11 Temmuz 2019 Perşembe

BELA VE MUSİBETLER MÜJDEYE NASIL DÖNÜŞÜR?

BELA VE MUSİBETLER MÜJDEYE NASIL DÖNÜŞÜR?


 0
Bir kimsenin başına bela ve musibetler neden gelir? İşte İslam’ın bela ve musibetlere bakışı…
Cenâb-ı Hak, bütün kullarını dünyada muhtelif vesilelerle imtihan etmektedir. Bu sebeple insanlara birtakım imkânlar ve nîmetler verdiği gibi bazı mahrûmiyetler ve külfetler de yüklemiştir. Belâ, musibet ve hastalıkları da, kullarını günahlardan uzaklaştırmak, önceki günah kirlerinden arındırmak, muhtelif ders ve ibretler vermek gibi sebeplerle gönderir. Yani hepsi de insanların faydası içindir.
SABREDENLERİ MÜJDELE!
Bu imtihanlardaki hikmet ve sırları çözemeyerek isyân edenler hüsrâna uğrarken, sabır, rızâ, tevekkül ve teslîmiyetle Allah’a ilticâ edenler büyük ecirlere nâil olurlar. Âyet-i kerîmelerde bu husus şöyle beyân buyrulur:
“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «İman ettik» demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?Andolsun ki biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, sâdıkları da yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” (Ankebût, 2-3)
“Biz mutlaka sizi biraz korku, biraz açlık yahut mala, cana veya mahsullere gelecek noksanlıkla imtihan ederiz. Sen sabredenleri müjdele!” (Bakara, 155)
Cenâb-ı Hak, başına gelen belâ, musîbet ve sıkıntıdan ibret almayan kişilerden râzı olmaz. Şu âyet bunu göstermektedir:
“Onlar, her yıl bir veya iki kez (çeşitli belâlarla) imtihan edildiklerini görmüyorlar mı? Sonra da ne tevbe ediyorlar ne de ibret alıyorlar.” (Tevbe, 126)
ALLAH’TAN YARDIM DİLEYİNİZ!
Bununla birlikte Yüce Rabbimiz, imtihâna tâbî tuttuğu kullarını yardımsız bırakmayarak onlara şu tavsiyede bulunmaktadır:
“Ey îman edenler! Sabır ve namazla Allah’tan yardım dileyiniz! Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153)
Sabırla namaz çok mühim iki sığınaktır. Allah Resûlü (s.a.v) ve diğer Peygamberler, zor durumda kaldıklarında Allah’tan yardım ve sabır istemek için hemen namaza koşmuşlardır. Ashâb-ı kirâm da bir yakınlarını kaybettiklerinde veya herhangi bir sıkıntıya düştüklerinde namazda tesellî bulmuş ve namazla Allah’tan sabır istemişlerdir.[1]
Musibetleri kolay atlatabilmek için dünyaya gereğinden fazla değer vermemek de tavsiye edilmiştir.[2]
EŞYA ZIDDI İLE BİLİNİR
Varlıklar zıtlık esâsı üzere yaratılmışlardır. “Eşyâ zıddı ile bilinir” kâidesini düşündüğümüzde, zıtlığın insanoğlu için zaruri bir kavram olduğunu daha iyi idrak ederiz. Kendisi sağlam olan kişi, umûmiyetle herkesin aynı şekilde olduğunu zanneder. Noksansız bir vücudun veya sıhhatli bir hayatın büyük bir lütuf olduğunu farkedebilmek, ancak hasta ve sakat kişileri görmekle mümkün hâle gelebilir. İşte bu yüzden bizim nazarımızda birer zavallı gibi kabul edilen sakatların, insanlık âleminin selâmet yolunu bulabilmesinde böylesine büyük bir hizmetleri de vardır. Sabrettikleri takdirde kendilerine dünya ve âhirette çok büyük mükâfâtlar verilecektir.
Diğer taraftan bütün her şey, Allah’ın lutfuyla yokluktan varlık âlemine çıkmıştır. Lütufta ise eşitlik gerekli ve zaruri değildir. Eşitlik, ancak hak etmeye bağlı olan “adâlet”te mevzubahistir. Dolayısıyla, herhangi bir varlık Allah’tan adâlet talep edecek olsa, onun hakkı yok olmaktır. Zira o, ezelde zaten yoktu, Allah Teâlâ ona lütufta bulunarak varlık sâhasına çıkarmıştı.
VEREN DE ALLAH, ALAN DA ALLAH
