5 Ekim 2013 Cumartesi

Kader İnancı


 
Kader İnancı

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Yeryüzünde vukû bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musîbet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın! Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” (Hadîd, 22)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Kuvvetli mü’min, (Allah katında) zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha sevimlidir. (Bununla beraber) her ikisinde de hayır vardır. Sen, sana yararlı olan şeyi elde etmeye çalış. Allah’dan yardım dile ve asla acz gösterme. Başına bir şey gelirse, “şöyle yapsaydım, böyle olurdu” diye hayıflanıp durma. “Allah’ın takdiri bu, O, ne dilerse yapar” de. Zira “eğer şöyle yapsaydım” sözü şeytanı memnun edecek işlerin kapısını açar.” (Müslim, Kader 34. İbn Mâce, Mukaddime 10.)

Amr b. Ebû Cündeb’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

Sıffîn’de Saîd b. Kays’ın yanında oturuyorduk. Karanlığın yeni bastığı bir sırada Hz. Ali (ra) asâsına dayanmış bir halde yanımıza geldi. Bu durumu gören Saîd:

“-Gelen mü’minlerin emîri midir?” diye sordu.

Hz. Ali:
“-Evet” diye cevab verince:

“-Birinin sana suikast yapmasından korkmuyor musun?” dedi.

Hz. Ali şöyle cevap verdi:

“-Hiç kimse yoktur ki kuyuya düşmek, dağdan aşağı yuvarlanmak, taş isâbet etmesi ya da bir hayvanın zarar vermesi gibi durumlardan koruması için yanında Allah’ın görevlendirdiği bir melek olmasın. Ancak kader geldiği zaman, onu kendi kaderiyle baş başa bırakırlar.” (İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 9.Cilt, Erkam Yay.)
 

--
​​

4 Ekim 2013 Cuma

Cennette Peygamberimiz (s.a.v.) ile olmak

Cennette Peygamberimiz (s.a.v.) ile olmak

NİHAT HATİPOĞLU

 
Cennette Peygamberimiz (s.a.v.) ile olmak
                
Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bulunduğu yere giden bir köylü şöyle dedi: Ey Allah'ın Peygamberi. Ben beş vakit namazımı kılarım. Ramazan orucumu tutarım. Bunun üzerine bir şey ilave edemem. Çünkü ben fakirim. Benim üzerime zekât ve hac farz değil.
Kıyamet koptuğu zaman ben hangi tarafta olurum. Cennette mi olurum, yoksa cehennemde mi diye sordu.
 
 
Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular:
 
Sen gözünü iki şeyden muhafaza et:
1- Harama bakma
2- Yaratılmış olanları küçük görecek şekilde bakma.

 
Kalbini iki şeyden muhafaza et:
1- Kin ve düşmanlıktan,
2- Hasetten -kıskançlıktan- koru.
 
 
Dilini iki şeyden muhafaza et:
1- Yalan söyleme,
2- Gıybet etme.
İşte bu durumda sen cennette benimle beraber olursun.

 
 
Babanıza ve annenize küfretmeyin

Sahabeyle oturan Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: Kişinin anne ve babasına sövmesi büyük günahlardandır. Sahabe şöyle sordular:

Ya Resulallah kişi kendi anne ve babasına küfreder mi?

Efendimiz şöyle buyurdu: Evet, kişi başkasının babasına küfreder, o da onun babasına küfreder, kişi başkasının annesine küfreder o da dönüp onun annesine söver. Böylece kişi kendi anne ve babasına sövmüş olur.

En yüce ahlakla bezenmiş olan Peygamberimiz (s.a.v.) kin, nefret, düşmanlık, başkalaştırma ve kutuplaştırma duygularından bizleri sıyırmaya çalışmıştır.

Temiz bir yürek ve temiz bir dille yaşamak, başkasının onurunu kirletmemek insan olmanın bir gereği değil mi?

İnsanların yüz yüze söyleyemediklerini sanal ortamda ölçüsüzce söylemeleri, insanların iffet ve namusuna saldırmalarını düşünecek olursak bu hayati uyarıya çok muhtaç olduğumuzu görebiliriz.


 
 
İslam ne diyor, biz ne yapıyoruz?
 

İslam "Müslümanlar kardeştir" diyor. Biz din kardeşliği yerine "Kavga kardeşliğini" kuruyoruz.
 
İslam "zulmedenden yana olmayın" diyor. Biz zulmedenlere destek oluyoruz.

İslam "haksızca cana kıymayın" diyor. Biz hak gördüğümüz yerde can alıyoruz.

İslam "haram para yemeyin" diyor. Biz "para gelsin de nereden gelirse gelsin" diyoruz.

İslam "sizin çıkış yolunuz Kuran ve Hz. Peygamber'dir (s.a.v.)" diyor. Biz nefsimizi, egolarımızı vahyin önüne koyuyoruz.

İslam "düşeni kaldır" diyor. Biz düşeni ya görmüyoruz veya yuvarlıyoruz.

