10 Ekim 2013 Perşembe

MATRİX FİLMİNDEN TANIDIĞIMIZ AKTÖR Keanu Reeves NELER YAŞAMIŞ


@[137538032928178:274:Tek Kişilik Gazete]
-
Metroda gazete okuyan bu adam Keanu Reeves.
Problemli bir ailenin çocuğu. 12 yaşındayken babası uyuşturucu satıcılığından tutuklanmış. Annesi ise bir striptizci. Ailesi Kanada’ya taşındıktan sonra orada bir çok üvey babası olmuş.
Sevgilisinin ölümünü izlemiş. Evlenmek üzerelerken bir araba kazasında ölmüş. Kız bu olaydan önce de bebeğini kaybetmiş. Keanu bu olaydan beri ciddi bir ilişkiden ve çocuk sahibi olmaktan uzak duruyor.
O Hollywood yıldızları arasında köşk sahibi olmayanlardan. “Bir apartman dairesinde yaşıyorum. Her zaman için ihtiyacım olan herşey var, neden boş bir evi seçeyim” diyen biri..
En iyi arkadaşlarından biri, River Phoenix aşırı dozdan öldü. Aynı yıl Keanu’nun babası tekrar tutuklandı.
Kız kardeşi lösemi oldu. Şu an tedavi oldu ve Keanu Matrix’ten kazandığı paranın %70ini lösemiye karşı mücadele eden hastanelere bağışladı.
Doğum günlerinden birinde bir şeker dükkanı aldı ve kek yapmaya başladı.
Koruması falan yok, süslü kıyafetler giymiyor.
Mutsuzluğu hakkında bir şey sorulduğunda şöyle cevap veriyor: “Siz yaşamak için mutlu olmak zorundasınız ama ben değilim.”
 
 
MATRİX FİLMİNDEN TANIDIĞIMIZ AKTÖR Keanu Reeves NELER YAŞAMIŞ
 
Metroda gazete okuyan bu adam
Keanu Reeves.
Problemli bir ailenin çocuğu.
12 yaşındayken babası uyuşturucu satıcılığından tutuklanmış.
Annesi ise bir striptizci. Ailesi Kanada’ya taşındıktan sonra orada bir çok üvey babası olmuş.
Sevgilisinin ölümünü izlemiş. Evlenmek üzerelerken bir araba kazasında ölmüş.
Kız bu olaydan önce de bebeğini kaybetmiş. Keanu bu olaydan beri ciddi bir ilişkiden ve çocuk sahibi olmaktan uzak duruyor.
O Hollywood yıldızları arasında köşk sahibi olmayanlardan.
“Bir apartman dairesinde yaşıyorum. Her zaman için ihtiyacım olan herşey var, neden boş bir evi seçeyim” diyen biri..
En iyi arkadaşlarından biri, River Phoenix aşırı dozdan öldü. Aynı yıl Keanu’nun babası tekrar tutuklandı.
Kız kardeşi lösemi oldu. Şu an tedavi oldu ve Keanu Matrix’ten kazandığı paranın %70ini lösemiye karşı mücadele eden hastanelere bağışladı.
Doğum günlerinden birinde bir şeker dükkanı aldı ve kek yapmaya başladı. Koruması falan yok, süslü kıyafetler giymiyor.
Mutsuzluğu hakkında bir şey sorulduğunda şöyle cevap veriyor:
“Siz yaşamak için mutlu olmak zorundasınız ama ben değilim.”
 
***

BAKIN METRODAKİ ÜNLÜ ABD Lİ AKTÖRÜN İNSANLIĞINA...
BUDA GENÇLERİMİZE KAPAK OLSUN :)
 
 


--

9 Ekim 2013 Çarşamba

Önemli kurban soruları ve cevapları


AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

Önemli kurban soruları ve cevapları

 
 
-Bayramda sevabını ölmüşlerimize bağışlama niyetiyle ölmüşlerimiz için kurban kesmemiz caiz olur mu? Olursa etinden kesenler yiyebilir mi?
 
 
-Bayramda sevabını ruhlarına bağışlama niyetiyle ölmüşleri adına kurban kesmek caizdir. Ancak kestiği kurbanı (ölenin vasiyeti var da onun için kesiyorsa) etinden tıpkı adak gibi kesen ve ailesi yiyemez. Tamamen yoksula hibe edilmesi gerekir. Şayet vasiyeti yok da bir vefa ve sevap niyetiyle kendiliğinden kesip sevabını ölmüşlerine bağışlamak istiyorsa, bunda bir yasak söz konusu olmaz. Kendi özel kurbanı gibi tasarrufta bulunup yer ve herkese yedirebilir.
 
*******
 
 
-Kurbanda, keçi koyun cinsi tek kişi adına kesilirken, sığır ve deve cinsi yedi kişiye kadar ortaklık kabul eder. Ancak, ortak olanların hepsi de ibadet ve sevap niyetiyle ortak olmalıdır. Ucuz ve taze et almak niyetiyle ortak olmak isteyen kimsenin ortaklığı caiz olmaz. Adak,  akika, ölmüşlere kurban niyetiyle ortaklık caiz olur.
 
*******
 
 
-Güçlü kurbanları şok’la kesmek caiz midir? Caiz ise şok’ta neye dikkat etmek gerekir?
 
 
-Kurban keserken en çok dikkat edilecek husus, hayvana işkence yapmadan, en az acıyla kesmektir.
 
Efendimiz’in (sas) bu hususta ikazları vardır. Bundan dolayı Hazret-i Ömer (ra), keseceği kurbanı sürükleyerek götüren birini görünce unutulmayan ikazını şöyle yapmıştır:
 
 
-Kurbanı eziyet etmeden götür, işkence yapmadan yatır, kesim işini de acı vermeden bitir! Bu açıdan bakınca şokla kesim, acıyı en aza indiren kesim olarak görülebilir. Ancak şokta dikkat edilecek önemli husus şudur:
 
 
-Ölüm ne ile olmaktadır? Şokla mı, yoksa şokun hemen arkasından yapılan kesimle mi?
 
Eğer şokla sakinleştirilen hayvan, geç kalınmadan hemen kesilmiş, ölüm bu kesimle gerçekleşmişse bundan şüphe etmeye gerek yoktur. Şayet kesimde geç kalınmış, hayvan yapılan şokla ölmüş, ölü hayvan kesilmişse  bu  hem kurban sayılmaz hem de bu et yenilmez.
 
*******
 
 
-Kurban kanından çocukların alınlarına ya da başka yerlere sürülmesinde bir fayda umulur mu?
 
 
-Kan, kurban kanı da olsa necistir. Bulaştığı yeri de necis yapar. Necisten bir fayda beklenmez.
 
Aksine elbisedeki bulaştığı yer yıkanmadan namaz kılınmaz. Bundan dolayı kurbanı kesenler kanın etrafa sıçrayıp da kirletmesini önlemek için önce bir çukur kazarlar, kurbanın kanını o çukura akıtarak çevreyi kirletmesini önlemeye çalışırlar.
 
*******
 
 
-İhtiyacın fazla olduğu düşünülen yoksul yerlere para gönderip kurbanları oralarda kestirmek uygun olur mu?
 
 
-Elbette.. Yeter ki kurban, bayramın üçüncü ya da dördüncü günü içinde kesilerek yoksulun eline geçsin.  Bütün mesele, kurbanların ihtiyaç içinde inleyen yerlere ulaşması, yoksulun derdine gününde derman olması, kardeşlik duygusuyla yardımlaşıp kaynaşmaya vesile teşkil etmesidir.
 
*******                                                                                                 
 
 
-Adak kurbanı bayramda da kesilebilir mi?  
 
 
-Adak kurbanı bayram içinde de dışında da kesilebilir. Yalnız, adak kurbanının etinden; adayan aile, çocukları, torunları, ana ve babası, dede ve ninesi yiyemezler. Yerlerse yedikleri miktarın parasını (yediklerinin asıl sahibi sayılan) yoksula vermeleri uygunluk arz eder.  Ayrı yaşayan kardeşlere, kayınvalideye, damada, uzak akrabalara adaktan verilebilir.
 
 
Yoksulun zengin misafirlerine adak etinden yemek ikram etmesinde mahzur olmaz.
 
Ayrıca, adadığı kurbanı kesmeye ekonomik olarak gücü yetmeyen kimse, gücünün yeteceği zamanı bekleyebilir. Böyle bir imkana kavuşma ihtimalini yakın görmüyorsa, üç gün oruç tutarak adağını ödemiş olmayı tercih edebilir.
 
