8 Aralık 2017 Cuma

KURAN AKLI KULLANMAMIZI İSTER

KURAN AKLI KULLANMAMIZI İSTER 
     
Kur’an aklımızı kullanmamızı ister çünkü İslam’a teslimiyet okuyarak, anlayarak ve yaşayarak gerçekleşir. Hiç bir fiiliyat göstermeden sadece atalarının yolundan gidenler Kur’an’da uyarılıyor…

Teslimiyet ancak Kur’ân ve Sünnet istikametindeki muhkem esaslara gösterilir.

Aksi takdirde, yeryüzündeki bütün bâtıl ve muharref din sahipleri ve bütün sapık fırka bağlıları da kendi çürük esaslarına güya teslîmiyet göstermektedir.

Lâkin bu makbul değildir. Bu körü körüne bağlanmaktır. Sadece an‘ane diye, sadece ataları o yolu tutuyor diye; basîret ile hiç düşünüp değerlendirmeden, kabullenmektir.

Kur’ân-ı Kerim, müşriklerin bu tür itirazlarına şöyle cevap verir:

“Onlara;

«–Allâh’ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin!» denildiği vakit;

«–Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter!» derler.

Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi? (diye düşünmüyorlar!) (el-Mâide, 104)

Yani Allah Teâlâ; kullarına, akıllarını, vahyin muhtevâsında, îmanlı kalbe bağlı olarak kullanmalarını emretmektedir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2017 Ay: Kasım Sayı: 153

http://www.islamveihsan.com/kuran-akli-kullanmamizi-ister.html


 

7 Aralık 2017 Perşembe

Efkan Vural - Kur’an-ı Kerim’den Mesaj Var-17

Efkan Vural - Kur’an-ı Kerim’den Mesaj Var-17
 
İnsan hayatını sürdürebilmesi için beslenmeye ihtiyacı vardır. Beden gelişimini tamamlamak ve sağlığımızı korumak için düzenli bir şekilde beslenmeliyiz.
 
Hayatımızı devam ettirebilmek için bir çok maddi şeylere ihtiyaç duyarız.Ev, ev eşyaları,araba, elektronik eşyalar,yiyecek,giyecek vs.
 
Bu  ihtiyaçlarımızı karşılamak için maddi imkanlara sahip olmalıyız. Maddi gücümüzü artırmak için de çalışıp çabalamalıyız. Okuyup,meslek sabibi olmalıyız. İşimize sarılmalıyız.İşimizde en ince ayrıntıyı bile ihmal etmemeliyiz
 
Biz çalışıyoruz,biz uğraşıyoruz,biz kazanıyoruz. Ancak,çalışmamız karşılığında  rızkı veren Allahtır. Bunu asla unutmamalıyız. Sağlığımız olmasaydı, çalışamazdık, Sağlığı bize veren Allahtır.
 
Rızık konusunda endişe etmemeliyiz. Bize düşen helalinden çalışmaktır. ”Çalışan kazanır “ anlayışı ile çalışmayı ve istemeyi elden bırakmamalıyız. Rızık konusunda yersiz endişelere kapılmamalıyız.
 
Allah bütün canlıların rızkını vermektedir.
 
Kazandığımız ve elde ettiğimiz her şey Allah’ın bize nimetidir. Allah bize sağlık,akıl,yetenek,güç ve kuvvet verdi. Sağlığımız ve iş  yapabilme yeteneğimiz  olmasaydı işimizi yapamazdık ve maddi kazanç sağlayamazdık. Bunu bize nasip eden Allah’tır.
 
Allah her varlığı rızkı ile yaratır.
 
Bu konuda,Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’deki mesajı şöyledir:
 
“Nice canlı var ki, rızkını (yanında) taşımıyor. Onlara da size de rızık veren Allah'tır. O, her şeyi işitir ve bilir.” (Ankebut Suresi,60.ayet)
 
Ne mutlu helal yollardan rızkını elde edenlere.
 
Allah hepimize helal kazanç ve bol rızık nasip eylesin...
 
Efkan VURAL
 
 
 
 

ALLAH’IN SEVDİĞİ KULLAR

ALLAH’IN SEVDİĞİ KULLAR 
     

“(Resûlüm) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Âl-i İmrân, 31)

Resûlullah (s.a.v.) buyurdular:
“Allah, takvâ sahibi, gönül zengini ve kendisini ibadete vererek şan ve şöhretten uzak duran, nefsinin ıslâhı ile meşgul olan kulunu sever.” (Müslim, Zühd, 11)

Allah Teâlâ tarafından sevilmek, dinimizin bizi ulaştırmak istediği en yüce hedeftir. Her hedefe ulaşmanın yolları olduğu gibi bu büyük sonuca erebilmek için yapılması gerekli işler ve takib edilmesi lüzumlu izler de vardır.

Resûlullah (s.a.v.), Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur dedi:

“Her kim bir dostuma düşmanlık ederse, ben ona karşı harb ilân ederim. Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan, bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse onu mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum.” (Buhârî, Rikak 38)

Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:

Allah Teâlâ bir kulu sevdiği zaman Cebrâil’e (a.s.):

“Allah filanı seviyor, onu sen de sev!” diye emreder. Cebrâil de o kulu sever, sonra gök halkına:

-Allah filanı gerçekten seviyor; onu siz de seviniz! diye hitâbeder.

Göktekiler de o kimseyi severler. Sonra da yeryüzündekilerin gönlünde o kimseye karşı bir sevgi uyanır.

(Buhârî, Bedü’l-halk 6, Edeb 41, Tevhîd 33; Müslim, Birr 157.)

http://www.islamveihsan.com/allahin-sevdigi-kullar.html


 

KÜÇÜK GÖRÜLMEYECEK “İYİLİK”

KÜÇÜK GÖRÜLMEYECEK “İYİLİK”   
     
Ebû Zer radıyallahu anh şöyle dedi: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bana (hitaben) buyurdu ki: “Din kardeşini güler yüzle karşılamak gibi (tabiî) bir iyiliği bile sakın küçük görme!” [1]

İyiliği iyilik olarak takdir etmek ve yerine getirmek lâzımdır. İyiliği küçük görmek, önemsememek, iyilik bilincine sahip olmamaktan ileri gelir.


Burada Resûl-i Ekrem Efendimiz, büyük sahâbî Ebû Zer hazretlerine hitâben hiçbir “ma’rûf”un yani Allah’a itaat ve insanlara iyilik ve ihsan olarak bilinen hiçbir şeyin küçük görülmemesini, azımsanmamasını tenbih etmektedir. “Din kardeşini güler yüzle karşılamak gibi tabiî bir davranış olsa bile” diye çok çarpıcı bir örnek vermektedir.

Tirmizî’deki bir rivayette (Birr 36) “Din kardeşinin yüzüne gülümsemen sadakadır”, bir başka hadiste de “Her ma’rûf sadakadır. Din kardeşini güler yüzle karşılaman da ma’rûftandır” (Tirmizî, Birr 45) buyurulmaktadır.

