12 Mayıs 2017 Cuma

Ahireti tercih edelim

Ahireti tercih edelim

Resulullah efendimiz "aleyhissalatü vesselam" buyurdular ki;

"Dünya, uykudaki bir kimsenin rüyasıdır. İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar. Ahiret, ebedî hayattır. Cennet, dünyanın karşılığıdır"...

Dünyayı terk edene, bırakana, oranın ebedi nimeti verilecektir. Yani, dünyayı sahiplenmeyen, dünya malını sahiplenmeyen, onun bir karanlık olduğuna, emanet olduğuna iman eden için Allahü teala, kalıcı olanı verecektir. ...


Cehennem de dünyanın karşılığıdır, dünyayı isteyip, ahireti unutana verilir, oradan ebediyyen ayrılamaz.

Bu bir tercih meselesidir. Ahireti tercih edene Allahü teala Cenneti verecektir, dünyayı tercih edene Cehennemi verecektir.

Resullullah efendimize, bugünün en hayırlısı kimdir denildiğinde; "Dünyada Allah'a itaat eden ve ömrünü o yönde bitirendir" buyurdu.

Yine buyuruluyor ki, "Eğer bir şey mutlaka olacaksa, siz onu olmuş bilin".

Huzur Pınarı

 





ROMANTİK AYI

ROMANTİK AYI
 
Lütfen artık kaba, saba, duygusuz insanları tarif etmek için Hayvan! ya da Ayı! , gibi tabirler kullanmayalım.

Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu yönetiminde National Geographic Channel Türkiye ekibi müthiş bir belgesel yapmış. Kars Sarıkamış ormanlarında Boz Ayı'ları izlemiş. 4 Bozayı'ya kameralı verici takılmış ve izlenmiş.

Sonuçlar inanılmaz!

- Kamera takılan bir bozayı, en büyük düşmanı bir kurt ile karşı karşıya geliyor. Birbirlerine 1 metreye mesafe kalacak kadar yaklaşıyorlar. Bir süre bakışıp yollarına devam ediyorlar.
 
Tahmin: Yani daha evvel karşılaşmışlar ve birbirlerinin kokusunu hafızaya almışlar. Yeniden kavga etmeye gerek duymuyorlar.

- Bir bozayı, boynunda “kolye” (yani kameralı kelepçe) var diye çoban tarafından vurulmaktan kurtuluyor! Bunda bir iş var diyerek dokunmuyorlar.

- Meyveleri, ağacın tek bir dalını kırmadan topluyorlar.

- İlçe çöplüğünden de besleniyorlar.

- Ve en çarpıcısı: Kamera takılan dişi bir bozayı, bir kanyonda oturup 20 dakika boyunca güneşin doğuşunu izliyor! Üstelik ekip o kanyonu daha önceden bilmiyormuş, romantik dişi ayı sayesinde keşfetmiş oldu.
Hülya Keleş Hanım dostum paylaştı.



 

11 Mayıs 2017 Perşembe

Namaz Kılmanın Faydaları nelerdir

Namaz Kılmanın Faydaları nelerdir

1- Namaz ibâdetlerin en kıymetlisidir. Namaz kılmak, Allahü teâlânın büyüklüğünü düşünerek O'nun karşısında kendi küçüklüğünü anlamaktır. Kulun acizliğini, Rabbine itiraf etmesidir. Bunu anlayan kimse hep iyilik yapar. Hiç kötülük yapmaz. Her gün beş kere, Rabbinin huzurunda olduğuna niyet eden kimsenin kalbi tertemiz olur. Kimseye zarar vermemeye çalışır. Herkese iyilik yapmaya koşar.

2- Namaz, ruhun gıdasıdır. Namaz kılarken yapılması emir edilen her hareketin hem bedene ve hem de ruha sağladığı faydalar çoktur. Kusursuz kılınan namaz, insanı çirkin işlerden korur. Faydalı işlere alışkanlık kazandırır. Fakirlerden, muhtaçlardan karşılık beklemeksizin, onlara yardım etmeye alıştırır. Yaptığının karşılığını yalnız Allah'tan bekler.