 
Adakta zaman ve mekan şartı bağlayıcı değildir. Bu itibarla:
 
 
-Martta der, nisanda yerine getirebilir, Ankara’da der, İstanbul’da olabilir. Mühim olan, adağın cinsi değiştirilmeden yerine getirilmesi, yoksula hakkı nerede olursa olsun verilmesidir.
 
 
Bu sebeple adanan hayvanı kesmeyip parasını yoksula vermek sadaka yerine geçse de adak yerine geçmez. 
 
 

8 Ekim 2013 Salı

Kurbanın hayatımızdaki geniş etkisini düşünüyor muyuz?


AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

Kurbanın hayatımızdaki geniş etkisini düşünüyor muyuz?

 
 
Yaklaşan Kurban Bayramı sebebiyle hemen herkesin zihnindeki soru bu olmalıdır.
 
-Bana kurban düşer mi, düşerse kaç tane düşer? Önemli görmeyip ihmal etmem caiz olabilir mi?
 
 
Bu soruların doğru cevabı kurbana ait bilgi ile verilebilir. Öyle ise önce bu konudaki temel bilgiye kısaca bir göz atalım, sonra kendi durumumuzu düşünür, kararımızı bu bilgiye göre rahatça verebiliriz. Hatta bir değil belki de, birkaç tane kurban kesmeliyim, diye de düşünebiliriz bu bilgilerden sonra.
 
 
İsterseniz konuya kısaca şöyle de girebiliriz:
 
 
-Kurban, Hanefilerde, ailenin zengin olan her ferdine vacip olan mükellefiyettir.
 
 
-Şafiilerde ise, zenginlik şartı aranmaksızın ailenin hepsi adına sünnet olan bir mükellefiyettir!.
 
 
Demek ki kurban, mezheplerin hepsinde de ihmal edilmez önemli mükellefiyettendir.
 
 
Nitekim bu ihmal edilmezliğinden dolayıdır ki, Efendimiz (sas) Hazretleri Medine’deki hayatının ikinci senesinden itibaren meşru kılınan kurbanı, vefatına kadar hiçbir bayramda ihmal etmeden yerine getirme titizliği göstererek örnek olmuştur bizlere.  
 
 
Bu bakımdan durumu müsait olanlar, kurbanı ihmal edilemeyecek derecede önemli bir dini mükellefiyet olarak görürler ve asla önemsemezlik etmezler. Ancak burada netleşmesi gereken konu, kurban almaya mali durum müsait mi değil mi sorusu olsa gerektir. Şöyle bir ifade ile de bakabiliriz durumun müsait olup olmamasına.
 
 
Herkes kendi ekonomik durumunu başkalarından iyi bilir!.
 
 
-Kurban için gereken bir miktarı ayırdığı takdirde geçimine bir sıkıntı ve zorluk gelecek mi? Yoksa normal ihtiyaçlarını yine karşılayarak devam edecek, bir sıkıntı ve zorlanma söz konusu olmayacak mı?
 
 
Bu soruya normal ihtiyaçlarımı karşılayabilirim, bir zorlanmaya maruz kalmam.. diye cevap verebilen insan hiç tereddüt etmeden karar vermelidir.
 
 
-Ben de kurban alma mutluluğu yaşayabilirim, vesveseye hiç gerek yoktur!.
 
 
- Şayet, ben ancak geçimimi sağlamaya gayret ediyorum. Kurban için boşta bekleyen param yok diyorsanız o zaman sizin kurban için zorlanmanıza gerek yoktur.  Zorlanmadan kurban kesen kardeşleriniz sizi mahrum bırakmazlar inşallah. Çünkü kurban tek başına et ziyafeti değildir. Belki kurban kesmeyen komşularıyla paylaşarak ortak bayram yapma mutluluğu anlayış ve ahlakıdır. Medine’de ikinci seneden itibaren yaşadığı kurban bayramlarında kurbanını hiç ihmal etmeden keserek ümmetine fiilen örnek olan Efendimiz (sas) Hazretleri, gücü yettiği halde kurbanını kesmeyenlere şöyle ağır bir ikazda bulunmuştur:
 
 
- Ekonomik durumunda müsait olduğu halde kurbanını kesmeyen kimse namazgahımıza  yaklaşmasın!.
 
 
Yani, kurbanını kesme görevini olanca dikkatiyle yerine getiren hassas insanlara kötü örnek olarak görünmesin namazgahta!..
 
 
Burada Hanefi ile Şafii arasındaki şu farkı fark etmeye de gerek vardır.
 
 
-Hanefi’de ailenin tek başına kurban kesecek imkanı olanların her biri, kendi adına kurban kesmekle mükellef olurlar. Şafii’de ise, zenginlik şartı aranmaksızın ailenin tümü adına tek kurbanla yetinebilirler.
 
 
Peygamberimiz’in hiç terk etmeden yerine getirdiği kurban, Müslüman’ın toplum hayatında özel bir öneme sahiptir. Çünkü kurbandan sadece kurban kesen değil aynı zamanda kesmeyen tüm ihtiyaç sahipleri de istifade ederler. Kurbanla toplumda çok önemli bir sevgi, saygı alışverişi başlar.
 
 
Komşuluk, kardeşlik, dostluk, insana saygı.. gibi değerli duyguların yenilenmesi ve kuvvetlenmesi, büyük çapta canlanması söz konusu olur. Bu açıdan kurban, maliyetiyle mukayese edilmeyecek derecede gönül bağı kurmaya vesile teşkil eder çevremizle. Hem de yakın çevreden başlar, çok geniş çevreye kadar uzanır bu sevgi saygı paylaşımı, ihtiyaç karşılama vefa ve duyarlılığı..  
 
 
Hatta imanlı bir neslin yetişmesine bile kurbanla destek verilmiş, bağışlanan kurbanlarımızla nice hayırlı hizmetlere de ortak olma mutluluğu yaşanmış olunur. Yeter ki, itimat edilen sistemler devrede olsun, kul hakkından korkan mutemet kimselerin aracılığıyla kurban bağışlarımız ihtiyaç yerlerine tam vaktinde ulaştırılsın..
Yarın: Önemli kurban soru ve cevapları..
 

7 Ekim 2013 Pazartesi

Zerrelerin Büyük Hesabı



Zerrelerin Büyük Hesabı

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.” (Zilzâl, 7-8)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Gerçek şudur ki kâfir bir iyilik yaptığı zaman, onun karşılığında kendisine dünyalık bir nimet verilir. Mü’mine gelince, Allah onun iyiliklerini âhirete saklar, dünyada da yaptığı kulluğa göre ona rızık verir.” (Müslim, Münâfıkîn, 57, 56)

Bir şahıs, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e gelmiş ve:

“–Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret!” demişti.

Rasûlullah (sav) onu, kendisine Kur’an öğretmesi için ashâbından birine gönderdi. Sahâbî ona Zilzâl sûresini sonuna kadar öğretti. “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür” âyetlerine gelince, bu ifadelerden son derece müteessir olan şahıs, derin düşüncelere daldı ve:

“–Bu bana yeter” dedi. Bu durum Hz. Peygamber (sav)’e haber verilince:

“–Onu bırakın! Zira o hakîkati idrak etti, anlayış sahibi oldu” buyurdu. (Suyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VIII, 597)

Yine, bir bedevi Allah Rasûlü’nün bu âyetleri okuduğunu dinleyince:

“–Ey Allah’ın Rasûlü, zerre ağır­lığı kadar mı?” diye sordu. Rasûlullah (sav):

“–Evet” buyurdu. Bir anda hâli değişiveren bedevî:

“–Vay benim kusurlarım!” dedi ve bu sözlerini defalarca tekrarlayıp durdu. Sonra da işittiği âyetleri tekrar ederek kalkıp gitti. Rasûlullah (sav) onun ardından:

“–İman bu bedevînin kalbine girdi” buyurdu. (Suyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VIII, 595)

 

--
 
 
 

Minik Kalplere Şefkat


​​
 
Minik Kalplere Şefkat

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder.” (Şûrâ, 49)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Küçüklerine şefkat göstermeyen bizden değildir.” (Ebû Dâvûd, Edeb 68)

Mahmud b. Rebi’ anlatır:
Kendisi henüz beş yaşlarında iken, Peygamber Efendimizin bir kovadan ağzına su alarak üzerine püskürttüğünü söyler. Bu, Rasûlullah (sav) efendimizin çocuklarla şakalaşmasının bir örneğidir.

