâmil ve olgun mümin, anlaşmazlığa düştüğü yerlerde dayatmayı, uyuşmazlığı, inadı tercih ve temsil etmez. Fanatik ve iddiacı bir adam görüntüsü vermez. Ne pahasına olursa olsun kendi dediğini kabul ettirme dayatmasına yönelmez.
 
 
- Ya ne yapar? Fedakârlıklarla da olsa çevreyle anlaşmayı, anlaştırmayı, işi tatlıya bağlamayı, helalleşerek halletmeyi esas alır. Çünkü kendisi mümindir. Mümin ise Efendimiz’in tarifiyle:
 
- Anlaşan, başkalarını da anlaştıran adam, demektir.
 
Müminin yapıcı yanını böyle tarif eden Efendimiz, arkasından da eklemiş: ‘Anlaşmayan ve anlaştırmaya gayret etmeyen müminde hayır yoktur!’
 
Denebilir ki; ben anlaşmak istiyorum; ama muhatabım bir türlü anlaşmaya yanaşmıyor.
 
- Doğrudur. Böyle uyumsuz kimseler de vardır. Ancak kâmil müminin görevi, böyle anlaşmazlıklarda dahi kırıp dökmeden, bir tarafı yıkıp incitmeden çare bulmak ve helalleşmelerle konuyu barışa bağlamaktır. Efendimiz, mümini böyle tarif etmiştir.
 
- Mümin anlaşan, anlaştıran insan!..
 
Sözü daha fazla uzatmadan sizlere gürültüsü, Resulûllah’ın hanesinde duyulacak kadar heyecanlı bir anlaşmazlık olayını arz etmek istiyorum. Bakın kâmil müminler, böylesine bir anlaşmazlığı nasıl bir anlayışla helalleşerek anlaşmaya dönüştürmüşlerdir görelim.
 
 
Ka’b bin Malik ile İbni ebi Hadred, Mescid-i Saadet’e namaza gelmişlerdi. Ancak Ka’b’ın ötekinde alacağı vardı. Hazır yan yana gelmişken alacağı olan, parasını istedi. Borçlu da henüz az bir eksiği kaldığını, tamamlayamadığından hemen veremediğini ifade etti. Derken sesler yükseldi, gürültü Resulullah’ın (sas) hanesinden duyulduğundan, mescide bakan pencereden perdeyi kaldırarak boynunu uzatıp iki tarafa da bakan Efendimiz (sas), iki mümin arasında bir alacak verecek anlaşmazlığı olduğunu anladı. Müminler arasındaki anlaşmazlıklar müminlere mahsus şekilde sonuçlanmalıydı. Bu, kâmil müminin vasfıydı. Bunun için de gücü yeten tarafın birazcık fedakârlığı gerekirdi. Bu yüzden Efendimiz, alacaklı olan Ka’b bin Malik’e, sağ elinin şehadet parmağını yukarıya doğru dikerek ucundan kesme işareti yaptıktan sonra, ‘Alacağının birazını bağışla, durumun böyle bir fedakârlığa müsaittir.’ işaretinde bulundu. Ka’b, kâmil müminin vasfını bildiğinden anlaşmaz insan olmak istemiyordu. Hemen cevap verdi:
 
 
- Başım gözüm üstüne ya Resulallah. Alacağımın bir kısmını bağışlayarak anlaşan mümin olmayı tercih ediyorum.
 
Bu defa borçlu İbni ebi Hadred’e işaret eden Efendimiz,
 
- Kalk sen de kalan borcunu öde, senin de buna gücün yeter artık, buyurdu.
 
- Hemen ödüyorum ya Resulallah, bu kadarına elbette gücüm yeter artık, dedi. Böylece gürültülü bir anlaşmazlık, anında kucaklaşıp helalleşmeyle sona erdi.
 
Efendimiz, buyurdu ki:
 
- Mümin anlaşan, anlaştıran insandır. Arkasından da ekledi:
 
- Anlaşmayan, anlaştırmak için gayret göstermeyen müminde hayır yoktur!
 
Bu sebeple bizler de hem anlaşan hem de anlaştıran, birlik beraberlik talibi müminlerden olmaya talibiz. Anlaşmayı ve anlaştırmayı müminin vazgeçilmez vasfı olarak bilmekteyiz çünkü. Sizin de böyle düşündüğünüzü düşünmekteyiz. Siz de ayrılık gayrılığa değil, birlik beraberliğe talip, anlaşan ve anlaştıran müminler vasfına sahipsiniz çünkü.
 
 

3 Eylül 2013 Salı

Fotoğraf makineniz neyi çekiyor?


AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

Fotoğraf makineniz neyi çekiyor?

 
 
İnkâr edilmeyen gerçeklerden biri de gözlerimizin birer fotoğraf makinesi oluşudur. Baktığı şeyin derhal fotoğrafını çeker, sonra da onu çöplüğe atıp da unutmaz. Belki en mühimi, hayal deposuna yerleştirir, oradan kalb gözüyle her an seyretmeye mecbur kalırsınız.
 
Bundan dolayı insanlar neye çok bakıyorlarsa onun fotoğrafını çekiyorlar, neyin fotoğrafını çekiyorlarsa onu seyrediyorlar demektir. Bu açıdan şöyle serinkanlı şekilde düşünmek istiyoruz. Hayal aynalarımızda nelerin resimleri var, nelerin fotoğraflarını çekip istif etmişiz oraya? Nitekim hac ve umreden yeni gelmiş olan biri, ilk günlerdeki namazlarında hep Kâbe’yi seyrederek kılar namazlarını... Bazen bir güzel yeşillik manzarasının resmini çeker gözleriniz, onu gönderir hayal âlemlerinize. Fırsat buldukça hep onu hayal eder, huzur duyarsınız. Bazen de cinsî duygularınızı isyan ettirecek şeylerin resmini çeker.
 
