12 Ekim 2016 Çarşamba

BORÇ VERME

BORÇ VERME
 
Kur’an’da buyurulur: “Allah’a güzel bir borç veriniz. Nefisleriniz için önceden gönderdiğiniz her iyiliği Allah katında daha hayırlı ve karşılığını daha büyük bulacaksınız...” [1]
 
Bu ayette müminlere, Allah (c.c.) yolunda ‘ikraz’ etmeleri yani ‘Allah’a borç vermeleri’ emredilmektedir. ‘Allah için borç verme’ deyimi, ilk önce Medine döneminde müminlerle müşrikler arasında çıkmış olan savaşlarda müslümanların savaş ve ordu giderlerine katkıda bulunmalarını teşvik için kullanılmıştır. Bu yardımlar, fakirlere yapılan sadaka yardımından çok, Allah (c.c.)’ın dininin yayılması için yapılan savaşlarda İslâm askerlerinin donanımı için yapılan maddi katkılardır. Bu yardımlar, Allah (c.c.)’a verilen borç kabul edilmiştir.
 
Borç verilen kimse güvenilir ise borcun iade edileceğinden kuşku duyulmaz. Burada borcu olan Allah (c.c.)’tır. Artık O’na verilen borcun ödeneceği konusunda hiç kaygı duyulur mu?
 
Yüce Allah (c.c.), kendi rızası için yoksul kullarına veya kamu yararına yapılan yardımları kendisine verilmiş ‘ödünç’ kabul eder ve onların karşılığını da kat kat fazlasıyla verir. Verilen sadaka malı eksiltmez, bereketlendirir. Peygamber (s.a.v.),“Allah için sadaka verdiğiniz mal, sizin kendi malınızdır, geriye bıraktığınız mal sizin değil varisinizin malıdır.” [2] buyurmuştur.
 
Aslında mal, mülk ve herşey Allah’ındır. İnsan, Allah (c.c.)’ın halifesi olarak mala sahip olur, fakat mal gerçekte ona verilmiş emanettir. Göklerin ve yerin mülkü Allah (c.c.)’a aittir. Asıl mülkün sahibi Allah (c.c.)’tır. İşte insanın mala halife yapılması, Allah (c.c.) adına malın üzerine vekil kılınmasındandır. Yahut mal başkasının idi. Başkasından kendisine geçti, kendisi başkasının yerine geçip mala sahip oldu. İşte mal denilen şey böylelikle insandan insana geçen, insanların mülkiyetini birbirlerinden devraldıkları bir şey olduğu için ‘sizin üzerine halife yapıldığınız, hakim kılındığınız şey’ diye nitelendirilmiştir.
 
Peygamber (s.a.v.) “Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu malım, malım der. Yiyip tükettiğinden, ya da giyip eskittiğinden, ya da sadaka verdiğinden başka senin malın mı var? (Bundan ötesi başkasının eline geçer).”[3] buyurdu.
 
Müslüman bir kimsenin diğer bir Müslüman kardeşine borç vermesi güzel bir ahlâk ve sevaptır. Dinimiz bunu teşvik etmiş hatta bazı durumlarda sadaka vermekten de sevap görmüştür. Peygamber (s.a.v.) de bir sadakaya on misli sevap verileceğini, borç vermeye ise onsekiz misli sevap verileceğini bildirmiştir. [4]
 
Bir kimse borç verdiği malın bir kısmını veya tamamını bağışlayabilir. Borçlusu güç durumda ise ona kolaylık gösterilmesine, hatta mümkün ise alacağını bağışlaması Kur’an-ı Kerim’de teşvik edilmiştir: “Borçlu darda ise eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin. Bilmiş olsanız borcu bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.” [5]
 
Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren veya borcunun bir kısmını bağışlayan kimseyi Allah (c.c.) Cehennem ateşinden korur.” [6]
 
Borcun gereksiz ve mazeretsiz olarak geciktirilmesi de doğru değildir.
 
H. Peygamber (s.a.v.) bunun için şöyle buyurmuştur: “Zenginin borcunun geciktirmesi zulümdür. Biriniz (alacağı) bir zengine havale edilirse kabul etsin.” [7]
                                               
                                             Borcun Yazılması
 
Kur’an’daki bütün hüküm ayetlerinde olduğu gibi borçlanma konusunda da öylesine pratik bir hüküm ortaya konmuştur ki, buna uyanlar hiçbir zaman pişman olmazlar. Çünkü Kur’an müminler için bir rahmet ve şifadır. Ancak onu kabul eden ve fakat hükmüne teslim olmayan için Kur’an, ne rahmet, ne de şifadır. Kur’an borçlanma olduğunda bunun yazılmasını ayetiyle farz kılmıştır:
“Ey iman edenler, belirli bir zaman vaadiyle borçlandığınızda onu yazın. Aranızda bir katip de doğrulukla yazsın. Yazan Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin. Yazsın. Hak kendi üzerinde olan da yazdırsın” [8]
 
