10 Ocak 2014 Cuma

DENİZ GÖRMEMİŞ KÖLE..!

 
DENİZ GÖRMEMİŞ KÖLE..!


 Bir padişah, acemi bir köle ile gemiye binmişti.

Köle hiç deniz görmemiş, geminin mihnetini tatmamıştı.

Ağlamaya, inlemeye başladı.

Tir tir titriyordu.
...
Avutmak için çok uğraştılar, ama bir türlü sakinleşmedi.

Padişahın keyfi kaçtı.

Herkes aciz bir vaziyetteyken, gemide bulunan yaşlı bir adam padişahın huzuruna çıktı;

Müsaade buyurursanız, ben onu sustururum dedi.

Padişah da;

Lütfetmiş olursunuz dedi.

Yaşlı adam emretti, köleyi denize attılar.

Köle birkaç kere, suya battı çıktı.

Sonra saçından yakaladılar, gemiden tarafa çektiler.

Köle gemiye yaklaşınca, iki eliyle dümene asıldı ve oradan gemiye çıktı.

Bir köşede uslu uslu oturmaya başladı.

Yaşlı adamın yaptığı iş, padişahı hayrete düşürdü.

Padişah:

Bu işteki hikmet nedir..?

Yaşlı adam cevap verdi:

Köle evvelce suya batmayı tatmamıştı.

Gemideki selametin kıymetini bilmiyordu.

İşte huzur ve saadet de böyledir.

Bir felaket görmeyen kimse, huzurun kıymetini bilemez..!
 
 

Duama cevap gelmiyor ki...

 
Duama cevap gelmiyor ki...
 
 
Birisi her gece kalkıp Allah'ı anıyor, O'na dua ediyordu....

Şeytan ona dedi : ''Ey Allah'ı çok anan kişi, bütün gece Allah deyip çağırmana karşılık seni buyur eden var mı ?

Sana bir tek cevap bile gelmiyor, daha ne zamana kadar dua edeceksin ? ''

Adamın gönlü kırıldı, başını yere koydu ve hüzün içinde uyudu.

Rüyasında ona şöyle dendi:

- Kendine gel uyan! Niye duayı, zikri bıraktın? Neden usandın?

Adam:

- Buyur diye bir cevap gelmiyor ki... Artık kapıdan kovulmaktan korkuyorum, dedi.

Bunun üzerine dendi ki ona:

- Senin Allah demen, O'nun buyur demesi sayesindedir. Senin yalvarışın, Allah'ın senin ruhuna haber uçurmasındandır.

Senin çabaların, çareler araman, Allah'ın seni kendine yaklaştırması, ayaklarındaki bağları çözmesindendir.

Senin korkun, sevgin, ümidin, Allah'ın lütuf kemendidir. Senin her Yarabbi demenin altında, Allah'ın buyur demesi vardır..

Gafilin, cahilin gönlü bu duadan uzaktır.

Mesnevi'den
 
 

Shakespeare diyor ki:

 
Shakespeare diyor ki:
 
 
Bir Hint masalına göre, kedi korkusundan devamlı endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür.
 
Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar.
 
Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar.
 
Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan... yok. Onu eski haline döndürür. Ve der ki, "Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardım edemem."
 
 
Shakespeare, bu konuda söyle diyor :
 
"İnsanların çoğuSevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için..
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için"
 
 
 

Evlenmek isteyen genç,

 
Evlenmek isteyen genç,
 

 
Evlenmek isteyen genç, niyetini ailesine açtığında, babası ona şöyle dedi:

- Elbette evlenebilirsin. Bana kendi alın terinle kazandığın bir altını getirdiğinde, seni hemen evlendireceğim.

Delikanlı babasının bu sözlerine gülümsedi. Ne kadar da kolay bir sınavdı bu böyle. Ertesi gün, istenilen altın lirayı götürüp gururla babasının avucuna koydu. Babası hiçbir şey söylemeden, altını evlerinin yanından akan nehre fırlattı.

Çocuk, altının düştüğü nehre şaşkınlıkla bir-iki saniye... baktıktan sonra, babasına sordu:

- Şimdi evlenebilirim, değil mi babacığım?
 
Babası başını iki yana salladı:

- Hayır oğlum. Sana kendi alın terinle ve emeğinle kazandığın bir altını getirmeni söylemiştim. Bu altını sen kazanmamışsın ki!
 
