21 Ocak 2016 Perşembe

HELAL KAZANCIN ÖNEMİ

HELAL KAZANCIN ÖNEMİ   
     


Hak dostlarından Ebû Abbas Nihâvendî’ye, ticâretle meşgul olan zengin talebelerinden biri gelerek zekâtını kime vermesinin daha uygun olacağını sorar.

O da:
“–Gönlün kimde karar kılıyorsa ona ver!” buyurur.
 
ZEKÂT KİMLERE VERİLMEZ

Üstâdının yanından ayrılan talebe, yolu üzerinde dilenmekte olan bir âmâ görür. Gönlü ona ısınır. Zekâtı olan bir kese altını çıkarıp verir. Keseyi eliyle şöyle bir yoklayan âmâ sevinçle oradan ayrılır.
Ertesi gün aynı yerden geçen talebe, bir önceki gün kendisine zekât verdiği âmâyı başka bir âmâ ile konuşurken görür. Onlardan şu cümleleri duyar:

“–Dün bana bir beyzâde tam bir kese altın verdi. Ben de meyhâneye gidip bir güzel demlendim…”

Bu durum talebenin çok canını sıkar. Doğruca Ebû Abbas Hazretleri’nin huzûruna varır. Hâdiseyi tam arz edecektir ki, Ebû Abbas Hazretleri onun konuşmasına fırsat vermeden, sattığı külâhının karşılığı olan bir akçeyi infâk etmesi için kendisine uzatıp, önüne çıkan ilk kişiye bu akçeyi vermesini tembihler.

GERÇEK İHTİYAÇ SAHİBİ

Talebe, bir şey diyemeden verilen vazifeyi îfâ etmek üzere oradan ayrılır. Kendisine tembihlendiği gibi, karşısına çıkan ilk kişiye o akçeyi verir. Ancak içini kemiren bir merakla, o şahsı tâkibe koyulur. Adamcağız, biraz ilerideki bir harâbeye girer. Sonra elbisesinin altından ölü bir keklik çıkarıp yere bırakır. Tam oradan ayrılacaktır ki, talebe önüne geçip sorar:

“–Ey yiğit! Allah için doğruyu söyle, bu ne hâldir! Şuraya attığın ölü keklik de nedir?”

Adamcağız kendisine akçeyi veren şahsı karşısında görünce heyecandan kekeleyerek şunları söyler:

“–Yedi gündür, bir şey bulup da çoluk-çocuğuma yediremedim. Ben ve hanımım sabrediyorduk, ama çocuklarımın artık açlığa tahammülleri kalmamıştı. Buna rağmen dilenip insanlardan bir şey istemek, asla yapamayacağım bir işti. Bu ızdırap içinde kıvranırken, senin görmüş olduğun, çürümeye yüz tutmuş o ölü kekliği buldum. Zarûret sebebiyle onu yemeleri için çocuklarıma götürecektim. İçimden de Allâh’a yalvarıyor; «Yâ Rab, hâlime inâyet eyle!» diye niyâz ediyordum ki, sen karşıma çıkıp o bir akçeyi verdin. Ben de Rabbime şükrederek, yenemeyecek durumda olan o kuşu bu mezbeleye bıraktım. Şimdi pazara gidecek ve verdiğin akçeyle yiyecek bir şeyler alacağım…”

EBÛ ABBAS HAZRETLERİ BUYURUYOR

Bu hâle şaşırıp kalan talebe, derhâl Ebû Abbas Hazretleri’nin yanına gelir. Hazret-i Pîr, o henüz bir şey söylemeden, şöyle buyurur:

“–Evlâdım! Demek ki, sen kazancına şüpheli veya haram bir şeyin karışıp karışmadığına dikkat etmemişsin. Bu yüzden de verdiğin muhtâca dikkat ettiğin hâlde, zekâtın şaraba gitti. Zira kazanılan şeyler, nereden ve nasıl elde edilmişse, benzer şekilde elden çıkar. Nitekim senin bir kese altınına mukâbil benim bir tek akçemin sâlih bir insanın eline geçmesi de, onun helâlliğindendir…”

Demek oluyor ki, sadakayı ehil kimselere verebilmek, o malı hangi yollardan kazandığımızla da ilgilidir. Sanki parada, kazanılma keyfiyetine göre bir cezb ve incizab kanunu cârîdir. Para, yılan gibidir; geldiği delikten gider. Helâl kazanç, hayır ve fazîletlere vesîle olurken, haram kazanç da şer yollarda eriyip gider. Bu itibarla bir malın helâlliği, sarf edildiği yere bakılarak da görülebilir.

GÖNLE HUZUR VEREN ŞEY

İnfâkın mânevî durumu, çok bâriz bir şekilde kendini belli etmektedir. Bâzı kimselerin bağışları ile yapılan hayırların gönle apayrı bir huzur vermesi, paranın helâliyetini ve gönlün samimiyetini göstermektedir.

Diğer taraftan, dînimizde her fırsatta sadaka vermek teşvik edilmektedir. Eğer bunu ihlâs ile îfâ edersek Cenâb-ı Hak müstesnâ bir bereket ihsân eder. Öyle ki, verilen sadaka kimi zaman, ona lâyık olmayana gitmiş gibi görünse de, Allâh’ın lutfuyla, alan kimsenin gafletten uyanmasına ve gönlünde hayra doğru müsbet temâyüllerin filizlenmesine vesîle olur.

SADAKA VERMENİN FAZÎLETİ

Bu hakîkate işâret buyuran Allah Rasûlü (s.a.s.) bir hadîs-i şerîflerinde; vaktiyle bir adamın sadaka vermeye niyetlenip bir gece karanlığında onu bilmeden bir hırsızın, ikinci gece bir fâhişenin, üçüncü gece de bir zenginin eline tutuşturuverdiğini, bunu duyan halkın hayret dolu ifâdelerle o adamı tenkid edip ayıpladığını, fakat o zâtın infâkındaki ihlâsı bereketiyle rüyasında şu sözlere muhâtap olduğunu bildirir:

“Hırsıza verdiğin sadaka, belki onu yaptığı hırsızlıktan utandırıp vazgeçirecektir. Fâhişe, belki yaptığından pişman olup vazgeçerek iffetli bir kadın olacaktır. Zengin de belki bundan ibret alıp Allâh’ın kendisine verdiği maldan muhtaçlara dağıtacaktır.” (Bkz. Buhârî, Zekât, 14; Müslim, Zekât, 78)
 
SİGARA PARASI 

Bu hikmet ve hakîkatin bir benzerini de, Peygamber vârisi bir Hak dostu olan Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Hazretleri’nin şu hâtırasında görmekteyiz:

Bir Anadolu yolculukları esnâsında Ürgüp’te bir kişi otomobillerini çevirerek Hazret-i Pîr’den sigara parası ister.