Ya’lâ b. Mürre de Rasûlullah (sav) bir davete giderken çocuklarla oynamakta olan torunu Hüseyin’i götürmek istediğini, fakat Hüseyin’in, dedesini görünce kaçmaya başladığını, ve Rasûlullah efendimizin onun arkasından çocuk gibi sağa sola sallanarak koştuğunu anlatır. (İbni Mâce, Mukaddime 11)

Rasûlullah (sav) cinsiyetler arasındaki adâlete çok dikkat etmiştir. Bir sahâbî Peygamber Efendimiz’in meclisinde otururken, yanına küçük oğlu geldi. O da çocuğu kucaklayıp öptü ve dizine oturttu. Az sonra küçük kızı geldi. Adam onu dizine değil, yanına oturttu. Bunu gören Peygamber Efendimiz:

“-Çocuklar arasında adâleti gözetmeli değil miydin?” buyurdu ve kız ile oğlana farklı davranmamak, birini diğerine tercih etmemek gerektiğini söyledi. (Tahâvî, Şerhu me’Âni’l-âsâr, IV, 89; Beyhakî, Şuab, VII, 468; Heysemî, VIII, 156)
 

--

6 Ekim 2013 Pazar

Evlilik Okulu 2. Ödev

Evlilik Okulu 2. Ödev





2. Ders Ödev konumuz “Affetmek”


Evlilik okulundan faydalanmak için önce iyi bir zihin ve kalp temizliği yapmamız gerekiyor. Geçmişin tozu, kiri üzerine temiz bir şeyler inşa etmemiz zor.

Rabbimiz affetmekle ilgili yüce kitabında şöyle buyuruyor:


Ey iman edenler! Şüphesiz eşlerinizden ve evlatlarınızdan size düşmanlık etmiş olanlar vardır. Onlardan sakının. Eğer onları affeder, kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız şüphesiz Allah da çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.”(Tegabün sûresi âyet:14)


Üzerinde çok düşünülmesi gereken bir âyeti kerîme. Tam da evlilik okuluna başlamışken, tam da bayram gelirken Rabbimizin eşlere “Affedin, kusurlarına bakmayın ve bağışlayın.” tavsiyesini tutmanın tam zamanı. Tabii Rabbimizin bizi bağışlamasını istiyorsak.


Sevgili peygamberimiz “Mümin kin tutmaz.” buyuruyor.

Hz.Âişe bir gün peygamberimizden kendine bir dua öğretmesini istiyor. Peygamberimiz Hz Aişe’ye “Kalbimde kin bırakma.” diye dua etmesini tavsiye ediyor.


Hz.Mevlana’nın da güzel bir sözü var bu konuda:

“Geçmişi ve geleceği yakmadıkça Allah’ı bulamazsınız.” diyor. Geçmiş üzüntüler ve gelecek kaygısı hem Rabbimiz ile aramıza duvar oluyor hem de mutluluğumuza.

Geçmişi ve geleceği yakmadıkça mutlu da olamayız.”

Dünya da imtihandayız. İmtihan yazılı ve test usulü değil. Birbirimizle imtihan oluyoruz.


Evliliklerdeki pek çok problem de geçmişle bağlantılı sorunların devam ettirilmesi yüzünden çözülemiyor. “Eşim bana şunu yaptı, bunu yaptı, kayınvalidem bana şunu dedi, bunu dedi.” davaları hiç bitmiyor.


Kin sevginin en büyük düşmanıdır, kin ile sevgi bir yerde durmaz. Kin en büyük kirdir. Mutlaka temizlenmemiz lâzım.

Geçmiş sorunlar bugünü ve geleceği mahvediyor. Oysa Rabbimiz “affedin” buyuruyor.


Geçmişte yaşadığımız her ne ise yaşadık bitti. Alınması gereken dersler varsa alınıp, geçmiş bir tarafa bırakılmalı. Kin tutmak kadere isyandır. “Neden bunları yaşadım, neden bana bunları yaşattı.” Yaşamamız gereken ne varsa onları yaşadık. Yaşatan kişiler sadece getiren ellerdi.


İyilikse de kötülükse de getiren ele takılıyoruz, göndereni “Yaradan”ı unutuyoruz. Doğru bir tevekkül anlayışı ile birlikte kadere iman mutluluğun formülü aslında.


Peygamber efendimiz “Kadere inanan, kederden emin olur.” buyuruyor. Aşırı üzüntüler bizim iman eksikliğimizi gösteriyor, yaşadığımız ne olursa olsun. Sözüm önce kendime.


İnsanız elbette üzüldüğümüz konular olacak. Eşinizle kavga ettiniz, ya da beklemediğiniz sıkıntı verici bir durumla karşılaştınız, üzülürsünüz elbette; ama üzüntüyü hayata yaymamak, uzatmamak lâzım.


Bir kötülük gördüğümüz zaman nasıl davranmamız gerektiğinin yolunu Rabbimiz bize göstermiş:

“İyilik de eşit değildir kötülük de. Sen kötülüğü en güzel olan hareketle sav. O zaman görürsün ki seninle kendisi arasında bir düşmanlık olan kimse sanki yakın candan bir dost oluvermiş. (Fussilet sûresi, âyet: 34)


Büyük bir müjde var bu âyet-i kerîme de: “Kötülük gördüğünüzde iyilikle karşılık verirseniz, aranızdaki düşmanlık sevgiye dönüşür.” diye bize sevginin yolu gösterilmiş.


“Eşimle aramızda sevgi bitti, ne yapmalıyız.” diyenlere de bir cevap aynı zamanda. “İyilikle davranırsanız, düşmanlıklarınızı sevgiye dönüştürürüm.” diye de bir vaat var.


Yalnız kötülüğe iyilikle mukabelede bulunmanın çok da kolay olmadığı bir sonraki âyette bildirilmekte.

Bu kötülüğü iyilikle önleme özelliğine ancak sabredenler kavuşturulur. Ayrıca buna sevaptan büyük pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulmaz. (Fussilet sûresi âyet: 35)


Bunu için “sabır” lâzım buyuruyor Rabbimiz. Eğer sabredemezsek, iyiliklerimizin karşılığında hemen iyilik görmek istersek, acele edersek, ya da kötülük görünce hemen iyilikten vazgeçersek büyük sevaptan pay alamayız, kaybedenlerden oluruz.


Bir sonraki âyette konu ile ilgili bir uyarı var:

“Eğer şeytandan bir fitne ve vesvese seni dürter ve iyi halden uzaklaştırırsa hemen Allah’ a sığın, çünkü o hakkıyla işiten ve bilendir. (Fussilet sûresi âyet:36)


Şeytan tabi boş durmayacak, iyilik etmek isteyeni yolundan çevirmek isteyecek. “Boş ver, o kıymet bilmez, değmez, diyecek, sana şöyle şöyle kötülükler yaptılar diyecek, yapma şımartma onu diyecek, bunlar iyilik bilmez diyecek…diyecek de diyecek.”


Ne buyuruyor Rabbimiz “O vesveseler geldiğinde hemen bana sığının.”

Şeytanın peşine düşüp, iyilikten vazgeçmek, yoldan dönmek yok.


Yaşadığınız her ne ise şu ana kadar üzüntü verici, evliliğe dair, hepsini silin ve temiz sayfa açın.

1-Eşinizi affedin. Geçmişte büyük küçük her ne hata yaptı ise. (Bunu kendi içinizde yapın. O af dilemeden “Ben seni affettim” deyip “hata sendeydi” gibi yanlış anlaşılacak bir mesaj vermeyin.)


2-Kendi hatalarınız için eşinizden özür dileyin, helallik isteyin.

Özür dilerken en hassas nokta karşımızdakini suçlamadan özür dileyebilmektir. “Ben o hatayı yaptım; ama sen öyle yaptığın için yaptım, ben öyle dedim; ama sizinkiler bana ters davrandıkları için dedim” gibi eşi, aileyi ya da şartları suçlayarak özür dilemek sadece yeni bir kavganın ve kırgınlıkların başlangıcı olabilir.


“Ben hata ettim, düşünemedim ya da doğrusu o zannettim, bilemedim.” gibi hatada kendinize ait bölümü söyleyip, kimseyi suçlamadan özür dileyin.


Siz özür dilediniz diye eşinizin de sizden özür dilemesini beklemeyin. Siz samimiyetle özrünüzü dileyin.


Kadın ve erkeklerin özür dileme şekilleri birbirine pek benzemez. Kadınlar duygusal cümleler ile özür diler.


Erkekler özür dilemekte çok zorlanırlar, erkek psikolojisinde özür dilemek bir zayıflıkmış gibi algılandığı için, erkekler özür dilemektense pişmanlıklarını davranışları ile göstermeyi tercih ederler.

