Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Cebbar
Allah Cebbar'dır. Cebbar isminin Allah hakkında şu manaları vardır:
1. Allah’ın dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olması.
2. Kullarının işlerini yoluna koyması ve eksikleri gidermesi.
3. Kırıkları onarması ve dertlere derman vermesi.
4. Çok büyük ve azametli padişah olması.
Şimdi Cebbar isminin bu farklı manalarını tek tek anlamaya ve kainattaki tecellilerini görmeye çalışalım:
1. Allah’ın dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olması
Allah Cebbar'dır; dilediğini zorla yaptırmaya muktedirdir. Hükmünü geri çevirecek ve takdirini değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur. Emri ve hükmü her şeye hakimdir.
Evet, kim bu kainata dikkat ile baksa, kainatı; gayet haşmetli ve gayet faaliyetli bir memleket, idaresi gayet hikmetli, hakimiyeti gayet kuvvetli bir şehir hükmünde görür. Her şeyi ve her mahluku birer vazife ile itaat halinde bulur.
Kimi bir bal fabrikası, kimi bir süt çeşmesi olmuş, kimi rahmetin latif bir eli, kimi şu dünya misafirhanesine bir lamba ve soba olmuş. Bunlar gibi her bir mahluk Allah’ın kendisine emrettiği vazifeyle meşguldür. Ve o vazifeye isyan edemez. Güneş o cesametiyle ve büyüklüğü ile “Ben bugün doğmayacağım, ya da batmayacağım.” diyerek, Cebbar olan Allah’ın hükmüne karşı gelemez. Ay, kandil ve takvimcilik vazifesinden geri kalamaz. İnsandan başka her şey vazifesine gayet dikkat eder ve Cebbar-ı Azim olan Allah’ın emrine boyun eğer, itaat eder. İşte vazifesini yaparak Allah’ın emrine itaat eden ve ona karşı gelemeyip boyun eğen her mahlukta ‘Cebbar’ ismi görünür.
Bizler bir tavuğun yumurtladığını, koyunun süt verdiğini gördüğümüzde hiç Allah'ın Cebbar ismini tefekkür ettik mi? Ya da devenin üzerine binmiş ve seyahat eden bir adamı gördüğümüzde, deveyi insana hizmet yapmaya zorlayan Allah’ı Cebbar ismiyle zikredip ona hamd ettik mi?
Çünkü insana itaat ettirilmiş ve vazifesine isyan edemeyen her mahlukta Cebbar ismi tecelli eder. Evet kainatın zerrelerinden, semanın yıldızlarına kadar her şey Allah’a itaat ederek Cebbar ismine ayna oluyor ve onu Cebbar ismiyle tesbih ediyor. Yalnız bedbaht insanlar müstesna…
Bakın Efendimiz (sav) Allah’ın Cebbar isminin hakikatine nüfuz ederek onu nasıl vasfetmiş;
"Ey azametine her şeyin boyun eğdiği,
Ey kudretine her şeyin teslim olduğu,
Ey izzetine karşı her şeyin zelil olduğu,
Ey heybetine her şeyin huşu içinde boyun eğdiği,
Ey saltanatına her şeyin teslim olduğu,
Ey korkusundan her şeyin alçaldığı,
Ey haşyetinden dağların parçalandığı,
Ey emriyle göklerin ayakta durduğu,
Ey izni ile yeryüzünün istikrar bulduğu…"
2. Kullarının işlerini yoluna koyması ve eksikleri gidermesi
Allah Cebbar'dır; kullarının işlerini yoluna koyar ve onların eksikliklerini giderir. Cebbar ismi bu manasıyla devamlı bizde tecelli eder; bir işsizin iş bulması, siftah bile yapamayan bir esnafın işlerinin açılması, borçlunun borçtan kurtulması, dersleri zayıf olan bir öğrencinin derslerini düzeltmesi, yakacak odun kömürü olmayan bir ailenin bu ihtiyacının giderilmesi, eksik bir dosyanın evraklarının tamamlanması ve bunlar gibi, işlerin yoluna konulup eksiklerin giderildiği bütün işlerde Allah’ın Cebbar ismi tecelli etmiştir.
Maddi alemde bu manasıyla tecelli eden Cebbar ismi, manevi alemde tecelli ettiğinde kullarının hallerini ıslah eder, onlara tövbeyi nasip eder, ahlaklarını güzelleştirir, yapamadıkları ibadetleri onlara kolaylaştırır ve kulunun mana alemindeki eksikliklerini giderir.
Allah, Cebbar ismi hürmetine maddi ve manevi işlerimizi yoluna koysun ve eksikliklerimizi gidersin.
3. Kırıkları onarması ve dertlere derman vermesi
Allah Cebbar'dır; kırıkları onarır, dertlere derman ihsan eder. Kırılan bir kalbin tesellisi Cebbar ismi ile olur. Kırılan bir kemik bu ismin tecellisiyle iyileşir. Tereddüt içinde bocalayanlara maddi ve manevi yollar gösterir, ihtiyaç sahiplerine imdat eder, ağır belalara düşen kullarının feryadına yetişir.
Hastalar bu isimde şifa, dertliler dertlerine derman bulur. Demek ki hastaya şifa, dertliye deva, borçluya eda bu isim ile gönderilir. Küsler bu ismin tecellisi ile barışır,
Meselemiz Allah’ı tanımak ve her şeyde ona bir pencere açmak. Acaba kırılan bir eşyamızı birbirine yapıştırdığımızda, bu fiilin Cebbar isminin bir tecellisi olduğu hiç düşündük mü?
Veya borcumuz var, ama ödeme imkanımız yok. Kara kara düşünürken hiç beklemediğimiz bir yerden gelen yardımla borcumuzu ödediğimizde, derdimize derman olan Allah’ı Cebbar ismiyle tefekkür ettik mi?..
