13 Aralık 2014 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - Allah’ın hâkimiyetine inanmak teslimiyettir…

Hekimoğlu İsmail - Allah’ın hâkimiyetine inanmak teslimiyettir…


Hekimoğlu İsmail
 

Allah’ın hâkimiyetine inanmak teslimiyettir…


Erkekler için de kadınlar için de din, imtihandır. Kâinatta mevcut olan her şeyin bir gayesi vardır. İnsanın bu dünyaya gönderilme gayesi Allah’ı tanımak ve O’na ibadet etmektir.

Bediüzzaman Hazretleri “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder.” demiştir. Allah’a teslimiyet Allah’a itaattir. Mesela askerlikte disiplin kelimesi vardır. Bunun manası, kumandana itaattir. Barışta, savaşta kumandana itaat edilecek. İtaat edilmezse ordu yok olur. Düşman o memleketi istila eder.

 Hiçbir şey başıboş değil, her şey bir gaye için yaratılmıştır, o gaye için yaşatılır. Vazifesi biten bir başka âleme alınır.
 
Toprak, atmosfer ve her şey de insan için yaratılmıştır, insana teslim edilmiştir. Çırak ustaya, çocuk ebeveynine, hasta doktora teslim edilmiştir. Bu teslimiyeti bozan, kötü durumlara düşer. Allah’a itaat etmeyen de canının istediği gibi yaşar, istenmeyen durumlara düşer. Bu hal sosyal hayatta açıkça görülüyor.

Kur’an-ı Kerim’de “Mü’min bir erkek ve kadın için Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, artık onlar için teslimiyetten başka hiçbir tercih hakkı yoktur.” buyurulmuştur. Teslimiyet, insanın her işine Allah’ı vekil kılmasıdır. Kur’an’ın bir ismi de nurdur. İman hem nurdur yani Kur’an’ın ışığında yürümektir, hem kuvvettir.

İlmen ve hayalen peygamberler tarihine gidersek, Hacer validemiz İbrahim (as)’a, “Ey İbrahim, bizi kime bırakıyorsun, yoksa bu Allah’ın emri mi?” diye seslenmiş, o büyük peygamber arkasını dönmeden “Evet bu Allah’ın emri.” demiştir. Bakınız, Hacer validemiz çölde yalnız kalıyor, çocuğunu kumlar üzerine bırakıp koşuyor, su arıyor ama Hz. İbrahim’e “Bizi bırakıp gitme!” demiyor; “Git ey İbrahim! Bu madem Allah’ın emri, O bizi zayi etmeyecek, yalnız bırakmayacaktır.” diyerek teslimiyetini gösteriyor. Çorak ve ıssız o yerde, Allah’ın emrine boyun eğerek teselli oluyor.

Gökteki yıldızları dipsiz, direksiz tutan Allah’tır. Yerde her canlıyı yaratan, yaşatan Allah’tır. Bizi de yaşatan Allah’tır. Canlı ve cansız cisimler Allah’a teslim olmuş, vazifesini yapıyor. Diken, ben neden gül olmadım demiyor; serçe neden kartal olmadım demiyor. Herkes haline razı, vazifesini yapıyor. İşte Allah’a teslim olanla olmayanın farkı budur.

Kim neye güvenirse Allah da onu ona sevk eder. Mesela hasta tıbba güveniyor, hastaneye gidiyor, rahatlıyor. Ben burada tedavi olabilirim, diyor. Fakat o hastanenin morgu da var. Tedavi edilemez denilen hastalar iyileşti, hasta olmayanlar ölüp gitti; şifa Allah’tandır. Can hayattır, hayat Allah’ın sıfatıdır. Şifayı Allah’tan istemek, Allah’a güvenmek hem insanı rahatlatır, hem de tedaviyi kolaylaştırır. Allah’ın hâkimiyetine inanmak teslimiyettir.

Teslimiyet, kaderin tecellisi demek olan kazaya rızadır aynı zamanda. Kaderden bize ayrılan her şeyi, musibet bile olsa gönül rızasıyla kabul edebilmektir. Allah’a teslimiyette zarar yoktur.

İslam dini teslimiyeti, teslimiyet de Allah’a güvenmeyi gerektirir. İman eden bir insan ömrünü Allah’a itaatle geçirir.

Allah’ın yarattığı her şeyin güzel olduğunu düşünmek, “Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler” düşüncesini kalbe yerleştirmek gerekir.

Bu zihniyete sahip olan Müslüman’ı, Allah katında değerli kılan da işte bu teslimiyetidir.
 
 
 

12 Aralık 2014 Cuma

NAMAZSIZ İNSAN, ÇAMURA DÜŞMÜŞ ALTIN GİBİDİR..!

NAMAZSIZ İNSAN, ÇAMURA DÜŞMÜŞ ALTIN GİBİDİR..!
 
 

 Çamurda görülen bir altın nasıl alınır, silinir, parlatılır, layık olduğu yere konulur. Namazsız insan da günah çamuruna düşmüştür veya düşürülmüştür. Böyle bir insan her ne kadar çamura düşmüşse de bu bir insandır denilmeli, tutup oradan kaldırılmalı, yunmalı, yıkanmalı, layık olduğu yere namaz seccadesine taşınmalıdır.

 Çünkü namaz seccadesi bir asansör, namaz da alay-i illiyyine, yüceler yücesine Firdevs cennetlerine çıkmak içi...n düğmeye basmaktır. Bu yardımı çamura düşmüşlere çok görmeyelim. Kızmak yerine ilgilenelim, teşvik edelim.


Dr. Vehbi Karakaş
 
 
 

Rus radyo spikeri Valentine Sofia nasıl Müslüman oldu?

Rus radyo spikeri Valentine Sofia nasıl Müslüman oldu?

 
 



Hapishanede tanıdığı risalelerden sonra Müslüman olan Rus Mafya babası eski adı ileCinkole yeni adı ile Abdülkerim, aldığı İslami eğitimlerden sonra Rusya'da İslamiyet'i anlatmaya başlar.

BU arada Abdulkerim'in (Cinkole) tutuklu kaldığı hapishanenin müdürü de risale okumaya başlar. Hapishane müdürü, risaleleri kayda alıp mahkumlara dinletmek ister. Bu nedenle Abdulkerim ve arkaşları o bölgede yayın veren bir radyoya gider. Resul Cemalof buradan sonrasını şu sözlerle anlatıyor:

"Gittik radyonun müdürü ile görüştük. Müdür 'biz bunu para karşılığında yaparız' dedi. '3. Kata çıkın orada kapı üzerinde şu adamın adı yazıyor' dedi. O spikerin sesi güzeldi. Seslendirmeler yapıyordu. Gittik kapıyı vurduk açtılar, baktım böyle 65 yaşlarında bir bayan, kaba olarak 'ne lazımdı' dedi bize. 'Biz kayıt yapacağız' dedik, 'hemen giriniz' dedi.