İslâm’ın insanlığa getirdiği güzel ahlâk esaslarından biri hoşgörü ve sevimliliktir. İslâm, tamahkarlık, bencillik ve cimrilik çöllerinde, insanoğlunun sığınabileceği tek gölgeliktir. Bu din hem borçlanan, hem de borç veren için ve gölgesine sığınan bütün topluluklar için bir rahmet ve şefkat kucağıdır.
 


[1] Müzzemmil sûresi,  73/20.
[2] Buhari, Rikak, 12; Müslim, Zühd, 3.
[3] Tirmizi, Zühd, 31.
[4] Et-Terğib ve’t-Terhib, 11/40.
[5] Bakara sûresi,  2/280.
[6] Buhari, Büyu’, 17; Müslim, Zühd, 74.
[7] Buhari, Havale, 1-2; Müslim, Müsakat, 33.
[8] Bakara sûresi, 2/282.
 
KAYNAK:BU YAZI AŞAĞIDAKİ WEB SİTEDEN ALINMIŞTIR.

MAZLUMUN ÂHI, İNDİRİR ŞÂHI

MAZLUMUN ÂHI, İNDİRİR ŞÂHI

Horasan vâlisi Abdullah bin Tâhir, çok âdil idi.


Jandarmaları birkaç hırsız yakalamış, vâliye bildirmişlerdi.

Hırsızlardan biri kaçtı. Hiratlı bir demirci, Nişâbûr’a gitmişti.

Bir zaman sonra, evine dönüp gece giderken, bunu yakaladılar. Hırsızlarla beraber, vâliye çıkardılar.

Vâli; “Hapse atın!” dedi. ...

 Demirci hapishanede abdest alıp namaz kıldı. Ellerini uzatıp;

“Yâ Rabbî! Günâhım olmadığını, ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan, ancak sen kurtarırsın!” diye duâ etti.

Vâli, o gece rüyâda dört kuvvetli kimse gelip, tahtını tersine çevirecekleri vakit uyandı.


Hemen abdest alıp, iki rekat namaz kıldı. Tekrar uyudu. Tekrar, o dört kimsenin, tahtını yıkmak üzere olduğunu gördü ve uyandı. Kendisinde, bir mazlumun âhı bulunduğunu anladı. Nitekim şiir:
 

"Binlerce top ve tüfek, yapamaz asla
Gözyaşının seher vakiti yaptığını
Düşman kaçıran süngüleri, çok defa
Toz gibi yapar, bir müminin duâsı."

Hemen o gece, hapishâne müdürünü çağırıp; “Bir mazlum kalmış mı?” dedi. Müdür; “Bunu bilemem. Yalnız, biri namaz kılıp, çok duâ ediyor. Gözyaşı döküyor” deyince, onu getirtti.


Hâlini sorup anladı. Özür dileyip;
“Hakkını helâl et ve bin gümüş hediyemi kabul et ve herhangi bir arzun olunca bana gel!” diye rica etti.

Demirci;

“Hakkımı helâl ettim ve hediyeni kabul ettim. Fakat işimi, dileğimi senden istemeye gelmem” dedi.

Vâli; “Niçin?” diye sorunca,

“Çünkü, benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa tersine çeviren sahibimi bırakıp da, dileklerimi başkasına götürmekliğim kulluğa yakışır mı?

Namazlardan sonra ettiğim duâlarla, beni nice sıkıntıdan kurtardı. Nice muradıma kavuşturdu. Nasıl olur da, başkasına sığınırım? Rabbim, nihâyeti olmayan rahmet hazînesinin kapısını açmış, sonsuz ihsân sofrasını, herkese yaymış iken, başkasına nasıl giderim?

Kim istedi de, vermedi? İstemesini bilmezsen alamazsın. Huzuruna edeple çıkmazsan, rahmetine kavuşamazsın” dedi...

Vehbi Tülek





11 Ekim 2016 Salı

BİRR (iyilik)

BİRR (iyilik)
 
‘Birr’ kelimesinin aslı ‘berr’dir. ‘Berr’,  sözlükte kıta, denizin karşıtı olarak kara demektir.
 
Buradan hareketle ‘birr’, hayır işinde genişlik anlamında kullanılmaktadır.
 
Geniş anlamıyla ‘birr’, hayır işinde genişlik, ihsan, itaat, doğruluk, bol bol iyilik demektir. ‘Birr’, her türlü iyiliği, ihsanı ve hayırlı işleri kapsar.
 