 
İşte zorlanma ve bozulmalar da bundan sonra başlar insanda. Zira sizin hayaliniz artık yeşillikler meşheri değil, cinsî duygularınızı isyan ettiren müstehcenler mezbelesidir. Huzurunuz kaçar, rahatınız uçar, oturduğunuz yerde bile haram resmi seyredersiniz, evinizin bir köşesinde bile rahat yoktur size artık...
 
 
Çünkü sık sık bakıyorsunuz sizi böylesine isyana yönelten haramlara, tahrik ve teşhir çöplüğüne. Artık ibadet anında karşınıza Kâbe gelme yerine bakıp da çektiğiniz haram resimleri gelir, hayal gözlerinizin önüne dikilir. İbadet zevkiniz uçar, ruhî sükûnetiniz kaçar, rahatsız olursunuz, üzüntü duyarsınız, vicdan azabı çekersiniz. Hatta zaman zaman da, ‘Eyvah, ben bozuluyor muyum?’ diye korkuya, endişeye de kapılabilirsiniz. İşte şeytanın beklediği en kritik an. Tam zamanıdır. Hemen yaklaşır size:
 
 
- Artık senden adam olmaz. Hem öylesine çirkin ve günah şeylerin resmini çekip hayalinde seyredeceksin hem de kendini sağlam bir Müslüman olarak düşüneceksin. Olmaz böyle riyakârlık... Vazgeç bu sofuluktan... Zamanı değildir henüz. Yaşlanınca yaparsın ibadetlerini, takva titizliğini, İslamî hizmetlerini...
 
 
Nefsiniz, şeytanınız bunları fısıldarken, kalbiniz, vicdanınız da feryat eder, itirazı bastırırlar:
 
- Hayır, derler; biz bu halimizle de yine yolumuza devam eder, daha iyiye de gidebiliriz. Tevbemiz var, istiğfarımız var. Rabb’imizin affı söz konusu. Hatta sevabımızın, hizmetimizin, ibadetimizin daha da çoğalması, artması lazımdır ki, mahşerdeki terazimizde ikisi de tartılırken sevabımız ağırlık kazansın, bizi kurtaracak fazlalığa ulaşsın!..
 
 
Evet kalbimiz, ruhumuz, vicdanımız da bizlere böyle şeyler ihtar ederken biz yine de diyoruz ki: - Aman fotoğraf makinenizi dikkatli kullanın. Çöplüğe yöneltmeyin, müstehceni çekmeyin. Sonra hayal aynanızda hep onlara takılır kalırsınız da günlük işlerinizde bile verim düşer, başarı duraklar, yeni şeyler düşünemez, fikir üretemez hale gelirsiniz. Bu da ahiretten önce dünyada zarar verir sizlere.
 
 
Hele ibadette tümüyle huzurunuz kaçar. Siz ellerinizi kaldırır tekbir alırsınız, Rabb’inizin huzuruna hürmetle durursunuz, ama çektiğiniz hayalinizdeki o çirkin manzaralar, kirli görüntüler sıralanır karşınıza. Utanırsınız, kızarırsınız, kurtulmak istersiniz baktığınız o kirli görüntülerden, ama çare yok, hayalinize resmetmişsiniz bir defa. Diliniz Fatiha okuyor, hayalinizde o bakılamayacak kadar ayıp görüntüler karşınızda takdim ve teşhir ediyorlar kendilerini...
 
 
 Halbuki namazda Rabb’imizi görüyor gibi bir hayal temizliği içinde olmamız gerekiyor. Şayet biz O’nu görmesek de O bizi görüyor diye düşünmemiz gerekiyor. Demek ki bakarak çektiğimiz resimler bizi Rabb’imizin huzurunda da zor durumda bırakıyor.
 
 
En nihai çare, kendimizi ve bakışlarımızı korumaya almak, nazarlarımızı çöplüğe çevirmeme konusunda azimli ve kararlı olmak, irademizi tam olarak kullanma şuuru kazanmaktır...
 

Peygamberlere Şahitlik Yapacak Ümmet

Peygamberlere Şahitlik Yapacak Ümmet

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şâhit olasınız…” (Bakara, 143)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Şüphesiz ben, Kevser havuzunun başında durup sizi beklerim. Vallahi bazı adamların önleri kesilerek bana ulaşmalarına mâni olunur da ben “Ey Rabbim, bunlar bendendi, benim ümmetimdendi.” derim. Allah Teâlâ buyurur: “Senden sonra onların ne yaptıklarını bilmiyorsun. Onlar topukları üzere geri döndüler (dinden çıktılar).” (Buhârî, Rifak, 53; Müslîm, Fedail, 26)

Bir başka hadis-i şerif de şöyledir: “Nuh (as) kıyâmet günü çağırılır ve buyur, emrine amadeyim, ya Rabbi!” diyerek huzura gelir. Allah, ona: “Risaletimi tebliğ ettin mi?” diye sorar. O da “Evet.” der. Bu sefer, onun ümmetine: “Peygamberiniz Nuh, risaleti tebliğ etti mi?” diye sorulur. Onlar da: “Bize herhangi bir uyarıcı gelmedi.” derler. Allah da Nuh’a “Sana kim şâhitlik edecek?” diye sorar. Nuh “Muhammed be ümmeti.” diye cevap verir. Bunun üzerine Hz. Muhammed ve ümmeti, Hz. Nuh’un tebliğ görevini yaptığına şahitlik ederler.” (Buhârî, Enbiyâ,3)

Hz. Muhammed (sav) ve ümmeti, her ne kadar Nuh (as)’dan sonra gelmiş olsalar bile Kur’ân-ı Kerim’den  peygamberlerin, hepsinin gönderildikleri şeyleri ümmetlerine hakkıyla tebliğ ettiklerini öğrendikleri için şâhitlik yapabilmişlerdir. (İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 5.cilt, Erkam Yay.)
 