4. Çok büyük ve azametli padişah olması
Allah Cebbar'dır; çok büyük ve azametli padişahtır. O öyle bir padişahtır ki; saltanatının başlangıcı olmadığı gibi nihayeti de yoktur. Onun saltanatından başka hiçbir saltanatın devamı da yoktur.
O öyle bir sultandır ki; sineğin kanadından, semavatın kandillerine kadar, bedenin hücrelerinden, semanın burçlarına kadar her şey O’nun mülküdür. O koca güneş O’nun mülkünde küçük bir lamba, yıldızlar birer kandil ve ay bir takvimcidir.
Evet, kainatın sultanı birdir. Her şeyin anahtarı O’nun yanında, her şeyin dizgini O’nun elindedir. Her şey O’nun emriyle halledilir.
Bu manalar insana ifade eder ki;
"O’nu bulan neyi kaybeder? Ve O’nu kaybeden neyi bulur? Sultan-ı Kainatı bulan her şeyi bulur. Hadsiz minnetlerden ve korkulardan kurtulur. O’nu bulamayan ise hiçbir şey bulamaz. Bulsa bulsa başına bela bulur."
http://www.herseyonuanlatiyor.com/el-cebbar
5 Haziran 2014 Perşembe
HANIM kelimesi nereden geliyor?
HANIM kelimesi nereden geliyor?
Söylenir ki, bir gün
Cengiz Han, tüm hanlarını toplamış, sağ yanına da eşini oturtmuş;
Cengiz Han hanlarına,
-- "Ben Hanlar Han'i Cengiz Han, hepinizin hanıyım", eşini göstererek;
-- "Bu da benim HAN IM" demiş.
İşte erkeklerin "eşim" anlamına söyledikleri "hanım" kelimesi
oradan geliyormuş... Ne kadar insanca değil mi? Kadının adı da var, yeri de ve saygınlığı da, işte özlediğimiz Türk ailesi tablosu ... Ya şimdi?
4 Haziran 2014 Çarşamba
Mecazı Aşktan İlahi Aşk a VuSLaT-ı ViSaL
Mecazı Aşktan İlahi Aşk a VuSLaT-ı ViSaL
Eski zamanlarda bir melikin oğlu bir gün çarşıda gezerken peçesi düşen bir kızın yüzünü görmüş..
Kız o kadar güzelmiş ki, aşık olmuş ve kızla evlenmek istemiş, o kızın babası da bir camide imamlık eden bir şeyh imiş. Şeyhin yanına gidip kızını istemiş.
Şeyh melikin oğluna, kızımı veririm ama 40 gün arkamda namaz kılarsan, Şartını koşmuş.
Melikin oğlu 40 gün kızın babasının arkasında namaz kılmış, ibadet etmiş her duasında kızı istemiş.
Kızın adı Visal'miş. Bana ViSaLi ((Allah-a Kavuşmak, Allah aşkı)) nasip et, beni ONA KAVUŞTUR diye dua edermiş, ama ViSaL'in anlamının Allah-a kavuşma olduğunu bilmezmiş.
41 gün geçmiş, Melikin oğlu kızı almaya gelmemiş. Artık kız dayanamayarak camiye oğlanın yanına gitmiş.
Sen benim için bu Kadar zaman burada kaldın.. Şimdi 40 gün geçti beni almaya gelmedin. O kadar da çok beni istemiştin. Şimdi ne oldu. diyor.
Melikin oğlu da bunun üzerine şu cevabı veriyor:
Ya ViSaL, enti sebebil ViSaL La tekuni, vela tekuni sebebi infisal.
( önceleri seni istiyordum, ama daha sonra sen sebep oldun, ben daha büyük aşka kavuştum. ŞİMDİ RABBİMLE ARAMA GİRME...)
Eski zamanlarda bir melikin oğlu bir gün çarşıda gezerken peçesi düşen bir kızın yüzünü görmüş..
Kız o kadar güzelmiş ki, aşık olmuş ve kızla evlenmek istemiş, o kızın babası da bir camide imamlık eden bir şeyh imiş. Şeyhin yanına gidip kızını istemiş.
Şeyh melikin oğluna, kızımı veririm ama 40 gün arkamda namaz kılarsan, Şartını koşmuş.
Melikin oğlu 40 gün kızın babasının arkasında namaz kılmış, ibadet etmiş her duasında kızı istemiş.
Kızın adı Visal'miş. Bana ViSaLi ((Allah-a Kavuşmak, Allah aşkı)) nasip et, beni ONA KAVUŞTUR diye dua edermiş, ama ViSaL'in anlamının Allah-a kavuşma olduğunu bilmezmiş.
41 gün geçmiş, Melikin oğlu kızı almaya gelmemiş. Artık kız dayanamayarak camiye oğlanın yanına gitmiş.
Sen benim için bu Kadar zaman burada kaldın.. Şimdi 40 gün geçti beni almaya gelmedin. O kadar da çok beni istemiştin. Şimdi ne oldu. diyor.
Melikin oğlu da bunun üzerine şu cevabı veriyor:
Ya ViSaL, enti sebebil ViSaL La tekuni, vela tekuni sebebi infisal.
( önceleri seni istiyordum, ama daha sonra sen sebep oldun, ben daha büyük aşka kavuştum. ŞİMDİ RABBİMLE ARAMA GİRME...)
Ahmed Şahin - Gıyabî cenaze namazında tartışmayı bitiren bilgiler
Ahmed Şahin - Gıyabî cenaze namazında tartışmayı bitiren bilgiler
Ahmed Şahin
a.sahin@zaman.com.tr
AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin
Gıyabî cenaze namazında tartışmayı bitiren bilgiler
Soru: So zamanlarda gıyabî cenaze namazları çoğalmaktadır. Bazı hocalarımız kıble tarafında hazır bulunmayan cenazenin namazı kılınmaz, diyorlar.
