15 Ağustos 2015 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - Sevk-i İlahi, kâinat nizamının gereğidir…

Hekimoğlu İsmail - Sevk-i İlahi, kâinat nizamının gereğidir…


Hekimoğlu İsmail
AİLE-SAĞLIK

Yazarlar Hekimoğlu İsmail-Ben İslamiyet'i seçtim!

Sevk-i İlahi, kâinat nizamının gereğidir…


Üstad Bediüzzaman, canlılardaki saika duygusunu açıklarken “Şuuru olmaksızın bir şeye sevk olunmaktır.” buyurmuştur.

Çiçeklerin tozları uçuşur, bunları birbiriyle buluşturan, meyveleri sebzeleri yaratan Allah'tır. Allah rüzgârla bulutları kırsal bölgeye sevk ediyor; yağmur buralara rahmet olarak yağıyor, canlıların rızkı bollaşıyor. Suyu yaratmak, buharları belli bir yerde tutmak, onu susuzların imdadına sevk etmek, sadece ve sadece Rezzak-ı Kerim'in işidir.

Sevk-i İlahi, kâinat nizamı içinde bir şubedir. Yani kâinattaki nizam olmasa dersek, karışıklık olsun, trafik kaideleri olmasın, polis olmasın, kanun olmasın hatta güneş doğmasın, gezegenler yörüngelerinde durmasın demiş oluruz. Sevk-i İlahi olmasaydı, hiçbir şey olmazdı. Çünkü her şey Allah'ın sıfatlarının tecellisidir. Çünkü Allah var, O'nun sıfatları da var; o sıfatlar tecelli edecek, her şey yaratılacak, bir nizama konulacak.

Kâinatı yaratan Allah'tır. Bizi bu dünyaya getiren, ahirete götürüyor. Öyleyse başımıza gelen her olayda Allah'ın sevki vardır.

Sevk-i İlahi'ye, yani Allah'ın kararına, lütfuna razı olmak lazım.

Her şeyi yaratan her şeyi bilir, kâinattaki düzen bozulmuyorsa, o düzeni devam ettiren olduğu içindir, her şeye gücü yeten Zat'ın her yarattığını vazifelendirdiği ve onu vazifesine sevk ettiği içindir…

Herkes kendi hayatında sevk-i İlahi'yi görebilir.

Müslüman ise “Bunda da bir hayır vardır.” der ve rahat eder. Şu dünyada öyle felaketler var ki, bu felaketler karşısında insan bazen çıldıracak duruma gelir. Amma her gecenin bir gündüzü vardır, gereği gibi iman eden Müslüman için kader, fırtınaya tutulmuş geminin yanaştığı liman gibidir.

Müslüman'a yakışan, Allah'tan razı olmaktır... Bu felaketlerin bütününden insanı koruyacak olan Allah'tır. Müslüman'a tek söz düşer; “Bunda da bir hayır vardır!”

İnsan, hücrelerinin sayısı kadar felaketlere namzettir. Başına gelen felaketlere kader nazarıyla bakamadığı için pek çok arkadaş bunalım geçirdi. Onlara diyorum ki: “Depresyona girmemenin birinci koşulu geçmiş ve gelecekle meşgul olmamaktır. Geçmişi bırak değiştiremezsin, geleceği bırak hükmedemezsin; o tarlalar dikenlidir. Bulunduğun ânı İslam'a uydur.”

Üstad Bediüzzaman Said Nursi buyurmuş ki, “Bazen zulüm içinde adalet tecelli eder. Yâni, insan bir sebeple bir haksızlığa, bir zulme maruz kalır, başına bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur, zindana da atılır. Bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vakıa adaletin tecellisine bir vesile olur. Kader-i İlâhî başka bir sebepten dolayı cezaya mahkûmiyete istihkak kesbetmiş olan kimseyi bu defa bir zâlim eliyle cezaya çarptırır, felâkete sürer. Bu, adalet-i İlâhiye'nin bir nevi tecellisidir.”

İnsanın elinden mükemmel bir şey çıkmaz, insan mutlaka hata eder. Sevk-i İlâhi, onu bir yerlere sevk eder. Acemi kaptan gibi “Deniz bitti!” dememelidir insan, ümitli olmalıdır.
 
 
 

14 Ağustos 2015 Cuma

KUR’ÂN TEFEKKÜRE DAVET EDER

KUR’ÂN TEFEKKÜRE DAVET EDER

 
Cemil Tokpınar - [İslami Hayat]

c.tokpinar@meydangazetesi.com.tr
14 Ağustos 2015, 01:00


Yıllar önceydi... İlâhiyat Fakültesindeyiz, genciz, heyecanlıyız. Her gün ülkeyi yeniden kuruyor, “Ülke nasıl kurtulur”, “İslâm nasıl yayılır”ın bin bir çeşit formüllerini konuşuyoruz.

Bahar mevsimi. Yer, okulun bahçesi. Her taraf yemyeşil.

Yine bir gün bir arkadaşla toplumun ıslah edilip güzel ahlakın nasıl hâkim olabileceğini tartışırken ben, önce imanın güçlendirilmesi, fertlerin eğitilip kaliteli hâle getirilmesi gerektiği ve ancak aşamalı bir yenilenmeyle bu hedefe varılabileceğini savundum.

Muhatabım ise çok heyecanlı ve sabırsız bir şekilde ”Allah’ım, sabır ver ama hemen şimdi ver” diyen adam misali, siyasi yolla her şey bir anda olsun bitsin istiyordu. Sözünün bir yerinde ise alaycı bir ifadeyle, “Siz zaten böylesiniz. ‘Aaa.. Ağaca bak! Aman Allah’ım, şu kuş ne biçim yaratılmış’ diye insanları oyalıyorsunuz” demesin mi?

Kur’an niçin sivrisinekten bahseder?

Birden aklıma Asr-ı Saadet’te yaşanan bir olay geldi. Kur’ân âyetleri indikçe itiraz eden müşrikler, Allah’ın sinekten, arıdan, karıncadan, örümcekten bahsetmesi üzerine, “Allah böyle küçük şeylerden bahsetmeye tenezzül eder mi?” diyorlardı.

Cenab-ı Hak ise bu itiraza şöyle cevap veriyordu:

“Şüphesiz ki Allah sivrisinekle veya ondan daha küçüğüyle misal vermekten çekinmez. İman edenler onun Rablerinden gelen hak olduğunu bilirler. İnkâr edenler ise ‘Allah bu misalle
ne demek istedi?’ derler.” (Bakara Sûresi: 26)

Ona dedim: “Senin imanını tenzih ederim ama imanî tefekkürü küçümsemen bana bu âyeti hatırlattı.”
Bir müddet daha konuştuk, sonra ayrıldık.

İmanî tefekküre küçümseyici tavırlarla yaklaşan veya önemsemeyen dindarlarla başka zamanlarda da karşılaştım.

Oysa kâinat kitabını tefsir eden Kur’ân tevhid ve tefekküre o kadar ehemmiyet veriyor ki, neredeyse beş yüz yerde imânî tefekkürü işliyor, hatırlatıyor, teşvik ediyor.

Bunun için derin araştırmalar yapmaya da gerek yok.

Kur’ân’ın meâlini okuyan herkes bunu görebilir. Rûm, Hadîd, Gâşiye sûreleri yoğun bir şekilde tevhid ve tefekkürden bahseder.

Her an Allah’ın huzurunda olma şuuru

Osmanlı’nın son zamanlarında bir paşa, fizik ve kimyaya merak salmış ve mütevazı bir laboratuvar kurmuş. Bir gün hizmetçisi cam çubuklar, kavanozlar, fanuslar ve garip maddelerle dolu bu yeri temizlerken şaşırmış.

“Paşam” demiş, “Nedir bunlar?”

“Sen bilir misin” demiş paşa, “Ateş nasıl yanar, su nasıl akar?”

Hizmetçi cevap vermiş:

“Bunu bilmeyecek ne var paşam. Su akar, ateş yakar.”