'Yarın gelin başlayalım' dediler. Dershaneden çıkmışız, üzerimizde Tabiat Risalesi var. Ben dedim k,i bunu vereyim; hem bilsin ne okuyacağımızı, hem de hizmet olur diye. Kitabı uzattım bayan dedi ki 'bu kitap İslamiyet'ten mi?' 'Evet' dedim ben de 'Allah'ın varlığını ispat ediyor' dedim. Kitabı eliyle itti. 'Bak, ben Hıristiyan'ım, ben kendi dinimi kabul etmiyorum, siz vereceksiniz ben İslamiyet'ten bir şey mi okuyacağım' dedi. Biz de dışarı çıktık."

Ertesi gün randevu saatinde saat 9'da tekrar gidilir.

"Benim elimde kitap var, YİRMİÜÇÜNCÜ SÖZ'ü okuyacağız. Üç kişi de bizim tarafımızda oturmuş takip ediyorlar. Okumaya başladım, hemen masanın üzerinde stop yandı. Durdum, Sofia Hanım oradan bağırdı 'bu nasıl okuma ben bilseydim böyle okuduğunuzu size okutmazdım neyse devam edin' dedi. Sonra 'siz Müslümanlar şöylesiniz böylesiniz' gibi hakaretli sözler söylediler. Dışarı çıktım Abdülkerim abiye dedim ki 'Ya ben artık buraya okumaya gelmeyeceğim, İslamiyet'e hakaret ediyorlar, böyle olur mu?' dedim. Abdülkerim (Cinkole) dedi ki; "Ya Resul, bak ne güzel hizmete gidiyoruz, şimdi biz neredeyiz; Hıristiyanlığın sembolü olan şehrin en yüksek yerindeyiz. Hıristiyanlığın hangi yerinde böyle hizmet var. Derslerimizi burada yapalım" dedi.

Ben de şevklendim, 'tamam yarın geliyoruz' dedim.

Ertesi gün geldik dünkünden daha çok sert davranmalar oldu. Ben de dershanede geceleri okuyorum, tecrübe yapıyorum ki kayıtta güzel okuyayım İslamiyet'e karşı kötü sözler söylemesinler diye. İkinci gün de geçti. Üçüncü gün YİRMİNCİ MEKTUB'a geldik. Mukaddime bölümüne başladık, onlarda da bende de kitap var. Okurken bir sözdeki vurguyu yanlış yaptım. Dedim şimdi orada stop yanacak, Sofia hanım da bağırmaya başlayacak. O da kızmak bağırmak için zaten bir bahane arıyor. Baktım ses yok, herhalde fazla önemli bir yanlış yapmadım dedim. Devam ettim, okurken bir yanlış daha yaptım. Dedim şimdi durduracak. Yine yanmadı. Okurken bilerek bir sözü atladım, baktım hala ses seda yok. Yanlışlar yapıyorum durduran yok. Sayfanın diğer tarafını çeviriyorum durduran yok. Durdum baktım kendilerine, herkes kitabı okuyor. Beni dinleyen yok. 

Ben dedim ki "burada yanlışlar yapıyorum beni durdurmuyorsunuz." Yine dinlemiyorlar beni, duymuyorlar, herhalde mikrofon bozuk dedim. Mikrofona vurdum, uyanır gibi oldular "ne oldu"dediler. "20 dakikadır okuyorum o kadar yanlışlar yaptım kimse durdurmadı." "Tamam, sen yeniden başla" dediler.

İlk defa İslamiyet'i böyle duyuyorlar. Rus olsun, Amerikan, Azeri, Hindistanlı olsun kim olursa olsun bunlara ihtiyacı var.

Bitirdik, ben çantamı alıp dışarı çıkacağım ve gideceğim. Baktım ki Sofia Hanım da iniyor. Stüdyonun kapısını açtı içeri girdi ve kapattı. "Bir dakika dur çıkma sana bir şey soracağım ama zannetme ki ben İslamiyet'e yakınlaşmışım" dedi. Ben de ciddi bir şekilde "buyurun"dedim. Dedi ki, "ben 25 senedir spikerlik yapıyorum. Radyodan çok kitap okudum, 1990'larda İncil serbest olunca istemeyerek İncil de okudum. Ama bende böyle bir şey olmadı şuana kadar. Ben eve gittiğim zaman, istirahat zamanında bu üç gündür okuduğunuz sözler bir türlü kafamdan çıkmıyor hep onları düşünüyorum" dedi.

Ben de kısa bir cevap olarak "Kuran-ı Kerim Cenabı Hakkın kelamıdır, Risale-i Nur onun tefsiridir" diye izah etmek istedim dinlemedi. "Tamam, bu herkeste olabilir çık sen" dedi."Tamam" dedim çıktım.

Beşinci gün geldik yine. Sofia Hanım yok. Okuduk ve bitirdik. "Gelince Sofia hanım'a selam söylersiniz" dedim.

Merak ettim, "Sofia Hanım nerede" diye sordum. Dediler "bilmiyor musun?" "Hayır, bilmiyorum" dedim. "İki gün önce radyoda program yaparken kendinden geçmiş, bayılmış, bir hastalığı var şuan hastanededir" dediler. Abdülkerim abimiz hemen atıldı, Resul hemen ziyarete gidelim dedi. Dersaneye geldik. Abdülkerim abi hastalar risalesini aldı; tuttu kolumdan "gidiyoruz" dedi. "Ben gelmek istemiyorum" dedim ama zorla getirdi.

Abdülkerim abiye "başhekime gidip görüşsek hizmet etsek" dedim. "Tamam" dedi "oradan da Sofia Hanım'ın yanına gideriz" dedi.

Başhekimin kapısını çaldık 50 yaşlarında bir bayan kapıyı açtı. "Ne lazımdı size" dedi. Biz de hemen içeri girdiğimizden ne diyeceğimizi şaşırdık. Aklıma bant geldi. "Bizde bir bant var, bunu hastalara dinletseniz çok güzel olur" dedim.

Bu başhekim de yeni atanmış buraya ve hastalara bir klasik müzik dinletme düşüncesi varmış.

Aldı kaseti hemen dinledi. Fonda müzik giriyor ondan sonra YİRMİÜÇÜNCÜ SÖZ başlıyor."Çok güzel müzik bu" dedi. "Devamını da dinleyiniz" dedim. "Bana tam bu lazımdı" dedi. Biz odadan çıktık bütün hastanede o bant çalıyor. Bütün hastalar, hemşireler dinliyorlar.

Sofia Hanımın odası 302 numaralı oda.. Odanın kapısı açık.. İlerden gördük, oturmuş yaslanmış, kendi kaydettiği bandı dinliyor. İçeri girdik. Başını kaldırdı yüzümüze baktı,birden ağlamaya başladı. Taştan su çıkınca nasıl mucize olursa bunun ağlaması da bana öyle geldi. Önceki halini düşünerek "bu insan ağlar mı ya" dedim. Dedi ki "ben iki gündür buradayım. Evladım, kızım ve akrabalarım var kimse beni ziyarete gelmedi. Ben sizi kendime en uzak bulduğum hatta düşman olarak kabul ettiğim siz insanlar ziyaretime geldiniz."

Benle Abdülkerim abi şoktayız. Çünkü beklediğimizin tam tersi oldu. Hastalar risalesinimasasına bıraktık, bir kelime bile demeden odadan çıktık. Dershaneye kadar konuşamadık. Ertesi gün sabah namazını kıldık ve bir telefon geldi. Gür sesli biri açtı telefonu "ben Sofia, sizi stüdyoya bekliyorum" dedi.