Gıyabî cenaze namazı kılınmasını uygun görmüyorlar. Ama bazıları da kılınabileceğini söyleyerek gıyabi cenaze namazları kılıyorlar. Bizler de bu farklı söylenti ve uygulamalardan şaşırıyor, hangisi doğru diye tartışmaya giriyoruz. Söylendiği gibi önde hazır olmayan cenazenin namazı kılınmazsa gıyabî cenaze namazı kılanlar neye göre kılıyorlar? Önde cenaze yoktur çünkü? Bu konuda bilgi verirseniz farklı söylenti ve uygulamaların sebeplerini öğrenmiş olacak, tartışmaya girmeye de gerek duymayacağız. Bizi, şüpheden kurtaracak bilgilendirmenizi bekliyoruz. Saygılarımızla.
Cevap: Gıyabî cenaze namazı kılınmasını birazcık derinlemesine incelersek, kılanlara da kılmayanlara da bir itirazımız olmaz, mezheplere göre hüküm değişiyor, diyerek konuyu tatlıya bağlayabiliriz, diye düşünüyorum. Şöyle ki:
Hanefi fıkıh kitaplarında mesele hakkındaki hüküm şöyle ifade edilmektedir:
-Gaib bir cenaze üzerine namaz kılmak caiz değildir! Çünkü kıble istikametinde yanılmalar söz konusu olur. Mesela, namazı kılınacak cenaze doğu tarafta ise, siz de namazı kıbleye yönelerek kılıyorsanız, cenaze önde değil yanda, hatta arkada bile kalabilir.
Eğer cenazenin bulunduğu tarafa doğru yönelirseniz, bu defa da kıble yanda, ya da arkada kalmış olur. Yine mahzur söz konusu olur. Nitekim Maliki mezhebinde de bu gibi sebeplerle cenazenin önde hazır bulunması şartı aranmış, görünmeyen cenazenin üzerine gıyabî namaz kılınmasına taraftar olunmamıştır.
Ancak Şafii ile Hanbelilerde gıyabî cenaze namazı caiz görülmüştür. Çünkü Peygamberimiz (sas), Habeş Meliki Necaşi’nin gıyabî cenaze namazını ashabıyla birlikte Medine’de kılmıştır. Sünnette bunun yeri vardır. Hanefiler bu gıyabî namazı şöyle yorumlamışlar:
- Gaib üzerine cenaze namazı kılmak Peygamberimiz’in zatına mahsus özel bir ikram olabilir. Çünkü O, Necaşi’nin öldüğünden vahiyle nasıl hemen haberdar olmuşsa, cenazenin de önünde göreceği şekle getirilmesine de öyle şahit olmuştur, yani gaib üzerine değil görerek kılmıştır o namazı, demişler.
Nitekim Diyanet’in basına akseden yorumlarında da bu iki farklı konuda hoşgörücü ve birleştirici bir üslubun tercih edildiğini görmekteyiz. Deniyor ki: “Aslında cenazenin namazı kılınabilmesi için önde hazır bulunması gerekir. Ancak hazır görünmeyen cenaze için namaz kılmak da caiz olur. Çünkü Hz. Peygamber (sas)’in sünnetinde bu uygulamaya rastlanmaktadır. Nitekim Resulüllah (sas), Necaşi’nin vefatını ashabına haber vermiş, sonra da cemaatin önüne geçip namazını kılmıştır.
Ayrıca, Rasulüllah’ın (sas), Uhud şehitleri için ve kendisine haber verilmeden defnedilen diğer cenazeler için de gıyabî cenaze namazı kıldığı da bilinmektedir.”
Demek ki günümüzde gıyabî cenaze namazı kılmayanlar, kılınmaz diyenlerin içtihatlarını tercih ederek kılmıyorlar; kılanlar da kılınır diyenlerin içtihatlarına uyarak kılıyorlar.
Hak mezheplerden ‘kılınmaz’ diyenlerin görüşüyle amel etmek nasıl caiz ve mümkün ise, ‘kılınır’ diyenlerin görüşüne uyarak kılmak da öyle caiz ve mümkündür. Şaşırmaya, hele kılanlarla tartışmaya hiç gerek yoktur.
-“Ümmetimin müspet ihtilafında rahmet vardır.” uyarısında bulunan hadis de tartışmayı değil anlaşmayı istemektedir taraflardan. Yani isteyen kılar, istemeyen de kılmaz. Bazılarının dediği gibi: No problem!
3 Haziran 2014 Salı
Hikaye: Başka Dua Bilmez misin?
Hikaye: Başka Dua Bilmez misin?
Bir genç, Harem-i Şerîfin kapısında,
"Ey doğrulara yardım eden, haramlardan kaçınanları koruyan Allâhım!.." diyerek hep aynı duâyı okuyordu.
Ona, Sen başka duâ bilmez misin? dediler.
O şöyle açıkladı, bu duâyı tekrar etme sebebini:
Ben Beyt-i Şerîfi tavâf ederken ayağıma takılan bir şeyi eğilip aldım. Bir de baktım ki, içinde bin altın bulunan bir kese.
Şeytanımla îmânım mücâdeleye tutuştular.
Bin altın çok para, senin bütün ihtiyaçlarını karşılar, dedi şeytanım.
Îmânım ise, Bu haramdır, boşuna saklama; sahibini bul, teslim et! dedi.