Din kardeşini güler yüzle neş’eli bir şekilde karşılamak onu sevindirir ve içini rahatlatır. Bir mü’mini sevindirmek ise, hiç şüphesiz başlı başına bir iyiliktir.

Gerçekten bir çoğumuz, küçük şeyleri “iyilik” olarak değerlendirmemek yanılgısına düşeriz ve böylece dindeki iyilik imkânlarını kullanamayız. Bu ise, giderek yozlaşan bir günlük yaşantıyı gündemimize getirmektedir. Oysa iman uyanıklığı ve şuuru içinde yaşayanlar, kimsenin tahmin etmediği bir çok noktada iyilik ve hayır işleme fırsatı bulurlar.

İyiliksever olmak, mutlaka büyük iyilikler yapmak demek değildir. Küçük olsun büyük olsun iyiliğe tam bir iyilik nazarıyla bakmak gerekmektedir. Nitekim 696, 797 ve 894 numaralarda tekrarlanacak olan hadi-simiz de bize bu önemli noktayı hatırlatmaktadır.

HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ

1. Dinimizde iyilik düşünce ve uygulaması, fevkalâde önemli, yaygın ve köklüdür.

2. Hiçbir iyilik küçük görülmemelidir.

3. Geleni güler yüzle karşılamak başlı başına bir iyiliktir.

[1] Müslim, Birr 144. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Libâs 24; Tirmizî, Et’ime 30.
Kaynak: Riyazüs Salihin, Hadis-i Şerif Tercümesi, Erkam Yayınlarıvv

http://www.islamveihsan.com/kucuk-gorulmeyecek-iyilik.html


 

6 Aralık 2017 Çarşamba

Sıla-i Rahim ve Bireyselleşme-2

Sıla-i Rahim ve Bireyselleşme-2
 
Sevgili Peygamberimizin akrabalarıyla olan ilişkilerinden birkaç kesit sunmak istiyorum:
 
Doğumunda kendisini ilk olarak emziren Ebû Leheb’in cariyesi Süveybe’yi hiç unutmamış, Mekke’de iken onu ziyaret etmiş ve ona ikramlarda bulunmuştur. Hicret edince Medine’den ona giyecekler göndermiştir. Mekke’nin Fethi’nde onun oğlunun durumunu sorup araştırmış, onun da annesinden önce vefat ettiğini öğrenmiştir.
 
Sütannesi Halime’yi gördükçe; “Benim annem, benim annem!” diyerek, kendisine içten sevgi ve saygı gösterip, omuz atkısını serip üzerine oturtmuş, istek ve arzularını hemen yerine getirmiştir. Hz. Hatice ile evlendiğinde, Halime Mekke’ye gelmiş, Peygamberimiz onu ağırlayıp kırk koyun ve bir deve hediye etmiştir.
 
Huneyn Savaşı’nda esir düşen sütkardeşi Hz. Şeyma’yı elbisesinin üzerine oturtmuş ve ‘hoş geldin’ buyurmuş, gözleri dolu dolu olmuş, ona sütanne ve sütbabasını sormuş, onların ölmüş olduklarını öğrenmiş, sonra Şeyma’ya şunları önermiştir: “İstersen sevgi ve saygıyla yanımda otur, istersen yararlanacağın mallar verip seni kavmine döndüreyim.” Şeyma ikinci teklifi kabul etmiş ve Müslüman olarak kavmine dönmüştür. Onun bu davranışında, 60 yıl kadar sonra bile devam eden vefakârlığını görüyoruz.
 
Dadısı Ümmü Eymen’i sık sık ziyaret ederek kendisine “anne” diye hitap etmiştir. Yine onun için; “Anamdan sonra annem, benim ev halkımdan geride sağ kalan kimsedir.” diyerek iltifat etmiştir.
 
Uzun bayram tatillerinde büyük şehirlerimiz boşalmaktadır. Bayram dönüşlerinde otobüs terminallerinde izdihamlar olmaktadır. Umut ediyoruz ki bu ziyaretler sıla-i rahimle sonuçlanmıştır. Haberlere baktığımızda terminallerde çuvallarla dönenler belli ki sıla-i rahim yapmışlar. Aynı haberlerin devamında Akdeniz bölgesinde otellerde doluluk oranlarının % 95‘lere vardığı söyleniyor. Demek ki uzun bayram tatilleri sıla-i rahim fırsatı olarak görülmemiş.
 
Dünyadan, yaşamaktan zevk almamız ve hayatımızın huzurla geçmesi, akrabalık ilişkilerini canlı tutmamızla mümkündür. Uzun bayram tatillerini akrabalık bağlarımızı canlandırmak için bir fırsat bilmeliyiz.
 
Abdullah bin Amr (RA) şöyle dedi:  Rasulullah (SAV) 
لَيْسَ الْواصِلُ بِالمُكافئ وَلكِنَّ الواصِلَ الَّذي إِذا قَطَعتْ رَحِمُهُ وصلَهَا
 
“Akrabasının yaptığı iyiliğe aynıyla karşılık veren, onları koruyup gözetmiş sayılmaz. Akrabayı koruyup gözeten adam, kendisiyle ilgiyi kestikleri zaman bile, onlara iyilik etmeye devam edendir.”  buyurdu.”    Buhârî, Edeb 15. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 45; Tirmizî, Birr 10
 
Rasulullah (SAV) şöyle buyuruyor:
 
“Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse sıla-i rahim yapsın.” (Buhari, Müslim)
 
Akrabalarımız içerisinde bizlere iyi davrananlar olabileceği gibi bizlere sıkıntı verebilenler de olacaktır. Akrabanın iyiliğine karşı iyilik göstermek güzel olsa da yeterli değildir. Bizlere sıkıntı çıkaranlara karşı ise affedici olmalıyız. Ziyaretleşmek akrabalık bağının devam etmesine en büyük vesiledir. Bu sebeple aramızdaki diyalogları artırmak için ziyaretleşmeleri unutmayalım.
 
Akrabalık korunacak diye haram yollara da düşülmemelidir. Alkol almak, zinaya bulaşmak, adam öldürmek gibi dinen haram kılınan bütün yollar terk edilmelidir. Haramda fiiliyatta yardımlaşma, beraber olma, arada bulunan bağı gözetme diye bir husus söz konusu değildir.
وَاِنْ جَاهَدَاكَ عَلى اَنْ تُشْرِكَ بِى مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلاَ تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِى الدُّنْيَا مَعْرُوفًا وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ اَنَابَ اِلَىَّ ثُمَّ اِلَىَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
 
“Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme.” (Lokman 15) Ayetiyle şirkte ve haramda ana baba da olsalar onlara itaat edilmeyeceğini açıklamıştır.
 