Kendisi sonradan bize anlattı; biz odadan çıkınca hastalar risalesini almış, tam altı defa kitabı bitirmiş. Hemşireler gelmişler bakmışlar ki bundaki hastalık 100'den 10'a inmiş. "Beni bu kitap kurtardı" demiş.

Stüdyoya gittik, kapıda bizi karşıladı ve odasına aldı. Çok nezaketli davranıyordu. Dedi ki"hakkınızı helal edin ben İslamiyet'i böyle bilmiyordum. Şimdi anlamaya başladım. Ben sizin için ne yapabilirim" dedi. Biz de dedik ki "siz bu kitapları okuyunuz." "Ben bu kitabı okuyacağım ama sizin için ne yapabilirim" dedi. "Biz zaten bunun için geldik" dedim."Tamam" dedi "ben bu kitapları okuyacağım ama yalnız okumayacağım" dedi. "Bu kitapları radyodan her hafta okuyacağım, hatta seninle beraber okuruz" dedi. Sonra Sofia hanımla program yapmaya başladık. Her hafta yarım saatlik bir program yapıyoruz. 15 dakika o, 15 dakika ben okuyorum. Elhamdülillah böyle bir programa başladık.

Bir gün ben programa geç kaldım, içeri girdim 3.kata çıkmam lazım, baktım ki Sofia hanım okumaya başlamış ama bu okuma daha farklıydı. Bunu dinleyen insan bu insan tam bir Müslüman der. İçeri girdim dediler ki "nerde kaldın hemen stüdyoya in" dediler. Bende kitabımı alıp indim. Kapıyı açıp içeri girince şok oldum. Baktım ki Sofia Hanım tesettürlü bir şekilde başörtülü oturmuş, okuyor.

Dedim ki "Sofia Hanım çok değişmişsiniz." Dedi ki "ben Sofia değilim, Kabul ederseniz ben Meryem olmak istiyorum." İhlâs, felak, nas ve kadir surelerini okudu bana, "nasıl?" dedi. Dedim "siz Müslümansınız." Dedi ki "ben namazı da öğrendim."

Ondan sonra çok hizmet etti. Kaydettiği bantları başka radyo yerlerine gönderiyordu ve orada da okutuyordu. Elhamdülillah beraber 3 ay boyunca okuduk. Programın ismi de'Nurdan Damlalar' idi. Ondan sonra Azerbaycan'a geldim ve bunları anlattım. Sofia Hanım'a telefon açtığımda kabul etmiyorlardı. Çok hastaymış, beyin kanseriymiş. 1 ay sonra da ziyaretine gittik, evdeymiş artık hastanede durmuyormuş.

Kardeşlerle abilerle ziyaretine gittik. İçeri girdik. Gözlerini açtı, risaleyi gösterdi ve "oku"dedi. İkinci Lema Eyüp a.s bahsini okudum. Bazen gidiyor bazen geliyor, kendinde değildi. Çıktık sonra, ben çıkarken eliyle ses etti ve "yaklaş" dedi. Yaklaştım dedi ki "benim zamanım az kaldı sen cenaze namazımı kıldırırsın." Latife olsun diye "Daha yapacak çok hizmet var çok gitmek yok" dedim. Çıktık, 3 gün sonra telefon açtılar "Sofia Hanım vefat etti" diye. Kabristana gittik. Baktım ki kazıyorlar dedim ki "kıble bu taraf değil." Papaz çağırdılar, "ben size izin versem bile buranın mimarlığı izin vermez" dedi. "Hepsinin böyle paralel olması lazım" dedi. "Ben gideyim telefon açayım valiliğe" derken Sofia Hanımın oğlu dedi ki "nasıl biliyorsanız öyle yapın" dedi. Çok şükür kabrini de biz kazdık, cenaze namazını da kıldırdık.

Sofia (Meryem) hanım, oğluna bir mektup vermiş bize verilmek üzere, bir de vasiyet. Vasiyetinde, 'Spikerler nurlardan okusunlar' demiş. Kabrinin nasıl olmasını istediğini de yazmış. Mezar taşına büyük harflerle Sofia küçük harflerle Meryem diye yazılsın. Üzerinde de"dünya fanidir ama biliniz ki ebediyet var" diye yazılmasını istemiş.


 

11 Aralık 2014 Perşembe

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Kulun Duasının Kabul Edilmesi

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN -  Kulun Duasının Kabul Edilmesi

Prof Dr. Mahmud Esad Coşan (1938-2001)

HAYIRLI CUMALAR

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Cumanız mübarek olsun, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri! Allah bu mübarek sevaplı, nurlu günün hayrından, bereketinden en güzel tarzda hissemend olmayı cümlenize nasîb eylesin...

(EMEKLİ OLMADAN İŞYERİNDE KULAKLIKLA; ŞİMDİ İSE YATAĞIMDA KÜÇÜK RADYOMDAN HERGÜN SABAH 9:30'DA VE ÖĞLEDEN SONRA 15'DE M. ESAD HOCAEFENDİNİN AKRA FM'DE SOHBETLERİNİ DİNLİYORUM. Ankara Akra FM: 107.4 )

Bismillâhir-rahmânir-rahîm

Kulun Duasının Kabul Edilmesi

(Feizâ deal-abdü) "Kul dua ettiği zaman..." Belâ geldi, kulun yapacağı şey; bir, sabretmektir; iki, dua etmektir. Kulun elinde iki tane iş var: Sabretmek, dua etmek. Her şey Allah'tan... Hem sabredecek, hem de dua edecek.

Dua ne oluyor? Dua ibadet oluyor. Dua sevap oluyor. Dua, Allah'ın sevdiği bir davranış oluyor. Dua ibadetin iliği, özü, esası oluyor, kaymağı oluyor. Millet duanın önemli olduğunu bilmiyor. Namazı ibadet olarak sanıyor da, ondan sonra duanın ibadet olduğunu bilmediği için, "Esselâmü aleyküm ve rahmetullah... Esselâmü aleyküm ve rahmetullàh..." deyince, pabucunu alıp gidiyor. Niçin dua etmedin?.. Olmasa da olur sanıyor.

A şaşkın kardeşim, dua da ibadet!.. Allah duayı sever. Kulunun tazarrusunu, niyazını sever Allah. Kul boynunu büküp de, gözünü kapayıp da dua etti mi, memnun olur.

Burada da buyuruyor ki: (Feizâ deal-abdü kàle yâ rabbâhu) "Kul dua edip de 'Aman yâ Rabbi, ey benim mevlâm!" dediği zaman..." Yâ Rabbâhu demek, ey benim mevlâm demek. Böyle dediği zaman, (Kàlallàhu teàlâ) Allah kuluna, (Lebbeyke abdî) "Söyle ey kulum, buyur!" der, (Lâ tes'elnî şey'en illâ a'teytüke) "Bir şey istedin mi mutlaka sana vereceğim! Madem öyle elini kaldırdın, duaya başladın; ister istemez istediğini verdim gitti. Vereceğim ey kulum!" demektir.