--


2 Eylül 2013 Pazartesi

HİKAYE BİR KÜÇÜK İYİLİK NELER YAPIYOR ?


HİKAYE   BİR KÜÇÜK İYİLİK NELER YAPIYOR ?

 

   Kış günü, hava soğuk ve rüzgârlı... Yağmur bardaktan bosalırcasına yağıyor. Bir iş için  Altındağ  (Ankara'da)  semtine gidiyorum. Yolun karşı tarafinda, sırılsıklam kenarda bekleyen bir insan dikkatimi çekiyor. Gelip geçen taksilere, minibüslere el kaldırıyor, kimse aldırmıyor. Hareketlerinden alkollü olduğu anlaşılıyor.



   Altındağ'da işimi bitirip döndüm. Baktım bu zavallı insan soğukta hâlâ bekliyor, üstü başı ıslak. Arabamla önünde durdum ;

 

 -- “Kardeşim, buyur seni evine gotureyim”, dedim. Şöyle camdan yüzüme baktı, biraz mahcup bir hâlde;

 

 -- “Ağabey, senin arabana binmeyeyim, alkollüyüm” dedi. "Hayır bineceksin, bilerek durdum buyur" dedim. "Arabana istifra ederim, kirletirim, binmeyeyim" dedi. "Soğukta öleceksin" dedim ve zorla arabama bindirdim. Yağmurda sırılsıklam ıslanmış ve tir tir titriyordu.

 

   Bir marketin önünden geçiyorken, “Küçük çocukların var mı?” dedim. “Var” dedi. Arabadan inerek çocuklara çikolata, bisküvi alarak; "Eve varınca çocuklara ikram edersin. Benim hediyem olsun" dedim.

 

  -- "Ağabey, küçük çocuklarım var ama ben eve varınca hiç yanıma gelmezler, kaçarlar" dedi. “Niçin kaçarlar?” dedim. "Çünkü her gün böyle içip eve sarhoş giderim, bağırır, cağırır, döverim. Onun için benim eve geldiğimi görünce hepsi odalarına çekilir, yataklarına saklanır, korkudan yanıma yaklaşmazlar. "

 

   Bunları duyunca çok üzüldüm ve kendisine şöyle dedim : “Bak evlâdım herkes yanlış yapabilir, hata yapabilir. Önemli olan yanlışta ısrar etmemektir. O yavrucaklar Allah'ın sana bir emaneti. Sen onların babasısın, nasıl öyle davranabilirsin? Onların, senin şefkat ve merhametine, havadan ve sudan çok ihtiyacı var. Sevgi, şefkat ve merhamet onları besleyen ve büyüten en büyük gıdalarıdır. Bana söz vereceksin. Bu gün evine varınca yavrularını kucağına alacak onları sevip okşayacak, bu çikolataları kendi ellerinle yedireceksin. Tamam mı, söz mü?'” dedim.

 

 -- “Tamam söz veriyorum, dediklerini yapacağım.”  dedi.

 

   Nihayet onun tarifiyle mahallelerden, sokaklardan geçerek kenar semtteki evine geldik. Hanımı çıkıp karşıladı, böyle bir davranış karşısında duygulandı, teşekkür etti, ısrarla eve girip çay içmemi istedi. Benim işim olduğu icin kartımı bırakıp müsaade istedim ve ayrıldım.

 

   Zavallı adamcağız evine varıyor, yavrucaklar korkudan kaçacak delik arıyorlar. Baba üstünü başını değiştirip, odaya geçip oturuyor. Küçük kızcağızı kapıdan çıkarken ona sesleniyor :

 

 -- “Kızım! Gel yavrum, otur yanıma.” Kızcağız saşırıp kaliyor, bu güne kadar hiç duymadığı ton ve sıcaklıkta babasının sesi. Kapıda durup kalıyor ürkek bir tavırla. Gitse mi, gitmese mi? Acaba yine bağırıp döver mi? Yatağına kaçsa mı? Derken baba tekrar yumuşak bir sesle: “Haydi yavrum gelsene, bak sana neler getirdim. Al bunları.” diyerek çikolataları gösteriyor. Çocuk yavaş yavaş, korkarak babasına yaklaşıyor. Baba, yavrusunu dizine oturtuyor ve saçlarını öperek, okşamaya başlıyor.

 

   Kızcağızın ruh dunyası allak bullak oluyor. Baba sevgisi, babanın okşaması ne güzel bir şeymiş. Babanın yavrusunu öpmesi, onu yavrum diye sevmesi ne tatlı, ne sıcak şeymiş, bu şaşkınlığı yaşıyor. Kim bilir ne zamandan beri böyle sıcak bir sevgiyi tatmamıştı. Hep onun hasretiyle yanıp kavrulmuştu. Bak şimdi babası ona “yavrum” diyordu, saclarını okşuyordu, bağrına basıyordu. Ne tatlı ne sıcak bir yermiş baba kucağı...

 

   Bu yakınlık ve sevgiden cesaret alan kızcağız, ayağa kalkıyor, kollarını makas gibi açarak, bütün hasret ve heyecanıyla babasının boynuna sarılıyor. Bulduğumu kaybeder miyim endişesiyle  “Babammm... babam... babacığımmmm. .. “  diyerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor. O çikolatayı çoktan unutmuş, her şeyden daha tatlı babasını bulmuş, gözyaşları içerisinde ona sarılıyor, yılların açlığını gidermeye calışıyordu.

 

   Zavallı adam, hüngür hüngür ağlıyor, baba kız gözyaşı seline boğuluyorlar. Bir tarafta da hıçkırıklara boğulan anne gözlerine inanamıyordu. Allah'ım sana şükürler olsun diyordu.