Donup kalan paşa, böyle bir mantığa bir şey anlatamayacağını düşünmüş ve üstelememiş.

İşte etrafımızı çepeçevre kuşatan hikmet delillerine böylesine bir bilgiçlik edasıyla yaklaşmak, aslında hiçbir şey bilmediğimizi gösterir.

Asıl hüner, ülfet ve âdiyat perdesini yırtıp, her gün gördüğümüz varlıkların ve olayların kudret-i İlâhiyenin birer mucizesi olduğunu bilmektir.

İşte Kur’ân bunu yapmaktadır.

Yüce kitabımızın mükemmel bir tefsiri olan Risâle-i Nur’un yaptığı da, büyük bir ‘tefekkür programı’ sunmaktır.

Bu eserlerde, insanı her an ve her zaman iman şuuruyla dolduracak tefekkürün nasıl yapılacağı, bir varlığın hangi yönleriyle Allah’ı, sıfatlarını ve isimlerini gösterdiği anlatılarak, insana hazır bir program takdim edilir.

Bu programı okuyup uygulayan bir kimse ‘huzur-u dâimî’ ye mazhar olur. Bu öyle bir nîmettir ki, kişi her an Allah’ın huzurunda olduğunu bilerek, hissederek hareket eder. Böylece imanın aksiyona, yani fiile, amel ve ibadete yön vermesi sağlanır.

Her Müslümanın, slogandan öte, “Acaba huzur-u dâimî şuurunu kazanabildim mi? Her yerde, her zaman Rabbimle birlikte olduğumu hissedebiliyor muyum?” diye durup düşünmesi gerekir.
Gerisi ise ancak boş laftan ibarettir.

Sure isimleri bile mesaj yüklü

İsterseniz Kur’ân’daki sûre isimlerine bir göz atalım

Bakara, Ra’d, Nahl, Neml, Ankebut, Necm, Kamer, Hadîd, Buruc, Şems, Leyl, Tîn... İlk bakışta gözümüze çarpan bu isimler, “inek, gök gürültüsü, arı, karınca, örümcek, yıldız, ay, demir, burçlar, güneş, gece, incir” mânâlarını taşıyor.

Her birinde derin hikmetler, geniş tefekkürî dersler anlatılıyor.

Âlemlerin Rabbi, yarattığı mahlûkata o kadar ehemmiyet veriyor ki! Meselâ incir meyvesinin üzerine dahi yemin ediyor, “And olsun incire” diyor.

Elbette incirin maddî değerine, mânâ-yı ismî olan “kendisine bakan yönüne” değil, onda tecellî eden isim ve sıfatların üzerine yemin ediyor.

İncir o kadar büyük hikmetleri ve tefekkür derslerini taşıyor ki, onun Yaratıcısını anlatan mânâ-yı harfî yönü, üzerine yemin edilecek kadar büyük bir kutsiyet ve mübareklik kazanıyor.

Zaman zaman küçük ve önemsiz sorunlar için, “incir çekirdeğini bile doldurmayan şeyler” deriz. Tabiî ki bu bakış, hacmi itibariyledir.

Oysa o çekirdek, Allah’a ettiği bin bir şehâdetle o kadar büyüktür ki, onu doldurmak mümkün olmaz.

Gâşiye Sûresi de bu bakımdan çok mühimdir. Burada bizi tefekküre davet eden Rabbimiz, mealen şöyle buyurur: “Deveye bakmazlar mı, nasıl yaratılmış? Göğe bakmazlar mı, nasıl yükseltilmiş? Dağlara bakmazlar mı, nasıl dikilmiş? Yeryüzüne bakmazlar mı, nasıl yayılmış?” (Gâşiye Suresi: 17-20)

Bunun gibi yüzlerce âyete karşı ilgisiz kalmak ve tefekkürü gereksiz görmek, olsa olsa büyük bir cehaletin neticesidir.

http://www.meydangazetesi.com.tr/kurn-tefekkure-davet-eder-makale,1127.html

12 Ağustos 2015 Çarşamba

Ahmed Şahin - İrade dışı gelen musibetleri doğru yorumluyor muyuz?

Ahmed Şahin - İrade dışı gelen musibetleri doğru yorumluyor muyuz?


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK

 

İrade dışı gelen musibetleri doğru yorumluyor muyuz?


Dini hayatını ümit ve şevk içinde yaşamak isteyen mümin, hayatta eksik olmayan musibet imtihanlarını derin bir teslimiyet ve tevekkülle karşılayarak, yorumlarını mümine mahsus şekilde yapar.

Benimsediği doğru bilgi ve yaptığı isabetli yorumlar sayesinde de maruz kaldığı musibetleri hakkında hayra çevirmesini bilir, ümitsizlik ve yeise maruz kalmadan İslami hayatını yaşama aşk ve azmini ömür boyu sürdürür.

İşte bu durumda bizler mümine mahsus şekilde hayata bakışta ne durumdayız acaba?

İrademiz dışında gelen musibetlere biz de mümine mahsus özellikte bakabiliyor, ona göre yorumlayabiliyor muyuz?

Mesela, hayatta maruz kaldığımız olaylar bizi ya üzüyor ya da sevindiriyor. Üzen olaylara karşı sabır, sevindiren olaylara karşı da şükür hissiyle mukabele ediyor muyuz? Rabb'imizin müminden beklediği de bu bakış şekli değil mi? Sıkıntılar karşısında sevabı artıran sabır, sevinçler karşısında da nimeti artıran şükür değil mi?

İşte bu özel ve güzel yorum sayesinde inanmış insan, hayatta yıkılmıyor, karşılaştığı irade dışı musibetleri böyle yorumlarıyla hep hayra çevirebiliyor, imtihanı kazanıyor.

Nitekim Efendimiz (sas), inanmış insanın bu örnek değerlendirmesini şöyle haber veriyor bizlere:

-Hayret edilir müminin olayları değerlendirmesine! Üzücü bir sıkıntı ile karşılaşsa, sabreder kazanır; sevindirici bir iyilikle karşılaşsa şükreder yine kazanır!

Yani mümin, bu özel ve güzel yorumu sayesinde hep kazanır, hiç kaybetmez. Ümitsizliğe düşmez!

Yeter ki, iradesi dışında gelen bu gibi sıkıntıların zahmetine kilitlenip de arkasındaki rahmeti düşünemez hale gelmesin. Zahmetlerin gidip rahmetin baki kalacağı gerçeğini unutmasın, sıkıntılara sabırla bakmasını bilsin, ders alıp ikaz olsun.

Kaldı ki, inanmış insanın musibetlere bakışı bundan ibaret de değildir. İnanmış insan maruz kaldığı musibetleri düşünürken daha da derinleşerek der ki:

-Dünyamıza gelen musibetler, öyle korkulacak kadar büyük musibetler sayılmaz. Sonunda mümin benimsediği sağlam sabrı sayesinde yine kazanır. Asıl korkulacak musibet, dinimize gelecek musibettir! Yani, dini yaşama aşk ve şevkini (Allah korusun) kaybetme musibeti! Çünkü dini yaşama aşk ve şevkimize gelecek musibetin insana kazandıracak hiçbir teselli tarafı yoktur. Tümüyle musibettir!

İşte bu fevkalade önemli noktaya dikkat çeken Basra'nın büyük velisi Sehl bin Abdullah, kendisine şikâyette bulunan bir adamın “Sabah namazı için camiye geldiğimde evime giren hırsız tüm altınlarımı, gümüşlerimi çalmış!” diye üzüntüsünü açıklaması üzerine büyük veli şu tarihi uyarıda bulunarak diyor ki:

-Evine hırsız girip altınlarını çalma yerine, kafana şeytan girip şüphe vererek imanını çalsa olacaktı halin? Korkacaksanız dininizi yaşama aşk ve şevkinize gelecek musibetten korkun, dünyanıza gelecek musibetten değil. Çünkü diyor büyük veli:

-Ahirete altınsız, gümüşsüz gidebilirsiniz ama, imansız, amelsiz gidemezsiniz. Rabb'imiz İslam'ı yaşama aşk ve şevkimizi ömür boyu korusun, bir aşk ve şevk eksikliği musibetine maruz kalmaktan muhafaza buyursun!