Amma bu verme nasıl olur?.. Bu verme iki şekilde olur: (İmmâ en uaccilehû) "Ya istediğini pat diye veririm dünyada." Bu dünyadayken verir. Araba mı istersin, al âlâsı, ev mi istedin al evin büyüğü... Çocuk mu istedin al sana nur topu gibi evlât... Para mı istedin, al sana para, iş, güç vs...

Ya dünyada verir, yâhut da, (ve immâ en eddahirahû leke) "Kabul ettim duanı, vereceğim, ahirette vereyim kulum." diye ahirette verir.

Neden ahirette?.. Cenâb-ı Hakk'ın hikmetlerini biz bilmeyiz ama, neden bazısını ahirette veriyor, bazısını dünyada veriyor bilmeyiz biz ama; bazen kul duasında olmayacak şey ister... Kendisi bir şey ister de, başka bir kul da başka bir şey ister. Meselâ; çömlekçi çömlekleri yaptığı zaman güneş ister, dışarıya çıkartıp kurusun diye. Öbür taraftaki komşusu da bahçede ziraat ekmiştir, o da "Yâ Rabi, yağmur ver!" der. İkisi de salih insan, ne olacak?.. Cenâb-ı Hak birisininkini ahirette mükâfat olarak verir. Öyle olabilir.

Yahut da kul der ki:

"--Yâ Rabbi bana şu ilâcı ver! Hastayım yâ Rabbi, şu ağrımı geçirmek için şu marka ilâcı bana gönder!"

Cenâb-ı Hak şöyle bir bakar, bilir; bu ilâcı o alırsa ölecek. Alıyor ama, o ilâç dokunacak. O zaman vermez ona... O istediğini vermez ama, dua etti diye ahirette mükâfâtını verir. Hem de ahirette mükâfat verince, insanlar o kadar çok sevineceklermiş ki, "Keşke dualarımızın hepsi ahirete tehir olsaymış." diyeceklermiş.

Bir insan: "Dua ettim de duam kabul olmadı." demeyecek. Bu edebe aykırıdır. İslâmî terbiyeye, irfana, ihlâsa aykırıdır.

--Cenâb-ı Hakk'a ben dua ettim, kabul etmedi duamı...

Ne biliyorsun sen, nereden biliyorsun? Belki ahirette verecek. Bu edepsizlik olur.

HAYIRLI CUMALAR

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN

 ************************



Bilmiyordum diyemeyiz

Bilmiyordum diyemeyiz


İlk emir ''Oku, Yaradan Rabbinin adı ile oku '' Alak Suresi..

Bilmiyordum diye bir bahanemiz olamaz..
Açıp Kuranı okuyacağız, bilmediklerimizi sorup öğreneceğiz..

Güzeller güzeli (sas) buyuruyorlar:

Bilmediklerinizi salih âlimlerden sorup öğrenin! [Taberani]

Âlimlere uyun! Onlar, dünya ve ahiretin ışıklarıdır. [Deylemi]

(Bazı melekler, Hak teâlâyı ananları görünce, kanatlarıyla onları, sevgiyle sararlar. Allahü teâlâ bu meleklere, “Şahit olun, bu kullarımı affettim” buyurur. Melekler, “İçlerinde başka bir iş için gelen günahkâr kötü biri var. Onu da mı affettin yâ Rabbi?” derler. Allahü teâlâ, “Evet, onu da affettim. İyilerle beraber olan kötü olmaz” buyurur.) [Buhari]

Kıymetli Facebook arkadaşım Gülümce Yıldız hocamın paylaştığı bir bilgidir..





Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Gafur

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Gafur





El-Gafur: Çok mağfiret eden, günahları çokça örten ve kusurları çokça bağışlayan manalarına gelmektedir. Cenab-ı Hakk Gafur’dur. Günahları bağışlar, kusurları örter ve kuluna mağfiret eder. Bu ism-i şerifi affeden manasındaki “El-Afuv” isminden ayıran mana farkı şudur: El-Afuv isminde de günahı affetmek vardır, ancak kusur ve günah yüzüne çarpılır ve kul mahcup edilir. El-Gafur isminde ise günah affedildiği gibi yüzüne de çarpılmaz, günahı hatırlatılarak rezil edilmez ve günahtan tamamen vazgeçilir. Bu mana farkını şöyle bir temsille daha iyi anlayabiliriz:

Bir esnafın kasayı bir çalışanına emanet ettiğini farz edelim. Bu çalışan şeytana uydu ve kendisine emanet edilen kasadan para çaldı. Dükkân sahibi de çalışanına suçüstü yaptı ve onu yakaladı. Şimdi dükkân sahibinin çalışanına karşı üç farklı muamelesi olabilir.

Birinci muamelesi şudur: Onun kulağından tutar, ilk önce onu azarlar ve daha sonra onu polise teslim ederek hapse girmesini sağlar. Bu, ceza muamelesidir. Dükkân sahibi çalışanına ceza ile muamele etmiştir.

İkinci muamelesi şu olabilir: Dükkân sahibi çalışanını huzuruna alır ve ona saymaya başlar: “Ben sana iyilik yapmadım mı? Seni korumadım mı? Maaşını fazla fazla vermedim mi? Senin hiçbir şeyin yokken ben seni gözetmedim mi? Bütün bunlara karşılık sen bana bu kötülüğü nasıl yaptın? Hiç mi insafın yok! Hiç mi utanman yok!..” Bunlar gibi çok sözler söyler, çalışanını rezil eder ve onu utandırır. Yaptığı kusuru yüzüne vurur ve ona yaptığı iyilikleri hatırlatır. Lakin bütün bunlardan sonra ona der ki: “Seni polise vermiyorum. Bu suçun sebebiyle seni cezalandırmıyorum. Bu rezilliğin sana kâfidir. Seni affediyorum.” İşte bu muamele af muamelesidir. Dükkân sahibi onu cezalandırmamış ve onu polise teslim etmemiştir. Lakin kusurunu yüzüne vurarak onu rezil etmiş ve utandırmıştır. Bu muamelesiyle dükkân sahibi Allah’ın El-Afuv ismine mazhar olmuştur.

Dükkân sahibinin üçüncü muamelesi de şu olabilir: Çalışanının hırsızlığını görür ve bilir, lakin bu kusurunu onun yüzüne vurmaz. Bu suçundan dolayı onu hesaba çekmez, bilmiyormuş gibi davranır. Onunla yüz yüze gelmez ve onu rezil rüsva etmez. İşte bu muamele af değil, mağfirettir ve dükkân sahibi bu muamelesiyle Allah-u Teâlâ’nın El-Gafur ismine ayna olmuştur.

Aynen bu misalde olduğu gibi, Cenab-ı Hakk’ın da kullarına karşı üç türlü muamelesi vardır. Bazen kullarının günah ve isyanlarına karşı onlara azap eder. Bu, Allah’ın cezasıdır ve ceza ile muamelesidir. Bazen ise kullarının günah ve isyanlarına karşı hem dünyada hem de ahirette ceza vermez. Lakin hesap günü kuluna bu günahlarını hatırlatır. Ellerini, gözlerini, kulaklarını ve diğer azalarını konuşturarak kulunu rezil eder. Hatta bu rezillik ve utanmak öyle bir seviyeye gelir ki, şu hadis-i şerifin bildirmesiyle kul artık cehenneme gitmek ister.