           Bireyselleşme ve çözüm yolları
 
Muhterem kardeşlerim
 
Prof. Dr. Nevzat Tarhan‘ın açıklaması:
 
Bencillik insanda empatiyi yok etti ve sosyal duygulara zarar verdi. Bireyselleşme kolayca bencilliğe dönüşebilir. Bireyselleşmenin bir sınırının olması lazım. Özgürüz ama sorumluyuz. Bencil, kendini beğenmiş insanların bireysel cumhuriyetlerinden oluşan topluluklar oluştu. İnsanoğlu, bencilleşmenin bedelini yalnızlık ve mutsuzluk olarak ödüyor.
 
Böyle durumlarda sosyal güven zayıflar, insan korkuyla yaşamaya başlar. Sosyal güven zayıfladığı için hep savunma halinde yaşayan bir insan haline gelir. Sürekli zarar görme ve aldatılma korkusu ile yaşayan bir insan haline gelir ve hiç kimse ile nitelikli, içten, candan, samimi bir ilişki kuramazlar.
Bencil insanın bir özelliği de arka planda yatan kibirdir, büyüklük hastalığıdır.  Bu anlayışın en büyük zararı kişiyi yalnızlaştırmasıdır, yalnızlaşan insan depresifleşir ve mutsuz olur. Bunun sonucunda da kendi çıkarı için insan ilişkilerinde yalanı, şiddeti, aldatmayı ve diğer pek çok olumsuz davranışı doğallaştırır. Bencillik bir bakıma bütün kötülüklerin dokusuna işlemiş bir virüs gibidir. Bencil insanda zihinsel körlük vardır, realite körlüğü vardır ve kendi hatalarını görmez.
 
Aile içi iletişim ve akraba ziyaretlerini terkettiğimiz zaman karşılaşacağımız tablo budur. Bu hastalığın tedavisinin yolu da, sıla-i rahim yapmak, akraba ziyaretlerini sıklaştırmaktır.
 
Aile içi iletişimsizlik en büyük sorunlarımızdan biridir. Birbirleriyle konuşmayan aileler var. Çocuk odasında bilgisayarda oyun oynuyor, baba televizyonda maçını izliyor, anne mutfakta magazin proğramlarına bakıyor. Aynı evde yalnızları oynuyoruz. Aile içi iletişim asgari düzeyde, o eski aile yapısından eser kalmamış.  Modern hayat, çalışma hayatının yoğunluğu ve maddi kazancın ön plana çıkması beraberinde manevi buhranları da getirdi. Toplumumuzda geniş ailelerin yerini artık çekirdek aileler aldı. Giderek daralan aile yapımız, aile bireylerinin de kabuğuna çekilip kendi alanlarını korumaya başlamasına sebep oldu. Bu durum bir gerçeği de karşımıza çıkardı: Yalnızlık. Kendini yalnız hisseden kişi karamsarlaşır, sorunlar karşısında çaresiz hissedebilir. Yardıma ihtiyacı olsa da yardım istemeyebilir. Acı ve üzüntülerimiz paylaşarak azalacaktır.
 
Yıllar önce duyduğumuz Amerikan hikâyesi şimdilerde bizim hikâyemiz.  “Baba akşam eve gelir. Çocuk sorar, ‘Baba sen saatte kaç para kazanıyorsun?’ diye. Babası ‘Git başımdan, ne yapacaksın ne kadar kazandığımı‘  diye çıkışır. Çocuk çaresiz boyun büker ve yatağı boylar. Biraz sonra baba pişman olur, ‘Gidip şunun gönlünü alayım’ diyerek çocuğun yanına gider.  “Merak ettim neden sordun kaç para kazandığımı, 20 dolar kazanıyorum.” Çocuk, yastığının altından 10 dolar çıkarır, babasına uzatır ve ‘Benimle yarım saat oynar mısın?’ diye sorar. Yıllar önce bu hikâyeyi duyduğumda, ‘Evet bu bir Amerikan hikâyesi.’ demiştim. Ama artık şimdilerde “bizim hikâyemiz”
Ziyaretler akrabalar arasındaki sevgi bağlarını güçlendirir. Dargınlıkları sona erdirir. Sevinç ve üzüntülerin karşılıklı paylaşılmasına, sıkıntılara birlikte çareler aranmasına vesîle olur.                                                
 
Yakınlarımızı bayramlar olmak üzere, zaman zaman ziyaret etmek, mümkünse hediyeler götürmek güzel bir davranıştır. Yapılan ziyareti iâde etmek de gerekir.
 
Sıla-i rahim konusunda dikkat edilecek hususlârdan biri de iyilik, karşılık bekleyerek yapılmamalı, sadece görüp gözeten yakınlara karşı sıla-i rahimde bulunulmamalı; aksine, unutan, akrabalık bağlarını koparanlara karşı da bu görev yerine getirilmelidir.
 
Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: 
لَيْسَ الْواصِلُ بِالمُكافئ وَلكِنَّ الواصِلَ الَّذي إِذا قَطَعتْ رَحِمُهُ وصلَهَا
 
“İyiliğe benzeri ile karşılık veren kişi, tam anlamıyla akrabasını görüp gözetmiş olmaz. Hakiki sıla, kişinin kendisi ile ilgiyi kesenleri görüp gözetmesidir” (Buharî, Edeb: 15)
 
Bir kibrit kutusunda 40 tane çöp vardır, teker teker hepsini rahatlıkla kırabilirsiniz, fakat hepsi birlik olup kenetlenirse, 40 ını birden kırmanız mümkün olmaz.
 
Batılı ülkelerin (Amerika, Avrupa) bugün geldikleri nokta, komşuluk yok, akrabalık yok, aile yok, misafirperverlik yok…
 
18 yaşına gelen çocuk, ailesini bırakıp arkadaşıyla ayrı eve çıkıyor, ferdileşiyor.
 
Başlarda özgürlük, rahatlık hoş geliyor. İleriki yıllarda sorunlar ağırlaşmaya başlayınca altından kalkamıyor. Sorunların altında eziliyor, bunalımlara giriyor.
 
Bir bina, bir yapı, bir eser meydana getirmek için, tuğlaların bir araya gelmesi lazım. Tuğlalar geniş bir arazide ayrı ayrı dururken, bir yapı, bir eser, bir sanat meydana gelmiyor. Zaman içinde çürüyüp heba olup gidiyorlar.
 
Ama tuğlalar düzenli bir şekilde üst üste geldikçe, bir eser, bir ev, bir yapı, bir sanat meydana gelir. Bu yapı bazen sıcak bir yuva, bazen kimsesizlere barınak, açlara aşevi, gençlere spor merkezi, Müslümanlara dernek vakıf binası oluyor.
 
Bütün bunlar ferdileşmeyle olmuyor. Birbirlerine bağlı sosyal yapıyla oluyor.
 