3- Namaz için alınan abdest,insanın beden bakımından temiz olmasını sağladığı için evinin, iş yerinin mahallesinin, köyünün ve şehrinin de temiz tutulma sıra sağlar.

4- Namaz, insanı disiplinli bir hayata alıştım Namazın kazandırdığı bu alışkanlık, insanın bütün işlerinde hâkim olmakta ve böylece verimin ve basarının artmasına sebep olmaktadır. Sabahın erken saatlerinde namaza kalkan müslüman işine erken başlar, gün boyunca Allah'ını hatırlayarak emirlerine uymayı çalışır Rabbine olan bu bağlılığı, onu zararlı işlerden korur. Günün sonunda yatsı namazını kılıp bir günlük hayat muhasebesini yapar. Böylece düzenli ve tedbirli bir hayatı olur.

5- Camilerde cemaatla kılınan namaz ise, müslümanların kalblerini birbirine bağlar. Aralarındaki sevgiyi arttırır. Her vakitte, birbirlerine kardeş oldukların hatırlatır. Büyükler, küçüklere karşı merhametli olur Küçüklerin de büyüklere saygılı davranması öğretilir Zenginler fakirlere ve kuvvetliler zayıflara yardımcı olur. Hastalar, camide görülemeyince, evlerinde aranıp ziyaret edilir.


https://www.kunfeyekun.org/forum/kf/namaz-kilmanin-faydalari-nelerdir.27244/




 

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Efkan Vural - Berat kandili

Efkan Vural - Berat kandili

 
Dinimizde üç aylar olarak bilinen Recep, Şaban ve Ramazan aylarından, Şaban ayının on dördünü on beşe bağlayan geceye “Berat Gecesi” denilmektedir.

Bu gecenin önemi çok büyüktür. Bu gecenin bereketi, feyzi ve rahmeti çok geniştir.

Yüce Allah bu geceyi iyi değerlendiren Müslümanların günahlarını silmekte ve onları bağışlamaktadır. Günahın boyutu ne olursa olsun, içten ve samimi olarak tevbe edip, Allahtan af dileyen kulların günahları ne kadar olursa olsun Allah onları bağışlar ve günahlarını siler.



Yüce Allah şöyle buyurur:
“De ki:- Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayan, çok esirgeyendir. “ (Zümer,39/53)

Bu gecede tevbe istiğfar etmeli, bol bol ibadet etmeli ve bağışlanma dilemeliyiz.
Yüce Allah Kur’an-ı Kerim de şöyle buyurur:

“Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter…”(Tahrim, 66/8. )

“Kim tevbe edip,iyi davranış gösterirse ,şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner. (Furkan, 25/71)

Sevgili peygamberimiz de Allah’a sürekli tevbe istiğfar eder, bağışlanma dilerdi.
Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Vallahı ben, Allahtan günde yetmiş defadan fazla mağfiret diliyor, tevbe ediyorum. (Buhari,deavat 3. )

Bu gecenin bazı özellikleri vardır :

1-Her önemli işin bu gecede hikmetli bir şekilde seçimi vardır.

2-Bu gecede yapılan ibadetlerin,kılınan namazların,okunan kur’anların, yapılan zikir ve duaların ve tüm iyiliklerin fazileti çok büyüktür.

3-Bu gece ilahi feyiz ve bereketin bol olduğu bir gecedir.

4-Bu gece bağışlanma gecesidir.

5-Bu gecede sevgili Peygamberimize şefaatın tamamı verilmiştir.

Bu gecede bol bol ibadet etmeli, kılamadığımız geçmiş namazlarımızı kaza etmeli, kaza namazı yoksa nafile namaz kılmalı,Kur’an okumalı, Kur’an dinlemeli,Kur’an’ın mealini okumalı ve anlamını düşünmeli, tevbe istiğfar etmeli zikir ve tefekkür etmeli ve çokça dua etmeli bağışlanma dilenmelidir.