İslam "kardeşinin yüzüne gülümse" diyor. Biz yumuşak yüzlülüğü, tebessümü zafiyet sayıyoruz.
 
İslam "affetmek erdemdir" diyor. Biz affetmeyi güçsüzlük olarak nitelendiriyoruz.

İslam "yalan söyleme" diyor. Biz menfaatimiz için her yalanı mubah görüyoruz.

İslam "çamur atma" diyor. Biz "çamurlaşmamış adam kalmasın" diyoruz.

İslam "iftira atma" diyor. Biz inandığımız şey için iftirayı mubah sayıyoruz.

İslam, "sizden öncekileri iyilikleriyle yad edin" diyor.

Biz bütün cehaletimize rağmen eski alimlerimizi küçültmek için akla gelmeyecek kılığa giriyoruz.

İslam "edep ya hu" diyor. Biz "menfaat ya hu" diyoruz.

İslam "ahiret var" diyor. Biz, "aman ha daha fazla dünyalık" diyoruz.

İslam, "çalma, çırpma" diyor. Biz "görmeden çal, bağırmadan çırp" diyoruz.

İslam "sabırlı ol" diyor. Biz "aman ha fırsatı kaçırma" diyoruz.

İslam "vicdan" diyor. Biz "cep" diyoruz.

İslam "bütün insanlara merhamet" diyor. Biz, "aileme merhamet" diyoruz.

İslam "kötülüğü unut, iyiliği unutma" diyor, Biz "kötülüğü kafana kazı, iyiliği çöpe at" diyoruz.

İslam "O" diyor.

Biz "Ben" diyoruz.


Sonra dönüp de "neden Müslümanlar bu halde" diyoruz. Her şey ortada değil mi? Her şey apaçık değil mi?

 
 
 
Ahirette dünya huzura getirilir


Dünya için birbirimizle savaşıyoruz. Birbirimizi kırıyoruz. Birbirimizin kuyusunu kazıyoruz. Ortalığı kan gölüne çeviriyoruz.

Peki uğrunda bu kadar cinayet işlenen dünyanın ahiretteki pozisyonu ne olacak? Hz. Peygamber'in (s.a.v.) verdiği örnek ders verir mahiyettedir.

"Kıyamet günü dünya; saçları beyaz, gözleri mavi, dişleri çıkmış ve son derece çirkin bir insan halinde huzura getirilir. Dünya bu haliyle etrafına bakınır. İnsanları seyreder. Dünya kendisi için birbirleriyle boğuşana bakar.

İnsanlara şöyle sorulur: 'Bunu tanıyor musunuz?'

İnsanlar şöyle cevap verir. 'Bunu tanımaktan Allah'a sığınırız.'

Bunun üzerine insanlara şöyle bilgi verilir:

'Bu dünyadır. Onun için birbirinize sataşıyordunuz. Onun için birbirinize darılır ve küserdiniz. Onun için birbirinizi kıskanırdınız. Onun için birbirinize öfkelenirdiniz. Nefret eder, düşmanlık yapardınız.

Onun için birbirinize düşmanlık ederdiniz. İşte uğrunda gururlanıp birbirinizi küçülttüğünüz dünya.'

Sonra Yüce Allah şöyle buyurur:

Dünyayı cehenneme atınız. Dünya cehenneme atılır. Dünya şöyle seslenir:

Rabbim beni cehenneme attın. Benim dostlarım nerede? Benim taraftarlarım nerede? Beni sevenler nerede?

Allah buyurur:

Ona uyanları da uyanların adamlarını da, taraftarlarını da topluca ateşe atınız."
 

Hz. Peygamber'in (s.a.v.) anlattığı şu manzara bile hesabımızı doğru yapmamız için yeterlidir. İbret almamız, ders çıkarmamız gerekmez mi?
 
 

3 Ekim 2013 Perşembe

İnsandaki Sonsuz Sevme Kabiliyetini Nasıl Kullanırız?

İnsandaki Sonsuz Sevme Kabiliyetini Nasıl Kullanırız?

İnsandaki Sonsuz Sevme Kabiliyetini Nasıl Kullanırız?
                    
Mustafa Çelik'in Haberi Risale Ajans Özel

 Bir çok istidat ve kabiliyeti olan insanın, bir kabiliyeti var ki kendini diğerlerinden ayırır.

 
"Sevmek"... Evet Allah insanın sevgisine sınır koymamış. Koymamış ki Sonsuz olan Allah'ı (cc) sevebilsin.
 
Mesela; bir baba oğluna 1.000.000 TL verip, oğlum al bu para ile kendine iş kur dese. Oğluda bu parayla gidip simit arabası alıp, simit satmaya başlasa. Bunu gören babanın oğluna kızacağı katidir. Çünkü, holding kurulabilecek parayla gitti simit arabası aldı. Hikmetsiz hareket etti, akıllıca davranmadı. Kendini abes duruma düşürdü. 