Ben böyle mücâdele içinde iken, birinin sesi duyuldu:
Burada, içinde altınlarım bulunan kesem kaybolmuştur. Kim buldu ise getirsin, ona otuz altın müjde vereyim! Bin haramdan, otuz helâl hayırlıdır, diyerek keseyi sahibine teslim ettim.
O da bana otuz altın verdi. Bunu alıp bakırcılar çarşısında gezerken, bir Arap kölenin bu paraya satıldığını görünce, hemen satın aldım.
Bir müddet sonra bu kölenin yanına bir kısım Araplar gelip gizlice konuşmaya başladılar. Köleden ne konuştuklarını sordum.
Saklamayıp aynen anlattı: Ben Mağrip sultânının oğluyum. Babam, Habeş melikiyle cenk edip savaşı kaybetti. Beni de esir alıp buralarda sattılar. Babam bunları göndermiş, elli bin altın da vermiş ki, beni satın alıp götürsünler. Sen bana çok iyilik ettin, kendi evlâdın gibi baktın. Bundan dolayı memnun kaldım. Bunlar beni satın alacaklar; sakın az altına râzı olma, elli bin altına sat beni.
Dediği gibi oldu. Elli bin altına sattım köleyi. Bu kadar büyük sermaye ile bir kısım mallar alıp Bağdata gittim. Orada açtığım dükkânda mallarımı satıyordum.
Bir tanıdığım gelip, Meşhur bir tüccar dostum vefât etti, ay gibi güzel kızcağızı yalnız kaldı. Gel bunu sana alalım, dedi. Ben de kabul ettim.
Kızın, çeyiz olarak getirdiği birtakım tabakların üzerinde içi altın dolu keseler vardı. Hepsinin üzerinde de biner altın yazılı iken, birinde dokuz yüz yetmiş altın yazılı idi. Bunun sebebini sorduğumda kızcağız dedi ki:
Babam bu keseyi Harem-i Şerifte kaybetmiş. Bulan bir helâlzâde keseyi iâde edince, otuz altını ona müjde olarak vermiş, ondan geriye kalan 970 altını da babam çeyizime koymuştu. işte bu kesedeki o altınlar.
Bunun üzerine ben Allâh'a hamd ve şükürlerde bulundum; bunlar hep doğruluğun, iyiliğin bereketi, diyerek hâdiseyi kızcağıza anlattım. Sürur ve saâdetimiz daha da perçinlenmiş oldu!..
(Nevâdir-i Süheylî, Sayfa: 280-81) Başka Dua Bilmez misin?
Bir genç, Harem-i Şerîfin kapısında,
"Ey doğrulara yardım eden, haramlardan kaçınanları koruyan Allâhım!.." diyerek hep aynı duâyı okuyordu.
Ona, Sen başka duâ bilmez misin? dediler.
O şöyle açıkladı, bu duâyı tekrar etme sebebini:
Ben Beyt-i Şerîfi tavâf ederken ayağıma takılan bir şeyi eğilip aldım. Bir de baktım ki, içinde bin altın bulunan bir kese.
Şeytanımla îmânım mücâdeleye tutuştular.
Bin altın çok para, senin bütün ihtiyaçlarını karşılar, dedi şeytanım.
Îmânım ise, Bu haramdır, boşuna saklama; sahibini bul, teslim et! dedi.
Ben böyle mücâdele içinde iken, birinin sesi duyuldu:
Burada, içinde altınlarım bulunan kesem kaybolmuştur. Kim buldu ise getirsin, ona otuz altın müjde vereyim! Bin haramdan, otuz helâl hayırlıdır, diyerek keseyi sahibine teslim ettim.
O da bana otuz altın verdi. Bunu alıp bakırcılar çarşısında gezerken, bir Arap kölenin bu paraya satıldığını görünce, hemen satın aldım.
Bir müddet sonra bu kölenin yanına bir kısım Araplar gelip gizlice konuşmaya başladılar. Köleden ne konuştuklarını sordum.
Saklamayıp aynen anlattı: Ben Mağrip sultânının oğluyum. Babam, Habeş melikiyle cenk edip savaşı kaybetti. Beni de esir alıp buralarda sattılar. Babam bunları göndermiş, elli bin altın da vermiş ki, beni satın alıp götürsünler. Sen bana çok iyilik ettin, kendi evlâdın gibi baktın. Bundan dolayı memnun kaldım. Bunlar beni satın alacaklar; sakın az altına râzı olma, elli bin altına sat beni.
Dediği gibi oldu. Elli bin altına sattım köleyi. Bu kadar büyük sermaye ile bir kısım mallar alıp Bağdata gittim. Orada açtığım dükkânda mallarımı satıyordum.
Bir tanıdığım gelip, Meşhur bir tüccar dostum vefât etti, ay gibi güzel kızcağızı yalnız kaldı. Gel bunu sana alalım, dedi. Ben de kabul ettim.
Kızın, çeyiz olarak getirdiği birtakım tabakların üzerinde içi altın dolu keseler vardı. Hepsinin üzerinde de biner altın yazılı iken, birinde dokuz yüz yetmiş altın yazılı idi. Bunun sebebini sorduğumda kızcağız dedi ki:
Babam bu keseyi Harem-i Şerifte kaybetmiş. Bulan bir helâlzâde keseyi iâde edince, otuz altını ona müjde olarak vermiş, ondan geriye kalan 970 altını da babam çeyizime koymuştu. işte bu kesedeki o altınlar.
Bunun üzerine ben Allâh'a hamd ve şükürlerde bulundum; bunlar hep doğruluğun, iyiliğin bereketi, diyerek hâdiseyi kızcağıza anlattım. Sürur ve saâdetimiz daha da perçinlenmiş oldu!..
(Nevâdir-i Süheylî, Sayfa: 280-81) Başka Dua Bilmez misin?