Bu gece hakkında sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

“Şaban ayının yarısı (Berat gecesi) gelince; gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçiriniz. Şüphesiz ki Allah o gece güneşin batmasıyla dünya semasına iner ve şöyle der:
“ Benden af dileyen yok mu? Onu affedeyim! Rızık dileyen yok mu? Rızık vereyim! Şifa dileyen yok mu? Şifa vereyim !” (İbni Mace,İkametüs-Salat/191. )

Allah, gecesini iyi değerlendiren ,affedilip, duaları kabul edilenlerden eylesin bizi inşallah……


 
Efkan VURAL
http://efkanvural.blogspot.com.tr/2013/07/berat-kandili.html
 

Berat Kandili kısaca bilgi

Berat Kandili kısaca bilgi



Şaban ayının onbeşinci gecesi olarak nitelendirilir. Aslı "Berâettir." Beraat'ın sözlük anlamını söyleyecek olursak "bir zorluktan kurtulmak anlamındadır."

Bereketli bir gece olması münasebetiyle mübarek gece, günahların affedilmesi ve kulun temize çıkarılması sebebiyle de beraat gecesi denilmektedir.

Kulların ihsana kavuşmaları münasebetiyle de rahmet gecesi olarak isimlendirilmiştir.

Bu geceyi ibadet dua ve taatle geçirmeliyiz. Bu konuda peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır:

"Şaban ayının on beşinci gecesi olduğu zaman, gecesinde ibadete kalkın. Ve o gecenin gündüzünde (on beşinci günü) oruç tutunuz. Çünkü o gece güneş batınca Allah Teâlâ o andan fecir oluncaya kadar: Benden mağfiret dileyen yok mu, onu mağfiret edeyim. Benden rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım. (Bir belâ ile) müptelâ olan yok mu, ona kurtuluş vereyim. Şöyle olan yok mu? Böyle olan yok mu? buyurur." (İbn Mâce)

Beraat gecesinin bir özelliği daha yüce kitabımız Kuran-ı Kerim'in Levh-i Mahfuz'dan dünya'ya toptan olarak indirildiği gecedir. Buna inzal denilmektedir.


Kadir gecesinde de peygamber efendimize ilk kez parça olarak indirilmeye başlanmıştır. Buna da tenzil denilmektedir. 

https://www.kunfeyekun.org/forum/kf/beraat-kandili-hakkinda-kisa-bilgi.16623/


*************

Bu gelen gece olan *LEYLE-İ BERAT,*
bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin proğramı nev'inden olması cihetiyle
*Leyle-i Kadr'in kudsiyetindedir.*

Herbir hasenenin Leyle-i Kadir'de otuzbin olduğu gibi,
bu Leyle-i Berat'ta herbir amel-i sâlihin ve herbir harf-i Kur'anın sevabı yirmibine çıkar.



Sair vakitte on ise,
şuhur-u selâsede yüze ve bine çıkar.
Ve bu kudsî leyali-i meşhurede onbinler, yirmibin veya otuzbinlere çıkar.
Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir.



Onun için elden geldiği kadar Kur'anla ve istiğfar ve
salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır.

Said Nursi(ŞUALAR:505)



 

9 Mayıs 2017 Salı

O Senin Ailenden Değil

O Senin Ailenden Değil


 

Hz.Nuh'un kafirlerle beraber bulunan bir oğlu vardı. Hz. Nuh oğlunu dalgalardan kurtulmaya çalışırken görünce seslendi:

- Ey oğulcağızım! Bizimle gemiye bin. Sakın kafirlerle beraber olma!

- Beni sudan koruyacak bir dağa sığınırım!

- Allah dilemedikçe, bugün O'nun azabından koruyacak hiçbir şey yoktur.

Hz.Nuh ile oğlunun arasına dalgalar girdi. Hz.Nuh'un oğlu da boğulanlardan oldu. Hz.Nuh oğlu için çok üzülmüştü. Nasıl üzülmesinki? O kendi oğlu değil miydi? Hz.Nuh dünyada sudan kurtulamayan oğlunu hiç değilse kıyamet günü kurtarmayı arzu etti!

Muhakkak ki, ateş sudan daha şiddetlidir. Ahiret alemindeki azap daha korkunçtur. Acaba Allah, kulu Nuh'a aile efradını kurtaracağına dair bir söz vermemiş miydi? Elbette vermişti.