‘Berr’, sıfatı hem Allah (c.c.) için hem de itaatkâr kullar için kullanılır. Allah (c.c.) için kullanıldığı zaman anlamı; kullarına karşı şefkatli, onlara ihsan eden, iyilikleri bütün yaratıklara yaygın olan demektir. ‘El-Ber’, Allah (c.c.)’ın güzel isimlerinden (Esmaü’l-Hüsna) biridir.
 
‘Berr’ sıfatı insanlar için kullanıldığı zaman, çok itaatkâr anlamına gelir.
 
Berr’, aynı zamanda, sadık, yani sözünde duran anlamını da taşımaktadır.
 
Yeminini yerine getiren hakkında, ‘berre fi yeminih-yeminine  sâdık kaldı, yeminini yerine getirdi’ denilir.
 
Allah (c.c.) el-Berr’dir. O, kullarına merhametli olduğu için, onların hakkında kolaylık diler, zorluk dilemez. Onların günahlarına (eğer tevbe etmezlerse ) bir karşılık verir. Buna karşın onların iyiliklerine, hayırlı amellerine kat kat karşılık verir.
 
“Hiç şüphesiz, biz bundan önce O’na dua (kulluk ) ederdik. Gerçekten O, iyiliği ve  ihsanı bol, rahmetli bol ( el-Berr) olandır.” [98]
 
Kur’an, ‘berr-itaatkâr’ sıfatıyla iki ayette, Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Yahya (a.s.) peygamberleri nitelemek için kullanıyor.
 
“Katımızda ona (Hz. Yahya ‘ya ) bir sevgi duyarlılığı ve temizlik (saflık) da verdik. O çok takva sahibi birisiydi. Ana- babasına itaatkârdı ve isyan eden bir zorba değildi.” [99]
 
 Hz. İsa (a.s.) da ‘berr-itaatkâr, annesine iyilik eden’ birisiydi. [100]
 
Hadis ve fıkıh kitaplarında ‘birrü’l-valideyn’ başlığı bulunmaktadır. Bu başlık altında, ana- babaya itaat etme, onlara bol bol iyilikte bulunma görevleri anlatılır.
 
Aynı kökten gelen ‘teberru’; fiil olarak iyi olma, iyilik yapma anlamındadır. Türkçe’de, her hangi bir vakıf, dernek, cemiyet, hayır ve yardım kurumu ve kişiye  yapılan yardımlara verilen addır.
 
‘Berara’ ise, ‘berr’in çoğuludur ve Kur’an’da bir ayette meleklerin sıfatı olarak geçmektedir. “( Ki onlar) oldukça üstün, değerli, iyilik ve dürüstlük sembolü- (berara)) dürler.” [101]
 
                                              Birr’in Kapsamı
 
‘Birr ‘ bol bol  iyilik etmek, hayır işlerinde geniş olmak anlamına geldiği gibi, aynı zamanda fail (özne) ismidir ve iyilikte bulunan demektir.
 
Müminler, çok iyilikte bulunarak takvada  çok geniş olarak ‘birr’in bizzat kendisi  haline gelirler. Tıpkı salih (iyi) amel işleyerek imanıyla özdeşleşen müslümana ‘iman’ denilmesi gibi. İyilik ve takvada ileri geçen bol bol ihsanda bulunan, akrabalarına ve diğer insanlara bol bol iyilik eden, iyi davranan kimseler artık ‘birr’in  bizzat kendisi olurlar.
 
Böyle kimselere Kur’an-ı Kerim ‘ebrâr’ demektedir.
 
Kur’an ‘birr’i şöyle tanıtıyor:
“Yüzlerinizi doğudan ve batıdan yana çevirmeniz ‘birr-iyilik’ değildir. Ama birr, Allah’a, Ahiret günü’ne, Meleklere, Kitab’a ve Peygamberlere iman eden, ona olan sevgisine rağmen, malı yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip dilenene ve kölelere veren, namazı dosdoğru kılan zekatı veren ve söz verdiklerinde (ahidleştiklerinde) sözlerinde duranlar ile zorda, hastalıkta ve savaşın  kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenler (in tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır ve takva sahibi olanlar bunlardır.” [102]
 
Görüldüğü gibi Kur’an, ‘birr’in inanç ve amel boyutlarını, en önemli ilkeleri sıralayarak açıklıyor. ‘Birr’ öncelikli olarak İslâm’ın inanç esaslarını kabul etmek, sonra da malı ihtiyaç sahiplerine infak etmektir. Bu ayette en önemli erdemler sıralanmış olup, birr’in sınırını daraltılmadığı açıktır. Bu bağlamda birr, bütün iman, ibadet  ve ahlâka ait iyi huyları kapsayacak genişlikte bir kavramdır. [103]
 
Birr, bütün taat sayılan, yani Allah’a (c.c.) saygı ifade eden davranışlar ve insanı Allah’a yaklaştıran  hayırlı işleri içerisine alan bir kelimedir.
 