Bâzı yol arkadaşlarının muhâlefetlerine rağmen, Sâmi Efendi Hazretleri; “Mâdemki istiyor, vermek lâzım.” diyerek hiç düşünmeden etrafındakilerin şaşkın bakışları arasında adamın istediği parayı uzatıverir.

Sevinçle parayı alan fakir, bir anda niyetini değiştirip; “Şimdi gidip bununla ekmek alacağım.” diyerek oradan ayrılır.

İşte Allah için ihlâsla verilen bir sadakanın muhâtabında meydana getirdiği müsbet tesir!..
 
Bunun içindir ki Şeyh Sâdî şu îkazda bulunur:

“Lutuf ve ihsânı bir kese içine koyup ağzını bağlama! İhsânını kimseden esirgeme! Bu riyâcıdır, öteki hilecidir, deme! Varsın öyle olsunlar, bundan sana ne!?”

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından 1, Erkam Yayınları, 2011
 
 
 
 

20 Ocak 2016 Çarşamba

"Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz."

"Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz."


Oğlum montunu okulunda kaybetti diye sesimi yükselttim, dikkatsizlikle, sorumsuzlukla suçladım. Ertesi hafta bir sabah işe giderken aradığım montumu bulamadım. Günlerce nerede kaybettiğimi düşündüm ve hatırlayamadım.

Sağlık merkezinin önünden geçerken bir iş arkadaşımın söylenerek geçtiğini gördüm. ‘Hayırdır!’ diye seslendim. Sağlık karnesini unuttuğu için geri dönmüş. Kahkaha attım. Ertesi ha...
fta göz hekiminden randevu almam gerekti. Göz hekimi beni kapıda bir saat bekletti. İçeri alındım ve tam randevuyu geciktirmesini eleştirmek için ağzımı açmıştım ki sağlık karnemi istedi. Üzerimi aradım ve inanılır gibi değil, karnem yanımda yoktu.

Hayatımda defalarca yaşadığım gerçek şudur: Birisini, saflık, unutkanlık veya bilgisizlik yüzünden işlediği veya tövbe edip pişman olduğu yanlışı yüzünden kınamaya göreyim. Bir benzeri çok geçmeden başıma geliyor.

"Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz." (Tirmizi, Kıyamet, 53, No: 2507) hadisini bilirsiniz. Kasten ve kibirle kötülüğe giren kınanır, ama yanlışlık veya pişmanlık içinde hataya düşeni kınamanın sonucu kötüdür. Bu yüzden en iyisi kınamaktan kaçınmak ve her türlü kötülükten yüce Yaradan’a sığınmaktır.”
 
Yazar Dr. Muhammed Bozdağ
 
 
 

19 Ocak 2016 Salı

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-99

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-99

SEVGİLİ EFKAN HOCAM Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ÖZETLEYEREK ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ... 

SEVGİLİ EFKAN HOCAM , YAZIDAKİ KONULARI VE ÇOK KIYMETLİ TAVSİYELERİNİ MADDELER HALİNDE ÖZETLEMİŞ AŞAĞIDAKİ YAZININ SONUNDA...

Allah razı olsun hocam... Sizi çok seviyorum canım hocam...


Sevgili Efkan hocam benim en iyi dostum, akıl danıştığım büyüğüm, kendime örnek aldığım mütevazi, dürüst, ahlaklı, dindar, çalışkan, Allah'ın -inşallah- salih bir kuludur.

http://celal1973.blogspot.com.tr/2013/03/trabzonlular-genelde-pozitif-insanlardr.html
Efkan hocamı anlattığım 2013'teki yazıyı okumak için resme tıklayınız

Benim namaza başlamama -oturarak teyemmümle nasıl kılacağımı öğreterek ve namazın önemini anlatarak- vesile oldu, yani beni Rabbimle buluşturdu. Allah ebediyyen razı olsun.
Allah bizleri sevdiklerimizle birlikte cennette de komşu etsin.

YALNIZ ŞUNU BELİRMEK İSTİYORUM. BEN BUNLARI YAYINLARKEN EFKAN HOCAMA HEP ŞUNU DEMİŞİMDİR:

HOCAM UTANIYORUM, İNŞALLAH BİRGÜN VUSLAT OLUNCA BUNLARI YAYINLAMAN DAHA GÜZEL OLMAZ MI?

OLSUN CELAL MERAK ETME, SEN ÖLÜRSEN YİNE YAYINLARIM... DİYOR.

Çok emek harcayıp özet haline  getirmişsiniz. İyi ki varsınız hocam, bizi komşu yapana hamdolsun...

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-99/Blog/?BlogNo=519983

Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-99


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-99
 
Yol o dur ki, Hak'ka Vara



Celal ÇELİK ’in hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi yorumlarını yayınladığım yazı dizisini, sevgili Celal ÇELİK’in tüm yazılarını gözden geçirerek kısa ve öz olarak sizlere sunmaya devam ediyorum.

Canım annem ve Babam

Ben annemin ilk çocuğuyum. 1993 te ilk rahatsızlandığım zamanlar annem çok üzüldü, çok ağladı. Ama ben hastalığımı/engelli oluşumu annemin açısından şöyle değerlendiriyorum:

Ben Allah’ın anneme bir hediyesiyim. İnşallah annem sabrederek (anneciğim zaten bebekliğinden beri hep sabrediyor) ve bana bakarak cennette makamı çok yükselecek. Allah, annemi ve babamı dünyada da ahirette de ayırmasın, uzun ömürler versin.

Ben şu an kırkiki yaşındayım. Annem hala bana bakıyor. Hele son altı aydır ameliyattan dolayı oturamıyorum. Annem yine bana bebeklikteki gibi yattığım yerde yemek yediriyor. ALLAH ebeden razı olsun.

Biliyorsunuz Kuran’da Rabbimiz ana-babaya Öf! bile demeyin, buyuruyor. Biz üç kardeş anne ve babamızı hep sevindirmeye çalışıyoruz. Çünkü Peygamber Efendimiz SAV (Ana-babasının rızasını alan mümine Cennetten iki kapı, üzene de Cehennemden iki kapı açılır.) [Beyheki] buyuruyor.

Anneciğim, küçükken benim için çok geceler uykusuz kaldı. Allah’ın beni yaratıp, dünya hayatına göndermesine vesilelik yaptı. Beni dokuz ay karnında taşıdı. Beni en güçsüz olduğum bebekken, göğsündeki sütle besledi.

Engelli olduğumda anneciğim, babamla beraber beni rahat yaşatmak için herşeyi yaptılar. Öyle ki çoğu zaman engelli olduğumu bile unuturdular. Allah onlardan razı olsun.

Anneciğim ve babacığım size hakkınızı asla ödeyemem, ne olur hakkınızı helal edin. Sizi çok seviyorum.