İslam komşuluk bağları, aile bağları, akrabalık bağları,  Müslümanların kardeşlik bağlarıyla, yetimlerin hakkını korumakla, yaşlılara saygı hürmet göstermekle, toplumu kompleks (bir birlerine birden fazla bağla bağlanmış olan) bir yapıya dönüştürür.
 
Birbirlerinin acısında beraber üzülen, birbirlerinin sevincinde beraber sevinen, maddi imkânsızlıkta birbirlerine yardımda bulunan, yemeğini komşusuyla, misafiriyle paylaşan, yolda kalmışa yardım eden, sorunlarını paylaşarak çözen, bir büyük yapı.
 
Batıda çekirdek aile kalmadı, bizim memleketimizde de batının bu kültür etkisi görülmekte. İslam ise çekirdek ailenin bir üstü büyük aile modeli (büyükbaba, babaanne, amca, halanın beraber olduğu 4-5 odalı evler), onunda bir üstü herkesin birbirine bağlandığı büyük köy, herkesin birbirine bağlandığı büyük şehir, herkesin birbirine bağlandığı büyük İslam devleti idealini gerçekleştirmek için proje üretmiştir. Bu projenin kaynağı da bizlere gönderilen kutsal kitabımız Kur’an’dır.
  
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
 
http://www.islamdahayat.com/news.php?readmore=491

--


NEFSE EN AĞIR GELEN ŞEY

NEFSE EN AĞIR GELEN ŞEY  
     
Nefse en ağır gelen şey “secde” etmektir. Şeytan da “secde” emrine karşı çıktığı için ebediyyen lânetlenmiştir. Nefisle mücâhede, secdenin çoğaltılmasıyla mümkündür. Bu sebeple ibadeti arttırmak gerekir.

Ebû Abdullah (veya Ebû Abdurrahman) Sevbân radıyallahu anh’den -ki kendisi Resûlullah’ın azadlı kölesidir- rivayet edildiğine göre o “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim” demiştir:

Çok secde etmeye bak! Zira senin Allah için yaptığın her secde karşılığında Allah seni bir derece yükseltir ve bir hatânı siler.”[1]

SECDE ET VE YAKLAŞ

Önceki hadiste Resûl-i Ekrem Efendimiz’in Rebîa İbni Ka’b’a yaptığı çok ibadet tavsiyesinin burada açıklık kazandığını görmekteyiz. Her secde karşılığında bir derece yükselmek ve bir hatadan kurtulmak suretiyle kul mesafe katetmektedir. Yani kul için yücelik ve mutluluk, kulluk ile mümkündür.

Nitekim Allah Teâlâ, “Secde et, yaklaş” [Alak sûresi (96),19] buyurmuştur. Peygamber Efendimiz’in bu tavsiyeyi, şahsî hizmetinde bulunan fakir müslümanlara yapmış olması da dikkatten uzak tutulmamalıdır. Derecesini yükseltmek ve günahından kurtulmak isteyenler için başka yollar da olabilir. Ancak bilhassa fakir müslümanlar bu sonucu daha çok ibadet etmek suretiyle temin edebilirler.

Hadisin Müslim ve Tirmizî’deki rivayetlerinden öğrenildiğine göre Sevbân’dan “insanı cennete götürecek bir amel söylemesi” istenmiş ve bu istek üç defa tekrarlanmış, bunun üzerine Hz. Sevbân bu hadisi rivayet etmiştir.

HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ

1. Kul, secde ve ibadetle yücelir.

2. Nefse en ağır gelen şey “secde” etmektir. Şeytan da “secde” emrine karşı çıktığı için ebediyyen lânetlenmiştir.

3. Nefisle mücâhede, secdenin çoğaltılmasıyla mümkündür. Bu sebeple ibadeti arttırmak gerekir.

4. Ashâb-ı kirâm, kendilerine yöneltilen suallere, Hz. Peygamber’den duydukları, ondan öğrendikleri ile karşılık verirlerdi. Kişisel kanaatlarıyla fetvâ vermezlerdi.

[1] Müslim, Salât 225. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tatavvu’ 22; Tirmizî, Salât 169; Nesâî, Tatbîk 80, 89.

Kaynak: Riyazüs Salihin, Hadis-i Şerif Tercümesi, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/nefse-en-agir-gelen-sey.html


 

DÜNYANIN EN GÜZEL İŞİ

DÜNYANIN EN GÜZEL İŞİ  
     
Bütün kötülükler, kendisinin mukabili olan güzel hasletlerle önlenmelidir. Mesela gazaba karşı sabır, cahillik ve kabalığa karşı hilim ve irfân, kötülüğe karşı af ile muamele etmek en güzel hasletle onu savmak demektir.

Fussilet sûresinde şöyle buyruluyor: (İnsanları) Allah’a çağıran, salih ameller işleyen ve “Ben Müslümanlardanım” diyenden kimin sözü daha güzeldir? İyilikle kötülük bir olmaz, Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur. Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur. Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işiten, bilendir.”1

Tefsirde belirtildiğine göre buradaki ilk âyet-i kerîmede vasıfları anlatılan zat, Resulullah (s.a.v.)’dir. Bazıları da bu âyetin müezzinler hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Evet, bu âyetler Müslümanlığını ilan etmenin en zor olduğu günlerde nâzil olmuştur. Ancak insanları Allah’a çağıranlar her zaman zorluklarla karşılaşmışlardır. Bu itibarla açıklamaya çalıştığımız âyetler, Allah’ın dinine davet etmek, salih ameller işlemek ve zor zamanda Müslümanlığını ifade etmek gibi güzel hasletlere sahip olan herkesi şâmildir.2

Konumuzu teşkil eden âyetler­den şunu anlıyoruz; insanları Allah’ın dinine davet etmek, dünyanın en güzel işidir. Fakat bu, tek başına kemâle ermez, bazı şartları vardır:

Bunların birincisi, yaptığı şeyin dünyanın en iyi ve en hayırlı işi olduğuna inanmaktır. İkincisi, davetini salih amellerle beslemektir; İnsanları Allah’ın dinine çağırırken çaresizlere çare, kimsesizlere kimse olmaktır. Renk, ırk, dil ve din ayrımı yapmaksızın darda kalan herkese müşfik bir el gibi uzanmaya çalışmaktır. Üçüncüsü, kendilerini Allah’ın dinine çağırdığı insanlara Müslümanlığını açıkça beyân etmektir. “Bakın, ben Müslüman olduğum için sizin derdinizi yüreğimde hissediyorum, acınızı dindirmeye çalışıyorum.” demektir. Ancak bundan sonradır ki, bir adım öteye geçilebilir; “Derdim sadece bununla sınırlı değil. Sizin ahirette de kurtulanlardan olmanızı istiyorum.” diyerek asıl maksat ifade edilebilir. Bu kapıyı da herhalde, başta belirtilen salih ameller/iyilikler sayesinde açabiliriz.