Cabir İbni Abdullah Hazretlerinden nakledilmiştir. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü Âdemoğlunun Allah’ın huzurundaki utanması ve rezilliği öyle bir dereceye ulaşır ki, kul artık cehenneme gitmesinin emredilmesini ister, ta ki o rezillikten kurtulsun.” (Suyuti, Dürrul Mensur: 2/411)

Evet, Cenab-ı Hakk bir kısım kullarını bu kadar rezil edecek ve daha sonra bu kulların bir kısmını cehenneme atarak onları cezalandıracak ve bir kısmını da affederek onları cennetine sokacaktır. Ancak bu aftır. Yani cehenneme sokarak ceza vermemiş, ancak kusurunu yüzüne vurarak onu rezil etmiştir. Cenab-ı Hakk’ın üçüncü muamelesi de şudur: Kuluna günahlarını hiç hatırlatmaz ve hatalarını yüzüne vurmaz. Hatta bu günahları işlediğini bile kuluna unutturur ki, kendi huzurunda mahcup olmasın. Boynunu büküp utanmasın. Sevinci hüzne dönmesin. İşte bu, Gafur isminin tecellisidir. Kula günahı unutturulur ve günahından tamamen vazgeçilir.

Bu sebepledir ki, yatsı namazına müteakiben okuduğumuz Bakara suresinin son ayetlerinde, وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا diyerek, “Ey Rabb’imiz, bizi affet ve bize mağfiret et.” diye dua etmekte, Allah’tan hem af ve hem de mağfiret istemekteyiz. Çünkü sadece af olmak yetmiyor. Mağfiret de istiyoruz ki, günahlarımız yüzümüze vurulmasın, rezil rüsva olmayalım. İşte istediğimiz bu mağfiret El-Gafur isminin tecellisidir ve aftan öte bir manayı taşımaktadır.

Bizlerin bu ism-i şeriften hissesi şu olmalıdır: İnsanların kusurlarına karşı âdeta kör olup kusurları hiç görmeyelim. Kimsenin ayıbını yüzüne vurmayalım. Ona acıyıp lütufla ıslahına çalışalım. Kim bunu yapabilirse Allah’ın El-Gafur ismine ayna olmuş olur ki, bu büyük bir devlettir.

Bu makamda Hz. İsa ne de güzel söylemiştir: “İnsanların Rabb’iymiş gibi onların kusurlarına bakma. Sen kulsun, kendi kusuruna bak.”

Cenab-ı Hakk bizleri ve sizleri El-Gafur isminin tecellisine mazhar eylesin. Kusurlarımızı örtsün ve yüzümüze çarpmasın. Bizlere El-Gafur ismiyle tecelli etsin. Âmin!


İsmail Aybey - Şehirlerin Dışından

İsmail Aybey - Şehirlerin Dışından


ismail aybey (1)

Ferdi TAYFUR’un bir şarkısında geçiyordu sanırım: “Bu şehir beni boğuyor.” Aslında zaman zaman her insanı boğuyor şehir.

Şehrin gürültüsünden, kirli havasından, koşuşturmasından kendimize vakit ayıramaz ve birbirimizi dinleyemez olduk. Suni gündemler, trafiğin yoğunluğu, işle ev arası sıkışıp kalmışlığımız…

Beton yığınları arasında, bahçesiz, yeşilliksiz evlerimiz… Mesela bizim mahallede müstakil, bahçeli ev kalmadı. Her geçen gün eski bir ev yıkılıp yerine apartman dikiliyor. Gürültüler, toz, toprak… Beton makinelerinin sesleri, işçilerin bağrışları…

Her gün yapılan yeni apartmanların tozu toprağı evimize girmesin diye pencereyi açamaz hale geldik.
Son günlerde Kaldırımlar Şairi Üstad Necip Fazıl’ın “Şehirlerin Dışından” şiirini çok kez mırıldanır oldum:

Kalk, arkadaş, gidelim!
Dereler yoldaşımız,
Dağlar omuzdaşımız,
Dünyayı seyredelim,
Şehirlerin dışından.

Esmerden, sarısından,
Kaçalım, kurtulalım
Haydi yürü, bulalım,
Kat kat çıkmış evlerin,
O cam gözlü devlerin
Gizlediği alemi…

Diğer yandan, tespit ettiğim başka bir husus da -nedendir bilinmez- insanların birbiriyle konuşmaması. İki kişi muhabbet için bir araya gelip bir yere otursa, hemen akıllı telefonlar çıkıyor masalara. İnternet açılıyor. Herkes dalıyor sosyal medyaya, facebook’una tiwitter’ına, yani sanal alemine..

http://www.cocukaile.net/sehirlerin-disindan/


 

Hasta Ziyareti ve Âdâbı - Prof. Dr. Mehmet Soysaldı

Hasta Ziyareti ve Âdâbı - Prof. Dr. Mehmet Soysaldı


Hayatın kadr u kıymetinin bilinmesi, bu dünyanın ölümlü olduğunun vicdanda duyulması ve insanların kabre doğru yol aldıklarının daha açık görülmesi açısından hastahanelerin daha tesirli olduğunu düşünüyorum. Kanaatimce, herkes zaman zaman bir hastahaneye gitmeli, hasta ziyaretinde bulunmalı, imkanı varsa onlara yardım etmeli.



İslâm’ın titizlikle korunmasını istediği beş esastan biri de hayat ve sıhhattir. İnsana verilen sayısız nimetlerin en başında sağlık gelir. Zira, sağlık olmadan hiçbir nimet insana huzur ve saadet getirmez. O sebepledir ki; Cihan Padişahı Kanûnî Sultan Süleyman, bir nefes alıp verecek kadar sağlık içinde olmanın; dünyanın bütün nimetlerinden değerli olduğunu şöyle ifade etmiştir:

“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”

Yüce Mevlâ’mız, başta ömür sermayemiz olmak üzere, sahip olduğumuz her türlü imkânı doğru hedeflerde, meşru ve müspet çalışmalarda değerlendirmemizi istemiştir. Bu cümleden olarak, en kıymetli varlığımız olan sıhhat ve sağlığımızı da korumamızı emretmiştir. Kendi ellerimizle kendimizi tehlikelere atmamamız konusunda, çeşitli ayetlerde bizleri uyarıp ikaz etmiştir.1

Sağlığı korumak insanın vazifesi olduğu gibi hastalandığı takdirde bunun bir imtihan olduğunu bilip sabretmek, şifayı Allah’tan bilerek ve umarak tedavi yollarına başvurmak da onun önemli vazifeleri arasındadır. Nitekim Yüce Allah: “Andolsun, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme gibi şeylerle deneriz; sabredenleri müjdele.” (Bakara Sûresi, 2/155) buyurmaktadır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurmuştur: “Müslüman’ın başına gelen zahmet, hastalık, keder ve eziyet hatta ayağına batan bir diken bile olsa mutlaka Allah, bunları onun günahlarına kefaret yapar.” (Buhârî, Kitabu’l-Merda 1)

“Mü’minin durumu şayan-ı takdirdir; niye olmasın ki; onun her işi hayırdır ve bu da mü’minden başkası için müyesser değildir. O neşe ve sevinç ifade eden bir duruma mazhar olunca şükreder, bu onun için hayır olur; herhangi bir sıkıntıya maruz kaldığında da sabreder, bu da yine onun için hayırlı olur.” (Müslim, Kitabu’z-Zühd 64)

“Mü’min hastalandığı veya yolculuk yaptığı sırada tıpkı sıhhatli ve mukim iken yaptığı ibadetlerin sevabını alır.” (Buhârî, Cihad 134)

Hz. Peygamber (s.a.s.), hastalıklardan tedavi olmayı emretmesinin yanında kendisi de bizzat günün şart ve imkânları dâhilinde tedavi olmuştur. Maddî tedavi ve ilâç ile beraber manevî tedaviye de müracaat etmiş, bunun için dua ve ayetler okumuş ve okuyanları tasvip etmiştir. “Hastalandığımız zaman tedaviye başvuralım mı?” diye soran Ashabına, Resûlullah: “Tedavi olunuz. Çünkü Allah, her hastalık için bir de ilâç ve tedavi yaratmıştır; bundan bir dert müstesnadır o da ihtiyarlıktır.” (Ebu Dâvud, Tıb 1) buyurmuştur.