-Ne dersiniz, biz de hayatta eksik olmayan sıkıntı ve musibetlere böyle geniş açıdan da bakabiliyor muyuz? Dünyada karşılaştığımız zorlukları ya sabrederek ya da şükrederek hakkımızda hayra çevirebiliyor muyuz? Ayrıca asıl musibet dünyamıza değil dini yaşama aşk ve şevkimize gelebilecek musibettir, diye de endişe duyuyor muyuz? Çünkü dünyevi musibetin sonunda zahmet gider, rahmeti kalır. Ama dini yaşama aşk ve şevkimizi kaybetme musibetinin sonunda hiçbir rahmet yoktur. O, tümüyle musibettir!

İşte burada söylenecek tek söz:

-Fatebiru ya ülil ebsar! Bu önemli konuyu mümine mahsus şekilde düşünün ey basiret sahipleri!
 
 
 

11 Ağustos 2015 Salı

Ahmed Şahin - Yaz kıyafetiyle de tam tesettürlü olunabilir!

Ahmed Şahin - Yaz kıyafetiyle de tam tesettürlü olunabilir!


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK

 

Yaz kıyafetiyle de tam tesettürlü olunabilir!


Sıcakların arttığı yaz mevsiminde muhatap olduğumuz özel sorulara yine muhatap olmaktayız. Her yaz mevsiminde ısrarla sorulan bu gibi önemli sorularda özetle deniyor ki:

-Yazın sıcak günlerinde kalın kıyafetlerle tesettürlü dolaşmak insanı zorluyor. İnce yaz kumaşlarıyla da tesettürlü olunamaz mı? Mutlaka kalın kış kumaşı ve hantal model taşıma mecburiyeti söz konusu mu yazın bu sıcak günlerinde?

Her yaz mevsiminde sorulan bu mealdeki sorulara, tesettürün tarifini yaparak çok net şekilde cevap vermiştim geçmişte. İsterseniz tesettürün o net tarifine bir daha göz atalım. Bakalım yaz giyimleriyle de tesettür ne kadar kolaymış bir daha görelim. İşte size tesettürlü giyimin bir cümle içinde tarifi:

-Tesettürlü giyim: ‘El-yüz dışında' tüm bedeni örten bol bir giyimden ibarettir!

Bu kısa tariften de anlaşılıyor ki, sıcakta taşınması zor kalın kış kumaşı ve hantal modeller giyme mecburiyeti yoktur tesettürlü giyimin tarifinde.

Bu tarife göre, sıcak yaz aylarında kolayca taşınacak kumaşlarla da tesettürlü olunabileceği gibi, soğuk kış aylarında da ihtiyaç duyulan kalın kumaşlarla da tesettürlü olunabilmektedir.

Nitekim sıcak Arabistan'daki hanımın tesettürlü giyimi çarşaf gibi ince ve bol giyimlerden oluşurken, soğuk Sibirya'daki hanımın tesettürlü giyimi de içi liflerle dolu kalın tulumlardan oluşabilmektedir.

Sibirya'daki hanım ince çarşaf giyse anında donar, Arabistan'daki hanım da kalın tulum giyse anında yanar!

Demek ki iklimlerin sıcak-soğuk ihtiyacına göre tesettürlü giyim modelleri, kumaş çeşitleri rahatça tercih edilebilir, belli bir kumaş ve model çeşidi mecburiyeti söz konusu olmaz. Yeter ki, seçilen bu giyim modellerinin ihmal edilemez ilk şartı, beden hatlarını teşhir etmeyen bollukta ve bedene yapışmayan genişlikte olsun.

Tesettürlü giyimin bolluğu konusundaki şarta çarpıcı şekilde dikkat çeken Efendimiz (sas) Hazretleri, dikiş yerlerini patlatacak derecede dar giyinerek bedenlerini teşhirde bulunanların aslında giyinmemişlerden sayıldıkları uyarısında bulunduğu hadisinde;

-'Kasiyatün, ariyatün!' tabirini kullanmıştır. Yani giyinmişler ama yine de giyinmemişler gibi sayılmaktalar!

Demek ki, giyindikleri kumaş, ya altını gösterecek derecede ince ve şeffaftır ya da beden hatlarını teşhir edecek şekilde, dikişleri patlatacak derecede dar ki, giyindikleri halde giyinmemişler gibi görünmekteler.

Hadisteki bu ‘giyindikleri halde giyinmemişler gibi' uyarısı, bedenlerine yapıştırır şekilde dar giyimleri tercih edenlerin kulaklarında hep yankılanmalıdır.

Burada hemen ifade etmeliyim ki, arz ettiğimiz ölçülere uygun şekilde hazırlanan tesettürlü giyimin modelleri çok, çeşidi de fazladır. İklim şartlarına, kültür zenginliğine, sosyal çevresine, iç dünyasındaki isteklerine göre tesettürlü giyim modelleri oluşturmak ve beğendiğini de tercih etmek mümkündür. Hatta etek, tunik, ferace altında giyilen sirval denen şalvar gibi geniş pantolon'un dahi tesettür temin ettiğini uygulamada görmek kabildir. Nitekim arabaya binip inerken, merdivenden çıkıp inerken etek altından giyilen geniş pantolonun daha da koruyucu olduğunu söylemek yanlış olmasa gerektir. Yeter ki pantolonun üzerinde kabalarını kapatan bir örtü olsun, kabaları teşhir söz konusu olmasın.

Ayrıca dikkatli hanımların, tesettürlü giyimlerini çirkin göstermekten kaçınmak gibi bir sorumlulukları da vardır. Çünkü tesettürlü giyim bir örnek giyim ise, bu örneğin herkesin sevebileceği ‘ben de böyle giyinebilirim, ne güzel giyinmiş bu hanımefendi' diyebileceği sevimlilikte ve kullanışlılıkta olmasına da dikkat etmesi gerekir. Tesettürlü bir giyimin uçlarının zemindeki tozları, çamurları süpürdüğünü görenlerin ‘ne güzel giyinmiş bu hanım' diye sempati ile bakacaklarını düşünmek makul olmasa gerektir!

Bununla beraber bizde ‘ya hep, ya hiç'çilik yoktur! Tesettürü baştan tam olarak gerçekleştiremeyenler, ne kadarını yapabiliyorlarsa onunla başlayabilirler. Yeter ki tesettürün arz ettiğimiz kesin sınırlarını bilsinler, ne kadarını gerçekleştirebildiğinin farkında olsunlar, ileride kalan eksiğini de tamamlama niyet ve azminde bulunsunlar, böylece inançlarını korusunlar.
 
 
 

9 Ağustos 2015 Pazar

Görünmeyen Yüzde Doksan Altı

Görünmeyen Yüzde Doksan Altı

 
Hüseyin Gültekin - [İslami Hayat]

h.gultekin@meydangazetesi.com.tr
07 Ağustos 2015, 01:40

 
 
“Gözler O’nu göremez fakat O, gözleri görür. O’nun ilmi her şeyin bütün inceliklerine nüfuz eder. O, her şeyden haberdardır.” (En’âm, 6/103)
 
Havanın bulutsuz ve açık olduğu bir gecede kafamızı yukarıya çevirdiğimizde göreceğimiz manzara gerçekten de büyüleyici olacaktır. Zira çıplak gözle bile binlerce yıldızın gökyüzünü süslediğini, onların sanki birer kandil gibi göğe asıldıklarını müşahede ederiz. Rabbimizin Kur’an’da belirttiği, dünya semasının lambalarla (ışıklarla) donatılıp süslenmesini her gece hem de bütün ihtişamıyla yaşarız.
 