Bu sebeple bir müslüman, belâ ve musîbete uğramamak için elinden gelen tedbirleri alır, ancak buna rağmen başına herhangi bir musîbet gelirse, bu hakikati hatırlayarak; “Veren de Allah, alan da Allah” deyip Cenâb-ı Hakk’a teslim olur ve sabreder. Kâsım bin Muhammed (r.a) şöyle anlatır:
“Hanımım ölmüştü. Muhammed bin Kâ‘b[3] taziyeye geldi. Bana şunu anlattı:
İsrâiloğulları’ndan âlim, âbid ve gayretli bir kişinin çok sevdiği sâliha bir hanımı vardı. Derken bu hanımı vefat etti. O âlim buna çok üzüldü ve evine kapanarak insanlardan alâkasını kesti, kimseyle konuşmaz oldu. İsrailoğulları’ndan bir kadın bunu duyunca kapısına gelerek:
«−Ona soracak bir mes’elem var, fetva istiyorum, onunla husûsî görüşmem gerekiyor» diye ısrar etti. Âlim, «İzin verin gelsin!» deyince kadın içeri girdi. Âlime:
«−Komşu hanımdan ödünç bilezik aldım. Onu bir müddet takındım. Şimdi onu benden geri istiyorlar. Ne dersin, onlara bileziklerini iâde etmem gerekir mi?» diye sordu. Âlim:
«−Evet, vallahi vermen lâzım» dedi. Kadın:
«−Ama o bilezik bende bir müddet kaldı» deyince âlim:
«−Olsun, sen onu emânet olarak aldığın için onların bunu geri istemeye hakları vardır» cevabını verdi. Bunun üzerine kadın:
«−Allah sana rahmet etsin! Allah, sana emânet olarak verdiği şeyi geri istediğinde neden üzülüyorsun! Üzülmeye hakkın var mıdır? Sana hanımını emâneten vermişti, sonra da geri aldı. Allah’ın, onu yanında bulundurmaya senden daha çok hakkı vardır» diye âlimi teselli etti. Âlim bu sözlerden ibret aldı, hakikati gördü ve kendine geldi. Allah âlimi kadının sözlerinden istifade ettirdi.” (Muvatta’, Cenâiz, 43)
İÇ SIKINTIYI GİDEREN SÖZLER
Bu idrak hâline ulaşan bir insan, ne elinden kaçırdığı nîmet ve imkânlar için çok üzülür, ne de nâil olduğu dünyalıklar sebebiyle çok sevinip şımarır. İkisinin de imtihan maksadıyla verildiğini bilir. Sıkıntılara tebessümle yaklaşmaya başlar. Mevlânâ Hazretleri’nin oğlu Sultan Bahâeddin Veled, şu hâtırasını nakleder:
“Bir gün bana büyük bir ruh bezginliği ve iç sıkıntısı gelmişti. Beni bu hâlde gören babam:
«–Birinden mi incindin de böyle sıkıldın?» dedi. Ben de:
«–Bilmiyorum ki bu ne hâldir?» dedim. Babam kalkıp eve gitti, bir müddet sonra baktım ki kurt postunu çevirip başına geçirmiş, çocukları korkuttukları gibi «Bu! Bu! Bu!» diyerek yanıma geliyor. Babamın bu hoş hareketi sebebiyle beni bir gülme tuttu ki anlatamam. Hemen yere kapanarak ayaklarını öptüm. Babam:
«–Bahaddin! Eğer bir güzel ve latif sevgili sana sıkı sıkıya bağlansa, dâima seninle şaka, şenlik etse ve birdenbire yüzünü değiştirip “Bu! Bu! Bu!” diye sana gelse ondan hiç korkar mısın?» buyurdu. Ben de:
«–Hayır, korkmam» dedim. Bunun üzerine babam:
«–Seni sevindiren ve neşe içinde tutan ile seni üzen ve bazı sıkıntılara uğratan aynı sevgilidir. Hep O’dur, hep O’ndandır ve hep O’ndan feyizlenirsin. O hâlde niçin boş yere üzgün duruyor, sıkıntının elinde âciz kalıyorsun?» buyurdu.
Babamın bu hareketi ve sözleri üzerine derhal hâlim değişti, taze gül gibi açılıp ferahladım. Ömrüm boyunca da başka üzülmedim, dünyanın gamı kederi yanıma yaklaşmadı.”[4]
[1] Ebû Dâvûd, Tatavvû, 22; Cihâd, 162; Ahmed, IV, 333; Hâkim, II, 296/3066.
[2] Beyhâkî, Şuab, VII, 370-371; Ebû Nuaym, Hilye, V, 10.
[3] Tâbiînden olan bu zâtın anne ve babası yahûdi kabilelerine mensuptu. Dolayısıyla, İsrailoğulları’na dâir bu tür bilgileri diğer insanlardan daha iyi bilirdi.
[4] Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, trc. Tahsin Yazıcı, İstanbul 1973, I, 265-266.
Kaynak: Dr. Murat Kaya, Ebedi Yol Haritası İslam, Erkam Yayınları