Üşenmeyelim
Üşenmeyelim
Adamın biri camiye gitmek üzere evinden çıkar, fakat karanlıktır ve giderken yolda ayağı takılır düşer, kalkıp üstünü silkeleyip evine geri döner, elbisesini değiştirip temiz kıyafetlerle tekrar yola çıkar, fakat yine düşer.
Yeniden eve gidip üstünü değiştirir ve yola çıkar. Yolda elinde lamba ile birini görür. Yolunu aydınlatan bu adamla beraber mescide doğru ilerlerler.
Adam, lambayı tutan kişiden namazı kendisinin kıldırmasını ister, lambayı tutan adam ise kabul etmez. Düşen adam ısrarla teklif eder, tekrar red cevabını alınca merak edip sorar neden kıldırmıyorsun?
Lamba tutan adam kendisinin şeytan olduğunu söyler..
Adam şok olur ve neden kendine ışık tutup yolunu aydınlattığını sorar;
Şeytan der ki:
Şeytan der ki:
Seni düşüren bendim, mescide gitmemen için ve sen ilk düştüğünde eve gidip elbiseni değisip tekrar mescide doğru çıkınca Allah senin tüm günahlarını affetti.
Ben seni ikinci defa düşürdüm sen tekrar üşenmedin eve gidip elbiseni değiştin tekrar yola çıktın, bu defa Allah senin ehli beytinin (ailenin) günahlarını bağışladı.
Ben korktum ki, üçüncü düşmende Allah bu kez tüm ülkenin günahlarını bağışlayacak ve benim onca uğraşım boşa gidecek.
O sebeple senin güvenli bir şekilde mescide ulaşman için lambayla senin yolunu aydınlattım.
***
Senin takvan aileni ve milletini felaketlerden korunmasına vesile olur.
Bütün hamd ve övgüler ancak Allah'adır..
Kuran-ı taşıdığında şeytanda baş ağrısı olur, onu açtığında şeytan yıkılır,
onu okuduğunda şeytan solar ve bayılır,
onunla amel ettiğinde şeytan yanından kaçar.
onu okuduğunda şeytan solar ve bayılır,
onunla amel ettiğinde şeytan yanından kaçar.
Ahmed Şahin - Hocaefendi’nin ‘Mefkûre Yolculuğu’ndan mesaj yüklü misaller
Ahmed Şahin - Hocaefendi’nin ‘Mefkûre Yolculuğu’ndan mesaj yüklü misaller
Ahmed Şahin
a.sahin@zaman.com.tr
AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin
Hocaefendi’nin ‘Mefkûre Yolculuğu’ndan mesaj yüklü misaller
Hocaefendi’nin yeni kitabı “Mefkûre Yolculuğu”ndan mesaj yüklü misaller arz etmeye çalışacağım bugün sizlere. Araya girip de sözü uzatmamak için hemen Bakara Sûresi’nin (155.) ayetinin mealiyle giriyorum bu önemli konuya:
“-Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Ey Peygamber! Sen bu imtihanlarda sabredenleri müjdele!” buyurulmak suretiyle, insanın çok farklı imtihanlara maruz bırakılacağı ifade edilmiş, daha sonra da, bu bela ve mihnetlere sabredenler müjdelenmiştir.
- Buna göre tıpkı ibadetlerin insanın derecesini yükselttiği gibi, menfi ibadet sayılan imtihanlar da sabredildiği takdirde insanı günahlarından arındırır ve onu en yüce ve en yüksek makamlara çıkarır. O halde Allah’ın insanları imtihandan imtihana sürüklemesi ve onları farklı imtihan unsurlarıyla test etmesi karşısında mümine düşen vazife, maruz kaldığı her imtihanda dişini sıkıp sabretmesi; ayrıca bu durumu kendisiyle yüzleşme, kendini bir kere daha gözden geçirme ve iyi bir kıvam sergileyip sergileyemediğinin muhasebesini yapması adına bir fırsat bilmesidir.
-İmtihanlarda alınacak mükafat ve sevap nispetinde, meşakkat ve zorluk çekilmesi de önemli bir düstur olduğuna göre, insanın varacağı hedefin büyüklük ve kıymetine göre maruz kalınan imtihanın şiddeti de farklı olacaktır.
-Mesela şehit olup farklı bir hayat mertebesine uçma çok önemli bir mazhariyettir. Fakat böyle bir mazhariyetin elde edilmesi Allah yolunda savaşmaya, yaralanmaya ve O’nun yolunda canın feda edilmesine bağlıdır. Bu sebepledir ki, yüksek bir mefkureye gönül veren ve yüksek mefkurenin gereklerini yerine getirmeye çalışan bir insan, karşısına çıkan bela ve musibet her ne olursa olsun, katlanmasını bilmeli, dişini sıkıp sabretmeli ve çok defa kendisine rağmen yaşayabilmelidir.
İsterseniz bu noktada birazcık durup Hazret-i Pir’in sözlerine kulak verebilirsiniz:
-Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum; ömrüm hep, harp meydanlarında, esaret zindanlarında ve çeşitli çilehanelerde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı.
Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan (insanlarla görüşmekten) men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki de bugün Said topraklar altında çürüyüp gitmişti..”
- O Hazret’in maruz kaldığı imtihanlar bu denli ağır olunca, (Allah celle celaluhu) da onu, insanî kemalatın zirvesine çıkarmıştır. Bilemiyoruz, belki de çektiği sıkıntılar ve onlara sabretmesi sebebiyle, Cenab-ı Hak izni, inayeti, keremi ve lütfuyla onu arkada kalanlar için yol gösterici bir rehber kılmıştır.