 
Delikanlı babasının gerçeği nasıl keşfettiğini anlayamamıştı. Sahiden de, parayı bir arkadaşından ödünç almıştı. Ertesi gün, bu defa annesinden bir altın borç aldı ve hemen babasına götürdü. Babası altını aldı ve gene nehre fırlattı. Delikanlı bir kez daha şaşırmıştı:

- Bunu niye yapıyorsun baba, anlamadım. Ama sana bir altın getirmiş oldum, artık evlenebilir miyim?
 
Babası izin vermedi oğluna:

- Bu altını da sen kazanmamışsın!
 
 
Genç, babasını kandıramayacağını anlayınca, bir iş bulup çalışmaya ve altını kendi emeğiyle kazanmaya karar verdi. Günler geçti ve kazandığı bir altını babasına götürdü. Babası her zamanki gibi parayı nehre atmaya hazırlanıyordu ki, oğlu can havliyle onun kolunu tuttu ve bağırdı:

- Hayır baba! Altını nehre atamazsın! Onu kazanmak için günlerce çalıştığımı ve sırtımın ağrılar içinde kaldığını biliyor musun sen?
 
 
Babası, yüzünde ışıltılı bir gülümseme ile elini oğlunun omzuna koydu ve “İşte şimdi evlenebilirsin, oğlum” dedi. “Çünkü, emeğinin karşılığı olan bu altının değerini artık biliyorsun ve eminim ki onu akıllıca harcayacaksın.”
 
 

Bir Hak aşığı: YAMAN DEDE - Dahilek Yâ Resulallah

Mehmed Abdülkadir KEÇEOĞLU ( YAMAN DEDE ) (1887 – 1962)

yamandede

1877 yılında Kayseri'nin Talas ilçesinde dünyaya gelen Dyamandi daha çocukluk döneminde İslam'a ait güzelliklere ilgi duyar. Bir gayrimüslim olsa da hocalarından rica eder, din derslerinde sınıftan çıkmayıp İslâm'a ait güzellikleri gönül kulağıyla dinler ve kendi tâbiriyle daha bu dönemlerinde "yanmaya" başlar. İsminin Rumca mânâsı da "elmas" olan Dyamandi, okumak için geldiği İstanbul'un mânevî havası ve tanıştığı muhterem şahsiyetler onun gönlündeki Muhammedî ateşin daha da artmasına vesile olur.


İstanbul Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan sonra uzun süre avukatlık yapan Dyamandi, I931'de edebiyat ve Farsça öğretmenliği yapmaya başlar. 1940'larda Saint Louis Fransız ruhban Okulunda Türkçe, 1942' de Notre Dame Lisesinde Edebiyat ve Din dersi ve 1950'lerden sonra İstanbul İmam Hatip Okulunda Türkçe-Farsça, 1960'larda İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünde Edebiyat ve Farsça derslerine girdi.


İçinden geldiği gibi, "Muhammed'im Muhammed'im" diyememek onu kahretmektedir. Gönlü çoktan Müslüman olmuş; fakat âlem bilmemekte, en yakınlarına bile inancını söyleyememekte, sırrını açıklayamamaktadır. Kızacaklarsa kızsınlar, ayıplayacaklarsa ayıplasınlar, küseceklerse küssünler, kim ne derse desin, sırrını açma düşüncesindedir. İçindeki iman çağlayanlarını daha fazla saklayamayıp 1942'de Müslüman olduğunu açıklar.


3 Mayıs 1962 Perşembe günü saat 2.15'de Çamlıca'daki evinde Hakka yürümüştür. Dede Merhum Karacaahmed Mezarlığı'nda Küçük Selimiye / Çiçekçi Camii'nin karşısında medfundur. Allah onlardan razı olsun.

PEYGAMERİMİZİN AŞKIYLA YAZDIĞI BİR NAAT:


Dahilek Yâ Resulallah
Gönül hûn oldu şevkinden boyandım yâ Resulallah
Nasıl bilmem bu nîrâna dayandım yâ Resulallah
Ezel bezminde bir dinmez figândım yâ Resulallah
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resulallah

Yanar kalbe devâsın Sen bulunmaz bir şifâsın Sen
Muazzam bir sehâsın Sen dilersen rûnümâsın Sen
Habîb-i Kibriyâsın Sen Muhammed Mustafâsın Sen
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resulallah

Gül açmaz çağlayan akmaz İlâhî nûrun olmazsa
Söner âlem nefes kalmaz felek manzûrun olmazsa
Firâk ağlar visâl ağlar ezel mesrûrun olmazsa
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resulallah