Biz, gözümüzle en fazla 5-10 bin yıldızı görürken, bilim adamları milyarlarca yıldızı birden görür.İlmi verilere göre; bizim güneşimizin de içinde bulunduğu Samanyolu galaksisinde yaklaşık 100 milyar yıldız mevcut. Bu yıldızların birçoğu, yine bir yıldız olan güneşten binlerce kez daha büyüktür. Her bir yıldızın etrafında bulunması muhtemel gezegenleri ve bu gezegenlere bağlı uyduları da hesaba kattığımızda muhtemelen bir trilyondan fazla gök cismi, sadece Samanyolu galaksisinde bulunmaktadır.

ALGILAMAK ZOR


“Acaba evrende Samanyolu benzeri kaç galaksi vardır” sorusu bize kâinatın devasa büyüklüğünü anlatmaktadır. Bilim adamları kâinatta tahmini olarak 100 milyar galaksinin bulunduğunu söylemektedirler. Beynimizin algılamakta zorlandığı bir büyüklüktür bu. Rabbimizin yüce kudretini anlamamıza da bir kapı açar aslında. Zira Rabbimiz, bizim bilebildiğimiz kadarıyla, birçoğu dünyadan binlerce kere daha büyük trilyonlarca gök cismini yaratmış ve bütün bunları bir intizam içerisinde idare etmektedir.

Bugün bilim o kadar ilerlemiştir ki; kâinatın kaç yaşında olduğundan tutun da binlerce ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızın yapısına kadar birçok şey -tahmini-  tespit edilebilmektedir. Tespit edilen bu bilgilerden bir tanesi ise son derece dikkat çekicidir. Bilim adamları günümüzde, kâinatta bulunması gereken toplam madde miktarını hesap etmişler, biraz önce yukarıda bahsini ettiğimiz sayısız cismin miktarını da hesaplamışlar ve şöyle bir sonuca varmışlardır: Bugün kâinatta, gerek aletlerle, gerekse çıplak gözle gözlemleyebildiğimiz sayısız varlık, kâinatta bulunması gereken toplam varlıkların sadece yüzde dördünü oluşturmaktadır.

Geri kalan yüzde doksan altının ise var olduğunu biliyoruz ancak hiçbir şekilde göremiyoruz. Acaba bu yüzde doksan altının içine neler neler giriyor? ‘Ben, görmediğime inanmam’ diyerek, gerek meleklerin gerek cinlerin gerekse Rabbimizin varlığını inkâr eden insanlar acaba kâinatın sadece yüzde dördünü görebildiklerini biliyorlar mı? Kalp gözü açılıp gözleri keskinleşen velilerin müşahede ettiği tablolar acaba bu, herkese görünmeyen kısma dahil olamaz mı?

Hataları ne siler
 
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)  buyurdular ki:
 
"Allah'ın hataları silmeye ve dereceleri yükseltmeye vesile kıldığı şeyleri size söyleyeyim mi?'' "Evet, ey Allah'ın Resûlü, söyleyin!'' dediler. Bunun üzerine buyurdu ki: "Zahmetine rağmen abdesti, hakkını vererek almak. Mescidlere çok adım atmak. Bir namazdan sonra diğer namazı beklemek. İşte bu ribâttır, işte bu ribâttır. İşte bu ribâttır.”
 
"Güzelce abdest alıp, sonra iki rekât namaz kılan ve namaza bütün ruhu ve benliği ile yönelen hiç kimse yoktur ki kendisine cennet vacip olmasın!"


 "Sizden kim abdestini alır ve bunu en güzel şekilde yapar, sonra da ‘Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhü ve resûlühü’ derse, kendisine cennetin sekiz kapısı da açılır; hangisinden isterse oradan cennete girer."

Huzur ve Afiyet Nerede?

 Hirat’ta yetişen âlim ve büyük velilerden olan Molla Câmî, bir gün bir kimseye; “Ne iş yapıyorsun?” diye sordu. O da; “Hamdolsun huzurluyum. Sıhhat ve afiyette bulunduğum halde dünyayı terk ederek bir köşeye çekildim. Cenâb-ı Hakk’ın zikri ile meşgul oluyorum” dedi. Molla Câmî buna cevap olarak; “Huzur ve afiyet bu değildir. Huzur ve afiyet, insanın nefsinin emmârelikten kurtulup, itminana kavuşmasıdır. Nefsini itminana kavuştur da ister sakin bir köşede otur istersen insanların arasında” buyurdu.



 
 
 

8 Ağustos 2015 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - İslamiyet, faydalı olmayı emretmiştir…

Hekimoğlu İsmail - İslamiyet, faydalı olmayı emretmiştir…


Hekimoğlu İsmail
AİLE-SAĞLIK

İslamiyet, faydalı olmayı emretmiştir…


Mâlâyâni, boş yani faydasız söz ve iş manasına gelir. Tefekkür edersek görürüz ki, Allah'ın yarattığı her şey faydalıdır, iyidir. Lüzumsuz, gereksiz bir şey yok.

Başkalarına zarar vermemek insani bir vasıftır. Fakat fayda vermemek faydalı olmayı düşünmemek, iyilik etmek duygusuna sahip olmamanın neticesidir. Nasıl ki Allah çeşit çeşit meyveler, sebzeler yaratmışsa Allah'ın kulları da çeşit çeşittir. Kimisi kütüphanede çalışır, kimisi laboratuvarda, kimisi tarlada... Herkes birbirinin faydasını düşünürse dünya cennet olur; İslam iktisadının temeli de budur.

Bugün Müslümanların İslam esaslarından ayrılmalarının sebebi sadece kendi faydalarının peşinden gidip diğerkâmlıktan uzaklaşmalarıdır. Halbuki diğerkâmlık, enaniyetin hususi şekli olan bencilliğin zıddıdır.

İnsan benliği bencildir. Bu vasıf insan ve hayvanlarda müşterektir. İnsan kendi dışından aldığı meziyetlerle içinde bir mücadele başlatır. İlim tahsil eden şahıs, yeni şeyler öğrenir. İyiliğin insanları sevindirdiğini, insanların ancak yardımlaşarak yaşayabileceklerini öğrendikçe diğerkâm olmaya başlar.

Akıl hayra da, şerre de çalışır. Bunun neticesinde ilim de ya faydalı olur ya da faydasız kalır. İnsan faydalı olanın peşinden gidecek. Faydalı ilim; Kur'an'dır, hadistir, ilmihaldir. Faydalı insan faydalı işler yapar. Düşenin elinden tutar, şaşırana yol gösterir, merhamet eder. Mesela öğretmen öyle cümleler kullanır ki, öğrencileri kurtulur. Tüccar, zekâtını isabetli yerlere vererek pek çok kimsenin fakirlikten kurtulmasına vesile olur.

Peygamberimiz'in (sas) en mühim tavsiyelerinden biri, faydalı olmak ve zararı gidermektir.

Mesela bir şahıs, kimseye eziyet vermemesi için yolun ortasındaki bir taşı kaldırıp kenara bıraksa hem kendine hem de yoldan geçenlere faydalı olur. Hâlbuki aynı yolda hayvanlar da yürür; onlar böyle bir şey düşünmez. Allah, sevabımızı artıracak çok sebepler yaratmıştır. Herkes, birbirinin önündeki manileri kaldırmaya gayret etse hayat güzelleşir, faydalı her iş Allah'ın rızasını kazanmaya vesiledir.

Onun için, hizmet edeceğiz; faydalı olmanın yolunu arayacağız. Okul mu yapabiliriz, okul yapılırken bir tuğla mı koyabiliriz veyahut aç olana, hasta olana, yoksula, yetime mi bakabiliriz, işte böyle başkalarına faydası dokunan kul olmanın yollarını aramak lazım.

Hadis-i şerifte buyurulmuş ki, ‘İnsanın en hayırlısı insanlara faydalı olandır.' Dikkat edilirse ‘Zarar vermeyen' demiyor da ‘Faydalı olandır' deniliyor.