10 Temmuz 2019 Çarşamba

FAYDALI İLİM NEDİR?

FAYDALI İLİM NEDİR?


 0
Sözlükte “bilmek” anlamına gelen ilim (ilm) genellikle “bilgi” ve “bilim” karşılığında kullanılır. Peki faydalı ilim nedir, neye yarar? 
Faydalı ilim; kişiyi Kur’ân-ı Kerîm’de 258 yerde geçen “takvâ”ya ulaştıran ilimdir.
TAKVA NEDİR?
Nefsânî arzuları bertaraf etme, rûhânî istîdatları inkişâf ettirme, kulun dâimâ ilâhî müşâhedenin / ilâhî kameraların altında olduğunu idrak ve şuur hâlinde olabilmesidir. Kalbin bu duygularla mücehhez bulunması, “takvâ”nın en mühim alâmetidir.
Cenâb-ı Hak insanoğluna “az bir ilim verdiğini” beyan buyuruyor.[1] Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz o ilmin şâhikasındaydı. Nitekim Efendimiz:
“Benim bildiklerimi bilseydiniz (yemezdiniz, içmezdiniz) sahralara düşerdiniz…” buyuruyor. (Bkz. İbn-i Mâce, Zühd, 19)
HAYATINI “HAMDIM, PİŞTİM, YANDIM” SÖZLERİYLE ÖZETLEYEN MUTASAVVIF DÜŞÜNÜR KİMDİR?
Mevlânâ Hazretleri de kendi hayatını hülâsa ederken, zâ­hi­rî ilim­le­rin zir­ve­sin­deki hâ­li­ni “ham­dım”; mârifetullah tecellîlerine nâil olup kâinattaki sırlar kendisine ayân olmaya başladığındaki hâlini “piş­tim”; Cenâb-ı Hak’ta fâ­nî oluş hâ­li­ni ise “yan­dım” di­ye ifa­de ediyor.
Dipnot:
[1] Bkz. el-İsrâ, 85.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençlerle 12 Soru-Cevap, Erkam Yayınları




İKİNCİ DEVÂ


Pazartesi günü Celalin Peneresinden blog sayfamızda "Hastalar Risalesinin Kerameti" yazımızı yayınladıktan sonra İkinci Deva'ya gelen bir yorum sonrası aşağıda ikinci Deayı paylaşmayı diledik:

ALLAH katında hastalıkların mükafatını bu denli olduğunu bilmiyordum. Bilgilendirdiğin için teşekkür ediyorum. Yazılarının devamını bekliyorum. ALLAH razı olsun faydalı bilgilerinden dolayı...

http://hastalar-risalesi.blogspot.com/2012/11/ikinci-deva.html

*****************

İKİNCİ DEVÂ
 


Ey sabırsız hasta! Sabret ve şükret. Senin bu hastalığın, ömür dakikalarını birer saat ibadet hükmüne (geçerli ibadet haline) getirebilir.

 

Ey sabırsız hasta sabret ve şükret! diyerek başlıyor Bediüzzaman Hazretleri. Çünkü bu hastalık senin ömrünün her bir dakikasını, sanki bir saat ibadet yapmış gibi sevap kazandırır, diyor gayet sade bir dille.

 

Ve bu Deva’da bir önceki Devada bahsedilen hastalığın ömrü neden uzattığını açıklıyor.

 

Her bir dakikanın nasıl olurda bir saat ibadet sayıldığını, yani geçmeyen ağrı olursa sabrediyorsun, ve her sorana çok şükür bugünüme, diyen hastanın bu şükür halinin ibadet olduğunu şöyle izah ediyor.

  

Çünkü ibadet iki kısımdır. Biri müsbet (olumlu) yani Allah’ın emrettiği ibadettir ki, namaz, niyaz gibi malum ibadetlerdir. Diğeri menfi (olumsuz) ibadetlerdir ki, hastalıklar, musibetler vasıtasıyla musibetzede (belâ, sıkıntıya uğrayan) aczini, zaafını (güçsüzlüğünü, zayıflığını) hisseder, Hâlik-ı Rahîmine (çok şefkat ve merhamet sahibi olan Yaratıcısına, Allah’a) iltica (sığınır) eder, yalvarır.

 

Hâlis, (saf, temiz) riyasız, (olduğu gibi, gösterişsiz) manevî bir ibadete mazhar (ulaşmış) olur.  

 

Evet, hastalıkla geçen bir ömür, Allah’tan şekva (şikâyet) etmemek şartıyla mü’min için ibadet sayıldığına rivayat-ı sahiha (doğru rivayet hadisler) vardır. 1

 

İbadet iki kısımdır diyor. Birincisi bilinen malum namaz, oruç, dua gibi ibadetlerdir.

 

İbadetin ikincisi, hastalık ve musibetler vasıtasıyla Allah’a çok içten sığınıp yalvarmakmış. Bediüzzaman Hazretleri, Allah’a sığınıp içten DUA etmek, riyasız halis bir ibadettir, diyor. Çünkü kimse görmez, duymaz.

 

Ömrü hastalıkla geçen bir müslüman, neden ben Allah’ım diyerek, Allah’a halini ŞİKAYET etmezse, o zaman SABRETTİĞİ HER BİR DAKİKA, birer saat ibadet hükmündedir, bununla ilgili doğru rivayetler çoktur, diyor. Devamı şöyle:

 

Hatta bazı sabir (sabreden) ve şakir (şükreden) hastaların bir dakikalık hastalığı, bir saat ibadet hükmüne (geçerli ibadet haline) geçtiği ve bazı kâmillerin bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçtiği, rivayat-ı sahiha (doğru rivayetler, hadisler, peygamber ve evliya kıssaları) ve keşfiyat-ı sadıka (doğru çıkan manevi keşifler, sırlar) ile sabittir.

 

Burada Bediüzzaman Hazretleri, Allah’ın kendisine hastalık verdiği insanlardan sabreden ve şükredenlerin ömrünün her bir dakikasının, bir saat ibadet sevabı kazandıracağını ifade etmiş, az önce bahsetmiştik.