Erir canlar o gülbûy-ı revanbahşın hevâsından
Güneş titrer yanar dîdârının bak ihtirâsından
Perîşân bir niyâz inler hayâtın müntehâsından
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resulallah

Susuz kalsam yanar çöllerde can versem elem duymam
Yanardağlar yanar bağrımda ummanlarda nem duymam
Alevler yağsa göklerden ve ben masseylesem duymam
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resulallah

Ne devlettir yumup aşkınla göz râhında cân vermek
Nasîb olmaz mı Sultânım Haremgâhında cân vermek
Sönerken gözlerim âsân olur âhında cân vermek
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resulallah

Boyun büktüm perîşânım bu derdin Sen’de tedbîri
Lebim kavruldu aşkından döner pâyinde tezkîri
Ne dem gönlüm murâd eylerse taltîf eyle kıtmîri
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resulallah


YAMAN DEDE


- NAMAZIN ÖNEMİ -

 

- NAMAZIN ÖNEMİ -

 
 
  
Soru : “ - ALLAH’ ı bilmek, tanımak ve ona kulluk etmek için, namaz şart mı? İnsan namaz kılmadan da ALLAH’ ı bilir, tanır ve ona saygı gösterir. Yatıp kalkmanın ne anlamı var? Neden namaz ve ibadetler konusunda ısrar ediliyor?
 
 
Cevap : - ALLAH’ ın bizden ibadet etmemizi istemesi, namaz kılmamızı emretmesi, bizim maddi ve manevi huzurumuz içindir. Yoksa hâşâ ALLAH’ın bizim ibadetlerimize ihtiyacı olduğu için değildir.
Bir hastanın, şefkatli bir hekime, kendisine ısrarla ilaç içirmek istemesine karşılık, “Senin ne ihtiyacın var ki, bu ilacı bana içiriyorsun?” diye sorması ne kadar manasızdır. Çünkü ilacı içmeye doktor değil, hasta muhtaçtır.
 
 
Öyle de Cenab-ı Hak, ibadete de, hiçbir şeye de muhtaç değildir. Takdir ve teşekkürle insanlığını ispat etmeye, ebedi azığını ve dayanağını bulmaya, insan muhtaçtır. (23. Lem’a)
 
 
Bir hakim, iki hizmetkârını, iki ay uzaklıktaki çiftliğine gönderir. Her birine yirmi dört altın verir. “Bir günlük mesafede bir istasyon var. orada uçağa, gemiye veya trene binerek gidebilirsiniz” der.
 
 
Hizmetkârlardan birisi, istasyona giderken altınlarından bir kısmı ile kârlı bir ticaret yapar. Bir kısmını da istasyonda uçağa binmek için bilet parası olarak ayırır.
 
 
Diğer arkadaşı daha istasyona gelmeden altınlarının yirmi üç tanesini lüzumsuz şeylere harcar, çocuk gibi nefsinin her isteğine sarf eder. Akıllı arkadaşı, bu divaneye: “Yirmi üç altınını istasyona kadar harcadın. Geriye kalan bir altınını olsun güzel değerlendir. Onunla bir tren bileti al. Bizim sultanımız merhametlidir, bel ki seni affeder. Yoksa bu iki aylık yolda; aç, susuz, çaresiz, perişan bir halde yürümek zorunda kalırsın. Hem asi, hem kaçak muamelesi görürsün” der.
 
 
Şu adam, o tek altınını, bir define anahtarı kadar kıymetli olan bilete vermeyip akılsızca ve ahlâksızca harcasa yaptığı tarifsiz bir divaneliktir.
 
 
Hikâyedeki yirmi dört altın, hakikatte bir gün içerisindeki yirmi dört saattir. O bilet ise namazadır. Bir saat beş vakit namaz için kâfidir. Ebedi hayata doğru yürüyen insanın, sırf dünya için yaratılmış gibi bütün vaktini dünyaya sarf etmesi, ebedi hayat için hazırlanmaması aklı ve amacı varken sarhoşçasına bir deliliktir.
 
 
Hem, namaz kılan damın diğer vakitleri de ibadet hükmüne gedebilir.
 