Erkekler, özür dileseler bile genellikle kuru sözcüklerle, sıradan bir şey söylüyormuş gibi özür dilerler. Bu da genellikle kadınları tatmin etmez. Kadınlar erkeklerden kendileri gibi duygu dolu cümlelerle özür beklerler, bunu göremeyince boş yere üzülürler.


Bu yüzden hanımlar, beylerinden sözcüklerle özür beklentisine girmesinler. Onların davranışlarını okumayı öğrensinler. Evlilik okulunun bir dersinde bu konuyu geniş bir şekilde işleyeceğiz inşallah.


Eşiniz ile özür ve af konusunu hallettikten sonra, daireyi genişletin. Kendi aileniz, eşinizin ailesi başta olmak üzere sizi kıran herkesi affedin, rahatlayın. Yüklerden kurtulun. Bayramda kırgınlık duyduğunuz kişiler yakınınızdaysa ziyarete gidin, uzakta ise telefon açın.


Genellikle eşin ailesi ile sorunları halletmek, onları affetmek zor geliyor pek çok kişiye. Şeytan sizi oradan yakalamasın, bu bayram eşinizin ailesine çok iyi davranın.


Ödevin içindeki âyetlerin bir yazılı çıktısını alın, evde ya da iş yerinde en çok göreceğiniz bir yere asın ki Rabbimizin sözleri bize rehber olsun.


 www.cocukaile.net

http://www.cocukaile.net/evlilik-okulu-2-odev/

 

Evlilik Okulu 2.Ders: Zıtlığı Bozmayalım

Evlilik Okulu 2.Ders: Zıtlığı Bozmayalım





İkinci dersimize geldik. İlk derse gelen yorumlarda iletişimle ilgili çok soru gelince, derslere iletişim ile devam edelim dedim; ama bu zıtlık meselesi çok önemli. Bu konuyu işlemeden iletişimdeki farklılıkları da izah etmek zor olacak. İletişim konusuna en kısa zamanda geleceğiz inşallah.
Derslerde bazen önceki yazılarımdan cümleler alacağım, aynı cümleleri yeniden kurmamak için. Devamlı okurlarıma tanıdık gelen cümleler olabilir, tekrar faydalıdır.


 Dersimiz Kadın-Erkek arasındaki zıtlık.

Allah kadın ve erkeği birbirine zıt yaratmış. Güçler karşıtı olan güçlerle eşlenip bütünleşirler: Ateş -su, gök- yer, güneş-ay, nefes almak-nefes vermek, siyah-beyaz, itmek- çekmek, artı-eksi, kadın- erkek. Karşıt güçler bütünlüğü oluşturan parçalardır.

Hz Mevlana:

Zıtlıkların uyumundan hayat doğar. Zıtlıkların savaşı ölümdür.” der.


Kadın ve erkek birbirlerine pek çok yönden zıt yaratılmıştır. İki cinsi birbirine çeken şey de bu zıtlıktır. Bedenen ve ruhen. Kadın ve erkeğin doğuştan getirdiği özellikler vardır.


KADIN: Şefkat ve teslimiyet. (Dişil)

ERKEK: Liderlik, güç ve iddia. (Eril) özelliklerle dünyaya gelirler.

Güce karşı teslimiyet, iddia ya karşı şefkat birbirini tamamlar ve bütünler.


Günümüzde en büyük sorun, bu zıtlığın bozulmaya çalışılmasından dolayı; kadın ve erkeğin birbirine benzemeye başlamasıdır. Bu noktada erkekler; kadınlaşma yolunda yavaş giderken, kadınlar hızlı bir şekilde erkekleşiyorlar.


Sevgili peygamberimiz rahmet peygamberidir, çok az lanet etmiştir. Lanet edilen şeyler konunun öneminden dolayıdır. Allah’ın rasûlu:

“Kadınlara benzemeye çalışan erkeklere ve erkeklere benzemeye çalışan kadınlara lanet olsun.” buyurmuştur.


Çünkü zıtlığın bozulması, kadının ve erkeğin ailede rollerinin bozulması demektir; bu da bütün dengeyi bozar. Zıtlıktır aslında arada çekiciliği sağlayan. Zıtlıktır hayatı keyifli kılan, doğru davranış varsa tabii ki.


Yurt dışında kadınlar üzerinde yapılan araştırmalarda dişil özellikler olan şefkat ve teslimiyet yerine, erkek vasfı olan güç ve iddia ortaya çıkıyor. Bizde de yapılsa aynı sonuçlar çıkacaktır.


Pek çok kadın güçlü olmakla övünüyor. Oysa güçlü falan değiliz. Meslek sahibi, kariyerli, güzel kadınlar daha çok psikologa gidiyor. Bakarsanız güç adına her şey var; fakat mutlu değiller. İnsan bilgisayar değil ki kendini sıfırlasın. Ne yaparsak yapalım, yaratılışın önüne geçemiyoruz.


Feminizm duyguda kadın, davranışta erkek yeni bir tip ortaya çıkardı. Bu yüzden feminist kadın farkında olmadan hem kendiyle hem erkekle mücadele halindedir. Bir türlü sükûna kavuşamaz.


Biz kadınlar zayıf yaratılmışız. Ne kadar güçlü görünmeye çalışırsak çalışalım, zayıfız. Bedenen zayıfız, erkeklerdeki kasların yarısına yakın kas yapısına sahibiz. Onların sahip olduğu beden gücünün çok azına sahibiz.


Duygusalız; fazla duygusallık da bir zayıflıktır. Çabuk ağlarız, her şeyin içine duygularımızı mutlaka katarız. Duygusal olmak elbette kötü değil, duygular hayatın tadıdır; ama bir noktada da zayıflık olduğunu kabul edelim.


Zayıfız; ama aciz değiliz. İkisi arasında çok büyük bir fark var; lütfen karıştırmayalım. Kadınların en çok itiraz ettiği noktadır bu. Eğitimlerde “Güçlü görünmek için boş yere uğraşmayın.” dediğimde “Zayıf görünürsek kocalarımız bizi ezer.” cümlesi hiç değişmeyen cümledir.


Allah(c.c) kadını zayıf yaratırken, erkeği zalim yaratmamış; tam aksi koruma duyguları ile yaratmış. Erkekler zayıf kadınları değil (istisnalar kaideyi bozmaz) güçlü görünmeye çalışan kadınları ezerler genellikle. Onlarla yarıştıkları için. Erkeğin merhametini uyandıran şey kadının zayıflığıdır.


İnsan beyni sağ ve sol beyin olmak üzere işlevleri açısından iki yarımküreye sahiptir. Kadınlar beyinlerinin sağ yarım küresini daha çok kullanırken, erkekler sol yarımküresini daha çok kullanırlar. Bu yüzden hayata, olaylara bakışları da farklıdır. Fakat beyinde ortak kullandıkları alanlar sebebi ile de birbirlerini anlamaları da mümkündür.


Kadın ve erkeğin mutlu olması için benim gördüğüm üç yol var:

Birinci yol: Kadının erkeğe teslimiyeti: Allahın kurduğu doğal sistem işleyişe geçer. Kadın ve erkek dağda da doğup büyüseler “evlilik okulu bilgilerine” ihtiyaçları olmaz. Kadın erkeğin gücüne cesaretine hayrandır, saygı duyar. Erkek de ondan farklı yaratılmış bu çekici varlığı sever, korur. Bu kadar basit.


Fakat günümüzde bu teslimiyet işi kadınlara ağır geldiği için aksaklıklar orda başlıyor. Bir önceki derste Rabbimizin âyetle bize gösterdiği yol da bu ilk yoldur.


İkinci yol: Kadınların sorularına doğru cevapları bulmaları. Sorular, sorular, sorular…Kadınların bitmeyen soruları.Neden itaat? Niçin ben? Beni ezer mi? O ne yapacak?…Sorularına doğru cevap bulduklarında itaat edebilirler. Bu adım da karı koca arasındaki sorunları azaltır.


Üçüncü Yol:Kadın ve erkeğin birbirini tanıması, yaratılış özelliklerini bilmeleri. Birbirlerini tanıdıkça birbirlerine karşı anlayışları artacak, sevgileri beslenecek. Üçüncü adım için iki tarafın birlikte emek göstermesi lâzım. İki tarafın gayreti elbette daha iyi bir sonuç verecektir.


Birbirini tanımanın en iyi yolu aradaki farklılıkları bilmekten geçer. Konuyu toparlarsak kadınların en temel üç özelliği:


1-Beynin sağ tarafını çok kullandıkları için duygusal olmaları.

2-Şefkat ve teslimiyet duygularının ağırlıkta olması.

3-Yumuşak yaratılmış olmaları.