 

   Sonra baba ayağa kalkıyor, evdeki tüm içki şişelerini bir daha içmeme azim ve kararlılığıyla, kırıyor.

 

   Bir gün mağazamda otururken, tezgahtar: “Efendim ziyaretçileriniz var”, dedi. “Gelsinler” dedim. Baktım o aile birlikte gelmişler. Kadıncağızın iki gözü iki ceşme. "Ağabey! Sen melek misin, Hızır mısın, nesin? O gün seni Allah gönderdi. Nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. O yağmurlu günde sen beyimi sarhoş haliyle yoldan alıp eve getirdin. O günden sonra dünyamız değişti. Kocam içkiyi bıraktı, Allah'a yöneldi, yavrularım baba sevgisine kavuştu, evimiz bir cennet köşesine döndü, korkularımız bitti. Buna vesile olduğunuz için Allah sizden razı olsun" diyor, gözyaşlarına boğuluyordu.

 

   Bir güzel davranış,  bir yudum sefkat ve merhamet,  samimiyetle uzanan bir el,  samimi bir yardım,  bazen en sihirli kilitleri açıyor,  sihirli bir anahtar oluyor, bir insanin hidayetine,  bir dünyanın değismesine vesile olabiliyor. 

 

   Kalbler Allah'ın elinde.  Keşke her zaman çevremizdeki insanlara birer şefkat meleği gibi davranabilsek,  rahmet yüklü bulutlar gibi olabilsek. Kim bilir aynı vaziyette uzanacak bir eli,  bir yudum samimiyet  ve sıcaklığı bekleyen, soğukta titreyen nice gönüller vardır.







 

1 Eylül 2013 Pazar

Yalanın Küçüğü Olmaz!

 
 
Yalanın Küçüğü Olmaz!

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
"…Yalan sözden (yalan yere şâhitlik yapmaktan) kesinlikle kaçının!" (Hac, 30)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
"Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık yoldan çıkmaya (fucûr) sürükler. Fucûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır." (Buhâri, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105.)

Ebû Bekir (ra) şöyle dedi: Rasûlullah (sav):
"-En büyük günahı size haber vereyim mi?" buyurdu. Biz:

“-Evet, yâ Rasûlallah” dedik. Resûl-i Ekrem:
 “-Allah'a şirk koşmak, ana babaya itaatsizlik etmek" buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve "İyi belleyin, bir de yalan söylemek, yalancı şâhitlik yapmaktır" buyurdu. Bu son cümleyi sürekli tekrarladı. Biz daha fazla üzülmesini arzu etmediğimiz için "keşke sussa" diye temennide
bulunduk. (Buhârî, Şehâdât 10, Edeb 6, İsti'zân 35, İstitâbe 1; Müslim, Îmân 143. Tirmizî, Şehâdât 3, Birr 4, Tefsîru sûre(4), 5)

 

31 Ağustos 2013 Cumartesi

Mesih beklemeye gerek yok; en büyük kurtarıcı İslamiyet’tir!..


Hekimoğlu İsmail
 

Mesih beklemeye gerek yok; en büyük kurtarıcı İslamiyet’tir!..

 
 
 
Peygamber Efendimiz’in hayatını okuyorum…Buyurmuş ki; “Kıyamet günü bana en sevimli ve mevkice bana en yakın olanınız, ahlakça en güzel olanlarınızdır.”
 
 
 
O’nun ahlakı Kur’an olduğuna göre, işe Kur’an meali okuyarak başlamalıyız. Geçmiş yıllarda Hasan Basri Çantay’ın üç ciltlik Kur’an-ı Kerim mealini aldım. Şu gözle okuyordum; “Allah bana ne diyor?..” Elimde ispirtolu kalemle, helallerin ve haramların altını çizdim. Sonra bunları madde madde yazdım. Ortaya çıkan tabloyu okuyunca anladım ki, İslamiyet mükemmel bir din; İslam’a uyan da mükemmel olur. Benim bugün iyilik adına neyim varsa İslamiyet’in malıdır. İslamiyet “oku” dedi, okudum. İslamiyet “çalış” dedi, çalıştım. İslamiyet “kimseye bile bile kötülük etme” dedi, kimseye kötülük etmemeye çalıştım. “Ağaç dik” dedi, ağaç diktim. “Sanat öğren” dedi, sanat öğrendim. O zaman derim ki, Mesih beklemeye gerek yok. En büyük kurtarıcı İslamiyet’tir.
 
 
Okumaya devam ediyorum…
 
 
Alâk Sûresi inzal olduğunda yeryüzünde İslam toprakları Peygam-berimiz’in ayağını bastığı yer kadardı. Herkes ona düşmandı. Bu düşmanların onu dinlemeye hiç niyeti yoktu. Çünkü canlarının istediği gibi yaşamak onlar için daha kolay, daha zevkliydi.
 
 
Amma hesap etmedikleri bir şey vardı: Efendimiz’in ahlakı…
 
 
O öyle yaşadı ki, cahiliye devrindeki insanların çoğu Peygamberimiz’in yaşayışına bakıp hayran oldular. Böylece İslamiyet’i kabul ettiler. İslamiyet, dal budak saldı. Peygamberimiz’in en tesirli tebliği ahlakının güzelliğiydi… Bu model kıyamete kadar örnek alınabilir… Yani Müslüman’ın her hali, her hareketi İslamiyet’i hatırlatmalı. Bu cemiyet bizi kendisine benzetmeye çalışsa da biz İslam’ı yaşamaya gayret edelim… Müdürün emrini yerine getirirken mutlu olan insan, Allah’ın emrine itaat edince nasıl mutlu olur tasavvur ediniz…
 
 
Eski alışkanlıkları devam ettirerek yeni bir hayat yaşanamıyor!.. Yani eskiye set çekmek ve yeniden başlamak gerekiyor hayata… Sahabide din, hayatın kendisiydi. Cahiliyet haline dönmemek için kötü alışkanlıkları terk etmişlerdi.
 