Allah Teala sözünden caymayacağı için Hz.Nuh Allah katında oğlu için şefaatte bulunmayı istedi.

Hz.Nuh rabbine şöyle yalvardı:

- Şüphesiz oğlum benim aile efradımdandır. Muhakkak ki, senin aile efradımı kurtaracağına dair verdiğin sözün haktır. Sen hakimlerin hakimisin!

Fakat Allah, soylara, soplara değil sadece amellere bakar. Allah kendisine ortak koşanlar hakkında yapılan şefaati kabul etmez. Allah'a ortak koşan bir kimse peygamberin ailesinden biri olamaz. İsterse öz oğlu olsun! Allah, Nuh kulunun dikkatini bu hususa çekerek şöyle buyurdu:

- Ey Nuh! O senin ailenden değildir. Çünkü o iyi olmayan amellerin sahibidir. O halde bilmediğin bir şeyi benden isteme. Seni cahillerden olmaktan menederim.

Hz.Nuh (a.s.) hemen hatasını anladı ve derhal Allah'a yönelerek tevbe etti ve yalvardı:

- Ey rabbim! Bilmediğim bir şeyi senden istemekten sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, hüsrana düşenlerden olurum.



Kaynak: Kur'an'ın Işığında Peygamberlerin Kıssaları, Ebu Hasan Ali En-Nedvi, Çev.Ali Arslan, Hikmet Neşriyat

- See more at: http://muhtesemhikayeler.blogspot.com.tr/2014/08/o-senin-ailenden-degil-mutlaka-okumalsnz.html#sthash.FmIOaftZ.dpuf


BİR PEYGAMBER EVLADI BİLE BÖYLE OLURSA ...



Şükretmek | Çok Güzel Bir Hikaye

Şükretmek | Çok Güzel Bir Hikaye 





Tuğrul, annesinin sofraya getirdiği bulgur pilavını görünce, yüzünü buruşturdu.

-Üç gündür aynı şey anne, diye şikâyet etti. Pilav, pilav, pilav…

Anne tabağı sofraya koyduktan sonra:

-Oğlum ne yapalım? Elimizde var mı ki sana çeşitli yemekler pişireyim… Paramız var mı ki istediklerini alayım…

Tuğrul gözlerini kıstı:

-Komşumuzun oğlu Ahmet’i biliyorsun anne… Evlerinde çeşit çeşit yemek çıkıyor. Mert de öyle, Selim de öyle… Üstelik hiç birinin cebinden harçlığı eksik olmuyor. Bıktım bu parasızlıktan. Benim onlardan farkım ne?

Annesi ağlamamak için başını arkaya çevirdi. Üzüntü dolu bir sesle:

-Oğlum, bu elimizde olan bir şey mi? Baban sonunda iyi kötü bir iş buldu. Kazancıyla kıt kanaat geçinip gidiyoruz. Hem sen başkalarına ne bakıyorsun? Onlar kadar zengin değiliz ki biz.

-Neden olmuyoruz, neden olamıyoruz ya?

Hışımla sofradan kalktı.

-Ben bu yemeği yemiyorum! Hep aynı yemek! Bıktım! Pantolon desen yamalı yırtık! Gömlek desen eski püskü! Yeter ya!

-Oğlum Tuğrul! Nereye böyle?

Tuğrul, eskimiş, yer yer boyası dökülmüş mon-tunu sırtına geçirirken annesine boş gözlerle baktı, cevap vermedi. Kapıyı çektiği gibi çıktı.

Zavallı anne bitkin ve kederli bir halde içini çekti önce… Sonra yanaklarına doğru birkaç damla yaş süzüldü. Peşinden bir hıçkırık… Sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.

-Ya Rabbim, ne olacak bu hâlimiz bizim? Bize yardım et.
Hem ağlıyor, hem dua ediyordu. Zavallı kadın üzüntüsünden tek bir lokma bile yiyemedi.

Tuğrul, elleri montunun cebinde ayaklarını sürüyerek çıktı evden. Zorla yürüyordu sanki. Bir yandan da söyleniyordu.

-Pilavmış, para yokmuş! Herkes hayatını yaşıyor, biz sürünüyoruz. Ah gözün kör olsun fakirlik!

Gözleri önünde yürüyordu. Sanki bütün herkes kendisine bakıyor ve içten içe alay ediyordu. Sanki başını kaldırsa onu birbirlerine gösterip alay edeceklermiş gibi hissediyordu.
Söylene söylene parka kadar gelmişti. Kafasını kaldırdı, oturacak bir yer aradı. Adımlarını sürüyerek parka girdi ve bankın birine oturdu. En azından biraz kendine gelirdi. Gözleri, ucu yırtılmak üzere olan ayakkabısına takıldı. Ayaklarını hafif içeri çevirerek gizlemeye çalıştı.

-İşe bak, dedi. Ayakkabı, ayakkabı değil, sanki pabuç.

Bu sırada bir çocuk yanına yaklaştı.

-Boyayayım abi, dedi.

İsteksiz bir tavırla çocuğu inceledi. Eli yüzü kapkaraydı. Elbiseleri lime limeydi. Lastik ayakkabıları vardı. Elindeki pabucu uzatmış, bekliyordu. Çocuk, Tuğrul’un manasız manasız baktığını görünce :

-Hişt abi, dedi. Boyayalım mı, dedim!

Tuğrul ezgin bezgin gözlerini kaçırmaya çalıştı:

-Param yok ki, dedi. Hem şuna baksana, boyanacak neresi kalmış?

Boyacı çocuk onun hâline acıdı ve yanına oturuverdi.

-İsmin ne abi senin? diye sordu.

Tuğrul şaşkın bir tavırla ona baktı:

-Tuğrul, dedi. Ya seninki?

-Benimki de Hasan… Kötü bir şey mi oldu abi?

Derdini soran bir dost bulmak Tuğrul’u sevindirmişti. Anlatmaya başladı derdini, içini döktü. Hasan işini bıraktı, onu dinledi. Konuşması bitince Hasan:

-Hayatımız birbirine benziyor abi, dedi. Üstelik babam da yok benim. Evin tek erkeğiyim. Ama hâlimden şikâyetçi değilim. Buna da şükür. Sabahtan öğleye kadar okula gidiyor, okuldan gelince de boya sandığını alıp buralara geliyorum. Günde 10-15 ayakkabı boyuyorum. Az çok bir şey geçiyor elime. Kazandığımı da evin masraflarına harcıyoruz. Hâlimize şükrediyoruz. Sonuçta bizden beter olan da var, değil mi?

Tuğrul şaşkın şaşkın bakarken Hasan kalktı.

-Gidiyorum abi, dedi. İstersen ayakkabını boyayayım, para almam.

-Sağol Hasan, dedi. Başka zaman inşallah.

Hasan giderken arkasından baktı ve o an fark ettiği durum karşısında sanki başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissetti. Ayakları engelliydi Hasan’ın. Topallayarak, zar zor yürüyordu. Oysa kalkıp gidene kadar bunu hiç fark etmemişti. Kaldı ki, Hasan da bundan hiç bahsetmemişti.


O an ister istemez gözleri kendi ayaklarına gitti; koşabildiği, atlayıp zıplayabildiği, sapasağlam ayaklarına. Babasız ve engelli bir çocuğun ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak için gösterdiği bunca azim ve irade inanılmazdı. Asıl şimdi ezildiğini hissetti.

Öyle değil mi idi ya? Neden, şu durumunda bile, daha beter durumda olan, hatta bir elbise bulamayıp tek giysiyle yaşayan, bir dilim ekmek için çöplükleri karıştıran kimseleri düşünerek haline şükreden Hasan kadar olamıyordu?

- Ne kadar da aptalım, diye hayıflandı. Hasan’ın hâline bak, şu halinde bile boyacılık yapıyor, parasını kazanıyor, bir de ev geçindiriyor. Bana ne oluyor? Yok, zengin olmakmış, yok para bulmakmış! Hem ben çalışmıyorum da! Rahatlığı bulmuşum, daha fazlasını istiyorum. Bana ne arkadaşlarımdan, Mert’ten Selim’den bana ne?

Böyle düşündüğüne sevindi. İçi rahatlamış bir şekilde doğruldu. Hafiften kararmaya yüz tutmuş havaya baktı.

Başını önüne eğip:

-Annemi bugün çok üzdüm, kalbini kırdım, dedi. Gidip gönlünü alayım, elini öpeyim.

Ve acıktığını hissetti o an. Canı bulgur pilavı istiyordu. Bu değişikliğe hayret etti.

Adımlarını sürüyerek, hâlinden utanç duyarak, fakirliğe isyan ederek geldiği yoldan, şimdi pişman bir şekilde, haline şükrederek dönüyordu.

 

- See more at: http://muhtesemhikayeler.blogspot.com.tr/2013/11/sukretmek-cok-guzel-bir-hikaye.html#sthash.MTKy37aH.dpuf


8 Mayıs 2017 Pazartesi

RIZIK YİYEN, RIZIK VEREMEZ!

RIZIK YİYEN, RIZIK VEREMEZ!

"Belh’in meşhur velisi Hatim-i Esam, hacca gidiyordu. Hanımına sordu:


- Hanım, ne kadar nafaka bırakayım sana, ben gelinceye kadar?

Tevekkül ve teslimiyet timsali hanımın cevabı ibretliydi:

- Ne kadar yaşayacaksam o kadar!

- Hanım senin ne kadar yaşayacağını ben ne bileyim?
- Öyle ise dedi, benim nafakamı ne kadar yaşayacağımı bilene bırak. O beni şimdiye kadar hiç nafakasız bırakmadı, şimdiden sonra da bırakmaz. Sen harçlığını yanında tut, gurbette sana lazım olabilir.

Hatim-i Esam yola çıktıktan sonra mahalle hanımları ziyarete geldiler.

- Allah kavuştursun beyiniz hacca gitti, dediler.

Hemen arkasından da sormadan edemediler:
- Beyin sana ne kadar rızık bıraktı, gelinceye kadar?..
- Benim beyim, dedi, rızık veren değil rızık yiyendir. Rızık yiyen, rızık veremez. Ben rızkımı hep rızık verenden beklemişim şimdiye kadar. O beni hiç rızıksız bırakmamış, yine de bırakmayacağına inanıyorum.

Hanımlar bu cevaptan pek memnun olmadılar, dudaklarını büküp aleyhte konuşarak gittiler…

Aradan çok geçmedi, Hatim’in evinin kapısında at kişnemeleri duyuldu. Dışarıya çıkan hanım, bir atlı kafilesiyle karşılaştı.

Hacıları uğurlamaktan dönen Bağdat halifesi susamış, su içmek için uğramış buraya. Hanım hemen bir testi su ile bir bardak uzattı. Soğuk suyu kana kana içen halife yanındaki vezirine emir verdi:

- İçtiğimiz suyun bedelini bize yakışan şekilde öde!..

Toprak çanağın içini altınla dolduran vezir, bardağı kapının yanına bırakırken söylendi:

- Allah’a emanet olun bacım, soğuk suyunu içtik, hakkını helal et…

Kafile uzaklaşırken Hatim’in hanımı bardağın içinde beyi hacdan dönünceye kadar yetip de artacak miktarda para bırakıldığını gördü.

Her zaman yaptığı gibi yine seccadesine yönelip şükür secdesine kapandı:

- Rabb’im, dedi, çocukken anam babamın eliyle gönderiyordun rızkımı. Evlenince beyim Hatim’le göndermeye başladın rızkımı… Şimdi ise beyim hacca gitti, bu defa da halifeyle gönderiyorsun rızkımı. Beni hayatım boyunca hiç rızıksız bırakmadın. Zaten ben de seni hep böyle bildim. Bu yüzden tevekkül ve teslimiyetim hiç azalmadı, hep arttı."

Cenab-ı Hak Cümlemize bütün dünyevi nimetler için böyle bir teslimiyet nasib etsin inşaallah.





7 Mayıs 2017 Pazar

EFKAN VURAL - Kur’an-ı Kerim’den mesaj var – 8

EFKAN VURAL - Kur’an-ı Kerim’den mesaj var – 8
 
 
 Yüce Allah insanları ve diğer canlıları  yaratmıştır. Tüm canlıların hayatını sürdürebilmesi için gerekli olan şeyleri de karşılıksız vermiştir. Allah’ın vermiş olduğu nimetleri sayacak olursak bitiremeyiz.
 
Allah canlıların yaşayabilmesi için; su,toprak,hava,güneş,bitkiler,sebze, meyve,hayvansal ürünler ve bir çok nimetleri yaratmıştır.
 
Yer yüzünde sayısız nimetler insanın hizmetine sunulmuştur. İnsanları ve canlıları yaratan Yüce Allah,onların ihtiyaç duyduğu her şeyi de yaratmıştır.
 
Biz insanlar bu nimetler karşısında şükretmeyip nankörlük yapmaktayız. Allah’ın vermiş olduğu bunca nimetin genetiği  değiştiriliyor,verimi  artırılmaya çalışılıyor ve bir çok ürüne hormon verilerek zararlı hale getiriliyor.
 
Allah bunca nimeti karşılıksız vermektedir. O bizden sadece kulluk istemektedir.
 
Allah’ın vermiş olduğu nimetlerine karşılık bize düşen şükretmektir.
 
Allah’ın verdiği sayısız nimetlerde bir eksilme olursa ne yapabiliriz. Allah açlıkla terbiye etmesin.
 
Tüm harcamalarımızda savurganlıktan kaçınmalıyız. Bunca nimeti verenin,Yüce Allah olduğunu bilmeliyiz.
 
Allah’a  gerçek anlamda inanmalıyız, verdiği nimetlere şükretmeliyiz ve O’na hakkıyla kulluk etmeliyiz.
 
Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’deki  mesajı  şöyledir:
 
“Yeryüzüne bakmazlar mı, orada her türden nice güzel ve yararlı bitkiler bitirdik.”

 

 ( Şu’âra suresi,7.Ayet )

 

Ne mutlu Allah’ın bahşettiği sayısız nimetlere şükredenlere…

 
Efkan VURAL

http://efkanvural.blogspot.com.tr/2017/05/kuran-kerimden-mesaj-var-8.html
 
 
 

''EĞER SULTAN OLMASAYDIM, ULUBATLI HASAN OLMAK İSTERDİM!''

''EĞER SULTAN OLMASAYDIM, ULUBATLI HASAN OLMAK İSTERDİM!''

Ulubatlı Hasan, İstanbul’un fethi sırasında surların üzerine çıkan ilk Osmanlı askeridir. 1428 yılında Bursa’nın Ulubat (Uluabat) köyünde doğdu. Köhne Bizans’ı tarihe gömerek; Orta Çağı kapatıp “Yeni Çağ”ı başlatan Fatih Sultan Mehmed Han’ın ordusunda “Bayraktar” olarak İstanbul kuşatmasına katıldı...

Osmanlı ordusu 6 Nisan 1453 Cuma günü İstanbul’u kuşattı. 29 Mayıs 1453 Salı günü sabaha karşı son hücum yapılıyordu...... Mehter “gülbanklar” vurmaya koyulmuş ve Bizans surlarının karşısındaki ordugâhta hummalı bir faaliyet başlamıştı. Ulu Hâkan, “Evlâtlarım, yiğitlerim, şahbazlarım, yürüyün... Zafer sizindir” diyerek hücum emrini vermişti...


SANCAĞIMIZ SURLARDA...


 Yeniçeriler arasında iri yarı Ulubatlı Hasan adlı bir yiğit bayraktar, surlara tırmanmaya başladı. Bir elinde palası, öteki eli ile kalkanını başının üstünde tutarak surların üstüne çıktı. Onunla birlikte otuz kadar yeniçeri de tırmandı. Ulubatlı Hasan yaralanmasına rağmen, arkadaşlarının surlara çıkmasına yardım etti.

Ulubatlı’nın şimşek gibi çakan kılıcından ürken düşman askerleri uzaktan ok yağdırmaya başlamışlardı. Oklar peş peşe Hasan’ın vücuduna saplanıyordu. Ayakta duramayacağını anlayan Ulubatlı, sancağı Topkapı’daki surların üzerine dikivermişti...