 
…“ Namaz sonradan verileceklere önceden verilen bir ücret değil, önceden verilenlere sonradan yapılan bir teşekkürdür”… (4. Söz)
 
 
  • “Namaz kılmak, ibadet etmek, kılmamaktan daha kolay ve hafif. Kılmamak ise daha zor ve ağırdır”.
  • “Namaz ALLAH’ la kulun, irtibatını kesmemesidir. İkisi arasında en sağlam rabıtadır;
  • ALLAH (C.C.) “Kulum sana gönderdiğim Kelâm’ı bana oku, senin sesinle dinleyeceğim” diyor. Namaz kulun ALLAH’ la konuşmasıdır,
  • Namaz Müminin Mirâcıdır,
  • Dinin direğidir,
  • Dinde namaz vücutta baş gibidir, üzerinde baş olmayan bir vücudun hayatta olduğu görülemez.
  • Namaz kalbi imansızlık zehirleri akıtan mikropların öldürücü ilacıdır.
  • Namaz, dirilip mezarı başında dikilen Müminin ALLAH’ ın huzuruna hesap vermek üzere Mahşer toplantısına giden yolun kılavuzudur.
  • Namaz, kulun kendisini ALLAH’ a verişi, onun ortaksız olduğuna gönül rızası ile teslim oluşudur.
  • Namaz ALLAH’ ın inanmış kulları için, Mirâctan Resul-i Ekrem’le gönderdiği en kutsal hediyesidir.
 
 
Söyler misiniz şimdi bana, ALLAH’ ın gönderdiği hediyeyi onun kulu olarak kabul etmez misiniz yoksa? Yaradan’ın hediyesini geriye gönderen, kabul etmeyen bir insan, bir kul olabilir mi dersiniz?
 

NİHAT HATİPOĞLU - Kâinatın efendisini anıyoruz


NİHAT HATİPOĞLU - Kâinatın efendisini anıyoruz
 
NİHAT HATİPOĞLU
   

Kâinatın efendisini anıyoruz

                
Pazar günü Mevlid Kandili. 1444 yıl önce Mekke'de dünyaya gelen Hz. Peygamber'in (s.a.v.) doğum yıldönümünü kutlayacağız. Bugün bu sayfayı O'na ayırmak istiyorum. 
 
O'nun dostlarına bakın 
 
Hz. Peygamber'i (s.a.v.) iyi tanıyabilmek için çevresine bakmak lazım. İmam Karafi'nin dediği gibi; Hz. Peygamber'in (s.a.v.) hiçbir mucizesi olmasaydı bile, yetiştirdiği sahabesi onun mucizesi olarak yeterdi.
 
Hz. Ebu Bekir gibi yüce bir karakteri; Hz. Ömer gibi muktedir bir denge insanını; Hz. Osman gibi melekleri kıskandıran bir şahsiyeti; Hz. Ali gibi bir taraftan gözünü kırpmayan bir asker, diğer taraftan delici bir zekâ küpünü; Hz. Hüseyin gibi boyun eğmeyen bir ulvi mümini; Hz. Selman gibi ahlaklı bir dostu; Hz. Ebu Derda gibi muhteşem bir söz ve hikmet ustasını; Hz. Zübeyir gibi Bedir'e inen meleklere sima olan bir yiğidi ve daha binlercesini kim yan yana getirebilir.

 
O'na diş bileyenlere bakın 
 
Diğer açıdan da çevresine bakalım. O'na diş bileyenlere. Ebu Cehil gibi güçlü bir putperest lideri, Ebu Leheb gibi yaşlı bir kurdu; Velid gibi yıllanmış bir aşiret patronunu; Şeybe-Ümeyye gibi kabile ağalarını; K'ab bin Eşref gibi, İbn Selül gibi, Ebu Amir Rahib gibi Arabistan'ın her mıntıkasında sözü geçen yığınla küfür ve şirk liderlerine kim diz çöktürebilir. 
 
Mektuplaştığı liderlere bakın 
 
Efendimiz (s.a.v.) Medine'de çevresindeki ve uzağındaki bütün liderlere, valilere, imparatorlara, kabile reislerine mektuplar yazarak onları İslam'a davet etti. Çünkü son elçiydi. Çünkü sema adına son söz hakkı O'na verilmişti.
 
Habeşistan kralı Necaşi'ye mektup gönderdi.
 
Mısır Kıptilerinin büyüğü Mukavkıs'a mektup gönderdi.
 
Bizans kralı Heraklius'a mektup gönderdi.
 
İran imparatoru Kısra'ya mektup gönderdi.
 
Uman meliki Ceyfer ve Abd'e mektup gönderdi.
 
Ahsa (Bahreyn) valisi Münzir'e mektup gönderdi.
 
Yemame valisi, Havza'ya mektup gönderdi.

 
Peygamberimizin (s.a.v.) özelliklerinden bazıları
 
1- Üzerinde daima parlak bir ışık vardı ve yüzünü aydınlatırdı.
 