İnsan ömrü kısadır, en önemli meselelerle ilgilenmeli, vaktini kıymetsiz şeylerle boşa geçirmemeli, dünyasına, dinine ve ahiretine faydalı olacak ilmi öğrenmelidir. Haramların sel gibi aktığı bu müthiş zamanda mecburen iyilerin, âlimlerin yanına gitmek, onlardan faydalanmak aklın gereğidir.

Kalemi elime aldığımda şöyle düşünürüm: Acaba yazdıklarımla okuyuculara nasıl faydalı olabilirim? Her şey zıddıyla bilinir. Ehli dalalet batıl davalarına hizmet etmek için çok büyük gayretler sarf ediyorlar. Servetlerini, makamlarını o yöne yönlendiriyorlar. Müslüman da aynı şeyi yapabilmelidir. İslamiyet, faydalı olmayı emretmiştir; faydalı olan her amel, ibadet hükmündedir.

Nasıl ki insanlar sermaye koyup şirketler kuruyorlar; isabetli kullanırlarsa verim alıyorlar. Aynen öyle de ömrümüz ahiretimizin sermayesidir. İsabetli ve faydalı işlerde kullanılırsa insanı her iki dünyada kâra geçirir. Demek ki dünyayı ve ahireti düşünmek, tedbir almak zorundayız.

Kahvaltıda tabağımdaki zeytin çekirdeğine baktım, sonra toprağa, ağaca, dala, yaprağa baktım... Hayalen çekirdeklerin, meyvelerin âleminde dolaştım... Hemen çekirdek söz aldı:

“Beni yesen gıda olurum, yaksan ısı, ışık, kül... Toprağa gömsen yeşeririm, kırıp atsan gübre olurum. Ne yaparsan yap, beni lüzumsuz duruma getiremezsin!”

Keşke insan da, her işinde, her halinde ve her yerde faydalı olsaydı...
 
 
 

7 Ağustos 2015 Cuma

Şükür Namazı

Şükür Namazı

 
Cemil Tokpınar - [İslami Hayat]

c.tokpinar@meydangazetesi.com.tr
07 Ağustos 2015, 01:34
 
'Şükretmek nimetleri arttırır'
 
Hendek Savaşı’nda İslâm ordusu, düşmanlar tarafından tamamen kuşatılmıştı. Bir tarafta düşman saldırısı, diğer tarafta açlık ve yorgunluk Müslümanları iyice bunaltmıştı. Kureyş müşrikleri ve Yahudi kabileleri birlik olmuşlar, İslâm ordusuna göz açtırmıyorlardı. Savaş bütü şiddetiyle devam ederken Peygamberimiz (s.a.v.) müminlere şöyle buyurdu:
 
 İçinizde, Ebu Süfyan tarafına geçip onların durumundan bize haber getirecek birisi yok mu?
 
Fakat açıkça isim zikredilmediğinden Allah Resûlünün teklifine kimse cevap vermedi. Belki de hiç kimsenin yerinden kalkacak gücü yoktu. Bunun üzerine Efendimiz Huzeyfe’ye (r.a.) ismiyle seslendi:
 Kalk, git. Ebu Süfyan ve ordusu hakkında bize haber getir, dedi.
Hemen peşinden şu uyarıyı yaptı:
 
 Sakın gidip gelirken herhangi bir hadiseye sebebiyet verme ve onlara görünme. (İbn-i Kesir, el-Bidâye 4/130,131; İbni Hişam, Sîre 3/242, 243)
 
Bu kutlu emir üzerine Huzeyfe (r.a.) yerinden fırlayıp kalktı. Sanki o yorgun argın insan gitmiş, yerine zindeleşmiş, canlanmış birisi gelmişti. Yola koyulduğunda hava güllük gülistanlıktı, adeta güneş başını yakıyordu. Halbuki karşı tarafa geçtiğinde bir de ne görsün? Ortalık karma karışıktı. Fırtına her şeyi önüne almış sürüklüyor, kazanlar devriliyor, çadırlar uçuşuyor, insanlar oraya buraya koşuşuyor, çığlık atıyordu.
 
Bu arada Ebu Süfyan’ın, ordusuna şöyle bağırdığını duydu:
 
 Sağlam bir yerde değilsiniz. Göçe hazırlanın. Ben göç ediyorum.
 
Kureyş, büyük bir bozgun içinde geri dönüp kaçmaya hazırlanıyordu. Hz. Huzeyfe (r.a.), bu durumu Allah Resûlüne müjdelemek için hemen geriye döndü. Yolda, atlarını belli bir istikamete doğru mahmuzlamış giden sarıklı süvariler gördü. Hiçbirini de tanımıyordu. Ona:
 
 Sahibine selâm söyle, müşriklerin haklarından geldik, diyerek yanından geçip gittiler.
 
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), merakla Hz. Huzeyfe’yi bekliyordu. Kahraman sahabe durumu olduğu gibi aktardı. Onu bir battaniyeye sarıp ısıttılar. Zira soğuk iliklerine kadar işlemişti. Halbuki Müslümanların bulunduğu tarafta hava yine güllük gülistanlıktı. İki Cihan Serveri müjdeli habere çok sevindi. Hemen iki rekât şükür namazı kıldı.
 
Melekler kâfirlerin altını üstüne getirmiş ve onları perişan etmişlerdi. Zaten Hz. Huzeyfe’yle selam gönderen süvariler de onlardı. (İbn-i Kesir, el-Bidâye 4/130-132)
 
İnsan Nimet Denizinde Yüzüyor
 
Rabbimiz bizleri adeta bir nimet denizi içinde yaratmıştır. Zaten kendi varlığımız, mükemmel organlarımız, duygularımız bile muazzam bir nimettir.
 
Rabbimiz şükürle ilgili şöyle buyurur:
 
“O, sözünüz ve fiilinizle dilediğiniz her şeyden size verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayıp bitiremezsiniz. İnsan ise, şüphesiz ki, çok zalim ve çok nankördür.” (İbrahim Sûresi, 14:34)
 
“Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız saymakla bitiremezsiniz. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Nahl Sûresi, 16:18)
 
“Beni zikredin ki, Ben de sizi rahmetimle anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.” (Bakara Sûresi, 2:152)
“Şunu da hatırlayın ki, Rabbiniz size ‘Şükrederseniz daha çok veririm, nankörlük ederseniz bilin ki azabım çok şiddetlidir’ diye bildirmişti.” (İbrahim Sûresi, 14:7)
 
Kur’an’ın birçok ayetinde ihsan ettiği nimetleri sayan Rabbimiz, sonunda da şükre teşvik eder:
 
“İnsanların çoğu şükretmezler.” (Bakara Sûresi, 2:243)
“Şükredenleri mükâfatlandıracağız.” (Âl-i İmran sûresi, 3:145)
“Hâlâ şükretmezler mi?” (Yasin Sûresi, 36:35)
“O hâlde şükretseydiniz ya!” (Vâkıa Sûresi, 56:70)
“Ne kadar az şükrediyorsunuz.” (Mülk Sûresi, 67:23)
 
Bu ayetlerden anlıyoruz ki, evrendeki varlıkların dilleriyle kendisini bize tanıttıran ve ihsan ettiği nimetleriyle bütün isimlerinin güzelliklerini bize hissettiren Rabbimiz, ısrarla şükretmemizi emrediyor.
 
İki örnek
 
 Hayatının her anını namazla süsleyen güzeller güzeli efendimiz (s.a.v.), hendek savaşı’nda şükür namazı kılarak bizlere örnek olmuştu. nitekim peygamberimiz allah’ın daveti üzerine miraca yükselmek için Kudüs’e geldiğinde Mescid-i Aksâ’ya uğradı. Kendisine, hiçbir beşere nasip olmayan muhteşem bir nimet ihsan edilmişti. Bunun için orada iki rekât şükür namazı kıldıktan sonra göklere yükseldi. 
 