 
Asr-ı Saadet’te sahabiler her yerde camideki gibiydi. Camide başka, sokakta başka değildi. Müslüman, sahabiye benzemek zorundadır. Aksi halde sürünürüz…
 

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Cehenneme Sabredebilir misin?

​​
 
Cehenneme Sabredebilir misin?

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Bu sûretle Allah, dünya hayatında onlara rezilliği tattırdı. Âhiret azâbı daha büyüktür. Keşke bunu bilselerdi!” (Zümer, 26)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Cehennem, nefse hoş gelen şeylerle kuşatılmış; cennet ise, nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır.” (Buhârî, Rikak 28; Müslim, Cennet 1.)

Şiblî (ks) şöyle dediği nakledilmiştir: “Dört bin hadis okudum. Sonra onlardan birini seçtim. Diğerlerini bırakıp onunla amel etmeye başladım. Çünkü o hadisi derin derin düşündüm ve kurtuluş ve necâtımın onda olduğunu gördüm. Öncekilerin ve sonrakilerin ilmi onda toplanmıştı. Bu hadis şudur: Rasûlullah (sav) ashabından birine şöyle buyurdu:

“Dünyan için ancak orada kalacağın kadar çalış. Ahiretin için de orada kalacağın kadar çalış. Allah için O’na muhtaç olduğun kadar amel işle. Cehennem için de ona sabredebileceğin kadar amel (günah) işle.” (Elbânî Zaîfe, I, 20)
 

--

24 Ağustos 2013 Cumartesi

Derdi büyütmek değil, derdi eritmek lazım!..


Hekimoğlu İsmail
 

 

Derdi büyütmek değil, derdi eritmek lazım!..

 
 
Birisi bana dertlerini anlatınca dikkat ediyorum; on derdin dokuzunu kendisi icat etmiş. Aslında derdi bir tane…
 
Bunu kendi hayatımda da yaşadım. Mesela hastalandım; derdim bir tane. Şimdi diğer dertleri icat edeyim: “Eyvah! Mahvoldum, bittim, artık bir iş yapamam. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!”
 
Bunların hepsi icat edilmiş dertlerdir.
 
Bir de şu yol var: “İnsan halden hale girecek ki Allah’ın hâkimiyetini anlasın. Hastalık olacak ki Allah’ın Şafi sıfatı tecelli etsin, hasta şifa bulsun. Felaket zannedilen haller, belki rahmettir. Herhalde Allah’a iman edip, O’na itaat edersem dünya imtihanını kazanırım. Kul olarak ahirete giderim.”
Bakınız, dert icat etmek yerine hadiseyi olduğu gibi kabul edince hasta yatağı bile tekkeye döndü, hasta zâkir oldu; teslimiyetin huzurunu yaşadı. Demek ki derdi büyütmek yerine derdi eritmek lazım…
 
Diğer yandan derdini büyüten kalp doktoru kriz geçirince dedi ki; “Bu kalp krizinin nelere sebebiyet vereceğini bildiğimden dolayı çok huzursuzum. Ölüm kapıda…” İşte bu doktor arkadaş da kendine dert icat etti. Bilgisiyle mantık yürütürken çile çekti…
 
Bir şehirde afet yaşandı. Adamın biri, “Biz bittik artık! Bu memleket düzelmez bir daha!” diyerek her şeyini bırakıp göç etti. Bazıları da, “Evimiz yıkıldıysa tarlamız duruyor.” diyerek çadırda yaşayıp, tarlayı ekip biçtiler. Devlet de yardım edince hallerini düzelttiler. “Biz bittik!” diyen adam bitti; gittiği yerde belki istediği düzeni kuramadı…  
 
Sakat bir akrabam, ayakkabı tamir ederek geçinirdi. Başkaları onun haline üzülürdü amma ben onun isyan ettiğine hiç rastlamadım.  “Allah’ın rahmeti, merhameti sonsuzdur. Bu halime sabredersem dünyamı da ahiretimi de cennet ederim.” diyordu. Bir imamın kızıyla evlendi. Çocukları, evi oldu. Çok iyi bir hayat yaşadı. Bu akrabam derdine dert katmamış, olduğu gibi kabul etmişti. Dış dünyası zor amma iç dünyasına cennet havası vermişti Allah!..
 
Bir arkadaşım vardı. Aşırı sinirliydi. Bu sinirli haliyle her türlü derdini birden bine çıkarırdı. Çocuğu en ufak bir kabahat işlese, şiddet uygulardı. Bir gün ona dedim ki: “Kardeşim, iri yarı, aslan gibi adamsın. Karşındaki zavallı aciz bir çocuk. Terbiye ruh işidir, dayakla olmaz. Hem camiye gidiyorsun, hem çocuğunu dövüyorsun. Hangi dine göre bunu yapıyorsun?”
 
Beni dinledi. Ona çay ikram ettim. Biraz sakinleşti. Sonra tatlıcıya götürdüm. Bir kilo baklava aldım. “Bunu al, evine git. ‘Gel evladım, baklava yiyelim.’ de. Havayı yumuşat.” dedim. Aile hayatında helalle mücadele edilirse ufak sorunlar büyür. Ev, çocuklara da eşlere de çekilmez gelir.
 