 

Bu Hastalar Risalesindeki Deva’ların hepsi, imanın altı şartına inanan, yani doğru İMAN SAHİBİ olan müslümanlar içindir. Allah’ı inkar edenlerin sevap kazanması zaten düşünülemez.

 

Ve devam ediyor. Bazı kamillerin bir dakikası ise, bir gün ibadet olur, diyor. Burada kamillerden maksat, ömrü hastalıkla geçmesine rağmen, NAMAZ, DUA gibi ibadetlerini de aksatmayan HAKK aşıklarıdır.

 

Senin bir dakika ömrünü bin dakika hükmüne getirip, sana uzun ömrü kazandıran hastalıktan teşekkî (şikâyet etme, sızlanma) değil, teşekkür et. 

 

Ve bu son cümlede benim şu sözümü neden söylediğim anlaşılıyor:

 

“Milyonlarca sağlıklı insanlar içinden seçip, bana bu canım FA hastalığını veren Allah’a binlerce hamdolsun.”

 
 
 

9 Temmuz 2019 Salı

YARIM HURMA DEYİP GEÇME

YARIM HURMA DEYİP GEÇME


 0
Peygamber Efendimiz “Yarım hurma ile de olsa ateşten korunun!” buyuruyor. Peki bu nasıl mümkün olabilir?
Fahr-i Kainat Efendimiz, bir yandan cömertliğin, Müslümanın tabiat-i asliyesi hâline gelmesini arzu ederek: “Veren el, alan elden üstündür.” (Buhârî, Zekât, 18) “Yalnız iki kişiye gıpta edilir. Biri, Allâh’ın, mal verip hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kimse; diğeri de, Allâh’ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yâni ilmini infâk eden) kimsedir.” (Buhârî, İlim, 15) beyânları ile infâkı teşvîk ederken bir yandan da: “Yâ Rabbî! Beni fakir olarak yaşat, fakir olarak öldür, mahşer gününde fakirlerle haşreyle!”(Tirmizî, Zühd, 37) şeklinde duâ etmiş ve Mescid-i Saâdet’lerinin bir köşesini garip, fakir ve miskinlerin sığınabileceği bir şefkat yuvası hâline getirmiştir. Bütün fakirlerle olduğu gibi, “Ashab-ı Suffe” denilen bu kimselerle de son derece yakından ilgilenmiş, onların her türlü sıkıntılarına dermân olmaya çalışmış ve kendi mütevâzî yaşayışıyla da onlara en güzel bir tesellî sunmuştur.
FAKİRLER ZENGİNLERDEN ÖNCE CENNETE GİRECEK
Yine o: “(Allâh huzûrunda servet konusunda hesap vermeyecek olan) fakirler, zenginlerden yarım gün (dünya hesâbıyla beş yüz yıl) önce cennete gireceklerdir.” (Tirmizî, Zühd, 37) “(Mallarını Allâh yolunda harcamadan) çoğaltanlar, kıyâmet gününde (sevaplarını) azaltanlardır.” (Buhârî, Rikâk, 13) ifâdeleriyle dâimâ, hakîkî izzet ve şeref ölçüsünün zenginlik değil, fazîlet ve takvâ olduğunu telkîn etmişlerdir.
YARIM HURMA İLE DE OLSA ATEŞTEN KORUNUN
Yine ümmetinin infâk edebilme saâdetinden mahrûm bulunan fakirlerine de: “Yarım hurma ile de olsa ateşten korunun. Bunu da bulamayan, güzel ve hoş sözle korunsun.” (Buhârî, Edeb, 34) buyurarak infâkın her hâlükârda mümkün olduğunu ifâde etmek sûretiyle, onların gönüllerine su serpmiştir. Dolayısıyla bir kimsenin verecek bir şeyi olmasa, ancak güzel davransa ve gönül alacak tatlı sözler söylese, bu da bir çeşit sadakadır. Hattâ bu, minnet ve eziyetle verilen sadakadan daha hayırlıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak: “Güzel bir söz söyleme ve bir ayıp örtme, ardından eziyet gelen sadakadan daha hayırlıdır. Allâh Ganî ve Halîm’dir.” (el-Bakara, 263) buyurmaktadır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in yukarıdaki beyânları, ne zenginliği, ne de fakirliği tervîc etmektedir. Bilâkis her iki tarafın kendisine âit güzel yönlerini ve bunlara göre hareket etmenin zarûretini ifâde ile herkesin içinde bulunduğu hâle rızâ göstermesinin ehemmiyetini ortaya koymaktadır. Mühim olan, kulun zengin veya fakir oluşuna aldırmadan, rızâ-yı ilâhî istikâmetinde yaşamasıdır.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Vakıf İnfak Hizmet, Erkam Yayınları