 
Aynen bu misal gibi; insanın sonsuz sevme kabiliyetini ev, araba, kadın vb. gibi fani (geçici) olan varlıklara vermesi abesle iştigal olur ve sevgiyi veren kim ise bunun hesabını sorar, tahkir eder(Allah cc için sevmek, bahsimiz dışında). Anlaşıldığı gibi; sonsuz sevme kabiliyeti sonsuz olan Allah'ı (cc) sevmemiz için verildiği katidir.

Mümin; Allah'ı(cc) sevecek, Allah'ın (cc) sevdiğini sevecek ki, sevmekle ibadet etmiş olsun.

Peki biz gerçekten Allah'ı (cc) seviyormuyuz? Bunu nasıl anlayabiliriz? 

 
İnsan sevdiği kişiye benzemek ister. Nasıl ki bir sanatçının hayranları, sanatçıyı sevdikleri için o sanatçı gibi giyinip, tarz ve stillerini o sanatçının tarz ve stiline göre yapıyorlar. Yada nasıl ki bir çocuk sevdiği babasını taklit eder, onun gibi olmak ister, kalemle kendine bıyık yapmaktan tutunda, yürüyüşünü dahi babasına benzetmeye çalışır.

 
Bediüzzaman Said Nursi "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin." (Al-i İmran Suresi, 3:31.) ayetinin tefsirini 11.Lem'a da izah ederek bu konuda bize ışık tutmaktadır;

 
"Nasıl mantıkça kıyas-ı istisnai misali olarak deniliyor: "Eğer güneş çıksa gündüz olacak." Müsbet (olumlu) netice için denilir: "Güneş çıktı. Öyleyse netice veriyor ki, şimdi gündüzdür." Menfi (olumsuz) netice için deniliyor: "Gündüz yok. Öyleyse netice veriyor ki, güneş çıkmamış." Mantıkça, bu müsbet ve menfi iki netice kat'idirler. 

 
Aynen böyle de, şu ayet-i kerime der ki: Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa, Habibullaha ittiba edilecek. İttiba edilmezse, netice veriyor ki, Allah'a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullahın Sünnet-i Seniyyesine ittibaı intaç eder. 

 
Evet, Cenab-ı Hakka iman eden, elbette Ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilaşüphe(şüphesiz), Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur." 

 
Evet, Allah'ı (cc) seviyorsak Allah'ın (cc) Resulune (s.a.v) ittiba etmemiz gerekiyor. Eğer ittiba etmiyorsak anlaşılır ki; yalan söylüyoruz.

Nasıl ki bir çocuk farklı bahanelerle babasını çok sevdiğini dile getirse. Babası oğlundan bir bardak su istese, çocukta baba kalk kendin al dese. Çocuğun ne kadar samimiyetsiz olduğu anlaşılır.

Evet,Allah'ı (cc) çok sevdiğini söyleyip, istediği tarz olan Allah'ın (cc) Resulune (s.a.v) itaat etmemek çocuğun yalanından daha büyük yalandır, samimiyetsizliktir.

"Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeye ittibaından hissesi ziyade ola. Veyl (yazıklar olsun) o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeyi takdir etmeyip, bid'alara giriyor."

Nasıl ki; bir sınıfta başarılı olan bir öğrenciyi, öğretmen diğer öğrencilere numune olarak gösterir, sizde o çalışkan öğrenci gibi olun der. 

Allah, efendimizi bize örnek olarak gösterip "sizde onun gibi olun" diye emrediyor.

Zamanın Bedii konuyla ilgili olarak 24. Mektup ta;"Allah,hem kendi esmasını sevmesiyle, o esmanın en parlak aynası olan Muhammed-i Arabi Aleyhissalatü Vesselamı sever ve Muhammed-i Arabi Aleyhissalatü Vesselama benzeyenleri dahi derecelerine göre sever." 

Rabbim efendimize benzemeyi, kendine gaye edinen insanlardan olmamızı nasip etsin inş...

 
Muhabbet ve dua ile...
 
 
Tarih : 02.10.2013
Kaynak : Risale Ajans

http://www.risaleajans.com/nur-alemi/insandaki-sonsuz-sevme-kabiliyetini-nasil-kullaniriz

Çocukluğunu özleyen ortayaşlara...

Çocukluğunu özleyen ortayaşlara...
 
 
 
80'li - 90'lı yıllarda mı çocuktun?
Nasıl oldu da hayatta kalmayı başardın?
 
1.- Arabaların emniyet kemeri, kafalıkları, ve kesinlikle hava yastıkları yoktu.
 
2.- Ön koltuk tehlikeli değil de eğlenceliydi. 
3.- Bebek yatakları ve oyuncaklar renkliydi. Ya da en azından kurşunlu, muhtelif zehirli maddeler ile boyanmıştı.
 
4.- Prizlerin, araba kapılarının, ilaç şişelerin ve kimyasal ev temizliyicilerinin üzerinde çocuk kilitleri yoktu…
 
5.- Kasksız bisiklete biniliyordu. 
6.- Steril su şişelerinden değil de bahçe hortumundan yada muhtelif başka kaynaklardan su içiliniyordu…
 
7.- Oyun oynamaya çıkmanın tek şartı hava kararmadan önce eve dönmekti. 
8,- Cep telefonu yoktu ve hiç kimse nerelerde gezdiğimizi bilmiyordu. İnanılmaz …
 
9.- Okul öğlen bitiyordu… Ve öğlen yemeği için evimize geliyorduk.