Kadın ruhen yumuşak yaratıldığı gibi, bedenen de yumuşak yaratılmış. Ruh ve beden yaratılışında bir bütünlük var. Kadın bu yumuşaklığı, kişiliğinde, ahlakında, sesinde, bakışında kısacası davranışlarında korumak zorundadır.


Kadını kadın yapan şey yumuşaklığıdır. Bir erkeğin kadında aradığı, ona çekici gelen şeyde yumuşaklıktır. Yumuşaklık eziklik değildir. Kadının gücü yumuşaklığındandır. Kadın dişidir, dişi de yumuşaktır.


Dişi demek dekolte giyen demek değildir. Dekolte giymek, kadını dişi yapmaz, sadece seksi gösterir. Dişilik ve seksilik arasında da çok büyük bir fark vardır. Kadınların yanıldığı ve karıştırdığı noktalardan biri bu. Dişilik her zaman erkeği çeker; ama seksi olmak her zaman işe yaramaz. Bu yüzden günümüz seksi kadınların çoğu yalnızdır. Mankenler, şarkıcılar genellikle aldatılır.


Mesela pek çok kadının başına gelmiştir. Kadın çok yorgundur; ya kalabalık misafir ağırlamıştır ya da cam, halı büyük temizlik yapmıştır, kolunu kıpırdatacak hali kalmamıştır. Kadın bir an önce uyusam derdinde iken kocası onunla birlikte olmak ister. Kadın bunu kendine yapılmış bir hakaret olarak görür. Canı çıkıyordur; ama kocası onu zerrece düşünmeyip keyfinin derdindedir. O anda karar verir; bu adam onu kesinlikle sevmiyordur.


Genellikle kavga ile biter bu isteğin sonu, kadın sonuna kadar haklı olduğuna emindir. O yorgunluğun üstüne bir de ağlayarak uyur.


Erkekler böyle keyif ehli midir, acımasız mıdır, düşüncesiz midir? Neden karısı bu kadar yorgunken onunla olmak istemiştir? Cevabı çoğu zaman erkek kendi de bilmez.


Bu sorunun cevabı fıtrattan başka bir şey değildir. Kadının en yorgun hali, en güçsüz halidir. Kadının güçsüzlüğü erkeğe kendi gücünü hatırlatır.


Pek çok kadın farkında olmadan yorgunken kocasına yüzünü asar. Kimseye asılmayan yüz, kocayı görünce asılır. “Güçsüzüm diye sakın yaklaşma.” mesajıdır bu. Asık yüz erkeği kadından uzak tutar; ama iyi bir metot değildir. Ayrıca yorgunluğu en iyi alan şey, iyi bir banyodur.


İkinci dersten biraz cinsel konulara girmiş olduk. Cinselliği ayrıca ders olarak da göreceğiz, evlilikte çok önemli bir konu. Ara ara derslerin içinde de geçecek. Cinsel sorunlar iletişim sorunlarına, iletişim sorunları cinsel sorunlara sebep olduğu için iletişim ve cinselliği ayırmak çok mümkün değil aslında.


Kısacası kadının yumuşaklığıdır, edasıdır erkeği çeken. Kadın sertleştiği kadar, erkekleşmeye başlamış demektir. Erkekleşmeye başladığı anda bakışı, yürüyüşü, elini kolunu kullanışı, giyinişi, ses tonu, tavrı her şeyi değişmeye başlar. Erkek gözünde de hiçbir çekiciliği kalmaz.


Yumuşaklık nezaketi, zarafeti beraberinde getirir. Kadının yumuşaklığı yabancı erkeklere karşı hanımefendilik olarak tezahür eder. Çalışma hayatında kadın ciddi olayım derken erkeksi olmaya başlıyor bu da evde eşine yansıyor.


Kadının edası evde olmalıdır. Eda kadına yakışır erkeğe değil. Kadınlara sorsam, ne dersiniz? Hanginiz edalı, yumuşak bir koca istersiniz? Sapık falan değil ama kadınsı.


Akşam kapıdan salınarak giren, her işinize yardım eden, çabuk kıkırdayan, size saatlerce gün içinde yaşadıklarını anlatan,edalı edalı yürüyen, hülyalı hülyalı bakan, biraz da korkak bir koca isteyen bir hanım var mı?


Yoktur, “öyle koca istemeyiz” diyenler çoğunluktadır. Fakat çoğu zaman tam tersini erkekler yaşamak durumunda kalıyorlar. Akşam eve geldiklerinde edasını kaybetmiş, kadın görüntüsünde; ama dişiliği olmayan, erkeksi bir kadın ile muhatap olma durumunda kalıyorlar.


Biz kadınlar kadınsı bir erkek istemiyorsak, erkeklerinde erkek gibi kadın istememe haklarına saygı duymamız lâzım.


Erkekler kadınlar gibi yumuşak yaratılmamış. Erkek bedeni kaslı ve sert yaratılmış. Hayata bakışı da serttir erkeklerin. Beden ve ruh arasında bir bütünlük yine var. Duygularını karıştırmadan mantık çerçevesinden bakarlar çoğunlukla. Erkekte sertlik makbuldür. Hiç bir normal erkek “Ben şöyle yumuşağım, şöyle kadınsıyım.” diye övünmez. Erkekler güçle övünürler. Beden güçleriyle, zeka güçleriyle, meslekleriyle, arabalarıyla, başarılarıyla…


Fakat pek çok kadın, erkek gibi olmakla övünüyor. “Erkek gibi kadın” bir iltifat bizde. Oysa kadın için erkek gibi olmak en büyük hata. Erkek için de kadın gibi olmak, bitiş, demektir. Erkekler de kadınsı hareketlerden kaçınmak konusunda özenli olmak durumundalar. Hangi davranışlar kadınsıdır, erkekler kaçınmalıdır, onları da yine derslerde işleyeceğiz.


Bu yüzden kadın-erkek arasındaki farklılığı öğreneceğiz ki biz kadınlar, erkekleri kendimize benzetmeye, erkekler de bizi kendilerine benzetmeye çalışmasınlar. Önce yaratılışa saygı duyalım ve onu korumaya özen gösterelim. Birbirimize özenmeyelim, taklit etmeyelim.


Bunlar en temel farklılıklar. Diğer farklılıkları dersler devam ettikçe göreceğiz.


Şimdi yine sorularım olacak. Konuyu biraz irdeleyelim düşünelim.


Erkeklere soruyorum: Kadınlarda sizi en rahatsız eden, erkeksi gelen davranışlar nelerdir? Bir kadın ne yaptığında (sadece eşiniz diye sormuyorum, kız kardeşiniz, anneniz, kızınız ya da aynı iş yerinde çalışan bir hanım olabilir) size çok itici geliyor?


Hanımlara soruyorum: Erkeklerde hangi davranışlar size kadınsı geliyor, sizi rahatsız ediyor. Erkek böyle olmamalı diyorsunuz?


Bir sorum daha var hanımlara: Hangi davranışlarınız erkeksi, farkında mısınız?

Cevaplarınızı bekliyorum.     

        www.cocukaile.net   Evlilik Okulu


http://www.cocukaile.net/2-ders-zitligi-bozmayalim/

 

HİKAYE DÖRT LASTİK


HİKAYE   DÖRT LASTİK

 ​BU SANIRIM GERÇEK BİR HİKAYE. YILLAR ÖNCE STV'DE SIR KAPISINDA İZLEMİŞTİM.
 

      Yaşlı bir adam ve hanımı, kendi halinde kıt kanaat bir hayat geçiriyormuş. Adam, oldukça eski kamyonetiyle şehir içinde yük taşıyarak kazandığı üç beş kuruşla rızkını temin edermiş. Kamyonetini yenilemek bir yana, doğru dürüst bakımını bile yaptıramazmış. "Bari lastikleri yenile-yebilseydik." dediği bir zamanda, kadına bir miktar miras kalmış ve kadın, lastik alması için parayı eşine vermiş.

 

     Adam yolda giderken, genç yaşta dul kalmış olan tanıdık bir kadına rastlar. Hal hatır sorduktan sonra, iki çocuğuyla perişan bir durumda olduğunu öğrenir. Adam:

 

 -- "Al kızım! Senin ihtiyacın benden daha fazla." diyerek elindeki bütün parayı ona verir. Çaresizlik içinde kıvranan kadıncağızın nasıl sevindiğini tahmin edersiniz. Genç kadın bin türlü dua eder şoför amcaya. Şoför amca, akşama eve dönünce eşi sorar:

 

 -- "Lastikleri aldın mı?"      Adam ne desin... :

 -- "Almadım."

 -- "Neden?"

 -- "Lastik yokmuş."

 -- "İyi madem... Parayı ne yaptın? Kaybetmedin ya!.."