2- Ne garipsenecek kadar uzun, ne de kısaydı. Orta boyludan biraz uzundu.
 
3- Başı büyükçeydi. İntizamlıydı.
 
4- Saçları siyahtı. Uzundu.
 
5- Sakalı genişçeydi. Düzgün keserdi.
 
6- Ağzı dengeli genişlikteydi. Hitabet gücü çok fazlaydı.
 
7- Yanakları yüzüne uygun yapıdaydı.
 
8- Göğsü ve karnı aynı seviyedeydi. Göbeği yoktu.
 
9- Boynu uzun ve güzeldi.
 
10- Sakal ve bıyıktaki beyaz tüylerin çekilip alınmasını hoş karşılamazdı.
 
11- Saç ve sakalındaki beyaz tüyün sayısı 20 civarındaydı.
 
12- Tatlı, güleç ve güzel bir yüzü vardı.
 
13- Yüzü dikdörtgen değil, yuvarlak -dairemsi- bir yapıya daha yakındı.
 
14- Göz uçları uzundu. Gözleri sürmeli gibiydi.
 
15- Avuç içi uzundu. Bu özelliği cömertliğine işaret sayılmıştır.
 
16- Yürürken sakin, vakur yürürdü. Dönerken bütün vücuduyla dönerdi.
 
17- Daima bir murakabe -düşünce- halindeydi. Gökten çok, yere bakardı. Sağına soluna bakınmazdı.
 
18- Her karşılaştığıyla selamlaşırdı.
 
19- Az ve öz konuşurdu. Gerekmedikçe konuşmazdı.
 
20- Boş vakit geçirmezdi. Mutlaka bir şeyle meşgul olur, daha çok ibadet ederdi.
 
21- Çok sabırlıydı. Son derece yumuşak karakterliydi.
 
22- Her türlü nimeti önemserdi.
 
23- Hak uğruna gazaplanırdı. Kendi şahsı için hiç hesap sormamıştır.
 
24- Yüzü güleçti. Daimi olarak tebessüm ederdi.
 
 
 

9 Ocak 2014 Perşembe

Ölümü Öldürebilir misin?


Burcu Ercivan
 
Ölümü Öldürebilir misin?
 
Burcu Ercivan
 
 
Bu ahir zaman müminleri çok yoruyor.İyi ki ahiret var.Bazen o kadar boğuluyor ki insan.Nefes almak için sadece oksijene değil Kur'an'a ihtiyaç vardır..
     
'Rabbinin hatırına sabret /Müddesir7'' bu ayet olmasaydı vallahi bu dünya çekilecek yer değil kardeşim.Fitne ve fesadın kol gezdiği bir zamanda Allah'ın yolunu tutmak hiç kolay değil.

Kardeşlerinin ölü etini yiyenler(gıybet) , Zinaya aşk diyenler, helal mi haram mı demeden üzümünü yiyip bağını sormayanlar (halbuki üzümünü yersek bağını sorarız, biz Müslümanız) İşte böyle bir zamanda yaşamak hiç kolay değil.İşte nasıl yaşayacağımızı anlatan kitaptır Kuran-ı Hakim..

Nasıl ki yeni aldığın buzdolabının kullanma klavuzu vardır,kullanabilmek için ona açıp bakarsın.İşte Kur'an da insanın yaşama klavuzudur. Yolunu kaybettiğinde yol gösterir.
 
Düşünsenize 1400 yıldır aynı kitaptan sorumluyuz hala cehenneme gidenler var.(Biz de gidebiliriz)Öyle bir sınav ki kitabı açıp okumak serbest ama biz tenezzül edip kopya bile çekmiyoruz. Ne acı..

Oysa ki haram(!) sevgilinden gelen mesajı defalarca açıp okursun. Rabbinden 6666 tane mesaj gelmiş bir kere açıp okudun mu!? Samimi olalım ve bunu kendimize soralım kardeşlerim.
 
Kur'an hayat kitabıdır. Her şeyin cevabını bulabilirsiniz. Modern ilim  Kur'anı 14 asır geriden takip ediyor.Abdestin bugün birçok faydalarını keşfetti bilim adamları.İki denizin birbirine kavuşup karışmadığını Kur'an 1400 yıl önce bildirmiştir (Furkan/53) Ve bunu  Kaptan Kusto diye bir denizci daha 100 yıl önce keşfetmiş kendisi de zaten Müslüman olmuştur.

Daha nice deliller ve mucizeler..Yani anlayacağınız Kur'an bilimin kendisidir. 
 