Âyetlerde belirtildiği üzere iyilik, kötülük gibi değildir. Hatta bu iki zıt birbiriyle mukayese edilemez. “El-insânu abîdü’l-ihsân” denildiği gibi “insan iyiliğin kulu kölesidir.” Ve iyilikler, kapalı görünen nice kapıların açılmasına vesile olur. Bununla birlikte bin bir zahmet ve fedakârlıkla yapılan iyiliklerin değeri bazen bilinmez veya ihmal edilerek gereğince değerlendirilmez. Dahası iyiliğe kötülükle mukabele edildiği anlar olabilir. İşte insanları Allah’ın dinine çağıranlar, bütün bunları güzellikle savuşturmayı bilmelidir. İyiliğe iyilikle mukabele etmeyene, güzelliğin değerini bilmeyene ve hatta iyiliğe kötülükle karşılık verene bile güzellikle davranmaya devam ederek sabra tutunmalıdır. Daima işin sonunu düşünmelidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in katlandığı zorluklarla, ardı sıra insanları Allah’ın dinine çağıranların çektiği çileleri göz önünde bulundurmalıdır. Umulur ki, mütemadiyen devam eden hasbî iyilikler, kasvetle katılaşan kalpleri yumuşatır. İyiliğin değerini bilmeyen gafillerle, Müslümanlara her zaman düşmanca bakan kindarları sadık dostlar hâline getirir. Gün olur salih ameller işleyerek Allah’ın dinine çağırma işi, dünyanın en güzel ameliyesi olarak kemâle erer, meyveye durur. Düşmanlıkları sıcak dostluklara dönüştürür. Hakikaten, insanları Allah’a çağıranlar, sözlerini buna inanarak söylemelidir. Çünkü böyle bir umudu, Yüce Mevlâ önümüze koymuştur.

Tefsirde belirtildiğine göre bütün kötülükler, kendisinin mukabili olan güzel hasletlerle önlenmelidir. Mesela gazaba karşı sabır, cahillik ve kabalığa karşı hilim ve irfân, kötülüğe karşı af ile muamele etmek en güzel hasletle onu savmak demektir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.); “Senden alâkayı kesenle ilgilen; iletişim ve irtibat içinde ol. Sana haksızlık edeni affet ve sana kötülük edene iyilik et.”3 buyurmuşlardır.

ALLAH’TAN BUNU ÖZELLİKLE İSTEMEK LAZIM

Yüce Mevlâ burada şunu da hatırlatıyor; kötülüğe iyilik ve güzellikle mukabele etmeye, ancak sabredenler muvaffak olabilirler. Yahut da hayır hususunda büyük nasibi olanlar (kendilerine hazz-ı azîm bahşedilenler) bunu yapabilirler. Demek ki Allah’tan bunu da özellikle istemek lâzımdır. Herhalde bu hazz-ı azîm, kendisini dine davet işinde istihdam eden Mevlâ’ya daima şükür hâlinde bulunanlara verilir, diye düşünebiliriz.

Bir de şu var; şeytan, insanları Allah’ın dinine çağıranlara, diğerlerinden daha fazla musallat olur. Onlara vesvese vermeye çalışır yahut da karşılaştığı bir takım güçlükleri gözünde büyütecek telkinde bulunur. İşte orada şeytanın tuzaklarından hemen Allah’a sığınmak gerekiyor. Her şeyi bilen ve işiten Yüce Mevlâ’nın inayetiyle, dünyanın en güzel işine yeniden koyulmak üzere “eûzü besmele” çekmek gerekiyor.

Netice itibariyle en güzel sözü, en güzel üslupla söyleme hususunda, bütün mü’minlerin kudretince mükellef olduğunu söylemek isteriz.

Dipnotlar: 1) Fussilet sûresi, 42/33-36. 2) Bkz; Rûhu’l-Beyân Kur’ân Meâli ve Tefsiri, İsmail Hakkı Bursevî, Erkam Yayınları, c. 18, s. 96. 3) Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, 16999.

Kaynak: Cafer Durmuş, Altınoluk Dergisi, 382. Sayı

http://www.islamveihsan.com/dunyanin-en-guzel-isi.html


 

5 Aralık 2017 Salı

EHLİ BEYT NEDİR? EHLİ BEYT KİME DENİR?

EHLİ BEYT NEDİR? EHLİ BEYT KİME DENİR?   
     
Ehl-i Beyt: Hâne halkı, âile; Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ev halkı, yakın akrabâsı, Peygamberimizin kızı, dâmâdı ve torunlarının da dâhil olduğu âilesi.
 
EHLİ BEYT KELİMESİNE ÖRNEKLER
 
Allâh Rasûlü’nün rikkat-i kalbiyesinin derinliğini îzâh etmek mümkün değildi.

Fuzûlî söz söylemeyip her kelâmı hikmet ve nasîhat idi. Lügatinde aslâ dedikodu ve mâlâyâni yoktu. Herkesin akıl ve idrâkine göre söz söylerdi.
 
Mülâyim ve mütevâzî idi. Gülmesinde kahkaha gibi aşırılık olmazdı. Dâimâ mütebessimdi.
 
O’nu ansızın gören kimseyi haşyet sarardı. O’nunla ülfet ve sohbet eden kimse, O’na cân u gönülden âşık ve muhib olurdu.
 
Derecelerine göre fazîlet erbâbına ihtirâm eylerdi. Akrabâsına da ziyâde ikrâm ederdi. Ehl-i beytine ve ashâbına hüsn-i muâmele ettiği gibi, diğer insanlara da rıfk ve lutuf ile muâmele eder ve:
 
“Hiçbiriniz kendi nefsi için istediğini, mü’min kardeşi için de istemedikçe kâmil mü’min olamaz.” buyururdu. (Buhârî, Îman, 7; Müslim, Îman, 71-72)
 
Selmân-ı Fârisî t, her hâliyle ve bilhassa da Allah yolundaki fedâkârâne gayretleriyle öyle mümtaz ve müstesnâ bir şahsiyet hâline gelmişti ki, Ensâr ve Muhâcirler:
 
“−Selmân bizdendir.” diyerek onu paylaşamaz olmuş, hattâ bu hususta tartışmaya başlamışlardı. Rasûlullah r de hem onların arasını bulmak, hem de Selmân t’ı taltîf etmek için:
 
“–Selmân bizdendir, Ehl-i Beyt’tendir!” buyurdular. (Hâkim, III, 691/6541; Heysemî, VI, 130; İbn-i Hişâm, III, 241; İbn-i Sa‘d, IV, 83)
 
Bu nebevî iltifata rağmen o mübârek sahâbî, büyük bir tevâzû ve mahviyet içinde yaşamış, yüreği dâimâ âhiret endişesiyle titremiştir.

 Bizleri, İslâm ve îman nîmetleriyle şereflendiren, Kur’ân-ı Kerîm’e muhâtap kılma lûtfunda bulunan ve Kur’ân’ın fiilî tefsiri mâhiyetindeki hidâyet rehberimiz Hazret-i Peygamber r Efendimiz’e ümmet olma bahtiyarlığına erdiren Allah Teâlâ’ya sonsuz hamd ü senâlar olsun.
 
Bu dünyada istikâmet ölçümüz, âhirette ise şefâat melceimiz, âlemlere rahmet, Fahr-i Kâinât Efendimiz’e, O’nun pâk ehl-i beytine ve ashâbına sonsuz salât ü selâm olsun!..

Allah Rasûlü (s.a.v) buyurur:

“Size, sımsıkı sarıldığınız müddetçe benden sonra sapıtmayacağınız iki mühim emânet bırakıyorum. Biri diğerinden daha büyüktür. O da Allâh’ın Kitâbı’dır. Kur’ân, semâdan yeryüzüne uzatılmış sağlam bir ip gibidir. Diğer emânet de âilem, Ehl-i Beytʼimdir…” (Tirmizî, Menâkıb, 31/3788)
 

Hadîs-i şerîfte buyrulur:
 
“Çocuklarınızı üç hususta yetiştirin:
 
–Peygamber sevgisi, Ehl-i Beyt sevgisi ve Kur’ân kıraati…
 
Çünkü hamele-i Kur’ân (Kur’ân’ı öğrenen, öğreten ve bu yolda hizmet edenler), hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde, peygamberler ve Hak dostları ile birlikte Arş’ın gölgesindedirler.” (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, I, 226)
 
“Ey Peygamber’in hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allâh’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir edâ ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümîde kapılır. Güzel söz söyleyin! Hem vakarınızla evlerinizde durun da evvelki câhiliyet çıkışı gibi süslenip çıkmayın! Namaz kılın, zekât verin, Allâh ve Rasûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allâh sizden, sâdece günâhı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.” (el-Ahzâb, 32-33) âyeti nâzil olduğunda Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, altı ay boyunca sabah namazına giderken Hazret-i Fâtıma’nın kapısına uğrar ve:
 
“–Namaz(a kalkın) ey Ehl-i Beyt! «Allâh sizden, sâdece günâhı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.»” buyururdu. (Tirmizî, Tefsîr, 33/3206)
 
Yine ebedî hayâtın en mühim sermâyelerinden biri olan teheccüd namazı için Peygamber Efendimiz bâzı geceler Hazret-i Ali ile Fâtıma’nın kapısını çalıp:
 
“−Namaz kılmayacak mısınız?” buyururdu. (Buhârî, Teheccüd, 5)
 
http://www.islamveihsan.com/ehli-beyt-nedir-ehli-beyt-kime-denir.html
 
 
 

HER HAYIRDA SEVAP VAR

HER HAYIRDA SEVAP VAR   
     
Allah rızası için yapılan her hayır insana sevap kazandırır. Mübah işler iyi niyetle yapıldığında birer hayıra dönüşür. Bir müslümanın eşini sevindirmek için yaptığı her davranış, Allah’ı memnun eder.

Sa`d İbni Ebû Vakkâs radıyallahu anh’ın rivayet ettiği, bu kitabın baş tarafındaki ihlâs ve niyet konusunda geçen uzun hadiste Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Sa`d’e hitâben şöyle buyurmuştu:

“Allah rızasını düşünerek yaptığın harcamalara, hatta yemek yerken eşinin ağzına verdiğin lokmalara varıncaya kadar hepsinin mükâfatını alacaksın.” [1]

AİLENİN İHTİYAÇLARINI KARŞILAMAK VE ONLARI SEVİNDİRMEK SEVAPTIR

Sözü edilen bu hadîs-i şerîfte Sa`d İbni Ebû Vakkâs başından geçen bir olayı anlatmıştı. Olay şu idi:
Peygamber Efendimiz’le birlikte Vedâ Haccı için Mekke’ye gelmişlerdi. Sa`d orada ağır bir hastalığa yakalanmıştı. Efendimiz kendisini ziyârete geldiğinde, Mekke’de öleceğini düşünerek ona bir mesele danışmıştı. Demişti ki, ben zengin bir adamım. Kızımdan başka da mirasçım yok. Malımın üçte ikisini sadaka olarak dağıtabilir miyim?

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de ona mirasçılarını zengin bırakmak gerektiğini, onları başkalarına muhtaç etmenin doğru olmayacağını anlatmış ve malının üçte birini sadaka olarak dağıtabileceğini buyurmuş ve peşinden de yukarıdaki hadîs-i şerîfi söylemişti.

Bu hadîs-i şerîf her işin başının Allah rızası olduğunu ortaya koymakta, insan ne yaparsa Allah’ı memnun etmek için yapmalı, demektedir.

Burada bize şu anlatılmaktadır:

Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için büyük paralar, servetler harcamak şart değildir. Çoğu kimsenin önemsemediği bir işi yaparak da Allah rızası kazanılabilir. İnsan eşini, çoluğunu çocuğunu sevindirirken, onlarla gülüp oynarken bile sevap elde edebilir. Önemli olan, “Rabbim ben eşimi mutlu etmek, çocuklarımı sevindirmek istiyorum. Sen onları bana emanet ettin. Ben de senin emanetine saygı duyuyor, onlara karşı görevimi yapıyorum”, diye düşünebilmektir.

Çocuklarına bir yiyecek, giyecek alırken Allah’ı düşünmek ve onun rızasını elde etmeyi istemektir.
Aile fertlerinin geçimini temin etmek, onları kimseye muhtaç etmemeye çalışmak dinimize göre önemli bir olaydır. Allah’ın sevgisini, cennetini, cemâlini kazandıracak kadar büyük bir meseledir.

Eşiyle şakalaşırken maddî haz duymak, sevap kazanmaya engel değildir. Nitekim Peygamber aleyhisselâm insanın eşiyle cinsî ilişkide bulunmasının bile sadaka olduğunu ifâde buyurmuş; bunu yadırgayan sahâbîlerine “Ya ihtiyacını haram yoldan giderse ne olacaktı!” diyerek bu gerçeği perçinlemiştir.

Şakalaşırken eşin ağzına verilen bir lokma bile sadaka sayılırsa, ailesinin ihtiyaçlarına sarfettiği paralar kim bilir insana ne büyük sevaplar kazandırır!

[1] Buhârî, Îmân, 41, Cenâiz 36, Vesâyâ 2, Nefekât 1, Merdâ 16, Daavât 43, Ferâiz 6; Müslim, Vasıyyet 5. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Ferâiz 3; Tirmizî, Vesâyâ 1; Nesâî, Vesâyâ 3; İbni Mâce, Vesâyâ 5.

Kaynak: Riyazüs Salihin, Hadis-i Şerif Tercümesi, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/her-hayirda-sevap-var.html


 

4 Aralık 2017 Pazartesi

Sıla-i Rahim ve Bireyselleşme-1

Sıla-i Rahim ve Bireyselleşme-1
 
Sıla-i rahim, akraba ve yakınları ziyaret etme, hallerini ve hatırlarını sorma, gönüllerini alma anlamında bir İslami terim.  Kişinin kendisine yakınlığı olan kimselere iyilik yapması, onlara ihsanda bulunması anlamına gelir. Sıla kelimesi “v.s.l” kökünden masdar bir kelime olup, ulaşmak, kavuşmak, bağ gibi anlamlara gelir.
Rahim ise, acıma, koruma, şefkat manalarına gelmektedir.  En geniş şekliyle akrabalık hak ve hukukunun yerine getirilmesi, kişinin baba, anne, dede, nine, kardeşler, amcalar, halalar, kardeş çocukları, dayılar, teyzeler sonra da yakınlık derecesine göre nesep bağı olan akrabalarına karşı, imkân nispetinde maddi ve manevi anlamda faydalı olmak, hizmet etmek, ilgi ve alaka göstermek, yerine göre iletişim araçlarıyla da olsa onlarla irtibatı devamlı hale getirmek gibi anlamlara gelmektedir.
       Nitekim Rabbimiz  Kur’an-ı Kerimde
وَاتَّقُوا اللهَ الَّذِى تَسَآءَ لُونَ بِهِ وَاْلاَرْحَامَ اِنَّ اللهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا
“Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının” (Nisâ, 4/I)
فَهَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ تَوَلَّيْتُمْ اَنْ تُفْسِدُوا فِى اْلاَرْضِ وَتُقَطِّعُوآ اَرْحَامَكُمْ
اُولَئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللهُ فَاَصَمَّهُمْ وَاَعْمَى اَبْصَارَهُمْ
 “Demek idâreyi ve hâkimiyeti ele alırsanız hemen yer yüzünde fesad çıkaracak, akrabalık bağlarını bile parçalayıp keseceksiniz öyle mi? Onlar öyle kimselerdir ki Allah kendilerini rahmetinden kovmuş da duygularını almış ve gözlerini kör eylemiştir. (Muhammed, 47/22-23).
اِنَّ اللهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَاْلاِحْسَانِ وَاِيتَائِ ذِى الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْىِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
“Allah, adaleti, ihsanı ve yakınlara yardım etmeyi emreder…” (Nahl: 16/90),
Sıla-i rahim dairesine giren kimseleri genel anlamda ifade etmek gerekirse, evvela kan bağı ile veya evlenme yoluyla akraba olanlar, sonrasında ise komşular, aile dostları, öksüzler, yetimler, yoksullar ve diğer müminlerdir.
وَاَتِ ذَا الْقُرْبَى حَقَّهُ وَالْمِسْكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَلاَ تُبَذِّرْ تَبْذِيرًا
“Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver…”  (İsrâ: 17/26)
Sıla-i rahim’in en başında ana babaya hürmet gelir.
وَقَضَى رَبُّكَ اَلاَّ تَعْبُدُوا اِلاَّ اِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَا اَوْ كِلاَهُمَا فَلاَ تَقُلْ لَهُمَا اُفٍّ وَلاَ تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَرِيمًا
“Rabbin “Kendinden başkasına kulluk etmeyin. Ana ve babaya iyi muamele edin” diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererlerse onlara “öf” (bile) deme. Onları azarlama. Onlara çok güzel (ve tatlı) söz söyle.” (İsrâ: 17/23)
Müşrik bile olsa ana-babaya hürmet etme konusunu ayetler net olarak ifade etmiştir:
وَاِنْ جَاهَدَاكَ عَلى اَنْ تُشْرِكَ بِى مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلاَ تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِى الدُّنْيَا مَعْرُوفًا وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ اَنَابَ اِلَىَّ ثُمَّ اِلَىَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
“Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne), Bana ortak koşmaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin.  Bana yönelenlerin yolunu tut. Sonunda hepinizin dönüşü ancak Banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber vereceğim.” (Lokman31/15)
Âyetten de anlaşılacağı gibi şirkte ana babaya itaat yoktur. Fakat mü’min olmasalar bile anne babaya karşı hürmet edilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Aynı zamanda her evladın ana-babaya yedirmesi, giydirmesi ve onları barındırması da üzerine düşen bir borçtur. Bu konuyu teyit eder anlamda şu hadis de oldukça manidardır.
Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
قَدِمتْ عليَّ أُمِّي وهِي مُشركة في عهْدِ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَاسْتَفتَيْتُ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قلتُ : قَدِمتْ عَليَّ أُمِّى وَهِى راغبةٌ ، أَفأَصِلُ أُمِّي ؟ قال : « نَعمْ صِلي أُمَّكِ »
İslâmiyet’i kabul etmemiş olan annem Resûlullah zamanında yanıma gelmişti. Resûlullah’ın görüşünü almak için:
- Annem, beni özleyip gelmiş. Ona ikramda bulunabilir miyim? diye sordum.
Peygamber aleyhisselâm:
- “Evet, annene iyi davran!” buyurdu.  (Buhârî, Hibe 29, Cizye 18, Edeb 8; Müslim, Zekât 50. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 34)
« إِنْ مِنْ أَبَرِّ البِرِّ أَنْ يَصِلَ الرَّجُلُ أَهْلَ وُدِّ أَبِيهِ بَعْد أَنْ يُولِّىَ»
“İyiliklerin en değerlisi, insanın babası öldükten sonra, baba dostunun ailesini kollayıp gözetmesidir” (Müslim, Birr 11-13. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 120; Tirmizî, Birr 5) Yani babamızın dostlarını da görüp, gözetmemiz, onun ailesini görüp gözetmemiz de sıla i rahim kapsamı içine girer.
وَاَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ اْلاَقْرَبِينَ
“Önce en yakın akrabalarını uyar.” (Şuara 26/ 214)
Ayetinin gereği olarak, Rasul tebliğe yakın akrabalarından başlamıştır. İslamiyetin ilk yıllarında inen mekki ayetlerde, Rasul’e akrabalık ilişkilerinin gözetilmesi ve bu hususa dikkat edilmesi emredilmiştir.  Tebliğe akrabalık bağlarını vesile ederek öncelikli olarak bu hedef kitleden başlanması ayrıca önemlidir. Rasulün örnekliğinde bizlerde islama davet’de yakın akrabalardan başlamalıyız.
Sıla-i rahimle ilgili hadislerde,  Efendimiz şöyle buyurmaktadır.
رَغِمَ أنفُهُ رغمَ أنفُهُ رغمَ أنفُهُ، قيلَ مَنْ يَا رَسُولُ اللّهِ ؟ قال: مَنْ أدركَ والدِيهِ عندَ الكِبرِ أو أحَدَهُمَا ثمّ لم يدخلْ الجنّةَ
"Burnu sürtülsün, burnu sürtülsün, burnu sürtülsün"dedi.
"Kimin burnu sürtülsün ey Allah'ın Resulü?"diye sorulunca şu açıklamada bulundu:
"Ebeveyninden her ikisinin veya sâdece birinin yaşlılığına ulaştığı halde cennete giremeyenin."
 (Müslim, Birr: 9) Hadis gereği ana, baba evlada bir yük değil. Cennete kolayca giriş bileti, cennete kestirme yol olarak görülmelidir.
مَنْ أَحبَّ أَنْ يُبْسَطَ له في رِزقِهِ ، ويُنْسأَ لَهُ في أَثرِهِ ، فَلْيصِلْ رحِمهُ
“Rızkının geniş ömrünün uzun olmasını arzu eden (akrabalarını ziyaret etsin) onlarla olan bağlantısını devam ettirsin.”  (Buhari, Edep:12)
Hangimiz ekonomik sıkıntı içinde değiliz. Kişi akrabalarını, amca, hala, dayı, kardeşlerini ziyaret ederse, Allah Rasulü (s.a.v.) rızkının genişleyeceğini söylüyor.
« مَنْ أَحبَّ أَنْ يُبْسَطَ له في رِزقِهِ ، ويُنْسأَ لَهُ في أَثرِهِ ، فَلْيصِلْ رحِمهُ »
“Rızkının çoğalmasını, ömrünün uzamasını isteyen kimse, akrabasını kollayıp gözetsin.”
 (Buhârî, Edeb 12, Büyû` 13; Müslim, Birr 20, 21. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 45)
«لا يَدْخُلُ الجَنَّةَ قَاطِعٌ »
“Akrabalık bağını koparan (cezasını çekmeden) cennete giremez” (Buhârî, Edeb 11; Müslim, Birr 18, 19. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 45; Tirmizî, Birr 10)
« مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ والْيوْمِ الآخِرِ ، فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ ، وَمَنْ كانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ والْيوم الآخِر ، فَلْيصلْ رَحِمَهُ ، وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّه وَالْيوْمِ الآخِرِ ، فلْيقُلْ خيراً أَوْ لِيَصمُتْ »
 “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse akrabasına iyilik etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun” (Riyazü’s Salihin Hadis No: 316)
“Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasını görüp gözetsin” (Buharî, İlim: 37; Müslim, İmam: 74-77),
« الصَّدقَةُ عَلَى المِسكِينِ صدقَةٌ ، وعَلَى ذي الرَّحِمِ ثِنْتَانِ : صَدَقَةٌ وصِلَةٌ »
“Yoksula yapılan sadaka bir sadakadır. Bu sadaka akrabaya yapılmışsa iki sadaka demektir. Biri sadaka, diğeri sıla-i rahimdir ki bu da sadaka sayılır” (Tirmizî, Zekât 26. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Savm 21; Nesâî, Zekât 82; İbni Mâce, Sıyâm 25, 28)  
Mükafatı en hızlı verilen hayır ve iyilik sıla-i rahimdir. Cezası en hızlı verilen kötülük de zulüm ve sıla-i rahimi terk etmektir”  (Ebû Dâvud,   Edep: 51)      
(Devam edecek)                                                                                                                                                                  
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
 