Birr, takva sahibi müminlerin bir özelliğidir. Bizzat takva değil takvalı  olma halidir, diyebiliriz. Hatta yukarıdaki ayette ‘işte sadık (doğru ) olanlar bunlardır’ cümlesinden hareketle birr’i, ‘doğruluk’ diye anlayanlar da olmuştur. Halbuki ‘sıdk-doğruluk’ birr değil, birr sahibi olmanın bir sonucudur.
 
Kur’an,  müşriklerin bir yanlış davranışına  da dikkat çekerek, bunun birr olmadığını vurguluyor.
 
Cahiliye döneminde müşrikler hacc için ihrama girdikleri zaman  ağaç gölgeliğinde oturmazlar, evlerine girmezlerdi. Bir ihtiyaçtan dolayı evlerine veya çadırlarına girmek isterlerse, çadıra, arkalarından  açtıkları deliklerden, evlere de ya arka pencereden  ya da bacalarından girerlerdi. Kur’an böyle bir davranışın faydasız bir şey olduğunu ve asla birr olamayacağını vurguluyor:
“... Birr (iyilik ) evlere arkalarından gelmeniz değildir. Ancak birr (iyilik) takva sahiplerinin tutumudur. Evlere kapılarından girin. Allah’tan korkup- korunun, umulur ki kurtuluşa erersiniz.”[104]
 
 Evlere veya çadırlara arkadan girmenin neyi birr (iyilik) olabilir ki? Takva sahibi kimseler hayır üzerinde olurlar, infak ederler (muhtaçlara yardım ederler), sürekli iyilikte bulunurlar. Hem Allah’a (c.c.) itaat ederler, hem de insanlara  bir yarar sağlarlar.
 
Dolayısıyla onların tutumu birr’in ta kendisidir.
 
Bu âyette ayrıca bir kinaye (dolaylı anlatım) de bulunmaktadır. Yani söze ve işe tersinden, fayda vermeyecek tarafından başlamayın. Bir konuyu karıştırmak, bulandırmak, anlamsız duruma sokmak için, kafa karıştırmak için iş yapmayın. Evlere kapılarından girildiği gibi; işe ve söze, amaca uygun yararlı olacak şekilde başlayın. Bu bir anlamda yıkıcı değil yapıcı olun, her işi ehline bırakın demektir.
 
Birr, sosyal hayatın kurulması ve işlemesi konusunda son derece önemli bir ahlâk kuralıdır. İnsanlar arasındaki kaynaşmanın (ülfetin) yollarından biridir. Kişiler  başkalarına yardım ettikçe, onlara güzel davrandıkça; aralarında kavga, anlaşmazlık ve düşmanlık yerine, dostluk, barış ve ülfet olur.
 
Birr’in Sosyal Hayata Yansıması
  
Birr, sosyal hayata iki şekilde yansır:
Birincisi, insanlara karşılıksız mal yardımında bulunmak,
İkincisi ise, söz ve davranışlarda  insanların iyilikleri ve mutlulukları, dirlik ve düzenliği için çalışmaktır.
 
Müminler, sevdikleri şeylerden Allah (c.c.) yolunda harcadıkça  bu birr erdemini kazanırlar.
 
“Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla birr’e (iyiliğe) erişemezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” [105]
 
Görüldüğü gibi birr ahlâkı, toplumda ekonomik ve sosyal düzeni zorlama olmaksızın sağlayıcı, insanlar arasındaki dostluğu ve barışı koruyacak, insanı en erdemli yapacak çok önemli bir ahlâktır.
 
Rabbimiz buyuruyor ki:
“... Birr (iyilik) ve takva (Allah’tan korkup- kötülüklerden, günahlardan korunma) hususunda yardımlaşın; günah ve sınırı  aşma konusunda yardımlaşmayın. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” [106]
 
Kur’an-ı Kerim müminlere, birr’i  başkalarına tavsiye edip de kendilerini unutan, birr’i yerine getirmeyen İsrailoğulları gibi olmayın, demektedir. [107]
 
Kur’an-ı Kerim ebrar olanlar için altlarında ırmaklar akan cennetlerin olduğunu, Allah (c.c.)’ın katında bulunan mükâfatların onlar için daha hayırlı olacağını müjdeliyor. [108]
 
‘Ebrar’ olanlar, yani sürekli iyilik yapanlar veya imanlarında  ve davranışlarında doğru olanlar, sürekli güzel davranış gösterenler Cennet’te nimet içerisindedirler.[109] 
 
Birr sahibi olanların kitabı (amel defteri) ‘illiyyûn’ (yükseltilmiş) denilen  bir kitaptır.  Onların amelleri değerli olduğu için, Allah (c.c.) onların kitaplarını da (amel defterlerini) yükseltmiş, onları değerli kılmıştır.
 