 Şükür namazının bir örneği de Bedir’de yaşanmıştı. Savaş bütün dehşetiyle devam ediyordu. Yıllarca Peygamberimize ve Müslümanlara her türlü eziyeti ve işkenceyi yapan, İslâm’ı yok etmek için her türlü yolu deneyen Ebu Cehil’in öldürüldüğü haberini alır almaz, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hemen iki rekât şükür namazı kılmıştı.

Niçin Şükür Namazı kılmalıyız?
 
Nafile namazların hepsinin çok derin gerekçeleri ve zengin anlamları vardır. Bir kısmının ortak özelliği, Rabbimizden belirli bir istekte bulunmaktır. Hacet, istiska (yağmur), istihare namazları böyledir. Şükür namazı ise bunların tam zıddı bir durum olunca kılınır. Söz gelişi, hacet namazında kul bir nimete kavuşmak veya bir sıkıntıdan kurtulmak için namaz kılar. Şükür namazında ise muhteşem bir nimete kavuşulmuş veya dehşetli bir belâdan kurtulmuş olan mümin, sevincini Allah’la paylaşır, teşekkürünü, hamdini Rabbine arz eder.
 
Hacet namazı, korku, sığınma ve ihtiyacın zirvesindeyken Allah’tan yardım istemek ise, şükür namazı sevinç ve mutluluktan uçarken Rabbini unutmamaktır. Kur’an’da, kendini zikretmeyi, hatırlamayı, unutmamayı ısrarla emreden Rabbimiz, hem bollukta, hem darlıkta kendisine yönelmemizi ister.
 
İşte şükür namazı, “Rabbim, bu kavuştuğum nimet sendendir. Sana şükürler olsun. Seni asla unutmadım” demektir. Çoğu kere sıhhat, afiyet, zenginlik, rahat ve huzur; gaflet verip Allah’a şükür ve hamdi unutturabilir. Şükür namazı ise insanın bu durumlarda bile Allah’ı hatırdan çıkarmamasına ve zafer sarhoşluğundan gaflete düşmemesine vesile olur.

Nasıl Kılınır?
 
Şükür namazı normal iki rekâtlık bir namaz gibidir. Mesela, sabah namazının sünneti gibi kılabiliriz. Herhangi farklı bir ayet veya sûre okuma şartı yoktur. Ancak eğer biliyorsak, Allah’ı öven, yücelten, hamd ve şükür anlamları taşıyan ayetleri okuyabiliriz. Bu namaz mekruh vakitler dışında her zaman kılınabilir.
 
Eğer zaman ve mekân uygunsa, nimeti ilk hissettiğimiz anda, sevinç ve mutluluğumuz zirvede iken kılmak daha faziletlidir. Çünkü o anda bütün duygularımızla Rabbimize yönelip ona olan minnettarlığımızı tam hissetmiş durumda oluruz. Hem o ilk sevinç anını ezelî ve ebedî dostumuz olan Cenab-ı Hak’la paylaşmaktan daha güzel ne olabilir?

 
 
 
 

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Ahmed Şahin - Evlenecek gençle bir telefon sohbeti

Ahmed Şahin - Evlenecek gençle bir telefon sohbeti


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK

 

Evlenecek gençle bir telefon sohbeti


Meçhul gencin telefondaki ısrarlı sorusu şöyleydi:

-Okuldan arkadaşımla aramızda gizli dinî nikâh yaptırmak istiyoruz. Ailemizin haberi olmadan yaptıracağımız bu dinî nikâha nasıl bakıyorsunuz? Tavsiye eder misiniz?

Bu gibi gençlik sorularının arka planında yaşanan faciaları çok dinlediğimden dolayı cevabım belki de beklenmedik şekilde sert oldu:

-Ben, dedim, intiharın her türlüsüne karşıyım. Hayatının baharında bir genç kızın ailesinden habersiz gizli nikâhla hayatını baştan riske sokması, büyük ihtimalle intihar gibidir. Erkek için aynı derecede olmasa da kız için sonuç başka türlü olmayabilir!

-Bir kolay yanı yok mu bunun, diye ısrar edince, var dedim; hem de çok kolay. Heyecanlandı;

-Lütfen o kolay tarafı söyleyin! dedi.

-Tarafların haklarını kanunî teminat altına alacak resmî nikâh yaptırmak. Böylece evlilikten doğan haklarını emniyete almak, aileleri de sıkıntıdan kurtarmak..

-Ama şu anda buna imkan yoktur. Ne ailemiz buna razı olur, ne de bizim okul ve yaş durumumuz buna müsaittir!

- Demek hem yaş, hem okul, hem de aile durumu müsait olmadığı halde, siz yine de gizli nikâha cesaret edebiliyorsunuz. Bu kadar olumsuzluğu göze almanın, istikbalinizi riske atmanın sebebi ne ola ki?

-Baştan mahremiyet ölçülerine dikkat etmedik. Yüz yüze, göz göze gezdik, birbirimize âşık olduk. Şimdi de uzaklaşamıyoruz.

-Evet mahremiyet duvarlarını yıkıp yabancıyla yüz yüze, göz göze gezmekten kaçınmamak, işte böyle sonucu düşünemez hale getirir tarafları!. Ömür boyu pişmanlık duyacakları yanlışı bile yaptırır. Çünkü yıkmışsınız bir defa aradaki koruyucu mahremiyet duvarlarını. Artık kendinizi mazur gösterecek kılıf hazır: Âşık olmak, ayrılamaz hale gelmek!. Kendini bu duruma düşüren genç, sinirsel öfkeye kapılarak tetiği çekip de gözünü kırpmadan adam öldüren gibi tetiği çeker, hedefini vurur, sonra da ömür boyu pişmanlık duyup feryat eder ama bu feryadın hiçbir faydası olmaz. Çünkü duygu kurşunu hedefini vurmuştur. Artık ortada sadece bir cenaze vardır. Kim üstlenecek bu cenazenin sorumluluğunu? Ayıkla pirincin taşını ayıklayabilirsen tabii?

-Kurtuluş çaresi yok mu bunun?

-Var, dedim. Duyguları alevlendirecek şekilde iki ikiye buluşmaktan kesinlikle uzak durmak. Tek cümleyle: Şaibeli davranışlardan kaçınıp kendini ‘mahremiyet sınırları içinde' korumaya almak! Önce okulu başarı ile bitirmek, sonra mutlu olmanın ekonomik şartlarını hazırlayarak yuvayı resmî nikâhla kurmak..”

.......

Geçmişte bu soruları sorduran ortamın halen etkisini sürdürmekte olduğunu, gelen yeni sorularından da anladığım gençlere ilave olarak diyorum ki:

-Aziz gençler! Duygularınızın sizi sürüklemeye hazır olduğu bu devrelerde mahremiyet sınırlarını aşıp taşmayın, sinirsel öfkeden de tehlikeli olan duygusal öfkeye kapılıp da gayrimeşruluğa zemin hazırlamayın. Yanlış yoruma sebep olacak şaibeli davranışlardan mutlaka uzak durun. Dikkatsiz davranışların sonu, başı gibi tatlı olmaz. Zehirli bal yediğinizi sonra fark edersiniz. Ama bu fark etmenin faydası olmaz. Artık tat gitmiş, zehrin acısı vicdanınızda ömür boyu sizi takip eder olmuştur! Öyle ise hayatın baharında bir batağa düşmemek için iki ikiye kalınacak tenha ortamlardan yılandan, akrepten kaçar gibi kaçın. Tahsilinizi tamamlayıp, ailenizin izin ve desteğini almayı da dinî ve ahlakî mecburiyetiniz bilin. 80 yaşındaki ihtiyarın bu yorumlarını da hoşgörüyle karşılayın. Vesselam!
 
 
 
 

4 Ağustos 2015 Salı

Ahmed Şahin - Tasavvuf büyüğü Bişr-i Hâfî'den uyarılar

Ahmed Şahin - Tasavvuf büyüğü Bişr-i Hâfî'den uyarılar


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK


Tasavvuf büyüğü Bişr-i Hâfî'den uyarılar


Tasavvuf mesleğinde ileri derecelere ulaşan Bişr-i Hafi, (H. 227) yılında Bağdat'ta rahmet-i Rahman'a kavuştuğunda bizlere menkıbelerle dolu örnek bir hayat, özel ve güzel söz ve nasihatler bırakmıştır. Kitaplık çaptaki bu çok değerli sözlerinin bazılarını birlikte okuyacağız bugün.