-Aslında hayatı bir baştan bir başa imtihanlar zinciri olan insan, bu dünyada sadece bela ve musibetlerle imtihan olmaz. Aynı zamanda o, maddî-manevî başarı ve ihsanlarla da imtihana tabi tutulur.
Evet, insan, hayatında öyle yerlere uğrayacak ve öyle menzillerden geçecek ki, bazı yerler onun başını döndürecek, bazı makam ve payeler -Allah korusun- onun ayağını kaydıracak, çekip gittiği yerlerdeki bazı virüs ve mikroplar onun manevî hayatına musallat olacaktır. Kısaca insan, uğrayıp geçtiği yerlerde bazen rahatla, bazen şan u şöhretle, bazen makam ve mansıpla, bazen de alkış ve alayişle imtihana maruz kalacaktır.
- Dünya hayatında maruz kalınan bu tür imtihanların en önemlilerinden biri de, mal, mülk arzusu, para hırsıdır. Hatta denilebilir ki, tarih boyu insanların büyük çoğunluğunun en büyük zaafı bu mal, mülk hırsı olmuştur. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve selem) insanın bu zaafına şu hadis-i şerifleriyle işaret buyurmuştur:
-Ademoğlunun bir vadi dolusu altını olsa bir vadi daha ister, onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz. Şu kadar var ki, Allah tevbe edenin tevbesini de kabul eder!.”
Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-24
Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-24
SEVGİLİ EFKAN HOCAM NAÇİZANE FAKİRİNİZ HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ... Allah razı olsun hocam...
Sizi çok seviyorum canım hocam...
Dün Ankara'dan memleketimiz Konya Ereğliye yolda olduğumuz için bu yazıyı bugün gönderiyoruz...
Benim için Yorucu bir yolculuktan sonra dün akşam 20 gibi Ereğliye geldik hamdolsun...
http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-24/Blog/?BlogNo=463073
Celal ÇELİK’in hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını beğeniyle sunmaya devam ediyorum.
Ne merhametli bir Peygamberimiz var.
Sen’i seven her ruh uludur ya Resullulah!
İslam dini tamamen sevgi ve muhabbete dayanır. Özünde sevgi olmayan ibadet ve iyilikler sayılmaz diye düşünüyorum.
Allah'ın Kuran’da dediği gibi dinde zorlama yoktur. O halde mecburiyetten değil de severek ibadet yapmalıyız.
Yani Peygamber Efendimiz’(sav)i sevmedikçe ve tabi olmadıkça (uymadıkça) gerçek iman etmiş sayılmayız.
Bazen düşünüyorum da, Hz. Adem’den bugüne kadar dünyada milyarlarca insan yaşadı ve öldü. Ve pek çok iz bırakan insan oldu.
Acaba insanlık tarihi Hz. Muhammed (SAV) gibi bir insan gördü mü?
Doğduğu günden öldüğü güne kadar, peygamberlikten önceki yaşamından özel yaşamına, aklınıza gelebilecek herkonuda hayatı didik didik incelenen bir insan yaşadı mı şu yeryüzünde..?
Yaşamı her bakımdan incelendi ama akla, mantığa ve dine aykırı en küçük ayrıntı bulunamadı. Ve bulunamaz çünkü O'nu Allah terbiye etmişti.
Evet acaba, Allah dünyaya Hz. Muhammed’i SAV göndermeseydi ne olurdu?
İnsanlar ölümden sonraki hayatın varlığını bilemeyeceklerdi. Güzel ahlak, adalet ve merhametten yoksun olacaklardı.
1400 yıl önce Peygamber Efendimiz gelmeden önce kız çocuklarını diri diri gömen topluluk dahada azgınlaşarak dünyayı yaşanmaz hale getireceklerdi...
Vesvese
Bilen vesvese etmez. Vesveseden kurtuluş çaresi, hangi meselede vesvese ediliyorsa dinimizin o konudaki hükmünü iyi bilmektir. Bilen vesvese etmez.
Ben önceden psikolojik problemler yaşamıştım. Yıllar sonar anladım ki bunlar şeytanın fısıltılarıymış.
Şimdi bu vesveseleri hizmetçim gibi kullaniyorum.Nasıl mı? Namaz kılarken şeytan vesvese veriyor, diyor ki "Çabuk kıl maç başlıyor."
Ben de namazımı hiç acele etmeden usulüyle kılıyorum. Bunun gibi… Böylece şeytan aslında benim daha dikkatli olmamı sağlıyor.
Bu vesveselerle şeytanın isteği insanın huzursuz olmasıdır.Ve şeytan bu vesveseleri imanı kuvvetli veya kalbinde zayıf imanı olup ibadet ederek güçlü imana sahip olması muhtemel insanlara verir.
Efkan Vural
(Devamı,06/06/2014 Cuma)
SEVGİLİ EFKAN HOCAM NAÇİZANE FAKİRİNİZ HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ... Allah razı olsun hocam...
Sizi çok seviyorum canım hocam...
Dün Ankara'dan memleketimiz Konya Ereğliye yolda olduğumuz için bu yazıyı bugün gönderiyoruz...
Benim için Yorucu bir yolculuktan sonra dün akşam 20 gibi Ereğliye geldik hamdolsun...
http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-24/Blog/?BlogNo=463073
Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-24
Celal ÇELİK’in hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını beğeniyle sunmaya devam ediyorum.
Ne merhametli bir Peygamberimiz var.
Sen’i seven her ruh uludur ya Resullulah!
İslam dini tamamen sevgi ve muhabbete dayanır. Özünde sevgi olmayan ibadet ve iyilikler sayılmaz diye düşünüyorum.
Allah'ın Kuran’da dediği gibi dinde zorlama yoktur. O halde mecburiyetten değil de severek ibadet yapmalıyız.