Ne güzel demiş Yunus Emre; 'Kim Ki Kur'an'ı Bilmedi / Sanki Dünyaya Gelmedi'.Maalesef ki bugün 'Oku' emrini diploma al diye anlamış olmanın zorluğunu yaşıyoruz. Düşünsenize Üniversite üzerine üniversite bitiyoruz, masterler yapıyoruz ama ilk okunması belkide 'tek' okunması gereken kitabı okumuyoruz!
 
Yani ne kadar okursan oku kardeşim, Kur'anı bilmiyorsan cahilsin vesselam..
 
Velhasılı kardeşlerim hayatta ki en hakiki ve en mühim meselenin 'imanı kurtarmak' olduğunu,öğrendim.Size de acizane bildirmek görevim.Ve bu sadece Kur'an yolunu tutmakla mümkün olabilir. Daha önce ben dünyanın peşinden koşuyordum şimdi ben ahiretimin peşine düştüm, dünya benim peşimden koşuyor.

Dünya; herkesle nişanlanan ama hiç kimseyle evlenmeyen , kendini yeni gelin gibi gösteren kokuşmuş bir kocakarıdır. Yalan lezzetleri insanı aldatır. Nefsin gözü miyoptur ahireti görmez. 
 
Eee dünya kimseyle evlenmediğine göre.Asıl nişanlımız olan 'Ölüm'ü artık hatırlama vaktimiz gelmedi mi? Hem o herkesle evleniyor. Genç ,yaşlı ayırmıyor. Ölümü öldürebilir misin? Kabrin kapısını kapatabilir misin? Madem ki ölüm haktır ve gerçektir.Hem madem O acılı dünyan ağrılaştı ve güçleşti. O halde ahiret için çalış bari ebedi dünyan gülsün. Deme artık devir değişmiş bende değişeyim deme.. Devir değişebilir ama Kur'an değişmiyor.
 
Üstad Bediüzzaman hazretlerinin dediği gibi; Zaman yaşlandıkça Kur'an gençleşiyor.. 
 
Sanma ki önünde seçenekler çok! ya KUR'AN ya HÜSRAN üçüncüsü yok..
 
Müslüman adetlere göre değil ayetlere göre yaşar.Ya Allah'ın ayetlerini hayatında birinci ve baş köşeye oturtur iki cihanın SULTANI olursun ya da devir değişti deyip kafana göre yaşar  HÜSRAN olursun.

Bunu ben değil, Hz. Adem (a.s)'dan Peygamberimiz (sav)'e kadar gelen 124.000 peygamber söylüyor kardeşim.
 
Şimdi kendimize bir soralım.Nereden geldik? Neden geldik? Nereye gidiyoruz? Ben bu soruları sormaya başladım ki hayatın anlamını buldum.Allah (cc) kapılar açtı ,bakın siz değerli kardeşlerime yazıyorum, elhamdülillah..Kur'anı hayat kitabınız yaparsanız hem bu dünyanızı hem ebedi hayatınızı kurtarırsınız.
 
Şunu samimiyetle söylüyorum ki;  ne kadar okursan oku, yaradan Rabbi'nin adıyla okumayınca okumuş olmuyorsun. 
 
Anla kardeşim anla artık! Aç gözünü! Öbür tarafta hangi üniversiteyi kazandın? diye bir soru sormayacaklar.Bütün sorular Kur'andan gelecek.. Eğer kaybetmekten nefret ediyorsan KUR'AN oku.Çünkü kazananların hepsi taktiği O'nda buldu !
 
Selam ve dua ile..
 
Tarih : 04.01.2014 Kaynak : Risale Ajans
 

Sen Af Yolunu Tut

Sen Af Yolunu Tut

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillere aldırma.” (A’râf, 199)
 

Rasûlullah (sav) buyurdular:
Allah’a karşı takva sahibi olun ve aranızı ıslaha çalışın. Allah Teâlâ müslümanların arasını ıslah ediyor.”  (Hâkim, IV, 620)
 

Âlemlere rahmet Efendimiz Mekke Fethi tahakkuk edip Kâbe’ye girince, o sırada, Allah’ın Rasûlü’ne ve Müslümanlara senelerce eziyet ve işkence etmiş bulunan Kureyşliler Mescid-i Haram’a dolmuşlar, Kâbe’nin çevresinde oturmuşlardı. Efendimiz’in ne yapacağını merakla bekliyorlardı.