Derdi büyütmek, şikâyet-lenmek, şuursuz insanların işidir. Dikkat etse görecek ki, şükredecek çok şey var. Adam en lüks uçaklarla göklerde uçuyor, yerdeki derdin acısıyla havada kıvranıyor. Öbür adam köyünün yolunda yırtık ayakkabısıyla yürüyor, amma içinde bir huzur… O köylüyü dinlesek belki derdi çoktur amma derdini büyütmüyor, belki eritiyor…
 
Dünya, savaşlar içinde. İnsanlar her türlü haksızlığa uğrarken bizler rahatız. O insanların zulümden kurtulmaları için dua ederken, diğer taraftan da şükretmeliyiz. Derde odaklanacağına hayatın iyi taraflarını görmek lazım. Yangın yerinden geçen, başını çevirip bahçelere, bağlara bakmalıdır; bilmelidir ki bu yangın yeri de yarın bağ bahçe olacak…
 

23 Ağustos 2013 Cuma

Ölümden Sonraki Hayatın Mantıksal Delilleri

Ölümden Sonraki Hayatın Mantıksal Delilleri

 
 
 

Ölümden Sonraki Hayatın Mantıksal Delilleri
Ölümden Sonraki Hayatın Mantıksal Delilleri
 

Ölümden sonra hayat, yaşam var mı? Ölümden sonraki hayatın varlığına dair ispatlar nelerdir? Öbür dünya var mı? Gibi sorular aklî deliller ile cevaplanıyor. Bu konudaki delilleri başlıklar halinde açıklayalım:
________________________________________________________________________________


Allah’ın Merhameti:  Görüyoruz ki; kainattaki zayıf, güçsüz, âciz varlıklara bile mükemmel nimetler veriliyor. Mesela yavrular âciz, zayıf, güçsüz olmalarına rağmen çok güzel nimetler ile besleniyorlar. Bir bebeğin ağlamasıyla yakınları o bebeğin imdadına koşuyorlar. Vahşi hayvanlar âciz yavrularını besliyorlar. Hatta o vahşi hayvanlar yiyecekleri kendileri yemiyor, yavrularına yediriyorlar ve yavrularını tehlikelerden koruyorlar. Bu vahşi hayvanlar merhameti nasıl öğrenmiş? Akılsız, ilimsiz, şuursuz bulutlar vasıtasıyla yağmur yağıyor ve o yağmur damlaları canlıların imdadına yetişiyor. Bulutlar bizi tanır mı? Bize merhamet eder mi? Bizim dertlerimizi bilir mi? Bir lamba ve soba görevi gören akılsız, ilimsiz Güneş bizi tanır mı? Bize merhamet eder mi? Bize bal nimeti aklı sınırlı, zayıf, âciz arılar vasıtasıyla geliyor. Bizim faydalandığımız lezzetli, vitaminli meyveler bir basit tohumdan meydana gelen ağaçtan çıkıyorlar. Bize süt nimeti ilimsiz, âciz inekler vasıtasıyla, hem de onların kanları arasından, geliyor. İşte bu örnekler gösteriyor ki; Allah merhametlidir.


Ancak bu dünya fanidir. Bu dünya sonsuz değildir. Eğer ölümden sonra ahiret hayatı olmaz ise bu durum Allah’ın merhameti ile çelişir. Çünkü; bu dünyada Allah’ın birliğine iman eden, O’na şirk koşmayan, O’ndan çok korkan, O’na itaat eden, O’nu seven kullar çok acılar çekiyorlar. Hatta belaların en büyükleri peygamberlere gelmiştir. Ama Allah’ı tanımayan, O’ndan başka ilahlara tapan, peygamberleri tanımayan, Allah’a ibadet etmeyen, insanlara zulmedenler bu dünyada yaptığı kötü işlerin karşılığını tam olarak görmezler. İşte eğer ahiret hayatı olmaz ise bu durum Allah’ın merhametine aykırı olur.


Allah, insana akıl nimeti ihsan etmiştir. Eğer ahiret hayatı olmaz ise insana verilen bu nimet, insana çok büyük zararlar verir. Çünkü insan, aklı ile geçmişteki hüzünlü anılarını, şimdiki üzücü durumları ve gelecek endişelerini düşünür. Ölümden sonra yok olma düşüncesi ise insanı mahveder. Demek ki; ahiret olmaz ise insana verilen akıl nimeti insanı hasta eder. Ancak Allah merhametlidir. Allah, insana akıl nimetini insana zarar vermesi için vermemiştir.


Allah, kullarını idam etmek için yaratmamıştır. Kullar sonsuza kadar yaşamak ister. Eğer ahiret inancı kabul edilmez ise o zaman Allah’ın, kullarını idam etmek için yaratan ve onlara bu meşakkatli dünyada az bir ziyafet veren ve sonra idam eden bir zalim, bir alaycı olduğunu düşünmek gerekecektir. Bu ise batıl bir fikirdir. Yukarıdaki örneklerde Allah’ın merhametli olduğu açıklanmıştır. Allah merhametlidir. Öyle ise Allah’ın merhametinin bir gereği olarak ölümden sonra ahiret hayatının olması zorunludur.
________________________________________________________________________________



Allah’ın Adaleti: Görüyoruz ki; kainatta bir ölçü, bir denge vardır. Vücudumuzdaki organlar ölçülü bir şekilde yaratılmıştır. Bir sineğe, bir arıya kartalın kanadı kadar büyük kanat verilmemiş ve onlara taşıyamayacağı yükler yüklenmemiştir. Güçlü varlıklar da, âciz, zayıf varlıklar da rızıklarını alırlar, beslenirler. Yavrular, âciz olmalarına rağmen korunurlar. Allah, kullarını kasıtlı olmadan ve unutarak yaptıkları amellerden dolayı sorumlu tutmaz. Geçmişte yaşayan ve azgınlıkta ileri giden kavimlere gelen felaketler de Allah’ın adaletini gösterir. Demek ki; Allah adalet sahibidir.


Ancak bu dünya fanidir. Allah’ın birliğine iman eden, Allah’a ibadet eden, insanlara iyi davranan kullar sonsuza kadar yaşamak istiyorlar. Onlar, Allah’ın cemâlini görmek, Cennete girmek istiyorlar. Allah’ı tanımayan, peygamberleri inkar eden, insanları öldüren, insanlara zulmeden kullar ise hak edilen cezaları tam olarak görmüyorlar. İşte bu durum, eğer ölümden sonra ahiret hayatı olmaz ise Allah’ın adaleti ile çelişir. Ancak örneklerde de gördük ki; Allah âdildir. Öyle ise Allah’ın adaletinin tam olarak görüleceği bir ahiret hayatı, bir mükafat ve ceza âlemi olmak zorundadır.
________________________________________________________________________________
 
 
 
Allah’ın İzzeti:  Görüyoruz ki; kainattaki varlıklar Allah’a itaat ederek görevlerini yerine getiriyorlar. Aklı, şuuru, ilmi olmayan yıldızlar, gezegenler, ağaçlar, denizler, dağlar, bulutlar bir ordunun askerleri gibi vazifelerini yapıyorlar. Allah’ın emri ile arılar bal yapıyor, Allah’ın emri ile inekler süt veriyorlar. İşte bu örneklerden de görüyoruz ki; Allah bu kainatın sahibi ve sultanıdır ve Allah izzet sahibidir. Ancak görüyoruz ki; bu dünyada Allah’ı tanımayan, Allah’ın emirlerini yerine getirmeyen, fitneler, düzensizlikler çıkaran insanlar vardır. Eğer ahiret hayatı olmaz ise bu durum Allah’ın izzetine aykırı olur.


Mesela bir kral, ülkesinde isyan edenleri cezalandırmak ister ve halkının kendisine itaat etmesi için çalışır. Bir ordu komutanı, isyancı askerlere ceza verir, onların isyanlarına karşı suskun kalmaz ve askerlerinin kendisine itaat etmesi için önlem alır.


Bu dünyada Allah’a itaat etmeyen kullar vardır ve bu kullar Allah’a karşı olan isyanlarına devam ederler. Eğer ahiret hayatı olmaz ise bu durum Allah’ın izzeti ile çelişir. Allah sonsuz izzet sahibidir. O, asla âciz değildir. Demek ki; Allah’ın izzetinin tam olarak görüleceği bir ceza yeri, ahiret hayatı olmak zorundadır.
________________________________________________________________________________



Allah’ın Cömertliği: Görüyoruz ki; kainat çok sayıda sanat eserleri ile süslenmiştir. Ay ve Güneş bu kainat sarayının lambaları gibidir. Yeryüzü farklı farklı, çeşit çeşit, lezzetli, renkli, kokulu nimetler ile donatılmıştır. Cansız varlıkların şekilleri, yapıları farklıdır. Canlı varlıkların suretleri, fiziksel görünüşleri ayrıdır. Kainatta atom parçacıklarından yıldızlara, sayısını sayamayacağımız kadar çok varlık mevcuttur. Bu örneklerden görüyoruz ki; Allah sonu gelmeyen cömertlik sahibidir. Allah’ın isimleri ve sıfatları sonsuzdur. Sonu olan isimler ve sıfatlar sahibi olmak âcizliğin göstergesidir.


Kainatı yoktan var eden, zamanı, mekanı, maddeyi, ruhu yoktan yaratan Allah ise âcizlikten münezzehtir. Demek ki; Allah, sonsuz cömertlik sahibidir. Böyle sonsuz cömertlik ise sonsuz bir şekilde ikram etmek ister. Yani sonsuz cömertlik, kulların nimetlerden sonsuza kadar yararlanmasını, nimetleri sonsuza kadar seyretmesini ister.
________________________________________________________________________________



Allah’ın Cemâli ve Kemâli: Varlıklardaki güzellik, Allah’ın güzelliğini gösterir. Güzellik güzelden gelir. Varlıklardaki mükemmellik ise Allah’ın kemâlini gösterir. Allah, cemâl ve kemâl sahibidir. Kullar kainatın mükemmelliğini seyreder ve Allah’ın kemâlini tefekkür ederler. Ancak bu dünya fanidir. Kullar bu dünyada sonsuza kadar kalmazlar. Bu sebeple kullar bu dünyada Allah’ın eserlerini sonsuza kadar seyredemiyorlar. İnsanın yaratılış vazifesi Allah’ın cemâli ve kemâlini seyretmektir.


Eğer ahiret hayatı olmaz ve insan ölümden sonra yokluğa atılır ise o zaman insan, bu dünyadan ayrılmanın acısını hafifletmek isteyecek, bu dünyayı tahkir edecek ve Allah’ın cemâli ve kemâlini inkar edecektir. İnsan ancak bu şekilde ayrılığın acısına dayanabilir. Bu ise insanın yaratılış gayesine aykırıdır. İnsan, âşık bir seyirci fıtratında yaratılmıştır. Ahiret olmaz ise insan âşık bir seyirci olmaktan çıkar ve bir düşmana dönüşür. Her şeyi hikmetli yapan Allah ise buna müsaade etmez.
Demek ki; Allah’ın eserlerinin sonsuza kadar seyredileceği, kulların Allah’ı sonsuza kadar takdir edeceği bir sonsuzluk âlemi olmak zorundadır.
________________________________________________________________________________



İnsandaki Sonsuz Yaşama İsteği:  Allah, her türlü eksikliklerden münezzehtir. Hikmeti olmayan hiçbir şey yaratmaz. Görüyoruz ki; insanda sonsuza kadar yaşama isteği vardır. Alınan zevklerin bitmesi insana acı verir. Allah, insana sonsuza kadar yaşama isteği vermiştir ancak bu dünya fanidir. Eğer ahiret hayatının varlığı kabul edilmez ise o zaman Allah’ın insana verdiği sonsuzluk isteğinin mânâsı anlaşılamaz. Allah, her şeyi hikmetle yaratır. Allah, mânâsı olmayan bir şey yaratmaz. Demek ki; insanın sonsuzluk isteğinin karşılanacağı bir sonsuzluk âlemi olmak zorundadır.