1- Dünyada meşhur olma arzusuna kapılan kimse, asıl ahirette meşhur olma gerektiğini hissedemez!. Bu sebeple dünyada meşhur olan nice kimseler var ki, ahirette meçhul kalırlar! Sakın sen de dünyada şöhret peşine düşüp de ahirette meçhul kalanlardan olmayasın!

2- Şöhreti çok seven kimse, Allah'ı çok sevdiğini söyleyemez. Övülmekten hoşlanan insan, mühim olanın Allah yanındaki değer olduğunu düşünmeli, kulların övmesinden etkilenmemelidir.

3- Dünya ve âhirette kederlerden kurtulmak isteyenler, kötü ahlâk sâhipleriyle yakınlık kurup da onlarla haşır neşir halde bulunmamalılar. Çünkü kötü ahlak sahipleriyle birlikte yaşamak, kötü koku üretenle birlikte dolaşmak gibidir. Kendinde kötü koku olmasa da yanındakinden kendisine kötü koku siner, kötü kokulu adam haline gelir.

4- İmam-ı Evzâî der ki: Bir zaman gelecek ki, gönülden dost olabileceğin kardeş, helâl sayabileceğin lokma ve sünnete uygun yaşayan örnekler görülemez olacaktır. Asıl Müslümanlık da işte o zor zamanın Müslümanlığı olacaktır.

5- Allahu Teâlâ'ya yakınlaşan kimse insanlara yaranma ihtiyacı duymaz. İnsanlar tarafından övülmeyi ise hiç önemsemez. Allah bes, baki heves deyip geçer.

6- İnsanların sırlarını ortaya çıkaracak sorular sorma. Bir gün senin de sırlarını ortaya döken kimseler çıkar. Böylece yaptığının aynısıyla muamele görme adaleti tecelli eder senin hakkında da.

7- Peygamberimiz ve sahabesine olan sevgini, güvendiğin amelin olarak düşünebilirsin. Çünkü peygamber ve sahabe sevgisi saf sevgidendir. Onlarda bulanıklık olmaz.

8- Âdemoğlunu dünyada takip eden musîbetlerin başında, sevdiklerinden ayrılması gelir.

9- Bir kimse bize, hadîs anlat dediği zaman, anla ki, bize kolaylık göster, demek istiyor. Hadisler hep kolaylıklar talim ve telkin eder.

10- Makamların en yükseği, ölünceye kadar mütevazı hayatta kalma makamıdır. Bu sebeple mütevazı yaşayan insan hep yüksek makamda yaşayan kimse demektir.

11- Bir kul Kur'ân-ı Kerîm'i hatmederse, melekler onun iki gözü arasını öperler ‘Alnı öpülecek kimselerden oldun şimdi sen' derler.

12- Kişi öfkesini yenmeye alışmadıkça takvada tutunamaz. Öfke öyle bir yangındır ki girdiğinde kazandığın takva amellerini tümüyle yakıp kül eder.

13- Ana ve babanın evlatlarına duaları, bir peygamberin ümmetine olan duası gibidir.

14- Akıllı kimse, hayrı ve şerri bilen değildir. Akıllı kimse, hayrı gördüğünde ona tâbi olan, şerri gördüğünde de ondan uzaklaşan kimsedir.

15- Kötülüklerini gizlediğin gibi iyiliklerini de gizlemeye gayret et ki, riyaya kapı aralamayasın.

16- Dün öldü, bugün can çekişiyor, yarın da doğmadı. Öyle ise bulunduğun anı değerlendirecek işler yapmaya bak. Şayet sonra yaparım diyerek sen de kendini aldatanlara katılmak istemiyorsan.

17- Bişr-i Hâfî son anlarını yaşadığı sırada ziyaretine gelenlere şöyle bir misal verdi: ‘Bir karınca yazın taneleri toplar, kışın yerdi. Bir gün yine topladığı tanelerden birini yemek üzere ağzına aldığı sırada havadan inen bir kuş ağzındaki taneyi kapıp yukarıya uçtu. Karınca böylece topladığı gıdayı ağzına almasına rağmen yiyemedi. İşte dünyada insanlar da böyledir. Mal ve servet toplarlar, ölüm kuşu gelip o kimseyi alır da topladıkları dünyalıkları hep geride kalır, kendisine de hesabını vermek düşer.'
 
 
 

2 Ağustos 2015 Pazar

Mü’minin Mü’mine Yardımı Dua İledir

Dua, hem kulun Allah’la arasındaki alâka ve münasebet adına, hem de Allah’ın (celle celâluhu) kula muamelesi açısından çok önemlidir. Dua eden bir insan, her şeyden önce, Allah ile münasebet ve alakasının şuurunda demektir. Evet, dua için ellerini kaldıran insan, yüceler yücesi bir dergâhla münasebet içinde olduğunun farkına varır. 

Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatına baktığımızda da, O’nun bütün hayatını duayla geçirdiğini, duayla oturup duayla kalktığını, gece-gündüz hep Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakardığını görürüz. O, yatarken, kalkarken, bir bineğe binerken, cihada giderken, insanları karşılarken, bir sıkıntıya maruz kaldığında… hep dua etmiş ve hayatının her anını adeta hep duayla geçirmiştir. Peygamberimizin dualarına bakıldığında da, onların tam yerli yerinde sözler olduğu görülür. Bu sebeple bizler de Efendimizin nurlu beyanlarıyla Rabbimize duada bulunabiliriz. 

En Hızlı Kabul olunan Dua

 
Allah Resûlü, bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “En süratle kabul olan dua, kişinin gıyabında yapılan duadır.” Bediüzzaman Hazretleri de eserlerinin birçok yerinde, “Sabahve akşam duamda dahilsiniz. Siz dahi beni duanızda dâhil ediniz. Şu âlemde mü’minin mü’mine karşı en büyük yardımı dua iledir” gibi ifadelerle bu meselenin hafife alınmaması gerektiğini göstermiştir.
 
Bazen birilerinden dua talebinde bulunmak alelade bir söz halinde dile getirilebilir. Dolayısıyla bu istek şuursuzca ifade edilebilir. Mesela “Kardeşim bize dua et” ifadesi, ayağa düşürülen sözler kabilinden bir söz hâline gelebilir. Bu açıdan evvela dua talep eden insan bu mevzuda çok samimi olmalı ve hakikaten içinden gelerek dua talebinde bulunmalıdır. Dua isteyen bu düşüncelerle isterken, kendisine dua emanet edilen insan da, vefanın gereği olarak dua etmeyi ihmal etmemelidir. O, böyle bir istek karşısında, gerektiğinde geceleyin kalkmalı, iki rekât namaz kılmalı sonra da ellerini açıp, başka dua edilecek isimlere dua ettikten sonra hiç olmazsa birkaç dakikasını da dua isteyen arkadaşına ayırmalıdır. Böylece kardeşine karşı vefasını ortaya koymuş olur. Çünkü o, bu dakikalarını kendisine ayırabilirdi. Ancak o, kardeşlerine karşı vefa borcunu, onları duasında zikretmek suretiyle yerine getirmiş oluyor.

Peygamber Efendimizin Bir Günü Nasıldı?


Sabah: Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) güne sabah namazı ile başlardı. Âmâ bir sahabi olan Abdullah b. Ümmi Mektum'un okuduğu ezanla sabah namazının vakti girer, Efendimiz, odasında sünneti kılar ve farzı kıldırmak üzere mescide çıkardı. Namazdan sonra her gün, güneş belli bir yüksekliğe çıkıncaya kadar ibadet eder, sonra yüzünü ashabına dönerek bağdaş kurar ve ashabıyla sohbet ederdi. Bu sohbetler sırasında gündelik konulardan tarihi hatıralara, rüya tabirlerinden iman hizmetine, sorulara cevap vermekten sıkıntısı olanların sıkıntısını gidermeye varıncaya kadar insanlığın gereği olan birçok mesele konuşulurdu.