10.- Bir sürü yaramız, kırılmış kemiğimiz ve kırılmış dişimiz vardı, fakat hiçbir zaman birileri bu yüzden mahkemeye verilmiyordu. Kendimizden başka kimse sorumlu değildi.

11.- Bolca tatlılar ve tereyağlı ekmekler yiyorduk, ve gerçek şekerli içecekler içiyorduk ve hiç kilo sorunumuz olmazdı - çünkü hep dışarda oynardık , aktif olarak …

12.- Dört çocuk bir limonatayı paylaşabiliyorduk… aynı bardaktan içebiliyorduk, ve kimse bu yüzden ölmüyordu. 
13.- Playstation, Nintendo 64, X boxes, Vídeo oyunlarımız, 99 kablolu kanalımız , Dolby surround, Cep telefonumuz, Bilgisayarımız, Internet de Chat odalarımız YOKTU. onun yerine ARKADAŞLARIMIZ vardı bolca!!

14.- Yürüyerek veya bisiklet ile uzakta oturan arkadaşlarımızı ziyaret edebiliyorduk, kapılarını çalıp hatta çalmıyarak içeri girip onları oyun oynamaya çağırabiliyorduk!!!

15.- Evet dışarda, o acımasız korkunç dünyada! Korumamız olmadan! nasıl mümkün oluyordu bu? Tek kale üzerine maç yapardık ve birisi takıma alınmadığında psikolojik travma oluşmuyordu ya da dünyanın sonu gelmiyordu.

16.- Bazı öğrenciler diğer öğrenciler gibi başarılı değildi ve sınıfta kalabiliyordu. Fakat bu yüzden kimse Psikoloğa ya da Pedagoğa gönderilmiyordu. Kimsede Dislexia, konsantrasyon sorunu veya hiperaktivite yoktu, basitçe o okul yılını tekrarlıyordu.

17.- Özgürlüğümüz , üzüntülerimiz , başarılarımız , görevlerimiz vardı …ve bunlar ile yaşamayı öğreniyorduk.
 
Soru: Nasıl oldu da bütün bunlara rağmen hayatta kalmayı başardık?
Ve daha da önemlisi kendi kişiliğimizi bu şartlar altında nasıl oldu da geliştirebildik?
 
Sen de bu jenerasyondan mısın?
Şimdiki çocuklar büyük bir olasılık ile bizim yaşama şeklimizi sıkıcı bulacaklar "fakat" bizler çok güzel ve mutlu yaşadık.

 
Değil mi :)
 
 

Gönül dağına Fatiha gerek


​​

Gönül dağına Fatiha gerek

 
Eklenme: 03 Ekim 2013 08:15
Talha Bora Öge
 
Son yazımda bir dip not olarak Kırşehir'de Büyük Usta'nın anılacağı ve adına düzenlenen ödül törenine davet edildiğimi belirtmiştim.
 
Şükür ki; Başbakanımız başta olmak üzere çok değerli insanlarla beraber o gün salondaydım. Gönül Dağı türküsü sahne de toplu halde okundu ve evet alkışlar Usta'nın eserineydi. Ama hem Rabbimin Razı olması hem de gönlün mutmain olması için yapmam gereken önemli bir görev vardı… Fırsat bulduğum ilk anda mezarını ziyaret etim ve Fatiha okumak nasip oldu. Yalnız ölülere değil bize de lazım olan budur çünkü.
 
 
Türküler hayatı anlatırlar, bestesi ve güftesiyle nakış nakış bizi dokur türküler… Bundan dolayıdır ki Merhum Neşet Ertaş'ı tanımanın ve anlamanın yolu da türkülerini başka bir derinlikte dinlemekle mümkün. Yani Yaratana olan sağlam inancı, kadere teslimiyeti, aşk ya da birlik dendiğinde ne yaşadığı olduğu gibi yaşayan Usta için yine olduğu gibi eserlerinde mevcut.
 

Usta hayattayken Radyo 7'de programıma konuk ettiğim bir gün şu satırları yazmıştım;
 
 
Mızrabı tellere vurur başka
Ezgiye güfteyi işler başka
Bir de okursa hiç doyamazsın
Türkü Neşet Ertaş'la başka
O'nun dağ gibi gönlü bambaşka
 

Biz yayıncıların büyük sorumluluklarından biri de; değerlerin tanıtılması, yaşatılması, unutturulmaması için azami gayret göstermektir. Bu manada programımda O'nu yine kendi kaleminden okuyarak anmayı doğru buldum ki dinleyicilerimizden gelen talep de bu yöndeydi. Biliyorum hem kendi sesinden hem de çok değerli sunuculardan dinlediniz ama benim de tarihe kayıt düşmem gereken eserlerden biriydi bu…
 
 
Arşivimde olmalıydı, âcizane seslendirmek istedim dostlar
 

Ustanın kendi kaleminden " HAYAT DESTANI " ;


KIYMETLİ RADYOCU TALHA BORA ÖGE'NİN SESİNDEN BU ŞİİRİ DİNLEMEK İÇİN:
 
Bin dokuzyüz otuzsekiz cihana
Kırtıllar köyünde geldin dediler
Babama Muharrem, anama Döne
Dediysen Ata'yı bildin dediler
 
Dizinde sızıydı anamın derdi
Tokacı saz yaptı elime verdi
Yeni bitirmiştim üç ile dördü
Baban gibi sazcı oldun dediler
 
O zaman babamdan öğrendim sazı
Engin gönül ile Hakk'a niyazı
O yaşımda yaktı bir ahu gözü
Mecnun gibi çölde kaldın dediler
 
Zalım kader devranını dönderdi
Tuttu bizi İbikli'ye gönderdi
Babam saz çalarken bana zil verdi
Oynadım meydanda köçek dediler
 
Anam Döne İbikli'de ölünce
Tam beş tane öksüz yetim kalınca
Beşimiz de Perişan olunca
Babamgile burdan göçek dediler
 
Yürüdü göçümüz Tefleğe doğru
Bu hali görenin yanıyor bağrı
Üç aylık çoçuğun çekilmez kahrı
Bunlara bir ana bulun dediler
 
Yozgat'ın Kırıksoku Köyü'ne vardık
Bize ana yok mu diyerek sorduk
Adı Arzu dediler bir ana bulduk
İşte bu anadır buldun dediler
 
En küçük kardaşı kayıp eyledik
Onun için gizli gizli ağladık
Üstelik babamı asker eyledik
Yine öksüz yetim kaldın dediler
 
Zalım kader tebdilimi şaşırttı
Heybe verdi dalımıza devşirtti
Yardım etti Yerköy'üne göçürttü
Biraz da burada kalın dediler
 
Yerköy'den Kırıkkale'ye geldik
Babam saz çalarken biz cümbüş aldık
Kırşehir'e varınca kemanı çaldık
Aferin arkadaş çaldın dediler
 
Yarin aşkı ile arttı hep derdim
Babamı bir yere dünür gönderdim
Başlık çok istemişler haberin aldım
İstemiyor yarin seni dediler
 
Kırşehir'de yedi sene kalınca
Düğün düzgün hepsi bize gelince
Burada herkese yer daralınca
Ankara'ya gider yolun dediler
 
Ankara'da (sünnetçi) Veysel Usta'yı buldum
Epeyce eğleştim, evinde kaldım
Yüz lirayı verip bir yatak aldım
Etti isen böyle buldun dediler
 
Bir ev kiraladım münasip yerde
Kaldı kavim kardaş hep Kırşehir'de
Bu aşk hançerini vurdu derinde
Çaresini bulamazsan ölün dediler
 
Yarin aşkı ile döndüm şaşkına
Arada içerdim yarin aşkına
Canan acımaz mı garip dostuna
Bunu da içeriye alın dediler
 
---------------------------------------------------------------------
 

Sesli olan bu farklı köşemizde notlarımla beraber her Perşembe ve Pazar güncelleyerek Haber 7'de buluşmaya devam edeceğiz inşaAllah…
 

Sıra bana gelmediyse, yani hala bir gölgem varsa tekrar buluşalım
 
Ve o zamana kadar hatırlayalım; 
 
Dün gitti yarın gelmedi elde bir bugün var,
 
kıymetini bilip anı yaşayalım! 
 
Huzurlu anlar.
 
Muhabbetle Eyvallah.
 
 
Talha Bora Öge - Haber 7
baygolge.com

facebook.com/talhaboraoge

twitter.com/talhaboraoge

youtube.com/talhaboraoge
 
 
 

2 Ekim 2013 Çarşamba

HAYIRLI CUMALAR

HAYIRLI CUMALAR

Geçen gün 2001'de bir kazada vefat eden merhum Prof Dr Mahmud Esad Coşan hocaefendinin hadis sohbetini dinledim. Yaptığı bir benzetmeyi sizlere de aktarmak istiyorum.
 
Dünyayı bir bataklığa benzetti. Bataklığa mesela bir adım atıp düşünce, ne kadar çıkmak için çırpınsanız, her çırpınışta daha çok batarsınız. BATAKLIKtan kurtulmanın tek yolu dışardan birinin size bir ip uzatmasıdır. İpi bırakırsanız boğulursunuz.
 
Cenab-ı Hak bir ayette Kur'an-ı Kerim'i Allah'ın ipi olarak tanımlıyor. 
 
inşallah bizlerde hiç olmazsa bir Kuran meali okur ve
Allah'ın başta namaz tüm emirlerini uygularız.
HAYIRLI CUMALAR - Celal
 
"Hepiniz birden Allah'ın ipine yani Allah'ın kitabına sımsıkı sarılın, sakın ayrılıp bölünerek kitap bir yerde siz bir yerde olmayın. ..." (  Âl-i İmrân  suresi / 103. ayet )
​​
Allah'a emanet olun.
 