Hasta Ziyaretinin Önemi

Sağlıklı bir toplum oluşturmak ve beşeri ilişkileri en mükemmel şekilde düzenlemek isteyen İslâm, Müslümanları bu konuda eğitime tâbi tutmuştur. Onları sadece iyi gün dostu olmaya değil, aynı zamanda kötü gün dostu da olmaya teşvik etmiştir. Kur’ân’da insanın en mükemmel şekilde yaratıldığı ve Allah katında değerinin çok büyük olduğu vurgulanmıştır. İslâm dini insana sadece sağlığında değil, hastalığında da hatta ölümünde de değer verilmesini ve hasta olanların ziyaret edilmesini istemiş ve bu hususu ibadet telakki etmiştir. Peygamber Efendimiz, her konuda olduğu gibi hasta ziyareti konusunda da bizlere en güzel örnek olmuştur. Zira hasta ziyareti Allah Resûlü’nün hayatı boyunca özenle yaptığı ve ashabını da teşvik ettiği amellerden birisidir. Allah Resûlü (s.a.s.) bir hadislerinde: “Ashabım, hastaları ziyaret ediniz, açları doyurunuz, esaretinizdeki köleleri salıveriniz.” (Buhârî, Merdâ 4; Ebu Dâvud, Cenâiz 11) buyurmuştur. Hatta bir hadislerinde bu ziyareti, mü’minin mü’min üzerindeki beş hakkından biri olarak saymıştır. Dolayısıyla Müslümanlar, hasta olan dostlarını ve komşularını uygun zamanlarda yanlarına giderek ziyaret ederler ve onlara şifa dilerler. Bu da Müslümanlar arasında sevgi ve dayanışmanın artmasına vesile olur.

Hasta ziyaretinin önemini şu kudsî hadis çok güzel bir şekilde açıklamaktadır. Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ kıyamet gününde şöyle buyurur: ‘Ey Âdemoğlu! Hastalandım, beni ziyaret etmedin.’ Âdemoğlu, Allah Teâlâ’ya: ‘Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl ziyaret edebilirdim?’ der. Allah Teâlâ: ‘Falan kulum hastalandı, ziyaretine gitmedin. Onu ziyaret etseydin, Beni onun yanında bulurdun.’ buyurur.” (Müslim, Birr 43)

Hasta ziyaretinin değerini ve Allah rızasını kazanmanın en kısa yolu olduğunu bundan daha güzel anlatmak mümkün değildir. Çünkü bu kudsi hadiste belirtildiği üzere Yüce Allah, herhangi bir hastayı ziyaret etmeyi, bizzat kendisini ziyaret etmek gibi değerlendirmektedir.

Dinimiz hasta ziyareti konusunda müslim, gayrimüslim ayırımı yapmaz. Hasta kim olursa olsun ziyaret etmeyi emreder. Yani hasta ziyareti konusunda Müslüman-Müslüman olmayan, dost-düşman, tanıdık-tanımadık, yakın komşu-uzak komşu herkes eşittir. Dolayısıyla kimliğine bakmadan hastayı ziyaret etmek İslâmi ve insanî bir erdemdir.

Asr-ı Saadet’te bir Yahudi çocuğu Hz. Peygamber (s.a.s.)’e hizmet ediyordu. Bir gün hastalandı. Allah’ın elçisi onu ziyarete gitti, başucunda oturdu ve ona Müslüman olmasını teklif etti. Genç, orada bulunan babasının yüzüne baktı. Babası, “Oğlum, Ebu’l-Kasım’ın sözünü dinle.” deyince genç, Müslüman oldu. Efendimiz, hastanın yanından çıkınca, “Şu genci Cehennem azabından kurtaran Allah’a hamd olsun.” (Buhârî, Merdâ 11; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/227) dedi.



Hasta Ziyaretinin Hükmü

Hasta ziyareti; hastanın hâl ve hatırını sormak, gönlünü almak ve gücü yettiğince ihtiyacını karşılamak demektir. Bu çerçevede hasta ziyareti müekked sünnettir. Vacip olduğu görüşünde olan âlimler de bulunmaktadır. Bir hastayı, bulunduğu yerleşim biriminde hiç kimse ziyaret etmez ve ihtiyaçlarını karşılamazsa orada yaşayan bütün Müslümanlar bundan sorumlu olurlar. Böylelikle tıpkı aç olanı doyurmak ve esir olanı esaretten kurtarmak gibi hasta ziyareti de farz-ı kifaye hükmünü alır.

Hasta Ziyareti Âdâbı

Her şeyin bir âdâbı olduğu gibi hasta ziyaretinin de bir âdâbı vardır. Şöyle ki, hasta ziyareti hastayı rahatsız edecek derecede bir sıklıkta yapılmamalı, hastanın yanında çok uzun oturulmamalı ve hastanın yanında onun moralini bozacak sözler söylenmemelidir. 2 Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), bu hususta bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Bir hastanın yanına girince, sağlık ve uzun ömür temennisiyle onu rahatlatın. Zira böyle yapmak onun gönlünü hoş eder.” (Tirmizî, Tıbb 35)

Resûlullah (s.a.s.) bu hadislerinde, hasta ziyaret ederken uyulması gereken önemli bir hususa dikkati çekmektedir. Hastanın yanına girince hastayı ferahlatacak, hayata karşı sevgi ve bağlılığını artıracak, yaşama ümidi verecek tarzda konuşmalar yapılmalıdır. Meselâ, “Allah ömrünü uzun etsin.”, “Allah şifa ve afiyet versin.”, “Maşallah, mühim bir şey yok, korkacak bir şey yok, Allah sana şifa verecektir inşallah, hastalığın ağır değil.” gibi sözler söylenebilir. Gerçi bu çeşit sözler mukadder olan eceli değiştirmez, fakat hastayı rahatlatır, gönlünü hoş tutar. Hastalara daima güler yüz, tatlı dil ve gönül alıcı sözler söyleyerek, güzel davranışta bulunulması gerekir.