Allah Resûlü:
-Ey Kureyş cemaati! Ey Mekkeliler! Ne dersiniz? Şimdi, hakkınızda benim ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” diye sordu.

Kureyşliler:
“-Biz, senin hayır ve iyilik yapacağını bekleriz. Sen, kerem ve iyilik sahibi bir kardeş; kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun. Şu an güç ve kuvvet senin elindedir, bize iyi davran! dediler.

Bunun üzerine Peygamber (as):
-Benim halimle sizin haliniz, Yusuf (as) ile kardeşleri gibi olacaktır. Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi, ben de:

 “Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yoktur. Allah sizi bağışlasın! Çünkü O merhamet edenlerin en merhametlisidir.” (Yusuf 12/92) diyorum. Gidiniz! Sizler hür ve serbestsiniz!” buyurdu.

Yüce Allah, o Kureyş müşriklerini eline düşürmüş, kendisine boyun eğdirmiş iken Sevgili Peygamberimiz böylece onları affetmiş ve serbest bırakmıştır. Bunun içindir ki, Mekkelilere “Tulekâ: Âzad edilmişler” adı verilmiştir. (İbn-i Hişâm, IV, 32; Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa’d, II, 142-143)


--


8 Ocak 2014 Çarşamba

İnanmış insanlardan beklenen karşılıklı sevgi, saygı ve dua..


AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

İnanmış insanlardan beklenen karşılıklı sevgi, saygı ve dua..

 
 
 
İslami ölçüleri önemsemeyen kimseler, toplum içinde her türlü itici ve ayırıcı tavrı tercih edebilirler. Bir kesimi başka bir kesim aleyhine tahrik edecek sözler söyleyip yazılar yazarak cepheler oluşturmaya çalışabilirler.
 
 
Ancak İslam’ın emirlerini önemseyen Müslümanlar, toplumu cepheleştirecek tavır ve üsluba asla yönelemezler, itici ve incitici söz ve davranışları tercih edemezler. Kardeşlerini kırıp dökmeyi göze alamazlar.    
 
 
Çünkü Müslüman’ın yüce Rehber’i;
‘Birlikte rahmet, ayrılıkta ise azap vardır!’ ikazında bulunmuştur.
 
 
Bu tarihi ikazı bilmezlikten, duymazlıktan gelemez inanmış insanlar.
 
 
Bu sebeple Müslüman, ayırıcı değil hep birleştirici olur, itici değil çekici olur. Toplumu kucaklaştıran, kaynaştıran olmayı inancının ihmal edilmez bir gereği olarak bilir.
 
 
Zira örnek aldığı yüce Peygamber’i, iticiliği değil çekiciliği, uzaklaştırıcılığı değil kucaklaştırıcılığı talim ve tavsiye buyurmuş, kendisi de hep birleştirici ve kucaklaştırıcı örnekler vermiştir ümmetine.
 
 
Nitekim Efendimiz’in (sas) birleştirici ve kucaklaştırıcı tavırlarını anlatan sahabe diyor ki:  
-Resulullah (sas) Hazretleri çevresine öylesine birleştirici bir tebessümle muhatap olurdu ki, kendisiyle bir defa görüşen adam daha ayrılmak istemez, Allah Resulü beni herkesten çok seviyor duygusuna girerdi!  
 
 
-’Müminin mümine karşı en güzel ikramı tebessümüdür.’ buyurarak da, hep birleştirici kucaklaştırıcı bir tebessümle muhatap olmayı tavsiye ederdi ümmetine.
 
 
Bir gün, ‘Allahü Teâlâ’ya günahsız dille duâ edin!’ buyurmuştu.  
 
-’Günahsız dilimiz yoktur ki? Nasıl günahsız dille dua edeceğiz?’ diye sormaları üzerine şu kucaklaştırıcı müjdeyi verdi:
 
-Sizin diliniz kendiniz hakkında günahlıdır, ama kardeşleriniz hakkında günahlı değildir!
Öyle olunca siz kardeşleriniz hakkında günahsız olan dilinizle dua edin, onlar da sizin hakkınızda günahsız olan dilleriyle dua etsinler.
 
 
Böylece günahsız ağızlarla birbirine makbul dualar yapan örnek kardeşler topluluğunu oluşturmuş olursunuz.
 
 
Zaten namazlarımızdaki Tahiyyat’tan sonra okuduğumuz ‘Rabbena atina..’ duasında,
 
 
‘Rabb’im beni, annemi, babamı ve tüm mümin kardeşlerimi affeyle!’ diye dua etmekteyiz. Namazdaki bu duamızı, namaz dışındaki hayatımızda da günahsız ağızlarla karşılıklı tekrarlamak, birbirine dua eden kardeşler topluluğu haline gelmek demektir.
 