8 Temmuz 2019 Pazartesi

ALLAH KATINDA CANLILARIN EN KÖTÜSÜ

ALLAH KATINDA CANLILARIN EN KÖTÜSÜ


 0
“Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” sözünün anlamı.
Cenâb-ı Hak, her kuluna tefekkür kâbiliyeti vermiştir. Her insanın derûnunda gürül gürül akan bir tefekkür ırmağı mevcuttur. Bu ırmak hiç durmaz, devamlı akar. Yönlendirilmeyip kendi hâline bırakıldığında, nereye akacağı bilinmez. Doğru-yanlış her yerden geçer. Bâzen kuru çöllerde kaybolup gider. Diğer bir ifâdeyle sele kapılmış kütükler gibi meçhul bir âkıbete doğru sürüklenir.
Asıl mahâret, tefekkür ırmağını verimli topraklara yönlendirip bereketli mahsuller yetiştirmektir.
ALLAH KATINDA CANLILARIN EN KÖTÜSÜ
Cenâb-ı Hak, tefekkür ve tahassüs nîmetlerini rızâ-yı ilâhî istikâmetinde kullanmayan insanları şöyle îkâz eder:
“Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” (el-Enfâl, 22)
“Andolsun ki Biz, cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hattâ daha da şaşkındırlar! İşte asıl gafiller onlardır!” (el-A‘râf, 179)
HAL VE DAVRANIŞLARI HAYVANLARA BENZETİLEN İNSANLAR
Kalp, bir ayna gibidir; gaflet ve inkârla kararıp paslanır. Onun cilâsı, evvelâ Allâh’ı tasdik ve sonra da O’na muhabbetle yönelmektir. İnsan, en basitinden;
“Niye dünyaya geldik, kimin mülkünde yaşıyoruz, rızkımızı gönderen kim, yolculuk nereye?..” gibi suallerin cevâbını düşünmelidir. Bu hakîkatlerden uzak bir şekilde nefsânî bir yaşayışa dalıp, kalbini Hakk’ı bilmek ve varlığının delillerini düşünmekle meşgul etmeyen kişi, hazin bir âkıbetin yolcusu olmuş demektir.
Bu tür insanlar, hakîkati açık bir lisanla ortaya koyan ilâhî nîmetleri görmezden gelir, üzerinde düşünmezler. Bu sebeple, gaflet ve dalâlette mesel/sembol olan “hayvanlar”a benzetilmişlerdir. Zira bütün arzuları yemek, içmek ve nefsânî isteklerini yerine getirmektir.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Nefsinin hevâ ve heveslerini ilâh edineni gördün mü? Ona Sen mi vekil olacaksın? Yoksa Sen, onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hattâ onlar gidiş itibârıyla daha da sapıktırlar.” (el-Furkân, 43-44)
Bir Hak dostu şöyle der:
“Bu âlem, âkiller (düşünüp ibret alan akıl sahipleri) için seyr-i bedâyî (ilâhî sanatın ibretle temâşâsı), ahmaklar içinse yemek ile şehvetten ibârettir.”
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Tefekkür, Erkam Yayınları




ALLAH YOLUNDA HİZMET ETMENİN FAZİLETİ


ALLAH YOLUNDA HİZMET ETMENİN FAZİLETİ


 0

Fahr-i Kâinât Efendimiz; hiçbir zaman bezginlik, yorgunluk, bıkkınlık ve âcizlik göstermedi. Hiç tatil yapmadı. Hiç mola vermedi. «Şu ağacın altında bir müddet dinleneyim, bana gelmeyin!» dediği bir ânı bile olmadı.
Zekât, sadaka ve infak mefhumları Kur’ân-ı Kerim’de 125 yerde geçmektedir.
İnfak; sadece maddî şeylerden değil, her türlü imkândan îfâ edilir.
Kimisi bedenî gayretiyle, kimisi ilmiyle, kimisi kalemiyle Allah yolunda infakta bulunur.
Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; ibâdetle, zikrullâh ile, tebliğ ve irşad faaliyetleriyle dinlendi, huzur buldu.
Çünkü;
İslâm’ı yaşama ve yaşatma gayretleri, bir başka ifadeyle, Allah yolunda can ve malla hizmet etmek; diğer bazı ibâdetler gibi, hududu tayin edilmiş bir vazife değildir.
Meselâ namazın ve orucun vakitlerini biliriz. Zekâtın şartları, nisâbı ve nisbetleri mâlûmdur. Fakat İslâm’a hizmet, cihad, tebliğ gibi vazifelerde ise «ucu açık» bir emir mevzubahistir. Bunun hududu, ancak kişinin imkân ve tâkatidir. Zira Cenâb-ı Hak, kimseye vüs‘atinden ötesini emretmez. Lâkin bu, vüs‘ati kadarını yani tâkatinin yettiği kadarını emreder demektir. Âyet-i kerîmede;
لَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِهِ
“…Bize tâkatimizin yetmediği şeyleri yükleme!” (el-Bakara, 286) diye duâ etmemiz tâlim edilmektedir.
Demek ki;
Cenâb-ı Hak, verdiği tâkatten mes’ul kılıyor.
–Bir mü’min, tâkatinin hududunu nasıl belirler?
–Şu âyet-i kerîmeye ittibâ ederek:
فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ
“Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul ve yalnız Rabbine yönel.” (el-İnşirâh, 7-8)
Böylece kişi; Cenâb-ı Hakk’ın kendisine lutfettiği her günü, her zaman dilimini, İslâm’ı yaşamak ve yaşatmak maddesi içine girecek hayırlı hizmet ve ibâdetlerle doldurursa, elinden geleni yapmış olma huzurunu idrâk edebilir.
ALLAH YOLUNDA İNFAK EDİN!
Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Allah yolunda infâk edin. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Yaptığınızı güzel yapın; Allah güzel yapanları sever.” (el-Bakara, 195)
Ebû Eyyûb el-Ensârî, bu âyetin;
“Artık Mekke fethedildi, biz vazifemizi yaptık; tarlalarımıza, bahçelerimize dönelim.” diyen ensar hakkında indiğini bildirmiştir.
Yani esas tehlike; cihâdı, İslâm uğruna gayretleri, tebliğ ve irşad faaliyetlerini terk ederek, ebedî helâke dûçâr olmaktır.
Bir başka âyet-i kerîme de kulluk vazifelerinin, son nefese kadar sürdürülmesi gerektiğini şöyle ihtar eder:
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَاْتِيَكَ الْيَق۪ينُ
“Ve Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibâdet et!” (el-Hicr, 99)
Bu vazife o kadar mühimdir ki;
Zekât, sadaka ve infak mefhumları Kur’ân-ı Kerim’de 125 yerde geçmektedir.
İnfak; sadece maddî şeylerden değil, her türlü imkândan îfâ edilir.
Kimisi bedenî gayretiyle, kimisi ilmiyle, kimisi kalemiyle Allah yolunda infakta bulunur.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2018 Ay: Ekim, Sayı: 164