Hastayı ziyaret ederken, yanında az oturmak ve gürültü yapmamak sünnettir. Hasta ziyaretine abdestli gitmek de sünnettir. Nitekim bir hadiste, “Kim abdest alır ve abdestini mükemmel yapar, sevap ümidiyle Müslüman kardeşini hasta iken ziyaret ederse, ateşten yetmiş yıllık yürüme mesafesince uzaklaştırılır.” (Ebu Dâvud, Cenâiz 7) buyrulmuştur.

Görüldüğü gibi bu hadiste ziyaret sırasında abdestli olmaya teşvik vardır. Bazı âlimler ziyaret esnasında abdestli olmanın hikmetini şöyle açıklamaktadırlar: Hasta ziyareti bir ibadettir. İbadetlerin abdestli olarak yapılması, onu en mükemmel şekilde yapmak demektir, dolayısıyla ziyaretin abdestli yapılması daha faziletlidir. Ayrıca her işte olduğu gibi bu ziyaretin de Allah rızası için, sevap kazanmak niyetiyle yapılması gerekmektedir. 3

Hasta ziyaretine gidilince hastanın yanında yapılacak dualarla ilgili Peygamber Efendimiz’den çeşitli rivayetler vardır:

Hz. Peygamber (s.a.s.) hastayı ziyaret etmeye gidince hastanın başucuna oturur, sağ eliyle hastayı sıvazlayarak ona dua eder ve şöyle derdi:

“لا بَأْسَ طَهُورٌ اِنْ شَاءَ اللَّهُ - Zarar yok, inşallah (günahlarını) temizler.” 4,

“اَللَّهُمَّ رَبَّ النَّاسِ أَذْهِبْ الْبَاسَ وَاشْفِ أَنْتَ الشَّافِي لاَ شِفَاءَ إلاَّ شِفَائُكَ شِفَاءً لاَ يُغَادِرُ سَقَماً - Ey insanların Rabbi! Bu hastalığı gider, şifa ver; Sen şifa verensin. Senin şifandan başka bir şifa yoktur. Öyle bir şifa ver ki hiçbir hastalık bırakmasın.” (Buhârî, Mardâ 20, Tıbb 39; Tirmizî, Daavat 122) Başka bir rivayette de şu duayı yaptığı zikredilmektedir:

“اِمْسَحِ الْبَأْسَ رَبَّ النَّاسِ، بِيَدِكَ الشِّفَاءُ، لاَ كَاشِفَ لَهُ إلاَّ أَنْتَ - Bu hastaya şifa ver, ey insanların Rabbi! Şifa senin (kudret) elindedir, Senden başka onu giderecek yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/131.)

Hasta Ziyaretinin İnsana Kazandırdıkları

Hasta ziyaretinin gerek ferdi gerekse içtimâî birçok faydası vardır. Bunlardan bir kısmını şöyle özetleyebiliriz:

1. Hasta ziyareti ibadettir. Dolayısıyla hastayı ziyaret eden kişi, büyük bir ecir ve sevap kazanır.
2. Hastaya gösterilecek alâka sebebiyle ilahî rahmet ve rızaya kavuşmak mümkün olur.
3. Hasta ziyareti günahlara keffarettir. İnsanın günahlardan arınmasına vesile olur.
4. Hastalara teselli ve moral vermek, onların kalbini hoşnut etmek önemli bir sadaka hükmüne geçer.
5. Din kardeşini ziyaret eden Müslüman’a melekler dua ve istiğfarda bulunur.
6. Hadiste “Hastaların duasını alınız; onların duası makbuldür.” buyrulmuştur. Hasta ziyareti onların makbul dualarını almaya vesile olur.
7. İnsanlar arasında sevgi, saygı ve hoşgörünün artmasına vesile olur.
8. Hasta ziyareti, hastalara moral kazandırır ve hastalıklarının iyileşme sürecini hızlandırır. Böylece hastalıklarından şifa bulmalarını sağlar. Nitekim “Dostla buluşmak, hastaya şifadır.” denilmiştir.
9. Hasta ziyareti, beşerî ilişkilerin en mükemmel şekilde yürütülmesine vesile olur. Dolayısıyla toplum düzeninin sağlanmasına olumlu katkı sağlar.

10. Toplumu sürekli diri, sağlıklı ve güvenli tutmak; hasta, aciz ve düşkünlere ilgi duymak ve onları ziyaret edip yardımlarına koşmakla mümkün olur.

Netice olarak diyebiliriz ki, hastaları ziyaret etmek, İslâmî ve insanî bir erdem olup Müslümanlara sevap kazandıran bir salih ameldir. İnsanların fikirlerine bakmaksızın, Müslüman olup olmadıklarını dikkate almaksızın bütün hastaları ziyaret etmek gerekir. Hasta ziyareti Yüce Allah’ın rızasına nâil olmaya en güzel bir vesiledir. Dolayısıyla kul, kimi ziyaret ettiğini değil, kimin emrini yerine getirdiğini düşünmelidir. Hasta ziyaretinin kısa tutulması, hastalara ümit bahşedici sözler söylenip gönüllerinin alınarak şifaları için dua edilmesi sünnettir. Hasta ziyareti, İslâm’ın önemle üzerinde durduğu, insanlar arasında sevgi, saygı ve dayanışmayı artıran güzel bir davranıştır.

* msoysaldi@yeniumit.com.tr

Fırat Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi

Dipnotlar
1. Bkz.: Bakara Sûresi, 2/195.
2. Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslâm İlmihâli, İstanbul trs, s. 487.
3. Canan, İbrahim, Hadis Ansiklopedisi (Kütüb-i Sitte), Akçağ Yayınevi, İstanbul trs, 9/434.
4. el-Beyhakî, Sünenü’l-Beyhakî’l-Kübra, (thk. Muhammed Abdulkadir Ata), Mekke 1414-1994, 3/382-383.
 
 

10 Aralık 2014 Çarşamba

ŞÜKRETMEK İSTER MİSİN !

ŞÜKRETMEK İSTER MİSİN !

Arılar 1 gram bal için çiçeklere en az 7000 uçuş yapıyorlar.

Bir kg bal için ise 40 bin tane arı, 6 milyon çiçeği dolaşıyor.

Bal arıları bir peteği doldurabilmek için 100 milyon çiçeğin nektarını emiyor
ve 100.000 km kanat çırpıyor.




Biz ise BAL yerken Allah'a şükretmeyi hep UNUTUYORUZ !..

Hadi o zaman UNUTTUĞUMUZ şükürlerimizi eda edelim.

Allah'ım beni yarattığın günden, yaşatacağın güne kadar yediğim ve yiyeceğim her bir BAL zerresi sayısınca ve aynı zaman diliminde yarattığın ARI sayısınca sana SONSUZ ŞÜKÜRLER olsun..





 

KANSERE YENİK DÜŞEN DİŞ HEKİMİNDEN MESAJ VAR!

KANSERE YENİK DÜŞEN DİŞ HEKİMİNDEN MESAJ VAR!



 Uşak’ta uzun yıllardır diş doktorluğu yapan ve herkesin sevgisini kazanan Tolga Aydın, iki yıldır tedavi gördüğü lenf kanseri nedeniyle evinde rahatsızlanarak iki gün önce Uşak Devlet Hastanesi Yoğum Bakım Ünitesi’ne kaldırıldı. Aydın, yapılan tüm müdahalelere rağmen yaşamını yitirdi.