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Sıdk (doğruluk) insanı birr’e ( Allah’ı razı edecek iyiliğe) götürür, birr de mümini Cennete götürür. Kişi, doğruyu söyler ve doğruyu arar da Allah (c.c.) katında doğru sözlü diye kaydedilir. Yalan da kişiyi sınırı aşmaya götürür. Haddi aşmak da (kişiyi) ateşe götürür. Kişi yalan söyler ve yalanı araştırır da sonunda  Allah katında yalancı diye kaydedilir.” [110]
 
Görüldüğü gibi bu hadis-i şerifte birr, İslâm’ın üzerinde titizlikle durduğu ve müslümanın en önemli özelliği olan ‘doğruluğun’ bir sonucu ve bir üst seviyesi olarak tanımlanmakta ve onun insanı Cennete ulaştıracağı bildirilmektedir.
 
Kur’an-ı Kerim biz müminlere şöyle dua etmemizi tavsiye ediyor:
“Rabbimiz! Biz, ‘Rabbimize  iman edin’ diye imana davet eden bir davetçiyi(peygamberi) işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Bizim günahlarımızı bağışla, (bizim) kötülüklerimizi ört ve bizi  de ‘ebrar (Allah’ı razı edecek iyilik sahipleriyle)’ ile birlikte öldür.” [111]
 
 
  
 
           


[98] Tûr sûresi,  52/28.
[99] Meryem sûresi,  19/14-15.
[100] Meryem sûresi,  19/32.
[101] Abese sûresi,  80/16.
[102] Bakara sûresi,  2/077.
[103] İslâm’ın Temel Kavramları, H.K. ECE.
[104] Bakara sûresi,  2/189.
[105] Âli İmrân sûresi,  3/92.
[106] Maide sûresi,  5/2.
[107] Bakara sûresi,  2/44.
[108] Âli İmrân sûresi,  3/198.
[109] İnfıtar sûresi,  82/13; Mutaffifin sûresi,  83/22-28.
[110] Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Muvatta.
[111] Ali İmran sûresi,  3/193.
 
KAYNAK: BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR.

 
 

Aşure Günü Neler Oldu

Aşure Günü Neler Oldu

Asure Gunu Neler Oldu

Âsura Gunu Hicrî Senenin ilk ayi olan Muharrem ayinin 10. gunudur. Âsura Gununun Allah katinda ayri bir yeri vardir. Bugunde Cenâb-i Hak on peygamberine on cesit ikramda bulunmus ve kudsiyetini arttirmistir.

1. Allah, Hz. Musa'ya (a.s.) Âsura Gununde bir mucize ihsan etmis, denizi yararak

Firavun ile ordusunu sulara gommustur.

2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Daginin uzerine Âsura Gununde demirlemistir.

3. Hz. Yunus (a.s.) baligin karnindan Âsura Gunu kurtulmustur.

4. Hz. Âdem'in (a.s.) tevbesi Âsura Gunu kabul edilmistir.



5. Hz. Yusuf kardeslerinin atmis oldugu kuyudan Âsura Gunu cikarilmistir.

6. Hz. Isa (a-s.) o gun dunyaya gelmis ve o gun semâya yukseltilmistir.

7. Hz. Davud'un (a.s.) tevbesi o gun kabul edilmistir.

8. Hz. Ibrahim'in (a.s.) oglu Hz. Ismail o gun dogmustur.

9. Hz. Yakub'un (a.s.), oglu Hz.Yusuf'un hasretinden dolayi kapanan gozleri o gun gormeye baslamistir.

10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastaligindan o gun sifaya kavusmustur.(2)

Âsura Gununde ilk akla gelen ibadet ise, oruc tutmaktir. Muharrem ayi ve Âsura Gunu, Ehl-i Kitap olan Hiristiyan ve Yahudiler tarafindan da mukaddes sayilirdi. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtu Vesselam Medine'ye hicret buyurduktan sonra orada yasayan Yahudilerin oruclu olduklarini ogrendi.

"Bu ne orucudur?" diye sordu.

Yahudiler, "Bugun Allah'in Musa'yi dusmanlarindan kurtardigi Firavun'u bogdurdugu gundur. Hz. Musa (a.s.) sukur olarak bugun oruc tutmustur" dediler.