Yani Peygamber Efendimiz’(sav)i sevmedikçe ve tabi olmadıkça (uymadıkça) gerçek iman etmiş sayılmayız.
Bazen düşünüyorum da, Hz. Adem’den bugüne kadar dünyada milyarlarca insan yaşadı ve öldü. Ve pek çok iz bırakan insan oldu.
Acaba insanlık tarihi Hz. Muhammed (SAV) gibi bir insan gördü mü?
Doğduğu günden öldüğü güne kadar, peygamberlikten önceki yaşamından özel yaşamına, aklınıza gelebilecek herkonuda hayatı didik didik incelenen bir insan yaşadı mı şu yeryüzünde..?
Yaşamı her bakımdan incelendi ama akla, mantığa ve dine aykırı en küçük ayrıntı bulunamadı. Ve bulunamaz çünkü O'nu Allah terbiye etmişti.
Evet acaba, Allah dünyaya Hz. Muhammed’i SAV göndermeseydi ne olurdu?
İnsanlar ölümden sonraki hayatın varlığını bilemeyeceklerdi. Güzel ahlak, adalet ve merhametten yoksun olacaklardı.
1400 yıl önce Peygamber Efendimiz gelmeden önce kız çocuklarını diri diri gömen topluluk dahada azgınlaşarak dünyayı yaşanmaz hale getireceklerdi...
Vesvese
Bilen vesvese etmez. Vesveseden kurtuluş çaresi, hangi meselede vesvese ediliyorsa dinimizin o konudaki hükmünü iyi bilmektir. Bilen vesvese etmez.
Ben önceden psikolojik problemler yaşamıştım. Yıllar sonar anladım ki bunlar şeytanın fısıltılarıymış.
Şimdi bu vesveseleri hizmetçim gibi kullaniyorum.Nasıl mı? Namaz kılarken şeytan vesvese veriyor, diyor ki "Çabuk kıl maç başlıyor."
Ben de namazımı hiç acele etmeden usulüyle kılıyorum. Bunun gibi… Böylece şeytan aslında benim daha dikkatli olmamı sağlıyor.
Bu vesveselerle şeytanın isteği insanın huzursuz olmasıdır.Ve şeytan bu vesveseleri imanı kuvvetli veya kalbinde zayıf imanı olup ibadet ederek güçlü imana sahip olması muhtemel insanlara verir.
Efkan Vural
(Devamı,06/06/2014 Cuma)
1 Haziran 2014 Pazar
Önemli olan derdimizi nasıl anlattığımız...
Önemli olan derdimizi nasıl anlattığımız...
NewYork’ta, Brooklyn Köprüsü üzerinde dilenen kör bir dilenci birgün, bir şairin dikkatini çeker.
Dilencinin boynunda asılı bir tabela vardır.
Şair, dilenciye günlük kazancının ne kadar olduğunu sorar.
Dilencide sekiz dolar kadar olduğunu söyler.
Şair, dilenciye günlük kazancının ne kadar olduğunu sorar.
Dilencide sekiz dolar kadar olduğunu söyler.
Bunun üzerine şair,dilencinin boynuna asılı tabelayı ters çevirerek birşeyler yazar;
‘Şimdi buraya senin kazancını arttıracak birşeyler karaladım.
Bir hafta sonra yanına geldiğimde bana sonucu söylersin’ der ve oradan ayrılır.
Şair, bir hafta sonra dilencinin yanına uğrayıp kendini tanıtınca…
Dilenci:
‘Bayım size ne kadar teşekkür etsem azdır.
Dilenci:
‘Bayım size ne kadar teşekkür etsem azdır.
Bir haftada kazancım ikiye katlandı.
Çok merak ediyorum tabelaya neler yazdınız?
Bunun üzerine şair gülümser ve:
Tabelada ” Doğuştan körüm, yardım edin ” yazıyordu.
Bense ” Bahar gelecek, ama ben yine göremeyeceğim diye yazdım “ der.
Önemli olan, anlatılmak istenen seyi en iyi şekilde anlatmaktır.
Her şeyin daha iyi anlatılabileceği bir yol vardır.
Yeter ki onu bulmaya, uygulamaya
ve ufkumuzu bu doğrultuda genişletmeye uğraşalım . . .
Bebeğiyle yaşadığı çetin imtihan!
Bebeğiyle yaşadığı çetin imtihan!
“Ulusal bir TV kanalında yazar olarak konuktum. İbretli hayat hikâyesi ekrana yansıtılan bir hanım geldi stüdyoya. Kendisini görür görmez acılarının yüz çizgilerine sindiğini hissettiğiniz bir kadındı.
Hikâyesi şöyleydi:
Uzun yıllar kocasıyla birlikte bebek istemişler, yıllar sonra bir bebekleri doğmuş. Lakin bir hastalığa yakalanmış bebek. Boğazından sürekli bir hortuma bağımlı olarak yaşama mahkum olmuş. Tükürüğünü yutarken bile boğulabilirmiş ve bu yüzden gece gündüz 24 saat birisinin sürekli başında uyanık olarak beklemesi gerekliymiş. O kadın bir yıldır bebeği başında böyle bekliyormuş. Eşi işten gelince nöbeti devralıyor, yardım ediyormuş ve kendisi depresyon haplarıyla ayakta duruyormuş.
‘Ya Rabbim! Ne ağır bir imtihan! Canın çıksa evladını bırakıp uzaklaşamazsın. Tuvalete gitsen korku içerisinde aceleyle geri dönmeye çalışırsın, gözlerin yaslandığın yerde uykuya dalar, azıcık bir iniltiyle yerinden fırlarsın. Evden dışarıya çıkamazsın, pencereye bile yaklaşırken çekinirsin. Bilirsin ki gerektiği saniyede orada olmaz da müdahale edemezsen, bebeğin ihmalin yüzünden boğulacaktır. Sabır ver!’