Evli ve bir çocuk babası olan Aydın için bugün Ulu Camii’nde cenaze töreni düzenlendi. Törene, Aydın’ın yakınlarıyla sevenleri katıldı. Öğle kılınan cenaze namazının ardından doktor Aydın’ın cenazesi Uşak Asri Mezarlığı’nda gözyaşları arasında toprağa verildi. Dr. Tolga Aydın, ölmeden önce kanserle ilgili duygularını belirttiği yazısını Facebook’taki kişisel sayfasında paylaştı. Dr. Aydın’ın kanser hastalarına umut veren yazısı şöyle:

GERİDE BU MESAJI BIRAKTI

"Kansere hiç yakalanmamak bizim için daha büyük bir şans olmaz mıydı? Benim yaptığım ise bu olumsuzluktan bir başarı öyküsü çıkarabilmekti sadece. Küçük şeylerin kıymetini daha iyi anladım sayesinde. Önceleri beni ıslatan yağmur kanserden sonra hiç ıslatmadı. Kanserden önce her gün gördüğüm güneş dev bir nükleer reaktör değilmiş meğerse, doğuşu ve batışı başka şeymiş. Kuyruk sallayan köpek, mırıldayan kedi, penceremin kenarında ekmek bekleyen güvercin ne destansı olaylarmış. Damla damla biriken koca bir mutluluk deniziymiş hayat. Hazır bir mutluluk aramak ne büyük gafletmiş. Hiçbir şeye şaşırmamayı, güvenilen dağların çoğu zaman karlı olduğunu, güvensiz sanılan dağlarda ise enfes çiçekler yeşerdiğini ben onunla savaşırken öğrendim.

PAHALI ARABALAR DEĞİL SADECE...

Mükellef sofraların, marka giysilerin, pahalı arabaların, şatafatın mutluluk olmadığını, mutluluğun sadece sevgiden geçtiğini öğrendim. İnsanların bir hedefi olması gerektiğini, o hedefler için savaşılmasını, cesur olmayı, direnmeyi, boyun bükmemeyi ben onunla dans ederken öğrendim. Almanın değil vermenin insanı daha mutlu ettiğini, sorumluluğu, yardım severliği bana o aşıladı. Uyanmayı sadece gözünü açmak olarak bilenler için bir şafak var ki ne kadar da sıradanmış meğer. Hadi aç gözlerini aç yüreğini. Güneşi bizim gözümüzle göremeyen o kadar çok insan var ki."


http://www.milliyet.com.tr/olmeden-geride-bu-mesaji-birakt…/



Ahmed Şahin - Sadaka, belayı önleyecek kuvvette olmalı

Ahmed Şahin - Sadaka, belayı önleyecek kuvvette olmalı


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK
 

Sadaka, belayı önleyecek kuvvette olmalı


Soru: Sadakanın gelecek belayı def edeceği yolunda yazılar okuyor, konuşmalar dinliyoruz. Ancak son devrelerde belalardan, kazalardan da bir türlü kurtulamıyoruz. Acaba sadaka mı vermiyoruz, yoksa verdiğimiz sadakalar mı gelecek belayı önleyemiyor, diye aklımıza geliyor. Siz nasıl bakıyorsunuz sadakanın belayı önleme konusuna?

Cevap: Verilen sadakanın gelecek bela ve musibetleri def edecek güç ve kuvvette olması gerekiyor. Aksi takdirde sadakanız küçük, önlemesi gereken bela ve musibet de büyük olursa, küçük sadakanın büyük belayı önlemeye gücü yetmiyor, bela ve musibetler de böylece engelsiz kalıp artıyor diye yorumlar da yapılıyor.

Bu geniş konuyu vaktiyle verilen bir misalle de açıklamaya çalışmıştım. Okuma sabrı gösterirseniz o misali bugün konuyu biraz daha netleştireceği ümidiyle bir daha arz edeyim.

Vaktiyle sahip olduğu koyun sürüleriyle tanınan bir zengine müracaatta bulunan yoksul bir köylü:

- Bizim çoluk çocuklar da sizlere dua etsin, süt veren koyun keçilerinizden bize de sadaka verin, der.

Sürü sahibi beklemeden hemen koyunların içine dalar, ancak nerede zayıf bir koyun, topal bir keçi, varsa onları getirip:

-Buyurun der, benim sadakalarım bunlardır!.

Yoksul adam yarı üzüntülü yarı sevinçli olarak zayıf topal hayvanları sadaka olarak alır, ancak uzun zaman bakıp besledikten sonra süt almaya muvaffak olacaktır tabii.

Bu sırada ağanın cuma namazı için gittiği camide konuşan hocaefendi şöyle açıklamalar yapar:

-Sadaka belayı def eder. Bunda şüpheniz olmasın. Yeter ki verdiğiniz sadaka gelen belayı def edecek güçte ve kuvvette olsun. Malınızın en zayıfını, güçsüzünü, topalını vermeyin, gelecek belayı karşılayacak güçte, kuvvette olsun verdiğiniz sadakalarınız.

Sadaka sahibi ağa, şöyle düşünür: Herhalde benim verdiğim güçsüz ve topal koyunları kastediyor. Biri ona anlatmış olmalı.

O gece bu konunun münakaşasını yaparak uykuya dalar. Az sonra kendini çöldeki koyun sürüsü içinde bulur. Bir de bakar ki boynuzlu koçlar, besili koyunlar kendisine doğru hücuma geçiyor, sert vuruşlarıyla toslayarak yerlere seriyor, toz duman içinde bırakıyorlar kendisini.

Bununla beraber birkaç zayıf koyun, topal keçi, cılız hayvan da kendisini korumaya çalışıyorlar, ne yazık ki, zayıf ve sakat olduklarından hücum eden güçlü kuvvetli koç ve koyunlara karşı korumaya güçleri yetmiyor, ağayı yerlere serilmekten kurtaramıyorlar.

Gördüğü bu rüyanın etkisinde yine gittiği cuma namazında hocaefendinin manidar konuşmasını dinliyor:

-Verdiğiniz sadakanız size hücum edecek belaya karşı koyacak kuvvette olmalıdır. Aksi halde hücuma geçen güçlü belanın toslamasına maruz kalırsınız da toz duman içinde yerlere serilmekten kurtulamazsınız!

Namazdan sonra yaklaştığı hocaefendiye:

- Cemaatinizde ihtiyaç sahipleri varsa gönderin, sürünün en kuvvetli koyun ve keçilerinden vereyim de hemen sağıp çoluk çocuk hep birlikte bolca süt içsinler, der.

Hocaefendi tebessüm ederek cevap verir:

-Vereceğiniz sadaka, imkanlarınızla mütenasip miktarda ve maruz kalacağınız musibeti de önleyecek güç ve kuvvette olmalıdır. Aksi halde verdiğiniz zayıf ve güçsüz sadakaların sevabını alırsınız, ancak gelecek belayı önlemeye güçleri yetmeyeceğinden siz de toz toprak içinde yerlere serilmekten kurtulamazsınız.

Böylece artan bela ve musibetlere, aynı şekilde artan kuvvetli sadakalarla karşı konabileceğine ait bilgiler de sunmuş oldular bizlere. a.sahin@za­man.com.tr