 -- "Yok canım... Para şeyde... Lastikçide. Lastik gelince verecek."

 

     Ondan sonra, kadın her akşam aynı soruyu sorar, adam aynı cevabı verir:

 -- "Gelmiş mi lastikler?"

 -- "Gelmemiş."

 -- "Gelmiş mi?"

 -- "Gelmemiş."

 

     Derken, o meşhur "Körfez Krizi" patlak verir. Adam artık her akşam aynı yalanı söylemekten usanmıştır. Eve gittiğinde der ki:

 

 -- "Hanım, bizim lastikler yurt dışından gelecekti. İşte şimdi gelmesi imkânsız."

 -- "Neden?"

 -- "Malûm işte, Körfez Krizi çıktı ya..."

 

     Kadıncağız günlerce, aylarca dua eder, "Şu Körfez savaşı bir an önce bitsin de bizim adam, arabanın tekerlerini yenilesin!" diye.

 

      Şoför amca kabak lastiklerle yoluna devam eder. Günün birinde savaşın bittiği ilan edilir. Artık adam da söylediği yalanın ağırlığı altında iyice ezildiğini fark ederek:

 

 -- "Bu akşam eve gidince doğrusunu açıklayacağım." diye geçirir içinden. "Ne olursa olsun, kıyamet mi kopar?"

 

     O kararlılıkla eve gittiğinde, "Hanım, hani şu bizim lastik meselesi vardı ya..." diye söze başlamak üzereyken, eşi "Hah, tamam!" der. "Biliyorum."

 -- "Neyi biliyorsun?"

 -- "Gelmiş, gelmiş."

 -- "Ne gelmiş?"

 -- "Lastikler."

 -- "Ne lastiği yahu?"

 -- "Arabanın..."

 -- "Nereden biliyorsun?"

 -- "Canım, senin lastikçi geldi."

 -- "Benim lastikçi mi?"

 -- "Evet, işte şu kartı bıraktı bugün. Muhakkak yann gelsin, alsın lastikleri." dedi.

 -- "Allah Allah!.."

 



 

      Adam şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemez. Yemeğini yer, namazını kılar, yatar; ama uyku ne mümkün? Sabahı zor ediyor. Erkenden kalkıp elinde kart, lastikçinin kapısına dikilir.

 

 

Lastikçi:

 

 -- "Nerdesiniz beyim?" diye söze başlar. "Allah aşkına gelin alın şu  lastiklerinizi! "

 

       Şoför amca:

 

 -- "Bu neyin nesi? " diye ısrarla sorunca, lastikçi meselenin aslını anlatır. :

 

 -- "Geçenlerde rüyamda Efendimiz'i (sav) gördüm. 'Filanca adama git, ona dört lastik ver.' buyurdu. “

 

     Ben de hayırdır inşallah dedim;  ama sonra rüyadır deyip pek önemsemedim. Ne ettiğimi fark edemedim. Cahillik işte, bağışlayın. Hayatım altüst oldu. Evvelki gece tekrar gördüm. Beni bir azarladı ki sormayın. Bana şöyle söylendi:

 

 --  “ Senin kurtuluşun o adama vereceğin dört lastikte lastikci...”

 -- “ Ne olur, şu lastikleri alın da kurtarın beni.  “ ...

 



Meğer, Andımız’ın mucidi ezanı da Türkçeleştirmiş!

Meğer, Andımız’ın mucidi ezanı da Türkçeleştirmiş!

Meğer, Andımız’ın mucidi ezanı da Türkçeleştirmiş!
 
 
Andımız’ı başımıza saran Dr. Reşit Galip, bir tıbbiyeli ama bulaşmadığı iş yok neredeyse. 1919 yılında Köycüler Cemiyeti’ne kendi eliyle verdiği hayat hikâyesinde ilginç bir ayrıntıyı yakalıyoruz. Buna göre Yahudilerin kurduğu Alliance İsraelite İlkokulu’na girmiş ama bir sene sonra Sultan Abdülhamid’in emriyle okuldan çıkarılmış! Andımız’ın bu becerikli mucidinin bilmediğimiz daha nice yönleri olduğunu görelim mi?
 
 
Demokratikleşme Paketi, 80 yıldır çocuklarımıza okul kapılarında içirildiğimiz And’ı tarihe gömmüş oldu. Bir askerî darbeyle geri getirmeye kalkmazlarsa şimdilik ona veda ettiğimizi düşünebiliriz. Peki Andımız’ı başımıza saran mucidi hiç merak ettiniz mi?
 
 
Adı, Dr. Reşit Galip. Bir tıbbiyeli ama bulaşmadığı iş yok neredeyse. Neler mi? Yorulmazsanız sayalım:
 
 
Mübadele Komisyonu delegesi, Aydın Milletvekili, Ankara İstiklal Mahkemesi üyesi, Türk Ocakları Merkez Heyeti Başkan Vekili, Türk Tarihi Tetkik Encümeni Genel Sekreteri, Türk Tarih Kurumu Genel Sekreteri, CHP GYK Üyesi, Halkevleri’nin kurucularından…
 
 
Dahası var ama o zamanlar daha ‘milli’ olmamış olan Eğitim (Maarif) Bakanlığı yaptığını söyleyeyim de kestirmeden gidelim. 41 yaşında ölen, Andımız’ın bu becerikli mucidinin bilmediğimiz daha nice yönleri olduğunu görelim mi?
 
 
Rodos’ta dünyaya gelen Reşit Galip’in 1919 yılında Köycüler Cemiyeti’ne kendi eliyle verdiği hayat hikâyesinde ilginç bir ayrıntıyı yakalıyoruz. Buna göre Yahudilerin kurduğu Alliance İsraelite İlkokulu’na girmiş ama bir sene sonra Sultan Abdülhamid’in emriyle okuldan çıkarılmış! Sultan bunu yaptıysa bir bildiği vardır, diyor ve söz konusu okulların hangi gayeyle kurulduğunu Aron Rodrigue’in “Türkiye Yahudilerinin Batılılaşması” adlı kitabından okuyoruz (Ayraç: 1997, s. 126):
 
 
“(Bu okullar), Batılılaşmanın yanında öğrencilerinden Yahudilik inancına tam bir bağlılık içinde olmalarını da istemekteydi. Örgüte göre Yahudilik, üstün bir ‘ahlakî’ din olarak okullarda verilen eğitimin ayrılmaz bir parçası olmalıydı. Alliance okullarını kuranlar Doğu ve Kuzey Afrika’daki Yahudi halklarının dinsel duygularını güçlendirmeyi, onların Yahudiliğe, Yahudiliğin tarihine ve geleneklerine, iyi ve soylu olan her şeye bağlı olmalarını istemekteydi.”
 
 
Muhtemelen gizlice Amerikan Kız Koleji’ne giden genç Halide Edip Adıvar’ı okula gitmekten men eden Sultan Abdülhamid’in gözü, görünüşte Reşit Galip’in de kökü dışarıda bir Yahudi okuluna gitmesine göz yummamıştır.
 
 
 
Yahudi Prof.lar, tarihçilik ve ırkçılık
 
 
Ne gariptir ki, aynı Reşit Galip, Darülfünun’un yerli kadrosunu “inkılapçı değil” gibi sudan bahanelerle hemen tamamen tasfiye edecek ve Hitler Almanya’sından kaçmak isteyen Yahudi profesörlerle yeni bir “Türk üniversitesi” kurmaya soyunan Eğitim Bakanı olarak tarihe geçecektir.
 
 
İşte doktorumuz bu az zamanda büyük işler başardığı bakanlığı sırasında Andımız’ı önce kendi kızları için yazacak, ardından 80 yıllık bir bağırtma eyleminin fitilini ateşleyen inkılapçı olacaktır.
Reşit Galip’in bilinmeyen yanlarından biri de, inkılap tarihinin temelini teşkil eden “Tarih IV”(1931) adlı kitabın yazarı olması. Hâlâ etkisi devam eden bu kitabı Gazi Mustafa Kemal ile baş başa yazdıklarını, müsveddelerin Gazi tarafından tashih edildiğini, doktorumuzun ise bazı müphem noktaların açılması için soru sormak gibi katkılar yaptığını biliyoruz (Millet, 7 Ağustos 1947).
 
 
Cemal Kutay, Reşit Galip’in ağzından şu sözleri aktarmıştı: “Onun önünde bir nevi hususi inkılap dersi alıyordum. Yaptığım itirazlar sadece kendimi bu sahada derinleştirmek içindi.” Böylece yalnız kaldırılan Andımız’da değil, inkılap tarihlerimizin temelinde de bir tıp doktorunun emeğinin yattığını öğreniyoruz.
 