 
 Bunun için çevremizdeki insanların kalbini, gönlünü kazanacak bir sevgi saygı içinde muhatap olmamız gerekir ki, onlar günahsız dilleriyle yapacakları duâlarına bizleri layık görsünler. Hatta sadece içlerinden ‘Allah razı olsun!’ deseler makbul dua olarak yetip de artar bile bize. Çünkü her müminin hayatının hedefidir Allah’ın rızası.
 
 
Siz çevrenizi memnun ediyor, memnun ettiğiniz insanlardan da böyle ‘Allah razı olsun’ duaları alabiliyorsanız ne mutlu size. Allah rızasından daha büyük bir kazanç söz konusu olur mu bir mümin için?
 
 
 Ancak böyle günahsız dille yapılacak duayı önemsemez de çevremizi memnun edecek saygılı bir tavır ve anlayış içinde olmazsak, elbette günahsız dille yapılacak bunca dualardan mahrum kalırız, kimse bizim için gönülden ‘Allah razı olsun, saygılı bir kardeşimiz’ deme gereği duymaz.
 
 
Bu durumda kazancımız hiç yok, kaybımız ise pek çok olur.
 
 
-Fatebiru ya ülil ebsar! Düşünün ey basiret sahipleri!
 
 
 

7 Ocak 2014 Salı

Salavat Nedir, Peygamberimiz (asv)'e Nasıl Salavat Getirebiliriz?





Salavat Nedir, Peygamberimiz (asv)'e Nasıl Salavat Getirebiliriz?



 
Tebrik, tezkiye, duâ, Peygamberimiz (s.a.s)'e yapılan duâ, istiğfar, rahmet gibi anlamlara gelen bir terimdir, salavât. "Belirli vakitlerde, Kur'an'da emredildiği tarzda ve Hz. Peygamber (asv)'in tarif ettiği şekilde yapılan ibadettir. Salât'ın çoğulu salavât gelir. Türkçe'de daha çok Hz. Peygamber (asv)'e yapılan duâ mânâsında kullanılır.


Kur'ân-ı Kerim'de bu anlamda şöyle buyurulur: 

"Âllâh ve O'nun melekleri Peygamber'e hep salât ederler. Ey mü'minler, siz de Ona salât (ve dua) ediniz ve samimiyetle selam veriniz." (Ahzab, 33/56).



Bu âyeti kerimeyle, Peygamberimiz (asv)'e salât ve selamlarımızla hürmetlerimizi sunmak farzdır; her Müslüman için yerine getirilmesi gerekli bir görevdir. Her Müslüman en kısa şekilde: "Âllâhümme salli alâ Muhammed" "Allâh'ım Muhammedi rahmetinle tebrik et ve esen kıl" diye salât getirir.
 
Rasûlü Ekrem Efendimiz (asv) de, "Yanında benim adım anılıp da bana salât getirmeyen kişinin burnu sürtünsün, hakarete uğrasın." buyurmuştur. (Tâc, V, 145).
 
Namazlarda oturduğumuz zaman tahiyyâttan sonra okuduğumuz "Allahumma Salli, Bârik..." duâları da, Hz. Peygamber (asv)'e salât getirmeyi ifâde eder. Hz. Peygamber (asv)'e salât getirmenin fazileti hakkında Rasûlüllah (asv) şöyle buyurmuştur:  

"Kim bana bir salât getirirse, Allah ona on salât (mağfiret) eder." (a.g.e.).
 
Hz. Peygamber (asv)'in ismi her işitildiğinde veya anıldığında salat getirilip getirilemeyeceği hususunda bazı alimler; bir yerde, Hz. Peygamber (asv)'in adı ne kadar anılırsa anılsın bir defa salât edilmesi yeterlidir derken, bilginlerin çoğunluğu ise, Hz. Peygamber (asv)'in adı her anıldığında salât getirilmesi gereklidir demiştir.
 
 
Nitekim hadis ilmiyle uğraşanlar, Hz. Peygamber (asv)'in hadislerini rivayet ederken, sözleriyle, halleriyle en büyük saygıyı göstermişler; öğretimi sırasında da Hz. Peygamber (asv)'in adı ne kadar çok anılırsa anılsın, her anıldıkça, "Sallallahü aleyhi ve sellem" diyerek saygılarını göstermişlerdir. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, XI,164)


Sorularla İslamiyet