Sancağın dalgalandığını gören askerler coşmuştu. Tekbir getirerek büyük bir gayretle surlara hücum ediyorlardı. Ulubatlı Hasan da vücudunun oklarla delik deşik olmasına rağmen yaralı bir arslan gibi sancağın yanına düşman askerlerini yaklaştırmıyordu. Nihayet diğer arkadaşları yanına gelmiş, Hasan’ın etrafına halka olmuşlardı. Sancağın artık emin ellerde olduğunu gören Hasan yüzünde mes’ud bir tebessümle ruhunu Rahman’a teslim etmişti. Kendisiyle birlikte surlara tırmanan arkadaşlarından 18’i de şehid olmuş, kalan 12’si sancağı düşürmemişti.

“EĞER SULTAN OLMASAYDIM!”


Bu yiğit yeniçerinin son sözleri şunlar oldu: “Allah’ım, bu sancağı buradan indirtme.” Çok genç yaşta şehitlik rütbesine erişen Ulubatlı Hasan’ın vücuduna 27 ok saplanmıştı. Arkadaşlan bu okları çıkardılar ve bu mübarek şehidi Padişahın huzuruna götürdüler.

Fatih Sultan Mehmed Han, bu bahadıra dua ettikten sonra şöyle demiştir: “Ey mübarek şehid! Ne kadar şanlısın. Eğer sultan olmasaydım, Ulubatlı Hasan olmak isterdim!”

 





6 Mayıs 2017 Cumartesi

YUDUM YIKADIM, PİRÜPAK ETTİM

YUDUM YIKADIM, PİRÜPAK ETTİM

"Ölü yıkamak" isimli öyküm 23 Eylül 2012 günü yayınlanmıştı.


O öyküde özetle, bir hanım okuyucunun gazeteye geldiğini, konuşması sırasında "ölü yıkama kursuna gideceğini" söylediğini, insanları "ahirete güzel bir şekilde uğurlamak istediğini" anlatmıştım.

Öykünün sonu ise şöyle bitiyordu:

"... ziyaretime gelen Özlem Uyanmış'ın, evine dönerken Fındıkzade'de tramvay altında kalarak öldüğünü akşam televizyon haberlerinden öğrendim! İlk aklıma gelen ...soru, 'Acaba kim yıkayacak?' oldu, içim ezilerek..."

***

İşte bu öykünün yayınlandığı sabah, bir başka hanım okuyucu telefon etti:

- Şarköy'den arıyorum. "Ölü Yıkamak" öykünüzü okudum. Bendeniz de 29 yaşında ölü yıkamaya başladım. Şimdi 60 yaşındayım. Bu konuyu gündeme getirdiğiniz için teşekkür ederim. Bizden sonrakilerin de bu işi öğrenmesini istiyorum. Korkusu yok, zorluğu yok, dedi.

- Çevrenizde ilgi duyan var mı bu hizmete?

- Hayır, ne gezer!? Ölüsüne sahip çıksınlar yeter. O bile işimizi kolaylaştırıyor. Enteresan görüntülerle karşılaşıyoruz.

- Sizde hatıra çoktur.

- Olmaz mı?... Bir de şey diyecektim... Komşu zulmünden bahsetseniz bir öykünüzde...

- Olur efendim. Bayağı dertlisiniz galiba... Dinlemek isterdim ama masa telefonumun ekranından gördüğüm kadarıyla cepten arıyorsunuz. Ben sizi ararım...

***

Dün aklıma düştü; acaba komşusu nasıl bir rahatsızlık vermişti de o gassal hanım (ölü yıkayıcı) beni arama gereği duymuştu?
Aradım. Kendimi tanıttım.


Çok şaşırdı. Ama söylediği cümle ile ben daha çok şaşırdım:

- Neyse, ben hakkımı helal ettim komşuma. Mesele kapandı.

Çünkü şu an o komşuyu yıkıyordum gasilhanede, dedi.

 Sadık Söztutan – Türkiye Gazetesi - 03.08.2013