7 Temmuz 2019 Pazar

CENNETTE YORGUNLUK VE BIKKINLIK OLACAK MI?

CENNETTE YORGUNLUK VE BIKKINLIK OLACAK MI?


 0

Cennete gireceklerde yorgunluk ve bıkkınlık olacak mı?
Dünyada nefislerinin esiri olarak, gurur, kibir ve azgınlık içinde ömür tüketen, hiçbir hesap kaygısı duymadan süflî hazlar peşinde çılgınca koşturan kimseler, âhirette hep korkular içinde kalacaklardır. Lâkin dünyada Allah’tan ve O’nun azâbına uğramaktan korkarak harama düşmekten titizlikle sakınan ve ömürlerini istikâmet üzere yaşayanlar ise, âhirette korkulardan kurtulup ebedî bir huzura nâil olacaklardır.
Nitekim âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulmaktadır:
“Kim de, Rabbinin huzûrunda duracağından korkar ve nefsini kötü arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, Cennet onun barınağıdır.” (en-Nâziât, 40-41)
“Rabbinin huzûrunda (hesap vermek üzere) duracağından korkan kimseye iki Cennet vardır.” (er-Rahmân, 46)
(Müttakîler Cennet’te birbirlerine:)
«Evet, biz bundan evvel ailemiz arasında bile (ilâhî azaptan) korkardık. Allah bize lûtfetti de bizi vücûdun içine işleyen azaptan korudu. Gerçekten biz, bundan evvel O’na yalvarıyor, (bizi korumasını istiyorduk). Şüphesiz O, çok keremkâr ve pek merhametlidir.» derler.” (et-Tûr, 26-28)
Yine Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulduğu üzere Cenâb-ı Hak, Cennet ehline, orada hiçbir zaman bıkkınlık ve yorgunluk hissettirmeyecektir:
“Şöyle derler:
«Bizden hüznü gideren Allâh’a hamd olsun! Hakîkaten Rabbimiz çok bağışlayan, kullarının amellerini ve şükürlerini kabul buyurup mükâfatını bol bol verendir.
Lûtfuyla bizi devamlı kalınacak yurda (Cennet’e) yerleştirdi. Artık burada bize ne yorgunluk gelir ne de bir usanç duyarız!»” (Fâtır, 34-35)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bir hadîs-i şerîflerinde:
“Cennet’e girecek bir kısım insanlar vardır ki, onların kalpleri kuş kalbi gibi (tevekkül ve teslîmiyet içinde)dir.buyurmuşlardır. (Müslim, Cennet, 27)
Yani Cennet; Allâh’ın rızâsını kaybedip gazabına uğramaktan hakkıyla korkan, günahlardan titizlikle sakınan, insanları incitmekten son derece uzak duran ve Allâh’a lâyıkıyla tevekkül eden rakik kalpli mü’minlerin varacağı yerdir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Ebediyet Yolculuğu, Erkam Yayınları




6 Temmuz 2019 Cumartesi

GÜNAHLAR KAÇA AYRILIR?


GÜNAHLAR KAÇA AYRILIR?