Bunun uzerine Resulullah Aleyhissalâtu Vesselam da, "Biz, Musa'nin sunnetini ihyaya sizden daha cok yakin ve hak sahibiyiz" buyurdu ve o gun oruc tuttu, tutulmasini da emretti.(3)

Âsura orucunun fazileti hakkinda da su mealde hadisler zikredilmektedir.

Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:

"Ramazan'dan sonra ne zaman oruc tutmami tavsiye edersiniz?"

Peygamberimiz Aleyhissalâtu Vesselam, "Muharrem ayinda oruc tut. Cunku o, Allah'in ayidir. Onda oyle bir gun vardir ki, Allah o gunde bir kavmin tevbesini kabul etmis ve o gunde baska bir kavmi de affedebilir" buyurdu.(5)

Yine Tirmizi’de de gecen bir hadiste Peygamberimiz soyle buyurmuslardir:

"Âsura Gununde tutulan orucun Allah katinda, o gunden once bir senenin gunahlarina keffaret olacagini kuvvetle umit ediyorum." (6)

"Ramazan ayindan sonra en faziletli oruc, Allah'in ayi olan Muharrem ayinda tutulan oructur”(7) hadis-i serifi ise, bu gunlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir.

Bu hadisin acilamasinda Imam-i Gazali, "Muharrem ayi Hicrî senenin baslangicidir. Boyle bir yili oruc gibi hayirli bir temele dayamak daha guzel olur. Bereketinin devami da daha fazla umit edilir" demektedir.

Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Âsura Gunune denk getirmemek icin, Muharrem'in dokuzuncu, onuncu ve on birinci gunlerinde oruc tutulmasi tavsiye edilmistir.

Ve yine Abdullah b. Abbas (Radiyallahu Anh)'dan rivayete gore ;

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): "Asure gunu oruc tutunuz ve o hususta Yahudilere muhalefet ediniz. (Binaenaleyh) asura'dan bir gun once veya bir gun sonra da oruc tutun" buyurmuslardir. (Ahmet bin Hanbel 1 / 241;Beyhaki Suabule Iman 3 / 365)

Bîr hadiste soyle buyurular:

"Her kim Asura Gununde ailesine ve ev halkina ikramda bulunursa, Cenab-i Hak da senenin tamaminda onun rizkina bereket ve genislik ihsan eder." (9)

Bu aile mefhumunun icine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komsular da girmektedir. Fakat, bunun Icin fazla kulfete girmeye, aile butcesini zorlamaya luzum yoktur. Herkes imkâni olcusunde ikram eder.

-Kim Asura gunu on muslumana selam verirse butun muminlere selam vermis gibi sevap alir.

-Kim bu gun bir yetimin basini oksarsa, Allah (Celle Celaluhu) onun her kilina karsilik cennete bir derecesini yukseltir.

-Kim Asure gunu zerre kadar bir sey sadaka verse Allah(Celle Celaluhu) O’na Uhud dagi kadar sevap verir. -O sevap kiyamet gununde mizaninda yer alir.

-O gun yoldan eziyet verecek seyler kaldirilir. Dargin muslumanlarin arasi bulunur.

-Hastalar ziyaret edilir.

 
 

10 Ekim 2016 Pazartesi

BEY’AT (BİAT)

BEY’AT (BİAT)
 

‘Bey’at’, sözlükte kabul etmek, razı olmak ve tasdik etmek, demektir.

      

‘Bîat’, mükellef bir müslümanın, ehil olan bir topluluk tarafından seçilen, hakkı tavsiye ve şûra esasına göre Allah (c.c.)’a çağıran İmam’a (İslâm Devlet başkanı) itâat edeceğine, ona sadık kalacağına söz vermesidir.

 

Bu bir anlamda mükellefin İslâmi olan her emirde hoşuna gitse de gitmese de, itaat edeceğine dair yaptığı bir sadakat yeminidir. Çünkü Peygamber (s.a.v.): “Müslümanlar gerek hoşlarına giden ve gerekse gitmeyen her hususta, kendilerinden olan emir sahiplerine itaat ederler. Bununla yükümlüdürler. Ancak günah işlemeleri emredilirse itaat etmezler.” [1]

 

Bîat, ‘İ’lay-i Kelimetullah’  yani Allah (c.c.) sözünün üstün gelmesi için yapılır. Yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: “Sana bîat edenler, gerçekte Allah’a bîat etmektedirler.” [2]

 

“Allah şu müminlerden razı olmuştur ki onlar, ağacın altında sana bîat ediyorlardı.” [3]

   

“Ey Peygamber, inanmış kadınlar sana gelip Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zîna etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleriyle ayaklarıyla arasında bir iftirâ uydurup getirmemeleri, iyi bir işte sana karşı gelmemeleri hususunda sana bîat ederlerse onların bîatlerini al ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Kuşkusuz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” [4]

 

Bu âyette Peygamber (s.a.v)’e kadınlar, Allah (c.c.)’a ortak koşmamak, hırsızlık ve zinâ etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir şey uydurmamak ve emrettiği iyi bir şeyde Peygamber (s.a.v.)’in emrine karşı gelmemek üzere bîat etmek isterlerse onların bîatini alması, kabul etmesi emredilmektedir.