Ey Yarı Vücudunun Sıhhatini Kaybeden Hasta!

Bayramda ziyaretime gelen misafirlerden biri, Celal sana özeniyorum, dedi.AVM’lerde, işyerlerinde, caddede vs. artık haram ve günahlar sel gibi akıyor.

Allah seni sevmiş, adeta korumaya almış, diye ekledi. Ahlaksız konuşmaları duymuyorsun, dekolte görüntüleri mecburen görmüyorsun, dedi.

İnşallah bu hastalığınla ibadet yapmış oluyorsun, dedi. Zaten namazımı kılıyorum, dedim. Celal, ibadet sadece namaz, oruç, zekat değildir.

İbadet 2 türlüdür. Allah’ın ‘Yap‘ dediğini yapmak ve ’Yapma‘ dediğini yapmamaktır. Sen, Allah‘ın ‘Namaz kıl‘ emrine, aynı zamanda ’Gözünüzü haramdan koruyun‘emrine de uyuyorsun. İkisinden de çok sevap alıyorsun, dedi.

Yani, harama gözümü kapayarak namaz kılmış gibi sevap alıyorum, dedim.Aynen öyle Celal kardeşim, dedi.

Hangi Tarikat veya Cemaattensin?

Allah’ın beni hidayete erdirmesinden sonra, yani uzay okyanusunda yüzen dünya gemisine neden bindirildiğimi hatırladığım zaman, kendimce bir araştırmaya girdim.

Farklı mezhepler, farklı tarikatlar ve değişik cemaatler vardı. İslam dini tek değil miydi, bu ayrılığın sebebi neydi. İlahiyatçı dostum bir hocaya sordum.

Celal, mezhep, tarikat; arapça yol demektir. Amaç, Allah’ın rızasını kazanmaktır.

Yüz olarak birbirinin birebir aynı insan hiç yokken, düşünce yapısı olarak da birbirinin aynısı insan hiç yoktur. Her insan karakterine uygun bir yolla Allah’a ulaşabilir.

Onun için Necmeddîni Kübrâ Hazretleri buyurur ki: “Allâh’a giden yollar, mahlûkların nefesleri kadar çoktur.”

Tarikatlar, bu amacımıza hızlıca ulaşabilmek için nefsin terbiye metodlarını ve çeşitli ibadet ritüellerini bir sisteme oturtmuş dini topluluklardır, dedi.

Mesela burası Ankara. Ankara’ya nasıl ulaşırsın? İsteyen İstanbul yolundan, isteyen Samsun yolundan, isteyen Eskişehir yolundan veya Konya yolundan şehre girebilir.

Ya da isteyen trenle veya uçakla gelebilir, diye ekledi.

Peki, ben de bir tarikata girmeli miyim? dedim. Hayır Celal, girmene gerek yok.

Eskiden internet, kitap, radyo, TV, vs. yoktu, insanlar dini bilgileri bir mürşitten alıyorlardı.

Celal, sana dini bilgileri güzelce öğrenmen için bir tavsiyem ve uyarım olacak; Bol bol kitap oku, çok sohbet dinle… Ama kitap alırken, radyo, TV ve internetten sohbet dinlerken tek ölçün şu olsun;

Bir insan, Kuran ve hadislere uygun konuşmuyor ve anlattıklarını yaşamıyorsa, onun kitabını okuma ve sohbetini hemen kapat.

Bir insanın havada uçması veya suyun üzerinde yürümesi önemli değildir. Önemli olan, o kimsenin Kur’an ve sünnete uymasıdır.

Çünkü Peygamber Efendimiz SAV buyuruyor ki: “Ben size iki emanet bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarılın. Onlar: Kuran ve sünnetimdir.”

Evet, İlahiyatçı hocamın bu tavsiyesini yıllardır tutuyorum. Balarısı gibi her çiçekten öz topluyorum. Ehli sünnet pekçok alimin sohbetlerinden hergün yeni bilgiler öğreniyorum.

Sevgili Celal ÇELİK’in yazılarından özetleyerek yukarıda sunduğum yazı ışığında aşağıdaki sonuçlara ulaşmamız mümkün olabilir:

1- Anne ve baba hakkı çok zor ödenir. Ama bir de engelli birinin anne ve babası olmak... Allah onlara ayrıca mükafaat verecektir.

2- Sağlıklı olmak çok önemli. Sağlıklı olduğumuz için Yüce Allah’a şükretmeliyiz.

3- Bize emanet edilen bedenimize her durumda iyi bakmalıyız. Sağlığımıza dikkat etmeliyiz. Zararlı alışkanlıklardan uzak durmalıyız. Bu vucüd bir daha bize verilmez. Kıymetini iyi bilmeliyiz.

4- Allah’ın bize vermiş olduğu bedenle ve ruhla iyi işler yapmalıyız. Özel ibadetlerimiz yanında,yaptığımız her güzel şeyin ibadet olduğunu ve karşılığında sevap alacağımızı; yaptığımız her kötü işin de günah olduğunu ve karşılığında ceza alacağımızı hiç bir zaman unutmamalıyız.

5- Allah’a ulaşmanın bir çok yolu ve metodu vardır.

6- Allah’a ulaşmanın temel kaynağı peygamberimizin sünneti ve Yüce Allah’ın gönderdiği Kur’an-ı Kerim’dir.

7-Allah’ın yolundan gittiğini söyleyenler, gruplar, cemaatler ve tarikatler Kur’an ve sünnete uygun olarak yaşamak zorundadırlar. Kur’an ve sünnet çizgisinden çıkanlar; menfaatçı ve çıkarcıdır.

8- Çıkarcı ve menfaatçı grupların her zaman olabileceğini hiç bir zaman unutmamalıyız.
 
Efkan Vural

 (Devam edecek)

 

Ahmed Şahin - Zaman'daki köşe yazılarıma toplu bir bakış!

Ahmed Şahin - Zaman'daki köşe yazılarıma toplu bir bakış!


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK

 

Zaman'daki köşe yazılarıma toplu bir bakış!


Yaşı benim gibi sekseni geçen yaşlılarda hayatını nerelerde tükettiğinin muhasebesini yapma duygusu artıyor bu yaşlarda. Geçmişinin mutlaka hesabını yapma gereği duyuyor yaşlılar bu devrelerinde.

İşte böyle bir iç sorgulamanın başladığı şu sıralarda ben de geçmişimi düşündüğümden dolayı açıkça görüyorum ki:

- Hayatımın son yirmi sekiz senelik kısmı Zaman'ın köşe yazarlığında geçmiş, adeta böyle bir köşe yazısı hazırlama meşguliyeti hayatımın tümünü içine alan şekilde hayatıma hakim olmuştur.

Neden köşe yazıları benim hayatımın tümünü içine alacak derecede beni bu kadar çok meşgul etmiştir? Çünkü bu köşe yazıları siyasi taraftarlık veya aleyhtarlıklara çekilebilecek zayıflıkta yazılar olmamış, tam aksine insanların hayat boyu karşılaşacakları dini sorularının tam açıklamasını teşkil edecek değerde siyasetüstü sıhhatte yazıları olma özelliği kazanmıştır. Nitekim emek mahsulü bu yazılar sadece köşe yazıları olmakla kalmamıştır. Yazıların tam bir İslami ölçü içinde hazırlanan özelliğini tespit eden editörler, kitap yayıncıları, köşe yazılarını bırakmamışlar, hepsini de ayrı ayrı tasnif edip çeşitlendirerek kitaplaştırma yoluna yönelmişler, böyle bir çalışma sonunda bir de bakmışız ki, zaman için yazdığımız köşe yazıları, artık hayatın tüm ihtiyaçlarını karşılayan otuz kırk ciltlik büyük kitaplar halinde ortaya çıkmış, elden ele dolaşır ihtiyaç kitapları haline gelmişlerdir.

Bu sonuç karşısında diyebilirim ki, ben kendi adıma kitap yazmadım, ancak büyük bir dikkat ve emek vererek hazırladığım köşe yazılarımı kitaplaştıran editörler, yayıncılar köşe yazılarımı bir araya getirerek hazırladıkları kırkı elliyi bulan kitaplar tasnif etmişler, en son bir araya getirdikleri yazıları da ‘Kardeşlik Vakti' kitabı olarak sunmuşlar kitap okuyucularına.

Köşe yazılarından oluşturulan bu kitap çeşitlerinin içinde iki yüz bininci baskıya ulaşan aile ilmihalleri, gençlik hitapları, sahabe hayatlarına ışık tutan içerikte kitap çeşitleri de söz konusu olmuştur. İşte seksen senelik hayatımın muhasebesini yaparken köşe yazılarımın böyle tasnif edilmiş kitaplar haline getirilmişlerini de görüyorum ortalarda. Bundan da şükür duyguları duyuyorum yirmi sekiz senelik Zaman yazarlığımın son günlerindeki bu zengin kitap çeşidi sonucundan dolayı. Sözümün burasında unutmayı istemediğim bir başka takdir duygumu da ifade etmek istiyorum. Yirmi sekiz yıldır aralarında bulunduğum Zaman yazar ve personelinden gördüğüm samimi sevgi ve hürmet duyguları da unutulacak gibi değildir. Hemen herkesten unutulmayacak saygı sevgi gördüm. Bu özel bir edep ve terbiye gereği diye de hatıramda yaşatıyorum bu saygı örneklerini.

Köşe yazılarının haftada ikiden bire indirilme olayını ise yaşlılığımın düşündüren sonucu gibi bulmaktayım. Seksen yaşın verdiği yorulmuşluk artık bir yazıyı dahi kolay hazırlama cesaretimin kalmadığını bana hissettirmekteydi.

Hayatımın bundan sonrasındaki yaşlılık döneminde artık yük almadan ve torunlarımla şaibesiz yaşamayı gönülden arzu etmekteyim. Muhabbetlerimle.
 
 
 
 
 

18 Ocak 2016 Pazartesi

Toplumu kemiren bir hastalık GIYBET

Toplumu kemiren bir hastalık GIYBET

 
Hüseyin Gültekin - [İslami Hayat]

h.gultekin@meydangazetesi.com.tr
15 Ocak 2016, 01:42

Bir kimsenin, bedeninde, nesebinde, ahlâkında, işinde, sözünde, dininde, dünyasında bulunan bir kusur, arkasından söylendiği zaman, o kişi bunu işitince üzülecekse gıybet olur. Duyunca üzüleceği bir sözü yüzüne karşı söylemek de günahtır. Sözü, üstü kapalı söylemek, işaretle, hareketle veya yazıyla bildirmek de aynen sözle söylemek gibi gıybete girer.

Gıybetten nasıl kurtuluruz?
  1. Gıybetin zararını düşünmeli! Gıybet sebebiyle, sevaplarının gideceğini, hatta gıybet ettiği kimsenin günahlarını da yükleneceğini bilmelidir!

  1. Gıybet, dünyada da insanın alnında kara bir lekedir! Kendine dedikoducu dedirtmemelidir.

  1. İnsan, kırgın olduğu kimseyi kötülemeye çalışır, gıybetini eder. Başkasına kızıp da kendini Cehenneme atmanın ahmaklık olduğunu bilen, gıybet etmez. Gıybet etmekle, ona zarar vermiş olmadığı gibi bilakis kendini felakete atmış olur.

  1. Bazen de bir topluluğu memnun etmek, onları güldürmek için gıybet edilir. İnsanları memnun etmek için, Allah Teâlâ’nın gazabına maruz kalmayı istemek ne kadar yanlıştır.

  1. Gıybet eden, övülmeyi, herkesin kendisinden bahsetmesini ister. Bu bakımdan kendini övmek için dolaylı yolları seçer. Mesela, “Falanca çok geçimsizdir” der. Bu, “Ben geçim ehliyim” demektir. Cömert olduğunu bildirmek için, “Falanca çok cimridir” der. Eğer böyle gıybet edeni dinleyen, akıllı biri ise, kendini bu şekilde övene hiç değer vermez, onun değersiz olduğunu anlar.

  1. Başkalarını gıybet edip kusur araştıran kimse, kendi kusurlarını göremez. Hâlbuki kendi kusurları ile meşgul olan başkalarının kusurlarını göremez. Başkalarının kusurları ile uğraşan birinin, kendi kusurunu görmeyen zavallı biri olduğu anlaşılır.


Tüp Bebek Yöntemiyle Çocuk Sahibi Olmak Caiz midir?
 

Tüp bebek uygulamasının çeşitli türleri bulunmakla birlikte, en yaygın olarak uygulanan şekli; erkek ve kadından alınan üreme hücrelerinin, uygun bir ortamda yaklaşık 48 saat bekletildikten sonra, oluşan bu embriyonun kadının rahmine yerleştirilmesidir.

Bu yöntemle bir kadının hamile kalabilmesi için üç unsura ihtiyaç vardır; yumurta, sperm ve rahim. Eğer bu üç unsur da evli olan eşler tarafından tedarik ediliyorsa tüp bebek uygulaması günümüz fıkıhçıları tarafından câiz görülmektedir. Araya yabancı unsur sokulduğu; yani sperm, yumurta ve rahimden biri karı-koca dışında başka bir şahsa ait olduğu takdirde caiz olmaz. Bu işlemin câiz olabilme şartlarından biri de eşlerin normal ve tabii yollardan çocuklarının olmaması ve böyle bir uygulama için zaruret bulunmasıdır.

Tüp bebek yönteminde birden fazla blastocist (döllenmiş yumurta) üretilmesi ve bunlardan bir kısmının ana rahmine konması ve diğerlerinin yok edilmesi ya da araştırmalarda ve bazı hastalıkların tedavisinde kullanılması, tüp bebek konusunu dini açıdan yeniden tartışılır hale getirmektedir.

Çünkü sperm ve yumurtanın döllenmesinden itibaren, oluşan zigotu insan olarak kabul eden bilim adamları bulunmaktadır. Buna göre insana ilk anından itibaren bir birey olarak saygı duyulmalı, hukuki hakları tanınmalı ve  bu haklar ihlal edilmemelidir.


 
 
 
 

17 Ocak 2016 Pazar

Sakın böyle su içmeyin

 
 
 
​Peygamber Efendimiz SAV buyurur ki:



“Eğer ayakta su içen kimse, midesine verdiği zararı bilseydi, içtiği suyu şüphesiz ki geri kusardı” (Abdürrezzak 10/427 hadis 19)

Mide açken dakikada üç defa açlık kasılmaları olur. Kişi bunu açlık hissinden kramp tarzında ağrılara kadar değişik şekilde hisseder. Bu durum 10 ile 60 dakika devam eder. Daha sonra mide bir ile iki buçuk saat istirahata çekilir.
 
Burada şunu belirtelim ki insan midesinin ayakta ve oturur vaziyetteki pozisyonu farklıdır.

Ayakta duran bir insan eğer sıvı gıda içerse doğrudan doğruya onikiparmak barsağına geçer. Midenin küçük eğriliğine uyan kısmında Waldeyerin mide caddesi denen bir oluk bulunur. Sıvı gıdalar bu yolu takip ederek zaten devamlı küçük bir açıklığı olan mide çıkışını (pilor) geçerek 12 parmak barsağına geçer.

Eğer insan sıvı gıdayı oturarak içerse bunlar önce midede birikir, asitle karışarak mikropları ölür ve sonra 12 parmak barsağına geçer. Bu durumda oturarak su içme usulüne uymakla insan kolera da dahil, birçok hastalıklarından korunmuş olur. Rastgele yerde meşrubatı alıp ayakta içenler bu tehlikeye daha fazla maruz kalırlar.

 
Peygamberimiz sav bu bilgiyi 1400 yıl önce nereden biliyordu da bize suyu, hem oturarak, hem de 3 yudumda içmemizi tavsiye etti.

(Allah'ın bildirmesiyle... - Peygamberliğine delildir değil mi? )

 

16 Ocak 2016 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - Hangi medeniyet?..

Hekimoğlu İsmail - Hangi medeniyet?..


Hekimoğlu İsmail
AİLE-SAĞLIK

Hangi medeniyet?..


Chevaller'in “Pascal” isimli eseri fazilet tabloları çizer, kâinat kitabından hakikatler anlatır.

Hâlbuki bu eserde ayet yok, hadis yok! Bir Fransız profesörü İslam'a yaklaşmayı “ilim”, İslam'ı yaşamayı “fazilet” bilirken, Müslümanların mevcut hali yürekler acısı!

Bir zamanlar Avrupalılar bizim gibi yaşamaya çalışıyordu. Şimdi bizim onlar gibi yaşamaya çalışmamız feleğin ters dönmesi gibidir. Evvela, onlar gibi yaşamak bizim örf ve ananemize zıttır. Milli gururumuza ters düşer, yarınlarımızı meçhul eder.

Biz köyde büyüdüğümüz için dışını süsleyenlerin, içlerini viran ettiklerine inanırdık ve öyle olurdu. Köydekiler şehirlere akın etti; üreticiyken tüketici oldu. Milletçe fakirleşmeye başladık. Şimdi insanlar, kendini Allah'a beğendirmekten vazgeçmiş, kullara beğendirmeye uğraşıyor.

Bugünkü sosyal hayat nefse hizmet etmemizi emrediyor. Reklamlar, ürün satmak için her türlü edepsizliği yapıyor. İçkili lokantalar, plajlar, televizyondaki programlar, kılık kıyafet düşkünlüğü… İnsanların karnı doyuyor, gözü doymuyor. Müslümanlar, Peygamber'in (sas) istediği gibi yaşamayıp, Avrupalı gayrimüslimleri taklit ediyor. Hâlbuki taklit, mukallitlerin işidir.

Biz çocukken, annem tencerede yemek pişirirdi, aynı tencereden yerdik. Şimdi televizyonda yüz altmış parça sofra takımı reklam ediliyor. Mutfak dar geldi, geniş mutfaklı bir eve çıkalım denildi. Avizeler, koltuklar değişti, misafirler değişti. Yani tabaktan kaşıktan başlayan değişim büyüdü, hanımı değiştirmeye kadar gitti, yuvalar yıkıldı.

Avrupa'nın ilmini, tekniğini almamız gerekiyordu, tam tersine sefaletini aldık. Bu sebepten meyhanelerin, kumarhanelerin sayısı arttı. Hapishaneler doldu taştı. Fakir-zengin arasındaki uçurum büyüdü.

Avrupa'dan gelen her şeyi medeniyet zannettik; Arapça ‘ahlak' kelimesini kaldırdık, yerine Yunancadaki ‘etik' geldi. Eskiden birine ahlaksız denebiliyordu. Şimdi ‘etik dışı' diyorlar.

Ahlak, Kur'an ahlakıdır. Peygamberimizin ahlakı Kur'an ahlakıydı.

Zaman, korkunç bir daire. İlerledik diyenler, cahiliyet devrine ulaştılar. Taklit ettikleri Avrupa, ilimde, teknikte ilerlerken biz de haramlarda ilerledik. Alkol içmeyi bırakamayanlar, içkinin kölesi oldular. Meyhanelerin kapısı açıldıkça, medreselerin, tekkelerin kapısı kapandı, İslam'ı tutanların eli yanmaya başladı. Yıkılması gereken çok kumarhane, meyhane vardır amma her zaman sarhoş yıkılır, meyhane ayakta kalır.

Akif'e Avrupa'dan döndüğü vakit sormuşlar: “Berlin'de ne var ne yok üstat?” Akif de demiş ki: “Ne olsun. Gördüğüm kadarıyla yaşayışları dinimiz gibi, dinleri yaşayışımız gibi.”

İslamiyet öyle bir dindir ki; her ideoloji, her rejim kaybolup giderken, İslamiyet ayaktadır, yayılmaktadır. Herkes kendi dünyasının sultanıdır. Dünyanın her tarafından cennete de cehenneme de giden yollar vardır.

Kur'an-ı Kerim'in yakıldığı, yırtıldığı bir devirden geliyoruz. Günahları süslediler, reklam ettiler. Mevki, makam verdiler. Günahtan kaçanları gerici ilan ettiler. İlimden, teknikten, ahlaktan yana olan şuurlu Müslümanlar öylesine mahkûm edilmiş ki, hakkını korumaya hakkı yok. Buna da “ilericilik” diyen Avrupa mukallitleri var.

Modernizm israftır, israf haramdır. Biz modernizmde Batı dünyasının meziyetlerini almadık, rezaletlerini alıyoruz, buna da medeniyet diyoruz; biz Avrupalıymışız, medeniyet yolunda ilerliyormuşuz.

Avrupalı, İslamiyet'i ve onun medeniyetini biliyor, Belgrad'ı asırlarca elinde tutan atalarımızı biliyor; bize bakarak değil, Kur'an-ı Kerim'i, İslam tarihini inceleyerek Müslüman oluyor. Kur'an-ı Kerim, Sırat-ı Müstakim'le cennete varan yolu gösteriyor.

Yoksa, hangi medeniyetten söz ediyoruz?
 
 
 
 

15 Ocak 2016 Cuma

Allah’la beraber olmak

Allah’la beraber olmak

 
Cemil Tokpınar

c.tokpinar@meydangazetesi.com.tr
08 Ocak 2016, 08:00


İman ve ibadetle ilgili birbirine yakın üç kavram vardır. Bunlar, “huzur-u daimî”, “hakka’l-yakîn” ve “ihsan”dır.
 
Hakka’l-yakîn, iman hakikatini tam hissetmek, zevk etmek ve yaşamaktır. Tıpkı, mutfaktaki yemeğin varlığının üç yolla bilinmesi gibi. Birisi onun kokusunu duyunca ne olduğunu anlamaktır, ki, buna ilme’l-yakîn denir. Diğeri, gidip gözle görmektir, ki, ayne’l-yakîndir. Üçüncüsü ise, bizzat yemek, onun tadına bakmak ve özelliklerini hissetmektir. Nasıl ki, sonuncusu en kuvvetli bilgi ise, hakka’l-yakîn de, en kuvvetli iman mertebesidir.

İhsan ise, Allah’ı görür gibi ibadet etmektir. Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadislerinde bunu anlatırken, “İhsan, Allah’ı görür gibi ibadet etmektir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da, O seni görüyor” buyurmuştur. Bu durumda ihsan, “Allah’ın seni gördüğünü bilme şuuru”dur.

“Allah’la beraberdim”

Bir gün Allah dostlarından birisi, namaz kılarken evine hırsız girmiş ve ne var ne yok her şeyi toplayıp gitmiş.

– Nasıl olur, sen evde iken her şeyi alır gider? Hiçbir şey duymadın mı, diye sormuşlar.

– Ben o anda namaz kılıyordum. Rabbimle beraberdim. Hiçbir şey ne gördüm, ne duydum, demiş.

İşte ihsan budur. Tıpkı Hz. Ali Efendimizin (r.a.) ayağına batan oku, namaza durduğu zaman çıkarmalarını istemesi gibi. Çünkü o anda kendinden geçiyor ve namaz ona, ameliyat anında kullanılan bir anestezi görevi görüyor. Dış âlemden kopup, ulvî âlemlere dalıyor.

Huzur-u daimî, “Ve Hüve meaküm eynemâ küntüm” âyetinin sırrına mazhar olmaktır. Yani “Siz nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir.” (Hadîd: 4)  

Rabbine teslim olan günah işleyebilir mi?


Huzur-u daimî, Allah’ın varlığını, isimlerini ve sıfatlarını öyle bir hissetmektir ki, her ânının O’nun bir ihsanı ve her davranışının O’nun kontrolü ve gözetiminde olduğunu bilmektir. Âyetlerde belirtilen, “O’nun izni olmadan bir yaprak bile düşmez”, “O gönüllerinizdekini bilir”, “O, kişi ve kalbi arasına girer” gibi manalar, inandığımız, kabul ettiğimiz gerçeklerdir. Her mü’min bunu kabul ve tasdik eder. Ancak huzur-u daimî, “her an bu gerçeklerin farkında olduğunu bilerek yaşamak”tır.

Allah’ın kendisini görüp gözettiğini, bütün isim ve sıfatlarıyla her yerde tecelli ettiğini, her şeyiyle O’na teslim olduğunu bilen ve her an bu gerçekleri hisseden bir insan, günah işleyebilir mi?

Haksızlık yapıp, yalan söyleyebilir mi? Huzur-u daimîyi bütün zerreleriyle hisseden bir mü’min, ezanlar asumanı çınlatırken namaza koşmak dışında bir başka işle meşgul olabilir mi? Hele ibadetlerini ihmal edebilir mi? Namaz vakti geldiğinde başka işlere devam eder mi?

Mümkün değil. O’nun varlığına yürekten inanan, her yerde hazır ve nazır olduğunu bilen, hayatının ve ölümünün, sevincinin ve üzüntüsünün ancak ve ancak O’nun kudret ve iradesinde bulunduğunu tam kabul eden bir mü’min, Allah’ın emir ve yasakları dışına çıkamaz.

Ayağını dahi uzatmadı


İşte bu makama ulaşan maneviyat büyüklerinden Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Efendi (k.s.), hasta iken bile ayağını uzatmaktan kaçınır. Çünkü o, Allah’ın huzurundadır. Sultanlar Sultanının huzurunda ayak uzatılır mı? Etrafındakiler onu rahatlatmak için ayağını uzatırlar. Dinen bir sakıncası olmadığı halde ayağını hemen geri çeker:

– Beni günaha sokmayın, der.

Bu yüce makamın yücelerinde olan Bediüzzaman Hazretleri, bir saniyesini bile boş geçirmeden ibadet eder, diz çökmekten ayakları yara olur. Talebesi Molla Resul böylesi takvayı aklına sığıştıramaz ve şunları söylemekten kendini alamaz:

– Biz de Allah’tan korkuyoruz, ama senin ödün patlıyor.
 
O zat, huzur-u daimîyi anlatırken sık sık, bir Arap şairine ait olan şu ifadeyi zikreder: “Her şeyde Allah’ın birliğine delâlet eden bir âyet vardır.”

Evet, huzur-u daimî aynı zamanda her şeyle Allah’ı bulmak ve bilmektir. Hava, su, dağ, taş, orman, deniz, nehir hep Allah’ı anlatır. Atom, hücre, çekirdek, arı, yumurta, çiçek, balık, meyve, ağaç O’nun isim ve sıfatlarına ayna olur. İşte huzur-u daimî, bütün varlıklara bakıp Allah’ı hatırlamak, O’nun isim ve sıfatlarını kavramaktır. Rabbim bizleri bu şuurla yaşatsın.

 
 
 
 

14 Ocak 2016 Perşembe

Hikaye ”CANIM ANNEM”


Gerçekten Ağlatan Bir Hikayeymiş Dedirten

Bir Hikaye ”CANIM ANNEM”

 
annem


Orta yaşlı kadın, evin içinde telaşlı bir haldeydi. Eşyaların yerini değiştiriyor, örtüleri düzeltiyor, arada bir mutfağa gidip pişmekte olan yemeğe bakıyor, tekrar salona dönüyordu.

Sokaktan gelen her seste pencereye koşuyor, her duyduğu kapı zilinde de, başkasının zili olduğunu anlayıp üzülüyordu.

Başka şehirde iş bulan oğlu, hem uzak yerde olduğundan hem de izin alamadığından 2 aydır gelememişti. Orta yaşlı kadın, büyük bir özlemle oğlunun gelmesini ümit ediyor, kulağı zil sesinde, ayak sesinde telaşla bekliyordu.

Her anneler gününde, çocuğunun ona “Anneciğim, annler günün kutlu olsun” diyerek, boynuna sarılmasına öyle alışmıştı ki, sanki oğlu kapıdan giriverecek ve koşup boynuna sarılacaktı, sonra da onun için hazırladığı tatlılardan yiyecekti.

Oysa oğlu geleceğini söylememişti ki. Kadın, boynu bükük düşündü,

“-ya gelmezse, ya izin alamadıysa.” İçini özlem dolu bir alevin yalayıp geçtiğini hissetti.

Kadın sabahtan hazırlığa başlamıştı.. Telaşlı halini gören eşi, sorup durmuştu;

” Bu telaşın niye?” diye ama cevabını bir türlü alamamıştı. Sonunda da kadın;

“-Bu gün evde işim çok, sen git-gez biraz” diye ısrar ederek, eşini rica-minnet dışarı çıkarmıştı.

“Ya, telaşımın nedenini anlarsa, ya saatlerce beklediğim halde oğlum gelmezse” diye düşünmüştü.

“Gelmezse” düşüncesiyle bir daha yüreği titremişti.

Saatler geçip gidiyordu, öğlen olmak üzereydi;

“-Gelemiyorsan, bir telefon et bari, ‘anneciğim’ de..” İçinde sıkıntı armaya başlamıştı;

“-Anneler gününü kutlamak için bir telefon bile etmeyecek mi acaba?

Ben böyle bekliyorum ama o belki hatırlamadı bile.

‘Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur’ sözü anneler için de geçerli olur mu hiç.

Olamaz canım, bir telefon eder en azından. Hoş telefon yetmez, özledim yavrumu, kara gözlerini, yaramaz gülüşünü.

Hıh.. yaramaz, dediğimi duysa yine darılır, ‘Beni çocuk gibi sevme’ der. Sanki nasıl seveceksem…”

Çocuğunu düşündükçe, onunla konuştuğunu düşündükçe yüzü gülüyor, farkında olmadan bir anda neşeleniyordu. Sonra duvardaki saate gözü takılıyor, yeniden durgunlaşıyordu.

“-Gelmeyecek, telefon bari etse..” diye düşündü istemeye istemeye.

“-Sesini bari duymuş olurum”. Tam böyle düşünürken, cep telefonunun sesiyle irkildi, omuzlarında bir yorgunluk, bakışlarında bir burukluk telefona uzandı., ekranına baktı, arayan oğluydu.

Sevinmeli miydi? sevinemedi. …acaba …acaba gelemeyeceğini söylemek için mi aramıştı.

Telefonda kutlayıp geçecek miydi anneler gününü, sarılamayacak mıydı yavrusuna?

Açtı telefonu;

-Alo..

-Alo, nasılsın anneciğim?

-Sağol yavrum, sen nasılsın?

-İyiyim anneciğim.

-Ne yapıyorsun, işler nasıl?

-Biraz zor oldu ama alıştım, hem bu şehre, hem de işe alıştım.

-Öyle mi yavrucuğum.

Söylemiyordu işte ne telefonda kutluyordu, ne de gelmiyeceğini söylüyordu. Sonunda dayanamayıp sordu;

-İzin aldın mı yavrum?

-Evet anneciğim, izin aldım. Sen nerden bildin.

-Nerden mi, anneler günü için izin almadın mı?

-Ha, anneler günü doğru ya. Anneler günün kutlu olsun anneciğim.

-Sen sen.. bunun için izin almadın mı?

-Ah anneciğim, çok sevdiğim, benim için çok önemli bir bayanı görmeye gideceğimi söyledim.

Şefim de izin verdi. Şimdi onun yanına gidiyorum.

Orta yaşlı kadın durakladı, sesine hakim olmaya çalıştı.

-Öyle mi, nasıl biriymiş bu?

-Anneciğim, emin ol bana, senin daha önce yaptığın yemeklerden daha lezzetlisini, daha önce yaptığın tatlılardan daha tatlısını yapmıştır, beni bekliyor şimdi.

-Ben… şey… tamam yavrucuğum. Şey, umarım o da seni seviyordur.

-Sevdiğine eminim anne, zaten bu ilk iznimi sırf onu görmek için aldım. Babam nerde anne?

-Dışardaydı yavrum. Hah.. kapı çalıyor, sanırım baban geldi.

-Tamam anne selam söyle, ben de mis gibi kokuların geldiği, dünya da en çok değer verdiğim bir dünya güzelinin kapısındayım.

-Tamam yavrum, söylerim. Sonra yine ara yavrum. Allah’a emanet ol.

Telefonu kapattı. Oysa ne kadar özlemişti oğlunu, ne kadar görmek istiyordu. Kapıya eli uzanırken, gözünden süzülen yaşlara engel olamıyordu.

Kapıyı açtığında, boynuna atılan oğlunun

“-Canım anneciğim, anneler günün kutlu olsun!” diye bağırması sanki bir rüya sahnesiymiş gibi geldi. Oğlu;

“-Anneciğim, seni sevindirecek bir sürpriz yapayım dedim, lütfen ağlama” dese de, annesi sevinçten hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

 

13 Ocak 2016 Çarşamba

HAZRET-İ FÂTIMA’NIN PEYGAMBER EFENDİMİZ İÇİN OKUDUĞU ŞİİR

HAZRET-İ FÂTIMA’NIN PEYGAMBER EFENDİMİZ İÇİN OKUDUĞU ŞİİR
     
Cennet hanımlarının efendisi olan Hazret-i Fâtıma -radıyallahu anha- Vâlidemiz, muhterem babaları Rahmet Peygamberi’nin kabr-i şerîfinden bir avuç toprak alarak koklayıp gözlerine sürdükten sonra şu dörtlüğü söylemişlerdir…

مَاذَا عَلٰى مَنْ شَمَّ تُرْبَةَ أَحْمَدٍ

أَلَّا يَشُمَّ مَدَى الزَّمَانِ غَوَالِيَا

صُبَّتْ عَلَىَّ مَصَائِبٌ لَوْ أَنَّهَا

صُبَّتْ عَلَى الْأَيَّامِ صِرْنَ لَيَالِيَا

 
“Hazret-i Ahmed –sallâllahu aleyhi ve sellem-’in toprağını koklayan kişi, ömür boyu başka güzel ve pahalı kokular koklamasa ne kaybeder?!
 
Hazret-i Ahmed -sallâllahu aleyhi ve sellem-’in toprağını koklayanın hâli ne mi olur? Ömür boyu çok pahalı ve güzel kokular koklamamak! (Zira buna ihtiyacı kalmaz.)
 
Pek muhterem babacığımın ukbâ âlemini teşrifleri ile benim üzerime öyle musîbetler döküldü ki, şâyet bu musîbetler gündüzlerin üzerine dökülseydi o nurlu gündüzler simsiyah gece kesiliverirdi.”[1]
 
 
 
Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in vefâtından sonra Hazret-i Fâtıma -radıyallahu anha- Annemizʼin yüzünün güldüğü hiç görülmemiştir. (İbn-i Sa‘d, II, 312; Kâmil Mîras, Tecrîd Tercemesi, XI, 25-26)
 
Dipnot:  [1] İbnü’l-Cevzî, el-Vefâ, II, 803, 813, İbn-i Seyyid, II, 451; Kastalânî, II, 501; Diyârbekrî, II, 173.
 
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Gönüller Sultanı Efendimiz, Erkam Yayınları
 
 
 
 

12 Ocak 2016 Salı

Ahmed Şahin - Barış dini İslam'ı doğru tanıtabiliyor muyuz?

Ahmed Şahin - Barış dini İslam'ı doğru tanıtabiliyor muyuz?


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK

 

Barış dini İslam'ı doğru tanıtabiliyor muyuz?


Konuyla ilgili ‘Kırık Testi'den kısaltarak aldığım yazıda önemli bilgiler verilerek deniyor ki:

“- Hz. Pir, Hıristiyanların ruhanî reisleriyle konuşurken muvakkaten medar-ı münakaşa olan meselelerden başlamamak gerektiğini söylüyor. Mesela, siz onlarla olan konuşma ve sohbetinize teslis (üçlü Allah) inancını ele alarak başlayacak olursanız, daha sözün başında muhatabınızı kendinizden uzaklaştırmış, birçok hakikati, paylaşma imkânı varken dinlenilme ve söz söyleme hakkından mahrum kalmış ve hatta münakaşa ve kavgaya kapı aralamış olursunuz.

Bu durumda karşılıklı konuşma ve diyalog adına gerçekleştirilen bir programı, tartışma zeminine çeker ve Müslümanlığı müdafaa etme adına onların inandığı değerlere saldırıda bulunursanız, farkına varmadan onların da İslâmiyet'e ve Peygamber Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) dil uzatmalarına, Kur'ân'a saldırmalarına zemin hazırlamış olursunuz.

Bunun yerine siz, onların hayat felsefesi ve dünya görüşlerine saygılı davranırsanız, bu sefer onlar da, size karşı saygılı davranacak ve saygılı olma gereği duyacak, siz de düşündüğünüz doğruları ifade etme fırsatı elde etmiş olacaksınız gösterdiğiniz saygınız sebebiyle.

Bu sebeple bir kez daha ifade edelim ki, insanlara, benimsediğiniz doğrular adına bir şey ifade etmek istiyorsanız, bunu, sırtınız muhatabınıza dönük olduğu zaman ve şartlarda değil, muhatabınızla yüz yüze olduğunuz zaman ve şartlarda söyleyebilirsiniz. Bundan dolayı üslubunuzu muhatabınızın sırt çevirmesine fırsat vermeyecek şekilde ayarlamalı ve anlatacaklarınızı rahatsız etmeyen saygılı üslûpla anlatmalısınız.

Ayrıca şu da unutulmamalı ki; biz bu tavrın adına ister hoşgörü, ister diyalog, isterse konuma saygı diyelim, bunların hepsi birer vesiledir; asıl gaye ise Allah'ın rıza ve hoşnutluğudur.

Bunu biraz daha açacak olursak, bizim bu vesilelerle ulaşmak istediğimiz gaye, birkaç asırdan beri yanlış anlaşılmış ve yanlış anlatılmış olan İslâm'ın doğru anlaşılmasını sağlamaktır!

Halbuki bu dinin temeli ‘silm-ü selâmet' esaslarına dayandığı ve onun insanlık çapında emniyet, güven ve barışı tesis edecek dinamiklere sahip bulunduğu gerçeğini, tüm dünya insanlarına duyurabilmektir. Bu bizim ihmal edilemez temel görevimizdir.

Nitekim bu dinde hiç kimse, kafasına estiği gibi savaş ilan edemeyeceğini, anarşi ve terörün hiçbir zaman bir mücadele vasıtası olarak görülemeyeceğini, canlı bombalar kullanılarak masum insanların öldürülemeyeceğini, hâsılı, hakikî Müslümanlığın terör ve anarşiden fersah fersah uzak bulunduğunu açık ve net bir şekilde ifade edebilmeliyiz her yerde ve her nefeste...

Eğer biz değişik platform ve vasıtaları değerlendirmek suretiyle, İslâm'ın bu parlak yüzünü, barış dolu özünü insanlara anlatabilirsek, bu, dinimizin doğru tanınmasına ve insanlığın barışı adına az bir kazanç olmayacaktır. Bu da bizi mutlu etmeye yetecektir... Yoksa, açılan müesseseler, kurslar, kültür lokalleri; yapılan seminer, toplantı ve konferansların hepsi birer vesileden ibarettir. Eğer biz yapılan bu faaliyetlerle büyük işler evirip çevirdiğimiz zannına kapılır; kendimizi ifade gibi bir kısım nefsani emeller peşinde koşarsak, kazanma kuşağında kaybetmiş ve bu arada asıl gayemizi de unutmuşuz demektir.

Hâlbuki bütün bu gayret ve çabalarla eldeki imkânların santimi zayi edilmeksizin, şefkat çağrıları yapılmalı, insanlar arasında uzlaşı temin edilmeli, kardeşlik ve barış köprüleri kurmaya çalışılmalı; hâsılı İslam'ın barışı esas alan sevgi ve saygı dolu özellik ve güzellikleri, tüm insanlığa duyurulmalı, böylece yanlış anlamalar düzeltilirken dahi kalb ibresi, hep Cenâb-ı Hakk'ın rıza ve hoşnutluğuna kilitlenmiş halde bulunmalıdır.

Fatebiru ya ülil ebsar! Düşünün ey basiret sahibi tüm müminler!