 0

Günah; Allah’ın buyruklarına karşı olan, dince suç sayılan, ahirette cezayı gerektiren iş ya da davranış demektir. Peki günahlar kaç kısımdır? Günahlar kaça ayrılır? Allah’ın hiç affetmeyeceği günah var mıdır? Günahlar nasıl temizlenir?
Günahlar; Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına aykırı, hesap günü ceza gerektiren söz ve davranışlardır.
Günahlar üç kısımdır:
1- Kul ile Allah arasında Allah’ın yasakladığı günahlar: Bunlar zinâ, livâta, gıybet ve bühtan; yâni iftirâ gibi günahlardır. Yalnız gıybet ve bühtânın, bunlara medâr olan şahıslar tarafından duyulmamış olması lâzımdır. Hakkında gıybet veya bühtan yapıldığını duyan kişi bunu afveder ve bu günahı işleyen de günahına tevbe ederse, Allah Teâlâ’nın bu kimseyi bağışlaması umulur.
Aynı şekilde evli bir kadınla zinâ eden ve kadının kocası tarafından bağışlanmayan kişi affedilmez. Çünkü onun, kıyâmet günü mağfiret talebi için hasmı olan insandan helâllik alması gerekir. Fakat zinâ eden kişi günahına tevbe eder ve kadının kocasına da zinâ meselesini zikretmeksizin: “Ben sana olan bütün haklarımı helâl ediyorum, sen de et.” der o da ona olan haklarını helâl ederse, bununla iktifâ edilir ve günahkâr kişinin bağışlanması umulur.
Bu tür helâlleşme, bilinenlerden hareketle bilinmeyen haklar hakkında yapılan bir helâlleşme olup bu ümmet için câiz kılınmıştır. Önceki ümmetlerin ise günahlarını zikretmeksizin bağışlanmaları mümkün değildi.
2- Allah’ın emrettiklerinden kulların terk sûretiyle işlediği günahlar: Namaz, oruç, zekât ve hac türü emredilen ibâdetlerin terkedilmesi gibi. Kul, terkettiği bu ibâdetleri kazâ etmeden sadece tevbe ile afvolunmaz. Çünkü tevbenin şartı, terkedilen emri yapmaktır. Bunu yapmadığı takdirde sanki tevbe etmemiş gibi olur.
3- Kul ile diğer kullar arasında olan günahlar: Kişinin, başkalarının malını gasbetmesi, onlara zarar vermesi, sövmesi ve öldürmesi gibi. Bu tür günahlar tevbe ile bağışlanmaz. Ancak haksızlık yapılan kimsenin ondan râzı olması ve ona olan hakkını helâl etmesi ile bağışlanabilir. Veya kıyâmet günü Allah Teâlâ’nın aralarını uzlaştırması için haksızlık yapanın, sâlih amel işlemeye gayret göstermesi gerekir. Çünkü üzerinde kul hakkı olduğu halde tevbe eden kulun, bu hakları sahiplerine ödemesi lazımdır. Fakat kul buna güç yetiremez ve Allah Teâlâ da onu afvetmek isterse, kıyâmet günü onun hasmına: “Başını kaldır” der. O kişi başını kaldırınca yüksek bir saray görür ve: “Ya Rabbi bu saray kimindir?” diye sorar. Allah Teâlâ: “Kardeşine olan hakkını afvettiğin takdir  de bu saray senin olacaktır.” buyurunca o da kardeşini afvettiğini söyler. Sonra Allah Teâlâ: “Kardeşinin elinden tut ve beraberce cennete girin.” diye emreder.
Âyette şuna işâret vardır: Allah Teâlâ sizden öldürülenler hakkında kısas yazdığı gibi, kendisi için (yolunda) öldürülenlere de rahmet yazmıştır. Nitekim şöyle buyurulmuştur: “Beni sevene şehîdlik nasîb ederim. Katl ile bana gelen (şehîdin) diyeti de bana âiddir.” Mesnevî’de şöyle gelir:
Muharebede başı bedeninden ayrılanın
Başına yüzbinlerce baş verilir.
Ey benim dostlarım, levmederek beni öldürün.
Çünkü benim katlimde ebedî hayat vardır.
Ey genç, benim hayatım ölümümdedir.
Ben ne zamana kadar vatanımdan ayrı kalacağım?
Dünyâ arslanı av ve varlık arar.
Mevlâ arslanı ölüm ve âzâdlık.
Çünkü ölümde yüz vücûd görür.
Bu yüzden pervâne gibi vücûdunu yakar.
Akl-ı selîm sahipleri, şiddetli riyâzatla nefislerini öldürmeli, güzel ve sonsuz bir hayat ile kalblerini diriltmelidir. Ey Allah’ım, hasta kalblerimize devâ bulmaya bizleri muvaffak kıl! Amin.
Kaynak: Ruhu’l Beyan Tefsiri, Erkam Yayınları




5 Temmuz 2019 Cuma

05.07.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: NESLİN KORUNMASI: ERDEMLİ BİR NESİL, HUZURLU BİR GELECEK


05.07.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: 
NESLİN KORUNMASI: ERDEMLİ BİR NESİL, HUZURLU BİR GELECEK


Muhterem Müslümanlar!

Okuduğum ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir kadından yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.”1

Okuduğum hadis-i şerifte ise Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Bu Zilhicce ayınızda, bu Mekke şehrinizde, bu Kurban Bayramı gününüz nasıl mukaddes ise kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız da aynı şekilde mukaddestir.”2 


Aziz Müminler!