 

Mukâtil İbn Havvân’a göre, bu âyet Mekke’nin fethi günü inmiş, Allah’ın Elçisi Muhammed (s.a.v), Safâ’da Müslüman erkeklerden bîat almış, Hz. Ömer (r.a.) de Allah’ın Elçisine vekâleten Müslüman kadınlardan bîat almış, bîatı kadınlara yemin ettirmek sûretiyle olmuştur. [5]

 

İbn Hisâm’ın ve İbn Kesîr’in rivâyetine göre Peygamber (s.a.v.) hicretten önce Akabe’de Evs ve Hazrec heyetinden, âyette belirtildiği gibi bîat almıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, henüz bu âyet inmeden yıllar önce bu cümlelerle bîat almış olması uzak bir ihtimaldir. Şayet rivayet  doğru ise, bu Allah (c.c.)’ın ilhamı ile olmuştur.

 

Taberî’in rivâyetine göre de Hz. Peygamber (s.a.v.), Medine’ye geldiğinde Ensâr kadınlarını bir evde toplamış, onlardan bîat alması için Hz. Ömer (r.a.)’i göndermiş, Hz. Ömer (r.a.) kapının ardından kadınlara selâm vermiş ve:

-Ben Allah’ın Elçisinin elçisiyim, demiş. Kadınlar da:

-Allah’ın Elçisinin elçisine merhaba, demişler. Ömer (r.a.) devamla:

-Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık ve zîna etmemek, çocukları öldürmemek, eller ve ayaklar arasında bir şey uydurmamak, iyi bir işte Elçi’nin buyruğuna karşı gelmemek üzere bîat ediyor musunuz? Demiş. Onlar da:

-Evet, demişler.

 

Hz. Ömer (r.a.) kapının dışından içeriye elini uzatmış, kadınlar da içeriden ellerini uzatarak bîat etmişler. Ömer (r.a.):

-Allah’ım şâhid ol! Demiş’

 

Kadınlara iki bayramda hayızlı kadınları, câriyeleri de mescide getirmelerini emretmiş, kadınlara Cuma olmadığını, cenazenin ardında gitmemelerini söylemiş.

 

Yine rivâyetlere göre Peygamber (s.a.v.) Mekke’nin fethinden sonra önce erkeklerden, sonra kadınlardan bîat almıştır.

 

Buhâri’nin rivâyetine göre Peygamber (s.a.v.), bir bayram günü de kadınlardan, âyetteki bîat sözleriyle bîat almıştır. Abdullah b. Abbâs şöyle demiş: ‘Ben Allah’ın Elçisi (s.a.v.), Ebubekir, Ömer ve Osman (r.a.) ile beraber Ramazan bayramı namazını kıldım. Hepsi de bayram namazını hutbeden önce kılar, sonra hutbe okurlardı. Allah’ın Peygamberi (hutbeden) indiği zaman ben şimdi erkeklerin, onun önünde oturuşlarını görür gibiyim. Sonra Allah’ın Elçisi, erkeklerin saflarını yararak Bilâl ile birlikte kadınların yanına geldi. “Ey Peygamber, inanmış kadınlar sana gelip Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaları... hususunda sana bîat ederlerse onların bîatlerini al...” âyetini okudu. Âyeti bitirdikten sonra: “Siz bana bunları tutacağınıza söz veriyor musunuz?” dedi. Sadece bir kadın:-         Evet ey Allah’ın Elçisi, diye cevap verdi. Sonra Allah’ın Elçisi:

-   Tasadduk edin, dedi.

 

Bilâl eteğini serdi. Kadınlar halhallarını [6] ve yüzüklerini Bilâl’ın eteğine koymağa başladılar.”

 

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, bu bîati, ancak bu âyetin inişinden sonra yani Mekke’nin fethi sıralarında almış olması gerekir.