 
Reşit Galip’in inkılap maceralarını 32 kısım tekmili birden anlatmak ne mümkün. Onun için en iyisi birkaç önemli olay üzerinde durarak hakkında bir fikir vermek.
 
 
Kafatası ölçüyor
 
 
İlk baskısı 1971 yılında yapılan ‘Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri’, Çankaya’da 12 yıl sofracılık yapmış olan Cemal Granda’nın anılarıdır. (Şaşırtıcı tarafı, kitabın 2. baskısını Hürriyet Yayınları’nın yapmış olması.) Granda ‘Kafa ölçüsü’ başlığı altında şunları anlatır:
 
 
“Şapka devriminden sonra fes bir kenara atılmış, herkes şapka giymeye başlamıştı. Şapkayla beraber bunu giyecek olanların kafa ölçüleri de ortaya çıkmıştı. 1930 yılında Ankara’dayız. O zaman Milli Eğitim bakanı olan Dr. Reşit Galip, elindeki bir makineyle herkesin kafasını ölçüyor. Dolikosefal mi, Brakisefal mi? Hatırımda kaldığına göre 77-79 gelen kafalar Dolikosefal, 81’den ileri olanlar da Brakisefal.
 
 
Atatürk’ün başı ölçüldü ve 81 geldi. Odadakiler sıraya girmişler, başlarının ölçülmesini bekliyorlar. Atatürk, Reşit Galip’e ‘Çelebi’ninkini (yazarı kastediyor) ölç.’ dedi. Öbürlerinden önce başım ölçüldü, 81 çıktı. Sevinmeye başlamıştım. Öyle ya, Atatürk’le aynı kafa ölçüsü taşıyordum. Fakat sevincim uzun sürmedi. Atatürk ‘Olmaz! O hayvan kafalıdır. Bir yanlışlık olmasın.’ dedi. Neredeyse ağlayacaktım…” (Kent Kitap: 2011, s. 61)
 
 
Buna göre Andımız’ın yazarı Reşit Galip aynı zamanda kafatası ölçen bir doktordur!
 
 
On parmağında on marifet bulunan doktorumuz 1932 yılında düzenlenen Türk Tarih Kongresi’ne “Türk ırk ve medeniyet tarihine umumi bir bakış” adlı bilimsel(!) bir tebliğ de sunacak ve tam 62 sayfa tutan tebliğinin ardından kürsüye çıkıp tezlerini çürüten büyük bilim adamı Zeki Velidi Togan’a açıkça saldıranların başında gelecek, sonuçta Togan hocanın üniversiteden ipini çekmeyi başaracaktır!
 
 
Kongre’deki şu sözlerle tarihe geçmeyi hak etmiş olmalı: “Uzun boylu, uzun, beyaz simalı, düz veya kemerli ince burunlu, muntazam dudaklı, çok kere mavi gözlü ve göz kapakları çekik olarak değil, ufki (yatay) açılan ‘Türk’, beyaz ırkın en güzel örneklerinden biridir.” (1932, s. 159).
 
 
“Türk tarihi Ergenekon’dan çıkacaktır.” diyerek sahneyi terk eden doktorun ardından ‘şiddetli ve sürekli alkışlar’ koptuğunu söylememize gerek yok. Irkçı tarih anlayışının Türkiye’de yerleştirilmesi uğruna elinden geleni esirgememiştir ne de olsa.
 
 
Hz. Peygamber, Türk’müş!
 
 
Bitmedi. Bir marifeti de İslam’da reform yapmaktır Reşit Galip’in. Hızını alamayıp din işine de el atmış ve ‘Müslümanlık Türk’ün Milli Dini’ adlı bir tez hazırlamış. Özeti elimizde bulunan tez, Atatürk’ün direktiflerinden ilhamını almış, onun tarafından okunup üzerinde fikir yürütülmüş ve el yazılarıyla notlar konulmuş. Münir Hayri Egeli’nin ‘Eski bir Atatürkçü’ imzasıyla ‘Millet’ dergisinde çıkan tefrikasında (Ekim1947-Ocak 1948) aktardığına göre saçtığı bazı inciler şunlarmış:
 
 
    -Hz. Peygamber, Türk aslındandır.
 
    -Müslüman medeniyeti bir Türk medeniyetidir.
 
    -Müslümanlığı Türk’ün anlayacağı bir hale getirmek gerekir. Bu da ancak ibadetin Türk diliyle yapılmasıyla kabil olabilir.
 
 
İşte bu ‘tez’in arkasından tekbir ile ezanın Türkçeleştirilmesi işine girişilmiştir ki, ilk Türkçe ezan çevirisini yapanın Andımız’ın yazarı olması sanırım fazla söze hacet bırakmayacaktır.
Urfa’da bir söz vardır; “Bilen bilir, bilmeyen bir demet maydanoz zanneder.” derler. Dr. Reşit Galip de o uzun hikâyenin bir perdesidir. Bir perde kapandı. Ya diğerleri?..
06 Ekim 2013, Pazar
 
 
 
 

5 Ekim 2013 Cumartesi

Biricik sevdamız…

Biricik sevdamız…



27 Eylül 2013
 

İnsan, Cenâb-ı Allah’a her zaman muhtaçtır. O’nun nimetlerine muhtaç olmasından daha çok inâyet (yardım, ihsan) ve riayetine (koruyup gözetmesine) muhtaçtır.


Hava, su ve yiyecek gibi şeylere muhtaç olan insanoğlunun bu maddî nimetlerden daha fazla kalb ve ruh istikametinde beslenmeye ihtiyacı vardır. Ve samimi bir kul, Rabb’inden sürekli kalb ve ruh istikameti istemelidir.


Bir kulun “Nasıl olsa çizgiyi bir kere tutturdum...” düşüncesi ve tavrı içine girmesi, sanki bir yerden sonra Allah Teâlâ’ya ihtiyacı yokmuş manasına gelir. Bu tavır hiçbir zaman içine düşülmemesi gereken bir yanlışlıktır ve neticesi de ilhaddır (inanç bozukluğudur). Oysa her şey, her zaman O’na muhtaçtır. İnsan, senelerce ibadet ü tâat yapsa da bunlar onun ruhunda istikamet sağlayıcı bir hale bürünmeyebilir. Her şeye rağmen ona düşen yine söz, tavır ve davranışlarıyla Cenâb-ı Hakk’a sığınmak, O’ndan ihlâs ve istikâmet istemektir.


Samimi bir kul, etrafındaki hiçbir şeyin kendisinin derdine derman olamayacağı ve imdadına koşamayacağı duygusuyla “Allah” demeli ve O’na yönelmelidir. O hal üzereyken “Allah” demede başka hiçbir garaz yoktur.


Zaten Kur’an-ı Kerim, bütün haşmetiyle bu hakikati ilan ediyor: “... Muztar dua ettiği zaman, duasına icabet eden kimdir? O duayı kabul eden onun arzusunu is’af eden (yerine getiren) kimdir? Belâya dûçar olduğu zaman, o belâyı bertaraf eden kimdir?” (Neml, 27/62) diyor. Kendi hatıralarınıza dönüp bakar, darda kaldığınız pek çok defa “Rabb’im” dediğinizde imdadınıza koşulduğunu hatırlarsanız bu soruya bütün gönlünüzle siz cevap verecek ve “Allah” diyeceksiniz.


Evet, insan kendini sürekli kontrol etmeli, eksik ve hatalarını görüp onları düzeltme hususunda kendi niyet, azim ve gayretinden öte Allah’a güvenmeli, O’na itimat etmeli ve katiyen unutmamalı ki; bir işin içine ne kadar başkalarının mülâhazası girerse, o kadar Allah rızası düşüncesi delinmiş ve yırtılmış olur.


Başka Sevdam Olmasın

Kendi adıma, makam-mansıp sevdasına kapılmaktan, iyi olarak bilinip tanınmaya kadar her türlü dünyevî isteği Rabb’ime, Efendim’e ve dinime karşı vefasızlık kabul ediyorum. Millet olarak, zaman içinde kendimizi yenilemek, daha parlak bir görüntü sergilemek, hususiyle de son bin senelik müktesebâtımızı, kültürümüzü tanımak, tanıtmak ve dinimizi anlatmaktan başka hiçbir sevdam olmasını istemiyorum.


Bugünkü gibi, hayatımın her gününü sıkıntı, acı ve ızdırap yudumlayarak; her biri kalbimi durduracak büyüklükte üç-dört defa şok yaşayarak; bir ilacın tesiri bitmeden bir diğerini almak zorunda kalarak geçirsem de, ben dünyevî lezzetleri, hatta cenneti değil, her şeye rağmen dinime ve milletime hizmeti tercih ederim. Uzun yaşamak değil benim muradım. Her geceyi “Bu gece son gecemdir.” diye bekliyorum. Ama dünyaya bir “hizmet diyarı” olduğu nazarıyla bakıyor ve hayatta kaldığım müddetçe de bu bakışın gereğini yapmaya çalışıyorum.


Bizler ebedî saadeti yakalamak için kulluk vazifemizi kusursuz olarak yapmaya çalışmalı ve Allah’ın merhametine sığınmalıyız. Sürekli O’nun karşısında el açıp bel bükmeli ve çok dua etmeliyiz. Meselâ, mümkün olduğu kadar çok “Rabbenâ lâ tüziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahmeh (Ey bizim Kerim Rabb’imiz, bize hidayet verdikten sonra kalblerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla.)” (Âl-i İmrân, 3/8) demeliyiz.. “Allahümme Yâ Mukallibe’l-Kulûb! Sebbit kulûbenâ alâ dînik (Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Kalplerimizi dinin üzere sabit eyle, imanla perçinle, sökülmesin; kurşunla çivile oraya) diye yakarmalıyız. Hemen ardından “Sarrif kulûbenâ ilâ tâatik (Kalbimizi Sana itaate çevir, Sana kulluğa meylettir.)” ifadesini eklemeliyiz. Bunları on defa değil, bin defa söylesek yine de az demiş oluruz.


Kaldı ki, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi vesellem) bunları sabah ve akşam dualarında üçer kere söylüyor ve bizlere de tavsiye buyuruyor. O bir Nebi’dir; hem mâsum, hem de masûndur ve teminat altındadır. Bize gelince, bizim ne mâsumiyetimiz, ne masûniyetimiz var. Yani ne günahsızız, ne de Allah (celle celâluhu) tarafından korunma ve sıyanet altına alınmışız. Yok, öyle bir teminatımız. O bile böyle diyorsa, bizim titrememiz, çırpınmamız lâzım değil mi?


Allah’a Teveccüh Et

Hiç kimse demesin “İçime şu geliyor, bu geliyor.. şöyle bir kalbî problemim var..” İçine o geliyor da sen üst üste kırk gece kalkıp o iş için ağladın mı? Başını yere koydun, alnını yaşlar içinde buldun mu? Neden mazeret beyan ediyorsun? Yüreğinle Allah’a teveccüh et, yalvar yakar! “Tut elimden Allah’ım, tut ki edemem Sensiz” de.

Alvar İmamı ne güzel söyler:

“Sen Mevlâ’yı sevende
Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de
Hak rızasın vermez mi?
Sen Hakk’ın kapısında
Canlar feda eylesen
Emrince hizmet etsen
Allah ecrin vermez mi?
Sular gibi çağlasan
Eyyûb gibi ağlasan
Ciğergâhı dağlasan
Ahvalini sormaz mı?”


Rica ederim, O’nun uğrunda yüreğinizi parçalamadan yüreği parçalanmış insanlara lûtfedilen şeyleri beklemeyin. O bazen ekstradan da lütfedebilir; ama umumiyetle aldığınız risk kadar, gösterdiğiniz gayret ve cehd kadar mükâfat vardır. Hele siz bir, gecenize gündüz boyası çalın, O da sizin gecenizi gündüz yapsın. Siz dünya gecelerinizi gündüz yapın O da ahiret karanlıklarını aydınlığa tebdîl eylesin..


Allah, eşiğine baş koyan yüzleri çiğnetmez ve mahcup etmez; yeter ki siz yürekten O’na yönelin ve “...edemem, Sensiz asla edemem..” deyin.


1- İnsan, Cenâb-ı Allah’a her zaman muhtaçtır. O’nun nimetlerine muhtaç olmasından daha çok ihsan ve korumasına muhtaçtır.

2- İnsan, kendini sürekli kontrol etmeli, eksik ve kusurlarını düzeltme hususunda kendi niyet ve gayretinden öte Allah’a güvenmelidir.

3- Allah, eşiğine baş koyan yüzleri çiğnetmez ve mahcup etmez; yeter ki siz yürekten O’na yönelin ve “Sensiz asla edemem” deyin.

Muhammed Fethullah Gülen
 

http://www.zaman.com.tr/kursu_biricik-sevdamiz-_2142857.html

 


Bu millete hizmet etmek…

Bu millete hizmet etmek…


Hekimoğlu İsmail
 

Bu millete hizmet etmek…

 
 
Hayatım devamlı talebe hüviyeti içinde geçti. Bazen otobüse binmez, yol parasıyla kitap alırdım.
 
Bilhassa biyografi okumak çok hoşuma giderdi. 1953’te Eşref Edip’in yazdığı Tarihçe-i Hayat bana ulaşmıştı. Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman’ın hikâyesidir. Kur’an-ı Kerim’lerin toplatılıp yakıldığı bir devirde, İslamiyet adına ne yasaklanmışsa onları kendi şahsında serbest bırakan Said Nursi’nin mücadelesini anlatır. Çok okuyan bir kimse olduğum için, beynim ilmin çöplüğü gibiydi. Tarihçe-i Hayat’ı okuyunca “Son üç yüz senedir cevapsız kalan soruların cevabı işte bu eserde.” dedim kendi kendime. Onun mücadelesini okudukça anlıyordum ki, Bediüzzaman’ın Türk milletine derya gibi hizmetinin bir damlası da, kılık kıyafetin, yazının değiştirildiği, ibadethanelerin boşaltılıp kahvelerin ve meyhanelerin dolmaya başladığı, zikrin yerini şarkıların ve türkülerin aldığı, Müslüman’a hayat hakkı tanınmayan bir ortamda İslamiyet’i yaşamaya devam etmesidir.   
 
 
Said Nursi, İttihad-ı İslamcı idi. Bütün mü’minleri kardeş bilir, hepsine sahip çıkardı. Onun için önemli olan Kürt olmak, Türk olmak değil, bu millete kimin ne kadar hizmet ettiğiydi. Onun hiçbir zaman “Demokrat Parti hakkında propaganda yapın, iktidara gelmesini temin edin.” diye bir şey söylediğini duymadığımız gibi, afaktan bizleri çeker, enfüsi daireye sevk ederdi. Said Nursi, Cumhuriyet Halk Partisi zamanında çok çileler çekmiştir. Fakat CHP’lilerin yüzde doksan beşini masum kabul eder, yüzde beşini suçlu bulurdu. Onun din kardeşliği bu kadar genişti...
 
 
Bir âlemdi o devir… Sanki karanlık basmış, göz gözü görmüyordu. Bu zaman zarfında dünya üzerinde görülmemiş bir olay gerçekleşiyordu. Risale-i Nur’lar elde yazılıp dağıtılıyordu. Matbuat dünyasına meydan okunuyordu. Matbaanın yapacağı işi, köylüler, hatta tahsil görmemiş ümmiler yapıyordu. Allah Kürtlerden Bediüzzaman Said Nursi’yi göndermiş; biz Türkleri de ona talebe etmişti. Said Nursi bu millete Allah’ın bir lütfudur. Çünkü Türkiye’de pek çok ırk vardır. Gerçi gayb perdesi açılsa kimin hangi ırktan olduğu ancak anlaşılır. İşte pek çok Türk, Said Nursi’yi muallim kabul ederek Türklerle Kürtlerin İslam’da bütünleşmesi temin edilmiştir. Şuurlu bir Müslüman, kavmiyetçi olamaz. Milli birliği istemeyenler, İslam’a karşı olanlardır. Çünkü sahabe, din kardeşliğini karın kardeşliğinden üstün tutmuştur.
 
 
Evet, Bediüzzaman Kürt’tür fakat Türklere hizmet etmiştir. “Yüzde doksan dokuz menfaatli hizmetim Türklere olmuş; bana Kürt diyen ve kendini milliyetperver gösteren adamların bini kadar Türk milletine hizmet ettiğimi, hakikî ve civanmert bin Türk gençlerini işhad edebilirim.” buyurmuştur. Üstad hizmet noktasında kendini bin Türk’e eşit görüyordu. Mesela İktisat, İhtiyarlar ve Hastalar risalelerinin bin Türkçü kadar bu millete hizmet ettiğini söylerdi.
 
 
Bu millet Müslüman’dır. Çeşitli sebeplerle diniyle irtibat kuranların bir kısmı Risale-i Nur’ları okuyarak, dinleyerek dinlerini öğrendiler, imanlarını tahkikiye çıkardılar. Bugün camiler doluyorsa bunda Said Nursi’nin de payı vardır…