--

NAMAZIN BEŞ VAKİT OLMASINDAKİ HİKMETLER

NAMAZIN BEŞ VAKİT OLMASINDAKİ HİKMETLER   
     
Farz olan beş vakit namazın her biri ayrı ayrı kıymet ve ehemmiyeti hâizdir. Peki namazın beş vakitte kılınmasının hikmetleri nelerdir?

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur:

“…Namaz mü’minler üzerine vakitleri belli bir farzdır.” (Nisâ, 103)

Farz olan beş vakit namazın her biri ayrı ayrı kıymet ve ehemmiyeti hâizdir. Günün belli vakitlerine dağılışı da, insan için hem rûhî hem de bededî bakımdan bin bir fâide ve hikmet ihtivâ eder.

ALLAH’I HATIRDA TUTMA HASLETİ

İslâm, yeryüzünün tek hâkiminin Allah olduğunu zihinlere yerleştirmek, insanın bunu her zaman hissetmesini sağlamak maksadıyla, günde beş vakit namazı emretmiştir. Namaz, günün belli vakitlerinde tekrarlandığı için nefisler üzerinde daha tesirli, arzu ve hevesleri daha çok dizginleyici, her hususta doğruluğa ve istikâmete daha çok teşvik edicidir. Bu sayede insan, her hâl u kârda dâima Allah’ı hatırda tutma hasletini kazanır.

EN GÜZEL İBADET

Güne başlarken, işten yorulunca, gün biterken ve istirahate çekilirken dâimâ Allah’ı hatırlamak ve onun her vakitte ayrı ayrı tecellî eden nimetlerine şükredebilmek için yapılması gereken en güzel ibadet namazdır.

Bu namazlar, günde beş vakit Yaratıcımız’a karşı teslimiyet ve şükrân duygularımızı ifade edebilmek için birkaç dakikalığına her türlü dünyevî kaygıdan uzaklaşmamızı sağlar. Böylece, gün içinde zaman zaman bizi şahsî meşguliyetlerimizin monotonluğundan kurtarıp birkaç dakikalığına rahatlatır.

NAMAZIN BEŞ VAKTE YAYILMASININ SEBEPLERİ

Bir günün beşe bölünüp bu vakitlerin belli aralıklarla ilan edilmesi, aynı zamanda insanı dakik, dikkatli ve disiplinli olmaya zorlayan güzel bir zaman ayarlamasıdır. Bir Müslümanın günlük, haftalık, aylık, senelik ve ömürlük olmak üzere beş türlü zaman ayarlaması vardır. Namaz mü’mine günlük, Cuma haftalık, oruç aylık, zekât yıllık, hac da ömürlük zaman planlamasını öğretir. Bu sûretle insan dikkatli ve disiplinli bir çalışma hayatına girer.

İnsan ömrü çok kıymetlidir. Vakit ile nakit kazanılır ancak nakitle vakit kazanılmaz. Şafaktan yatsıya kadar belli zamanları kollayan ve bu zamanlardaki işleri görmeye hazırlanan bir kişi şüphesiz ki pısırık ve uyuşuk değil, faal ve cevval olacaktır. Asr Sûresinde zamana yemin edilerek insanların umûmiyetle bu hususta hüsrana uğradığının ifade edilmesi, bu bakımdan son derece mânidardır.[1]

Diğer taraftan, günlük beş vakit namaz, insanlar için oldukça az ve yerine getirilmesi çok kolay bir vazifedir. Yirmi dört saat içinde insanın dünyevî işlerini bırakıp Allah’ın huzûruna çıkacağı zaman bir saat bile değildir. Ancak bu sayede kazanacağı faydalar pek çoktur.

[1] Prof. Dr. Süleyman Uludağ, İslâm’da Emir ve Yasakların Hikmeti, s. 78-79.

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Ebedi Yol Haritası İslam, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/namazin-bes-vakit-olmasindaki-hikmetler.html