Mescitte kuşluk namazı da kılındıktan sonra eğer oradan bir yere gidilmeyecekse Efendimiz eve döner ve evde yiyecek bir şey olup olmadığını sorardı. Şayet yiyecek bir şey varsa kahvaltı yapar, yoksa "Öyle ise oruçluyum" der, o günü oruçlu geçirirdi. "Bir şey var" denildiği zamanlarda var olan şey ise genelde süt, hurma veya birkaç dilim kuru arpa ekmeği gibi şeylerdi.

Öğlen: Peygamberimiz öğleden önce bir süre dinlenirdi. Dinimizde buna kaylûle denilmektedir. Daha sonra ashabına gün ortasında öğle namazını kıldırırdı. Kaynaklarımızda düzenli bir şekilde yenilen öğle yemeğinden söz edilmemektedir.
Gün içerisinde zaman zaman ashabına ziyaretlerde bulunur, gündelik işlerini yapar, devlet başkanı olarak kamuyu ilgilendiren işlere bakar, nazil olan ayetleri vahiy kâtiplerine yazdırır, hemen yerine getirilmesi gereken emirler varsa bunları bir dellal vasıtasıyla halka duyurur ve gelen misafirlerle ilgilenirdi.

İkindi: İkindi namazını yine mescitte kıldırır, namaz sonrası tesbihatı daha uzun tutardı. Efendimiz'in terk etmediği bir âdeti vardı: Her ikindi namazından sonra hanımlarını dolaşır, onların hal ve hatırlarını sorar, ihtiyaçlarını tespit ederdi. Akşam da sıra hangi hanımında ise, o hanımının odasında diğer bütün hanımları da toplanır, sohbet ederlerdi. Sonra da herkes kendi odasına çekilirdi.

Akşam: Efendimiz, çoğu zaman güneşin batmasından önce akşam namazını beklemeye başlar, ezan okunur okunmaz hemen namaza dururdu. Farz namazdan sonra "Evvâbin" adıyla bilinen namazını kılardı.

Gece: Yatsı namazını kıldırdıktan sonra önemli bir durum yoksa kimseyle konuşmadan dinlenmeye çekilir, uyumaya geçmeden önce dua ederdi. Aişe Validemiz, O'nun yatmadan önce yaptığı dua ve uygulamayı şu şekilde anlatmaktadır: "Allah Resulü her gece yatağına girdiğinde iki elini birleştirir, İhlas, Felak ve Nas surelerini okuyarak ellerine üfler, sonra da başından başlayarak, vücudunda ulaşabildiği her yere elini sürer ve bunu üç defa tekrar ederdi."

Önemli bir işi olmazsa gece pek dışarı çıkmazdı. Günün son dilimi olan gecelerini de teheccüd başta olmak üzere ibadetle geçirirdi. Teheccüd namazından sonra bir süre dinlenir ve müezzinin nidasıyla sabah namazına kalkardı.


http://www.meydangazetesi.com.tr/muminin-mumine-yardimi-dua-iledir-makale,1010.html


1 Ağustos 2015 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - Allah var, gam yok!

Hekimoğlu İsmail - Allah var, gam yok!


Hekimoğlu İsmail
AİLE-SAĞLIK

Allah var, gam yok!


İnsanı en mükemmel şekilde yaratan Allah, ona sayısız nimetler de vermiştir. Bu nimetlerin içinde en önemlileri beden ve ruh sağlığıdır. Fakat Allah Kâbıd ve Bâsıd olduğundan bazı kullarına çeşitli dertler de verir. Bu dertler onların sevabını arttırır, onları cennete layık duruma getirir.

İyilikler de kötülükler de insan içindir. Dünyada çeşitli nedenlerle bazı nimetlerden yoksun kalınabilir. Allah, “İki gözünü alarak imtihan ettiğim kulum sabrederse o iki gözün yerine ona cennetimi veririm.” buyurmuştur.

Tanıdığım bir genç trafik kazası geçirince, iki ayağını birden kestiler. Onun için büyük bir üzüntü oldu. Çalışamıyor, gezemiyor, oturup Kur'an öğrendi. Evvela namaz surelerini ezberledi, cesaret geldi, ilerledi, hafız oldu. Şimdi bu genç, haramlardan uzak kalmış, helal dairede yaşamaya başlamış; bu kayıpla beraber gelen mükâfata bakınca bu hale felaket denilir mi? Haram yok, helal çok.

Dikkat edilirse gülün içinde diken yok. Dikenlerin içinde gül var. O haşin dikenlerin içinde goncanın, gülün olması ne büyük hikmettir.

Allah, dert verir imtihan eder, derdi alır sağlık verir imtihan eder, zenginlik verir, fakirlik verir, hastalık verir, sevdiklerimizi elimizden alır imtihan eder.

Bir süre önce kargodan bir kitap düştü masama: “Sessiz Dua”. Bir “hizmet kahramanının”, seneler önce felç olduğu zaman kendisine kırk beş gün ömür biçilen biyoloji öğretmeni Ufuk Aktunalı kardeşimin hikâyesi.

“… Görüyorsunuz aslında hiç boş vaktim yok.” demiş kitabında. “… Başıma geçirilen bir şapkaya 50 cm uzunluğunda bir çıta monte edildi; bilgisayarın harflerine tek tek basarak, tabiri câiz ise didikler gibi yazılarımı yazıyorum... Gözlerimle konuşuyorum, harfleri sayıyorlar, hangi harf ise gözlerimi kırpıyorum. Böylelikle harflerden kelime, kelimelerden cümle kurabiliyorum. Gözlerimle namazlarımı kılıyorum. Abdesti teyemmüm yoluyla alıyorum. Ben kendimi itikâfta hissediyorum. Günlük takip ettiğim bir çetele var. Böylelikle uykudan arta kalan zamanda ibadetle meşgulüm. Hayatımın hiçbir döneminde bu kadar yoğun ibadet etmedim... Haliyle geceler çok bereketli geçiyor…”

Sayfaları çevirdikçe gördüm ki hastalığın çirkin yüzünde rahmet çiçekleri açılıyor…

Allah kulunun bir tarafını alırsa başka kabiliyetler verir. Bu kabiliyetleri nerelerde kullandığınız önemlidir. Bu kardeşim hastalığa, sakatlığa mağlup olmamış. Ümidini de yitirmemiş, yazıp çiziyor, misafir ağırlıyor, yazdıkları kitap haline geliyor, onun geliriyle okuma salonu açılıyor, hizmete devam ediyor…

Nasıl ki bahçıvan, ağacı keser, aşılar, ağaç darılmaz, küsmez, meyve vermeye devam eder. Aynen öyle de dertleri değil, şükredecek bunca nimeti görmek lazım.

Ufuk kardeşimle kader birliğimiz var. Benim de beyin damarım tıkanmış, sol kolum cansız, sol ayağımda yüzde elli can var. Ama Allah bana okuyan göz vermiş, problem çözen beyin vermiş, hatta adam yerine koymuş hastalık göndermiş. Demek ki göndereni düşündün mü, dertler de hediye oluyor insana...

Hayatta en önemli şey insanın kendini idare etmesidir. İnsan, hayatı olduğu gibi kabul ederse rahat eder, dert kalmaz. “Bunu bana gönderen, Allah'tır... Bu da geçer ya Hû...” deyip rahat ediyorum.

Elhamdülillah felcim, sevabım artıyor. Kütüphanemde oturup Risale-i Nur kitaplarını okuyorum, sorulan soruları cevaplıyorum, davet edilen yerlere gidip sohbet ediyorum. Görüyorsunuz ya, hiç boş vaktim yok!

Sen varsın Allah'ım; gam yok, dert de keder de yok!..

Elhamdülillah...