Hacının Mekke’deki kurbanı evindeki kurbanı yerine geçer mi?



AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

Hacının Mekke’deki kurbanı evindeki kurbanı yerine geçer mi?

 
 
Mevsimlik bir soru şöyle soruluyor: Geçmişte her bayramda kurban kesiyor, bir tereddüt yaşamıyorduk.


Bu sene Rabb’imiz nasip etti, kurban kesen aile büyüğümüzü hacca gönderdik. Bizde de bir tereddüt başladı. Aramızda aile büyüğümüz yok diye bayramda kurban kesmeyecek miyiz?


Bazıları, hacda kesilen kurban kafidir, burada ayrıca kurban kesmeniz gerekmez, diyorlar; bazıları da, hacıların Mekke’de kestiği (hac ve umre) kurbanıdır, evlerinde iken kestikleri zenginlik kurbanı ile ilgisi yok diye ikazda bulunuyorlar. Bu konuda hacı yakınları bilgiye ihtiyaç duymaktalar. Bayramda kurban kesecekler mi, yoksa hacıların Mekke’de kestikleri kurbanları yeterli sayılacak, evlerinde kurban kesmeye gerek kalmayacak mı? Bu konuda bilgi verirseniz tereddütlerden kurtulmuş olacağız?


Her hac ve kurban mevsiminde bu mealde gelen sorulardan anlaşılan odur ki, hacı efendilerin Mekke’de kestikleri (hac ve umre) kurbanı ile evlerinde iken kestikleri zenginlik kurbanının farkını açıklamaya ihtiyaç vardır. Öyle ise, önce hacı efendinin Mekke’de kestiği şükür kurbanı hakkında bilgi sunalım, sonra evinde iken kestiği bayram günü kurbanına ait bilgimizi arz edebiliriz.


Bilindiği üzere hacılar, Arafat’ta, (umre ve hacca) muvaffak kılan Allah’a şükür niyetiyle kurban keserler. Bu kurbanın, bayram günü ülkelerinde kestikleri vacip olan zenginlik kurbanı ile hiç ilgisi yoktur. Tamamen hac ve umreye muvaffak kılan Allah’a şükür niyetiyle kesilen oraya mahsus özel bir kurbandır.


Hacda kesilen bu şükür kurbanının kesim yeri de, Arafat’ta, on beş kilometre kadar bir sahayı içine alan Harem sınırı içidir. Bu sınırın dışında kalan yerlerde kesilen hiçbir kurban, Harem sınırı içinde kesilen şükür kurbanı yerine geçmez, hacıyı şükür kurbanı borcundan kurtarmaz. Demek ki, hacının evinde kestiği zenginlik kurbanı ile Mekke’deki Harem sınırları içinde kestiği şükür kurbanı, ayrı mekânlarda kesilen ayrı kurbanlardır. Kesim gerekçeleri de mekânları gibi ayrıdır. Biri zenginliğin yüklediği mükellefiyet, öteki de umre ve haccın yüklediği mükellefiyet. Biri diğerinin yerine geçmez!. Bu böyle bilinmeli, böyle anlaşılmalıdır.

Gelelim hacılarımızın evlerinde iken kestikleri kurban mükellefiyetlerinin durumuna.


Bilinen bir gerçektir ki, hacılarımızın hemen hepsi de ülkelerinde iken kendilerine kurban vacip olan mükelleflerdir. Ancak, hacda seferi sayıldıkları, hac ibadetiyle meşgul bulundukları için bu mükellefiyetleri kaldırılmış olmakta, ayrıca kurban kesmek durumunda kalmamaktalar. Çünkü seferi olanlar nerede olurlarsa olsunlar kurban kesmek mecburiyetinde kalmazlar.


Bununla beraber, seferde olan hacıların yakınları evlerinde kendi tercihleriyle kurban keserlerse bunda bir mahzur değil sevap söz konusu olur. Nitekim hacılarımızın bazı yakınları, nafile de olsa evlerinde kurbanlarını kesiyor, böylesine özel ve güzel bir ibadeti yine de yerine getirmekten mutluluk duyuyorlar.


Zaten bazı hacı efendiler giderken hane halkına bayram günü kesmeleri gereken kurbanı ihmal etmemeleri konusunda tembihte de bulunuyorlar. Böylece hacı evini kurbansız bırakmıyorlar birçok yerlerde..


Demek oluyor ki, hacının Harem sınırları içinde keseceği şükür kurbanı ile evinde kesilen zenginlik kurbanı ayrı ibadetlerdir. Çünkü şükür kurbanının kesim yeri Harem sınırları içidir. Evinde kestiği zenginlik kurbanının sınırları ise ev çevresindeki doksan kilometrelik seferilik sınırları içidir. Bu sınırın dışına çıkanda seferilik başlar, içinde kalanda sorumluluk sürer.

Hacılarımız da seferilik sınırları dışına çıktıkları için kurban mükellefiyetleri kaldırılmıştır.

Kesenler ise nafile olarak kesmeyi tercih etmişler, sevap kazanmışlardır.


Şafii’de ise kurban sünnet sayıldığından, ailenin zengini adına değil de tüm fertleri adına kesilen kurban yeterli bulunur. Hanefi’deki gibi zengin aile fertlerinin her biri kendi adına kurban kesme gereği duymazlar.


Sanırım her kurban mevsiminde tereddüde düşülen bu konu aydınlanmış, karıştırmaya artık gerek kalmamıştır..

 


İyilikle Terbiye


 
İyilikle Terbiye

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“İyilikle kötülük bir olmaz, Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur. Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur.” (Fussılet, 34,35)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Yiğit dediğin, güreşte rakîbini yenen kimse değildir; asıl yiğit, kızdığı zaman öfkesini yenen kişidir.” (Buhârî, Edeb, 76; Müslim, Birr, 107, 108)
 

--
​​

1 Ekim 2013 Salı

*** YA VARSA ***


***  YA VARSA  *** 
 
       Hz. Ali'ye (r.a), birisi geldi. Adam, ölümü, tekrar dirilmeyi, ahirette hesabı, cenneti ve cehennemi inkar ediyordu. Hz. Ali'ye:

   -- “ Ya Ali, siz müslümanlar ölüme ve ölüm ötesine inanıyorsunuz; biz ise inanmıyoruz. Siz cehennemden kurtulmak, cennete girmek için bir sürü ibadet ediyor, mal harcıyor, zahmete giriyorsunuz. Bu zahmet değer mi? Hem ölümden sonra tekrar dirilmenin olacağı ne malum?" diye sordu.

       Hz. Ali (r.a) adamı sükunetle dinledi, sonra ona şu cevabı verdi:

   -- " Evet, ölümden sonra dirilmek, hesaba çekilmek, cennete veya cehenneme girmek, ya senin dediğin gibi yoktur; ya da bizim dediğimiz vardır.
 
Önce senin dediğinin doğru olduğunu düşünelim. Ölümden sonra ahiret hayatı yoksa, seninle biz aynı durumdayız. Sana da yok bize de yok.
 
Bu arada bizim Yüce Allah için kıldığımız namazların, yaptığımız ibadetlerin, hayır ve iyiliklerin, güzel ahlakın, verdiğimiz zekat ve sadakaların bize bir zararı olmaz.
 
Ama, ya ahiret varsa, bizim dediğimiz doğru çıkarsa, senin hâlin nice olur? “
diye sordu.

 
      Adam, biraz durdu, düşündü ve sonra:
 
   -- " Vallahi, her iki durumda da siz kârdasınız, ahiret varsa vay bizim hâlimize! Yolunu öğret, ben de müslüman olacağım," dedi ve müslüman oldu.
 
 
 

Vakit mi yoksa nakit mi daha değerli?


AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

Vakit mi yoksa nakit mi daha değerli?

 
 
İnsan için tek değerli şeyin nakit, yani para olduğunu söylemek doğru olmamalıdır. Çünkü paradan değerli şeyler de vardır. Asıl onun farkında olmalıdır.
 
Özellikle okulların açıldığı devrede gençlerimiz vaktin değerini iyi düşünmeliler.
 
İslam alimleri nakitten önce vaktin değerine dikkat çekerken; “El-vaktü hayrun minen-nakd!” demişler. Yani vakit, nakitten de hayırlı ve kıymetlidir. Çünkü demişler, vakit ile nakit kazanmak mümkün. Lakin nakit ile boşa harcadığın vakti geri getirmek mümkün değildir.
 
 
Gerçekten de vakit içinde akşama kadar çalışıp nakit, yani para kazanabilirsiniz. Ancak bu nakitle harcadığınız o günü geri getiremezsiniz. Geçen vakit uçup gitmiştir. Bir daha geri dönmez.
Öyle ise nakitten de kıymetli olan vakti iyi değerlendirmeli, önemsiz konulara takılıp kalarak lüzumsuz yerlerde zaman harcamaktan ciddi şekilde kaçınmalıdır.
 
 
Efendimiz (sas) Hazretleri, bir gün yoldan geçerken insanların bir adamın başına toplanıp bir şeyler dinlediğini görünce sormuş:
 
 
-Ne anlatıyor bu adam başına topladığı bu kimselere?
 
-Şiir okuyor, demişler. Arap’ın geçmişine ait şiirler.
 
Şöyle yorumlamış durumlarını:
 
 
- Demek vaktini öyle bir şeye harcıyor ki, ne bilgisinden fayda gelir ne de cehaletinden zarar!
 
 
Yani nakitten de değerli olan vaktinizi böyle değersiz şeylere takılarak tüketmeyin.
 
 
Bilgisinden fayda, cehaletinden de zarar gelen önemli konularla vaktinizi değerlendirin.
 
 
Resul-ü Ekrem Efendimiz, sahip olduğumuz nimetlerin kıymetini bilme konusunda uyarıda bulunurken şu iki nimete dikkatimizi çekerek buyuruyor ki:
 
 
-İki nimet vardır ki, insanlar değerini anlamakta aldanmaktalar. Biri sıhhatleri, ikincisi de boş vakitleridir.
 
 
Evet kıymetini tam olarak bilemediğimiz nimetlerden birisi gerçekten sıhhatimiz ise ikincisi de boş vakitlerimizdir. Öyle zamanlar gelecek ki, arayıp da bu sıhhati bulamayacak, bu vakti ise elde edemeyeceğiz. Ne var ki, halen ne sıhhatimizin kıymetini tam idrak etmiş ne de boş vaktimizin değerini layık olan önemde anlamışızdır. Ancak kaybettikten sonra değerini takdir etmekteyiz. Fakat geç kalınmış bir değer takdiridir bu da.
 
 
Nitekim yolda iki büklüm halde önüne eğilerek yürüyen bir yaşlıya gencin biri sormuş:
 
 
-Amca neden iki büklüm halde hep yere bakarak yürüyorsun? İhtiyar şöyle cevap vermiş gence:
 
 
-Evlat, gençliğimi kaybettim de onu arıyorum. Bulursam hemen sahip çıkacağım. Ama demiş, hiç de ümitli değilim, gitti bir defa. Keşke kaybetmeden kıymetini bilseydim de şimdi iki büklüm halde onu arama hasreti çekmeseydim.
 
 
Vakti önemli meşguliyetlerle değerlendirme konusunda tabiinden büyük muhaddis A’meş’in gösterdiği gömlek çıkarma tepkisi tarih boyunca unutulmamıştır.
 
 
Bir toplantıda oturup konuşanları dinlemeye başlayan A’meş Hazretleri bakar ki anlatılanlar hiç de harcanan zamana değmeyen yalan yanlış şeyler.
 
 
Hemen oracıkta gömleğini çıkarır, koltuk altındaki tüyleri yolmaya başlar. Bunu gören konuşmacı sert şekilde ikaz eder:
 
 
-İhtiyar, ne yapıyorsun öyle? Burada böyle bir şey yapılır mı? Cevabı şöyle olur:
 
 
-Benim yaptığım seninkinden kıymetlidir. Hiç olmazsa koltuk altını temizleme sünnetiyle vaktimi değerlendiriyorum. Sen yalan, yanlış şeylerle vakti tümüyle boşa harcıyorsun.
 
 
- Ne yalan yanlışı?
 
- Az önce sen demedin mi A’meş’ten duyduğuma göre diye?
 
-Dedim.
 
- A’meş benim. Ne zaman böyle bir şey söyledim?
 
 
Büyük muhaddisin bu gömlek çıkarma tepkisi, vakti değersiz konularla tüketen tüm insanlara tarih boyunca uyarıcı bir örnek olmuştur.
 
 
İsterseniz bu önemli konuyu, sahabelere komşuluk yapan Hasan Basri Hazretleri’nin bir sözüyle bağlayalım. Vaktin değerini anlatırken şöyle diyor büyük veli:
 
 
-Ben sahabeden öylelerini gördüm ki, onlar sizin nakitlerinizi boşa harcamaktan kaçındığınızdan çok fazla vakitlerini boşa harcamaktan kaçınıyor, hatta titriyorlardı.
 
 
  -Fatebiru ya ülil ebsar! Düşünün ey basiret sahipleri...
 
 

​Allah (cc) Diyor ki:


Allah (cc) Diyor ki:

http://oi51.tinypic.com/2cgh2z4.jpg
(Bismillâhirrahmânirrahîm.)
 
200 – Her ne zaman şeytandan sana bir vesvese gelecek olursa, hemen  Allah’a sığın. Çünkü o duaları işitip icabet eder ve her şeyi bilir.
Allah’ın emirlerine ve rızasına aykırı tarafa çeken, içten içe dürten herhangi bir vesvese gelirse, mümini
​​
n Allah’a sığınması, istiaze kalesine girmesi emrolunuyor. İnanç esasları, ibadetler, haramlar, insanlara karşı davranışlar, hülasa insanın hayatında karşılaşacağı her türlü durumda vesveseye mâruz kalınca Allah’a yönelmek, O’nun korumasına girmek gerekir. Âyetin muhatabı zahiren Hz. Peygamber görünmekle beraber, aslında bu hitabı işiten bütün insanlardır.
201 – Allah’a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir hayal sinyali ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahib olurlar. [3,7]
Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, müttakiler, kendilerini tam emniyette hissetmezler. Şeytan onları da etkilemeye çalışır. Fakat onlar bunu bildiklerinden, şeytanın bir tayf, bir hayal eseri gibi bir etkisine mâruz kalıp gözleri bulanabilir. Ama çok geçmeden gerçeği sezer, Allah’a sığınmak gerektiğini hatırlar, basiretleri açılır, vartadan kurtulurlar.
202 – Şeytanların dostlarına gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürükler, sonra da yakalarını bırakmazlar.
(A’RÂF SÛRESİ 200 İLA 202. AYET MEALLERİ).
 
CNUR SÖZLÜ RESİMLER (958)v