Allah, sonsuz merhamet ve sonsuz adalet sahibidir. O, bu dünyada kafirlere bile nimetler verir, en zayıf, en âciz mahlukların ihtiyaçlarını karşılar ve onların basit isteklerini yerine getirir. Peki soralım: Allah, en sevgili kulu olan Hz.Muhammed’in (Sav) en büyük istekleri olan Allah’ın cemâlini görme, sonsuza kadar yaşama, Cennet’e girme isteklerini kabul etmez mi? Elbette kabul eder. Demek ki; o sevgilinin sonsuzluk isteği yerine getirilecektir. Demek ki; ölümden sonra bir sonsuzluk diyarı vardır.
________________________________________________________________________________



Kainatın Kayıt Altına Alınması:  Görüyoruz ki; çiçeklerin planları, programları bir tohumda muhafaza edilmiştir. Çiçekler o tohumdan çıkarlar ve büyürler. Hayvanların plan ve programları ise yumurtalarda muhafaza edilmiştir. Hayvanlar o küçük yumurtalardan çıkarlar ve olgunlaşırlar. İnsanların plan ve programları ise bir damla suda, menide, muhafaza edilmiştir. İnsanlar bir damla sudan yaratılırlar. İnsanın bütün özellikleri o bir damla suda kaydedilir. Hem hücrede bulunan DNA molekülleri ansiklopedilerin içerdiği bilgiler kadar bilgi içerir. Az bir yer kaplayan insan beyni içinde milyonlarca bilgi mevcuttur.


İşte bu örneklerden görülüyor ki; Allah, Hafîzdir. Yani varlıkları koruyan, varlıkların plan ve programlarını küçük maddeler içinde muhafaza edendir. Allah, en küçük bir mahlukun bile amellerini, plan ve programlarını muhafaza eder. Demek ki; Allah, insanların yaptıkları amelleri de muhafaza eder. Melekler, insanların yaptığı amelleri kaydederler. Kainatın kayıt altına alındığı gibi kainatın meyvesi olan insan da kayıt altına alınmaktadır. İşte bu kayıt altına alma hesap ve muhasebe içindir. Ancak bu dünya fanidir. Bu dünyada o büyük hesap ve muhasebe görülmemektedir. Demek ki; kötü ameller yapanların hesaba çekileceği ve kaydedilen kötü amellerin gösterileceği bir hesap günü olmak zorundadır.


Varlıklar yok olmak için yaratılmamışlardır. Cennete gidenler bu dünyada yaşadığı güzel anılarını cennette seyredeceklerdir. Mesela bizim ağzımızdan bir söz çıkar ve gider. Ancak sözün anlamı o sözü duyanların hafızalarında kalır. Baharda rengarenk açan çiçekler zamanla ölürler. Ancak o çiçeklerin güzelliğine bakan insanların hafızalarında o çiçeklerin mânâları kalmıştır. Demek ki; kainatta kaydetme söz konusudur. İnsanların yaptıkları ameller de kaydedilir. Amaç hesap, muhasebedir. Öyle ise ölümden sonra başka bir hayat olmak zorundadır.
________________________________________________________________________________



Dirilişin Kainattaki Numuneleri:  Görüyoruz ki; yaz gidiyor, yerini kış alıyor. Kış gidiyor, yerini bahar alıyor. Gündüz ve gece birbirini takip ediyor. Medeniyetler yerini başka medeniyetlere bırakıyor. Ölü toprak, yağmur ile beraber canlanıyor. Dünya her saat bambaşka bir Dünya oluyor. Her an bambaşka bir Dünya yaratılıyor. Kainatta bir hareketlilik söz konusu. İnsanın ölümü gibi kainatın da ölümünün gerçekleşmesi akıldan uzak olamaz. Ve kainatın başka bir şekilde tekrar yaratılması da akıldan uzak değildir. İnsanı yokluk sahasından varlık sahasına çıkaran, zamanı, mekanı (kainat), maddeyi, ruhu yoktan var eden, zerreleri, yıldızları, kısacası kainattaki tüm varlıkları varlık sahasında tutan ve her şeye gücü yeten bir Zât’a “Tekrar yaratamazsın” denilemez. Allah’ın her şeye gücü yeter. Demek ki; Allah’ın ölüleri diriltmeye de gücü yeter.



Yasin Suresi’nden,
77. İnsan, bizim, kendisini az bir sudan (meniden) yarattığımızı görmedi mi ki, kalkmış apaçık bir düşman kesilmiştir.
78. Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: “Çürümüşlerken kemikleri kim diriltecek?”
79. De ki: “Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir.”
80. O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz.
81. Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. O, hakkıyla yaratandır, hakkıyla bilendir.
82. Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri o şeye ancak “Ol!” demektir. O da hemen oluverir.
83. Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah’ın şanı yücedir! Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.
________________________________________________________________________________



Allah’ın Vaadinden Dönmeyeceği: Görüyoruz ki; vaadinden dönmek âcizliğin, zayıflığın, cehaletin göstergesidir. Allah, kullarına vaatlerini yerine getirmelerini emreder. Allah, her türlü âcizlikten, cehaletten münezzehtir. O, vaadini yerine getirendir. Allah, kullarına ahiret hayatını vaat etmiştir. Demek ki; Allah, vaadini yerine getirecektir. Demek ki; ölümden sonra başka bir hayat vardır.
________________________________________________________________________________
 
* Haşir Risalesi’nden yararlanılmıştır.