Muhammed Bozdağ
Stüdyoda hanımı teselli etmeye çalışırken lafı geveledim, adeta saçmaladım. Ne diyebilirim ki! Gerçekten feci bir zorluk! Ancak kalbimden geçti, ‘Allah’ım, Sen hikmetsiz zerre iş yapmazsın. Elbette bu takdirinde de bir hikmetin vardır. Rahmet buyur, yardım et!’
Bu olaydan sanırım bir yıl sonra, o programın yapımcısı, aynı kanalda aktif rol aldığım başka bir programın yapıcısı oldu. Bir sohbet sırasında o olayı hatırlattım kendisine ve o hikmeti çözemediğimi söyledim. Bana baktı. ‘Hocam, şimdi size bir şey söyleyeceğim, şaşıracaksınız.’ dedi. Heyecanla gözlerimi diktim.
O programdan sonra o hanımla stüdyo arkasında sohbet etmiştik. Bana ne dedi biliyor musunuz? Yıllarca çocuğu olmayınca evlat hasretiyle fevkalade yorgun düşmüş ve şöyle söylemiş: ‘Allah’ım bana öyle bir evlat ver ki, bir dakika bile yanından ayrılmayayım.’
Bu söz üzerine donduk kaldık. Evet, o ağır imtihanın sırrı bu duada saklıydı. Hamdolsun, cevabımı aldım. Zor da gelse Allah’ın takdirine güvenmenin, olur olmaz konuşmamanın ve ne söylediğini bilmenin önemini bir kez daha idrak ettim. Çetin çilelerden geçmemiş bir tek insan yaşamayacaktır bu evrende. Kimse cennete sınanmadan gidemeyecektir. Bunu biliyoruz. Yüce Allah o çocuğa şifa, o anneye sabır lütfetsin ve bizleri korusun.”
Dr. Muhammed Bozdağ
“Ulusal bir TV kanalında yazar olarak konuktum. İbretli hayat hikâyesi ekrana yansıtılan bir hanım geldi stüdyoya. Kendisini görür görmez acılarının yüz çizgilerine sindiğini hissettiğiniz bir kadındı.
Hikâyesi şöyleydi:
Uzun yıllar kocasıyla birlikte bebek istemişler, yıllar sonra bir bebekleri doğmuş. Lakin bir hastalığa yakalanmış bebek. Boğazından sürekli bir hortuma bağımlı olarak yaşama mahkum olmuş. Tükürüğünü yutarken bile boğulabilirmiş ve bu yüzden gece gündüz 24 saat birisinin sürekli başında uyanık olarak beklemesi gerekliymiş. O kadın bir yıldır bebeği başında böyle bekliyormuş. Eşi işten gelince nöbeti devralıyor, yardım ediyormuş ve kendisi depresyon haplarıyla ayakta duruyormuş.
‘Ya Rabbim! Ne ağır bir imtihan! Canın çıksa evladını bırakıp uzaklaşamazsın. Tuvalete gitsen korku içerisinde aceleyle geri dönmeye çalışırsın, gözlerin yaslandığın yerde uykuya dalar, azıcık bir iniltiyle yerinden fırlarsın. Evden dışarıya çıkamazsın, pencereye bile yaklaşırken çekinirsin. Bilirsin ki gerektiği saniyede orada olmaz da müdahale edemezsen, bebeğin ihmalin yüzünden boğulacaktır. Sabır ver!’
Muhammed Bozdağ
Stüdyoda hanımı teselli etmeye çalışırken lafı geveledim, adeta saçmaladım. Ne diyebilirim ki! Gerçekten feci bir zorluk! Ancak kalbimden geçti, ‘Allah’ım, Sen hikmetsiz zerre iş yapmazsın. Elbette bu takdirinde de bir hikmetin vardır. Rahmet buyur, yardım et!’
Bu olaydan sanırım bir yıl sonra, o programın yapımcısı, aynı kanalda aktif rol aldığım başka bir programın yapıcısı oldu. Bir sohbet sırasında o olayı hatırlattım kendisine ve o hikmeti çözemediğimi söyledim. Bana baktı. ‘Hocam, şimdi size bir şey söyleyeceğim, şaşıracaksınız.’ dedi. Heyecanla gözlerimi diktim.
O programdan sonra o hanımla stüdyo arkasında sohbet etmiştik. Bana ne dedi biliyor musunuz? Yıllarca çocuğu olmayınca evlat hasretiyle fevkalade yorgun düşmüş ve şöyle söylemiş: ‘Allah’ım bana öyle bir evlat ver ki, bir dakika bile yanından ayrılmayayım.’
Bu söz üzerine donduk kaldık. Evet, o ağır imtihanın sırrı bu duada saklıydı. Hamdolsun, cevabımı aldım. Zor da gelse Allah’ın takdirine güvenmenin, olur olmaz konuşmamanın ve ne söylediğini bilmenin önemini bir kez daha idrak ettim. Çetin çilelerden geçmemiş bir tek insan yaşamayacaktır bu evrende. Kimse cennete sınanmadan gidemeyecektir. Bunu biliyoruz. Yüce Allah o çocuğa şifa, o anneye sabır lütfetsin ve bizleri korusun.”
Dr. Muhammed Bozdağ
O Seni Mutlaka Görüyor
O Seni Mutlaka Görüyor
| Cenâb-ı Hak buyuruyor: "Doğrusu senin Rabbin hep gözetlemektedir." (Fecr, 14) |
|
| Rasûlullah (sav) buyuruyor: "İhsan, Allah'a onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor..." (Müsim, Îmân 1,5. Buhârî, Îmân 37;) |
--
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