 

Görüldüğü üzere Hz. Peygamber (s.a.v.), erkeklerden bîat aldığı gibi kadınlardan da bîat almış ve bu bîat bir kere değil, birkaç kere olmuştur: Akabe bîati, Medine’ye geldiği zaman Hz Ömer (r.a.) vasıtasıyla aldığı gibi bîat, Rıdvan Ağacı altındaki Bîat, bayramda aldığı bîat ve Mekke’nin fethi günü aldığı bîat. Böylece O’nun almış olduğu bîatlerin sayısı, en az beşi bulmaktadır.

 

Allah (c.c.) için yapılan bîatin alıcısı (kabul eden) Allah’ın Resûlü, sonra O’nun yerine geçen halifesidir. Allah (c.c.)’ın kitabına sarılan mümin, Allah Elçisinin bayrağı altında toplanmış bir asker gibidir. Bu ümmetin ilk komutanı Allah’ın Resûlüdür. Kıyamete kadar sevk ve idare, Allah ve Resûlünün çizdiği doğru yolda yürümelidir.        

 

Bütün bunlardan anlaşıldığına göre, bey’at, Müslüman kadın ve erkeğin, Müslüman lidere karşı hem hukuki ve hem de ahlâki görev ve sorumluluğu, Kur’an’da belirtilip sünnet ile açıklanarak uygulandığı şekilde, kabul etmek için yaptıkları sözleşmedir.

 

Kur’an-ı Kerim merkezi bir itaatı gündeme getirmiştir. Toplumun güvenlik ve esenliği, emir ve talimatlarına itaat edilen bir İmam’ın varlığı ile mümkündür. Herkes o imamın işareti ile hareket eder ve toplumda birlik ve dirlik olur.

 

İmam’a itaat edilmesi için; onun kendisine itaat edilecek derecede doğru ve bilgi sahibi, cesur ve dirayetli olması, kendisine bey’at edenler arasında bir ayırım yapmadan onlardan herhangi birine bir zarar geldiği zaman bunun bütün topluma geldiği ve toplum için bir tehdit oluşturduğu görüşünde bulunması, düşmanın her türlü hile ve yöntemlerini anlayacak kapasitede olması ve işlerini şura ile yapması gerekmektedir.

 

Kendisine bey’at edilen, müminlerden bey’at alırken bu göreve ehil olup olmadığını düşünmeli, Kur’an ve Sünnete bağlı kalıp kalamayacağını, Raşid halifelerin yollarını takip edip edemeyeceğini düşünmelidir. Eğer İslâmi hükümleri izleyebileceğini düşünebiliyorsa bey’at almalıdır. Çünkü bey’at alması, inananların düşmandan kaçmayacaklarına, kendisini destekleyecek-lerine, hakkın ikamesine çalışacaklarına, yalan söylemeyeceklerine, zalimlerden intikam alacaklarına kısaca Allah (c.c.)’ın hükümlerini koruyacaklarına dair söz ve and vermeleriyle yapılmaktadır. Onların bu andını kabul ettikten sonra musafahalaşırlar. [7]

 

 

 




[1] Buhari, Ahkâm, 4.
[2] Fetih sûresi,  48/10.
[3] Fetih sûresi,  48/18.
[4] Mümtehine sûresi,  60/12.
[5] İbnu Kesir Tefsiri.
[6] Ayağa Takılan Bilezik.
[7] Şamil İslâm Ansiklopedisi.



KAYNAK:BU YAZIhttp: //www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=549 
Sitesinden alınmıştır.

--

Zikir Halinde Olmak

Zikir Halinde Olmak

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“…Allâh’ı zikretmek; elbette en büyük (ibâdet)’tir…” (Ankebût, 45)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Allâh’ı zikreden kimseyle zikretmeyenin misâli, diri ile ölü gibidir.” (Buhârî, Deavât, 66)
Allâh Rasûlü (sav), her an zikrullâh ve murâkabe hâlinde bulunmanın lüzûmu hakkında şöyle buyurmuştur:

“Allâh’ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın. Çünkü Allâh’ı unutarak yapılan çok konuşmalar kalbi katılaştırır. Allâh’tan en uzak olan kimse ise kalbi katı olandır.” (Tirmizî, Zühd, 62/2411)

Mü’min gönüllerin gaflet katılığından kurtulup ilâhî rızâya nâil olabilecek hassâsiyete ulaşmalarının yolu, “zikr-i dâimî”den geçmektedir. Bu da bir müddet veya bir dönem değil; bir ömür boyu, her nefes alıp verişte zikrullâh şuurunu taşımakla mümkündür ki, ancak bu sâyede mânevî uyanıklık hâsıl olur.

Nitekim Hazret-i Âişe vâlidemiz şöyle demiştir:
“Rasûlullâh (sav) her ânında Allâh Teâlâ’yı zikir hâlindeydi.” (Müslim, Hayz, 117)