İnsan, Yüce Allah’ın takdir ettiği zamanda, O’nun nasip ettiği anne babadan ve yine O’nun tayin ettiği cinsiyet ile dünyaya gelir. İnsanın kadın ve erkek olmak üzere farklı cinsiyetlerde yaratılması, Allah’ın varlığının ve kudretinin belgelerinden biridir. Zira Hz. Âdem ve Hz. Havva’dan beri kadın ve erkeği farklı yetenek ve üstünlüklerle donatan, onları birbirine eş kılan ve nesillerini çoğaltan Cenâb-ı Hak’tır.  İnsanın kadın ve erkek olarak yaratılması Rabbimizin takdiri ve sünnetullahın bir gereği olup bünyesinde nice hikmetler barındırır. Kul olarak bize düşen, bu takdire hürmet etmek; her iki cinsiyete de saygı göstermek, aralarında adaleti ve merhameti tesis etmektir.


Kıymetli Müslümanlar! 

Rabbimiz bizden yaratılış hikmetimize, insan olmanın haysiyet ve şerefine uygun bir hayat sürmemizi ister. Evlenerek bir yuva kurmamızı, imanlı ve sağlıklı nesiller yetiştirmemizi emreder. Neslimizi muhafaza etmek ve geleceğimize sahip çıkmak, mümin bir kul olarak hepimizin vazifesidir. Nesil güvenliği, en az can ve mal güvenliğimiz kadar değerlidir ve dokunulmazdır. İffet ve haysiyetimiz, helal dairesinde yaşama gayretimiz mukaddestir.


Değerli Müminler!

Hem kadının hem de erkeğin iffetini, saygınlığını ve haklarını korumaya yardım eden en değerli kurum ailedir. Aile hayatı, aramızda güven ve huzur bağları örer. Aileyi yok sayan ve aile yapısını bozan her türlü düşünce ve davranış, aslında toplumsal bağları hedef almaktadır.
Bir toplumun geleceğine umutla bakabilmesi için, öncelikle evlenme çağına gelmiş genç kuşaklar, bir yuva kurarak meşru birlikteliklere özendirilmelidir. Zira aile, dünden bugüne insanoğlunun neslini sağlıklı bir biçimde devam ettirebilmesi ve medenî bir hayat sürdürebilmesi için bahşedilmiş en eski ve en köklü ocak, en muhkem kaledir.


Aziz Müslümanlar!

Nikâh, Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle yapılan en kutlu sözleşmedir. Nikâh, kadın ve erkek için hem mutluluk hem de sorumluluk demektir. Evlilik dışı birliktelikler ve “cinsel özgürlük” adı altında gündemde tutulmaya çalışılan “serbest yaklaşımlar” ise kadının da erkeğin de saygınlığını ve haklarını korumaktan uzaktır. Meşru ve muteber bir nikâh olmadan yaşanan birliktelik, Allah tarafından haram kılınmıştır. Haramla yürünen yoldan hayır gelmez. Zira haram daima aldatıcıdır, yıkıcıdır; insan için zarar, toplum için ziyandır.


Kıymetli Müslümanlar!

Irkımızı, rengimizi ve ömrümüzü olduğu gibi cinsiyetimizi de Yüce Yaratan belirlemiştir. Fıtratın kodlarıyla oynamak, yaratılıştan gelen özellikleri değiştirmeye çalışmak sünnetullaha aykırıdır. Cinsiyete müdahale eden ve cinsiyetsizliğe davet eden çabalar sadece bireyin değil bütün bir neslin felaketini hazırlar. Cinsiyet seçimini kişisel bir özgürlük alanı gibi göstererek ilahi iradeyi yok saymak, haddi aşma ve kulluktan sapmadır. Tarih boyunca bütün inançlar bu tür anlayışları şiddetle reddetmiş ve lanetlemiştir.


Muhterem Müminler!

Milletleri ayakta tutan, dini ve ahlaki değerleridir. Bu değerler örselendiğinde toplumda çözülmeler başlar, geleceğimiz tehlikeye girer. Rabbimiz tarihte birçok kavmin vahye kulaklarını kapatmaları, ahlaki bozulmaları ve sapkınlıkları yüzünden helak olduğunu bizlere haber vermektedir. Kur’an-ı Kerim’de tertemiz fıtratlarını bozan kavmine Hz. Lût’un haykırışı şöyle anlatılır: “Lût’u da peygamber gönderdik. Kavmine dedi ki: Sizden önce insanlardan hiçbirinin yapmadığı çirkin işi mi yapıyorsunuz? Gerçekten siz, kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz yoldan çıkmış bir topluluksunuz.”3


Aziz Müminler!

Azgınlıkları ve haddi aşmaları sebebiyle helak edilen kavimlerden ibret alalım. Fıtratımıza uygun, nezih bir hayat yaşamaya gayret edelim. İnsanlık şeref ve haysiyetini canımız gibi aziz bilip koruyalım. Kadının ve erkeğin izzetini zedeleyebilecek aşırılıklardan ve çirkinliklerden uzak kalalım. Kız ve erkek çocuklarımıza hak ettikleri değeri ve özeni gösterelim. Sağlıklı bir nesil yetiştirmenin çocuklarımızı, gençlerimizi sapkın anlayışlara karşı eğitmek, bilinçlendirmek ve korumaktan geçtiğini, bu noktada hepimize sorumluluk düştüğünü unutmayalım.                                                 

1 Hucurât, 49/13.
2 Buhârî, İlim, 9; Müslim, Kasâme, 30.
3 A’râf, 7/80, 81.   

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü


http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx