24 Kasım 2014 Pazartesi

Sevgili öğretmenlerimiz, sizi seviyoruz, gününüz kutlu olsun

Sevgili öğretmenlerimiz, sizi seviyoruz, gününüz kutlu olsun

Öğretmenlik işte böyle birşey - Allah razı olsun sizden sevgili öğretmenlerim

Öğretmenlik işte böyle birşey - Allah razı olsun sizden sevgili öğretmenlerim

Öğretmenlik kutsal bir meslektir, çünkü peygamberlerin mesleğidir.

Sizin aldığınız ücret sizin öğrettiğiniz bir harfe karşılık gelmez.

Hiçbir maddiyat bunun karşılığı olamaz. Zira Hz. Ali Efendimiz "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" diyerek öğretmenliğin kıymetini hatırlatmıştır.

İLİM ÖĞRETMEK İLE İLGİLİ BİRKAÇ HADİSİ ŞEFİF:

(En üstün sadaka, ilim öğrenip sonra da onu başkasına öğretmektir.) [İ. Mace]

Hz Peygamber (sa) Hz Muaz'ı Yemene gönderirken kendi sine şöyle demiştir:
-Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın senin vasıtanla bir kişiyi doğru yola iletmesi, senin için dünya ve dünyanın içinde bu lunanların tümünden daha hayırlıdır,

İlimden birşey öğrenip, öğrendiği şeyi halka öğreten bir âlime, yetmiş sıddık'ın sevabı verilir.

Öğrenip amel eden ve öğrendiklerini öğreten bir kimse, gök ler âleminde hayırla yâd edilir.


DUYGULANMAMAK ELDE DEĞİL...

Öğretmenler gününde ilkokul Öğretmenlerine sürpriz yapmak için 20 yıl sonra bir araya gelen öğrenciler Öğretmenlerine unutamayacağı bir hediye veriyor. Mutlaka izleyin. Çok duygusal ve özel bir hediye

Videoyu izlemek için tıklayınız:

https://www.facebook.com/video.php?v=1496091343987194&set=vb.1437545979841731&type=2&theater



İslam ahlakından uzaklaşınca nezaketsizleştik

İslam ahlakından uzaklaşınca nezaketsizleştik



Osmanlı döneminde ,



+Pencerenin önünde sarı çiçek varsa ' Bu evde hasta var .. Evin önünde hatta bu sokakta gürültü yapma .. ' anlamına gelirdi ..

+Pencerenin önünde kırmızı çiçek varsa ' Bu evde gelinlik çağına gelmiş , bekar kız var .. Evin önünden geçerken konuşmalarına dikkat et ve küfür etme .. ' anlamına geliyordu ..

+Kız istemeye gelindiğinde damat adayının namaz kılıp kılmadığını anlamak için pantolonunun ' diz izine ' bakılırdı ..

+Kahvenin yanında su gelirdi .. Şayet misafir toksa önce kahveyi alır , açsa suyu alırdı .. Ona göre ya yemek sofrası hazırlanır ya meyva ikram edilirdi ..

+Kapıların üstünde iki tokmak olurdu .. Biri kalın biri ince .. Gelen bayansa kapıyı ince tokmakla vururdu .. Evin hanımı kapıyı ev haliyle bile açardı .. Erkekse kalın tokmakla kapıyı vururdu .. Evin hanımı kapıyı ya örtünüp açar ya da Bi mahremi ( kocası vs .. ) açardı ..

+Peygamber efendimiz ( S.A.V. ) ' in 63 yaşında vefatından sebep , 63 yaşını geçmiş büyüklerimiz yaşları sorulduğunda ' Haddi aştık ' derlerdi ..

+Yolda küçük büyüğünün önünden yürüyemezdi ..

+Cuma namazına esnaf - ki kuyumcular da dahil - kapıya kilit vurmadan giderlerdi ..

+Fitre zekat Ramazandan önce Şabanda verilirdi .. Fakir fukara Ramazana erzaksız girmesin diye ..

+Esnaf Ramazan ayında toplanıp gerçek bir ihtiyaç sahibinin ' borç defterini ' kapatırdı ..

+ Beyler , konuştukları veya gözleri kaydıkları hanımlarla buluşmaya gidince hediye olarak ' ayna ' alırdı .. Ki bunun anlamı : ' Sana senden daha güzel verebilecek bir hediye yok .. ' demekti ..


Nereden nereye ? Kendimize yabancılaştık ,Nezaketin, güzel ahlakın, öz sevginin, hakiki saygının Dünyayı kurtardığını unutur olduk...



Dr. Vehbi Karakaş - Salavat Okumanın Önemi ve Faydaları

Dr. Vehbi Karakaş - Salavat Okumanın Önemi ve Faydaları

        
Dr. Vehbi Karakaş
Salavat Okumanın Önemi ve Faydaları
Dr. Vehbi Karakaş
 
Hz.Peygambere salat ve selam okumanın önemi, faydaları ve kerameti                       
 
Üstad-ı Muhterem der ki: "Cenab-ı Hakk’ın rahmet hazinesinin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı Hz. Muhammed (sav)’dir. O kapının birinci anahtarı “Bismillahirrahmanirrahim”dir. İkinci ve en kolay bir anahtarı da salavattır." (1)
 
Ömürde bir kere olsun Hz. Peygamber’e salat ve selam getirmek farzdır. Bir rivayete göre O’nun adı her anıldığında salat ve selam getirmek vacibdir. “Allahümme Salli ala Muhammedin” demek salat; “esselamü aleyke eyyühennebiyyü” demek, selamdır. Peygamberimiz’den rivayet edilen birçok salavat-ı şerife vardır. Bunları okumak, mümkün olduğu kadar çok salat ve selam getirmek, bize karşı peygamberin sevgisini çeker. Ve kendimiz için de rahmet olur. (2)
 
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Makam-ı Mahmud’u, ilahi bir sofradır. Dağıtılan nimetler, lütuflar, feyizler o sofradan akıyor. Her mümin o sofraya davetlidir. Ancak Hz. Peygamber’e salavat-ı şerife okuyanlar, o davete icabet etmiş olurlar. (3) O sofraya oturtulurlar.
 
Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Bir salat ve selam okuyana Allah on karşılık verir. On hatasını siler, on derece artırır. Sabah on, akşam on salat ve selam okuyana kıyamet gününde şefaatim yetişir.” (4)
 
Abdulvehhab Şarani, Envar-ı Kudsiyye’sinde “Cihanda mürşid kalmadığı devirlerde insanlar için en güzel iş, Peygamberimiz’e salavat okumaktır,” der ve bunun şu faydalarını sayar: 
 
1-Hataların affına, derecelerin yükselmesine ve amellerin kabulüne sebep olur.
2-Dünya ve ahiret afetlerine karşı bir kalkan olur. Kıyamet gününde o kimsenin imanına Hz. Peygamber şahitlik eder.
3- Bütün günahların bağışlanmasına ve Hz. Peygamber’in şefaatine vesile olur.
4-Allah Teala’nın azabından ve gazabından kurtarır, arşın gölgesinde bulundurur. Allah’ın rahmetine mazhar eder.
5-Mizanı ağır yapar. Hz. Peygamber’in havzından içirtir, kıyametin susuzluğundan korur. Sırat köprüsünden yıldırım gibi geçirir.
6-Okuyana ölmeden dünyada iken cennetteki makamını gösterir ve yüksek mertebelere kavuşturur.
7-Salavat okumak, Allah katında ibadetlerin en makbulleridir.
8-Salavat okumak meclisleri süsler, aydınlatır. Fakirlik ve sıkıntıların atılmasına sebep olur. Çok okuyan cennet ehli olur.
9-Salavat okumak kalpten pası siler, nifak ve şıkakı yani münafıklığı ve ayrılığı temizler, düşmanlara karşı kalkan olur.
10-Bütün mü’minlerin kalbinde salavat okuyana karşı sevgi oluşur. Ve salavat okumaya devam edilirse sevgili peygamberimiz önce rüyada, sonra da açıktan görülür. (5)
 
ONA SALAT VE SELAM OKUMANIN KERAMETİ
 
Hasan-ı Basri Hazretleri’ne isnad edilen bir hadiseyi nakletmek istiyorum:
Basralı bir genç, yaşlı babasıyla hacca niyetlenir. Mekke’ye giderken yolda babası vefat eder. Eder ama cesed meshe uğramış, şeklen sevimsiz bir mahluka benzemektedir.
 
Bu durum zavallı gence çok dokunur. Tedirginlik ve çaresizlik içinde iken aniden üzerine bir ağırlık çöker. Uyku ile uyanıklık arası bir halde iken çadır kapısının açıldığını ve güneş yüzlü birisinin içeriye girdiğini görür.
 
Bu mübarek zat, babasının cenazesi başında durur, eliyle bütün vücudunu sıvazlar, babasının cenazesi pırıl pırıl nurani bir insan haline gelir. Gelen zat geri döneceği sırada, genç ileriye atılır: 
 
“Allah aşkına söyle, sen kimsin?” diye sorar.
“Sen beni tanımadın mı? Ben Muhammed’im.”
Bunu duyan genç sevinçten uçacak hale gelir ve sorar:
“Ya Resulallah! Bu olanlar nedir?” Allah Resulü şöyle cevap verir:
“Baban devamlı içki içerdi. Mesh olmasının (şeklinin değişmesinin) sebebi buydu. (Günahlar insanın simasını değiştirir.)”
Genç tekrar sorar:
“Böyle bir günahkara teşrifinizin sebebi nedir?”
 
Allah Resulü’nün bu soruya cevabı da şu olur:
“Senin baban, ne zaman benim adım anılsa, bana salavat getirirdi. işte O’na gelmemin sebebi de budur.”
 
İşte, bu adamın bu kadarcık irtibatı karşılıksız kalmıyor ve Allah Resulü en muhtaç olduğu bir anda onu şefaatle kucaklıyor. (6) 
 
Hal böyle iken bir adam Rasulallah’ın ahlakını huy, sünnetini de yol olarak seçer ve hayat boyu O’na salat ve selam okursa, Allah’ın ve Resulallah’ın yanında nasıl makbul bir insan olacağını ve ne büyük mertebelere kavuşacağını anlamak hiç de zor değildir. Onun için yüce Allah müminlere sesleniyor ve şöyle buyuruyor: 
 
“Şüphesiz ki, Allah’ı ve melekleri peygambere salat etmekte, O’nun şerefini gözetmeye, şanını yüceltmeye özen göstermektedir. Ey inananlar! Siz de O’na salat edin. O’nun şanını yüceltmeye özen gösterin. içtenlikle selam edin. O’na esenlik dileyin.” (7)


 
Allahümme salli ve sellim ala seyyidina Muhammedin biadedi zerratilkainatı ve mürekkebatiha ve ala alihi ve sahbih.
 
Bu okunan salat ve selamlar hürmetine, salat ve selamların okunduğu Zat hürmetine ya Rabbi Mescid-i Aksa’yı ve sıkıntıya düşen mazlum Müslümanları zalimlerin saldırılarından, zulümlerinden kurtar! Sana sadakatle dönmeyi, Habibinin ahlakıyla ahlaklanmayı ve onun yoluna girmeyi bütün Müslümanlara nasip eyle. Müslüman kardeşlerine düşman olmaktan, kuyu kazmaktan hepimizi koru!

Kaynaklar ;
1- Nursi, Sözler, 14. lem’a, 2.makam, 15
2- Ateş, Süleyman, Kur’an-i Kerim ve Yüce Meali, 425
3- Nursi, Mesnevi-i Nuriye, 82
4- Suyuti, Celalüddin, el-Camiu’s-Sağir, II, 532
5- Büyükkörükçü, Müslüman Peygamberini Tanımalısın
6- Sonsuz Nur, 185-186
7- Ahzab, 33/56
 
 
 
 

23 Kasım 2014 Pazar

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-61

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-61

SEVGİLİ EFKAN HOCAM FAKİRİNİZİN HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ÖZETLEYEREK ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ... 

Allah razı olsun hocam... Sizi çok seviyorum canım hocam...

Sevgili Efkan hocam kendisinden bahsettiğim bölümleri yazılardan çıkartmış. Kendisi benim en iyi dostum, akıl danıştığım büyüğüm, kendime örnek aldığım mütevazi, dürüst, ahlaklı, dindar, çalışkan, Allah'ın salih bir kuludur.

Benim namaza başlamama vesile oldu, yani beni Rabbimle buluşturdu. Allah ebediyyen razı olsun.
Allah bizleri sevdiklerimizle birlikte cennette de komşu etsin.

Çok emek harcayıp özet haline  getirmişsiniz. İyi ki varsınız hocam, bizi komşu yapana hamdolsun...

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-61/Blog/?BlogNo=480744

Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-61


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-61
 

Celal ÇELİK’in hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi yorumlarını yayınladığım yazı dizisini ,sevgili Celal ÇELİK’in tüm yazılarını yeniden gözden geçirerek kısa ve öz olarak özet şeklinde sizlere sunmaya devam ediyorum.

Beden ve Ruh

Her insan beden ve ruhtan oluşur. Beden sağlığı kadar ruh sağlığı da önemlidir, ki bence daha önemli...

Allah ruhları, daha kainatı yaratmadan önce yaratmış ve bütün ruhlardan Kendisinin ilahlığına dair onay almıştı. Dünyayı ise asıl vatanımız cennete ulaşmak için bir imtihan sahası yapmıştı.

Allah, ruhları dünyaya beden içerisinde gönderiyor. İnsan bedenini arabaya benzetebiliriz. Bu arabayı süren şoför ise ruhtur.

Ölen insanları düşünün. Ruh bedenden ayrılmıştır... Bir araba gibi... Bir şoför olmazsa, araba olduğu yerden kımıldamaz ve zamanla çürür.

Ben öyle güzel arabalar gördüm ki, onları süren şoförler merhametsiz, rüşvetçi, cimri, ana-babaya asi, dünyaya dört elle sarılan, vs. oluyorlar.

Arabaların güzelliği kadar şoför güzelliği, yani ruh güzelliği de önemlidir. Bedenimiz için spor yapıyoruz, kuaföre gidiyoruz. En güzel ve temiz elbiseler giyiyoruz. Maneviyatımızı yani ruhumuzu güzelleştirmek için de çalışmalıyız.

Ruhunu güzelleştiren insanlar, karşısındaki insanların da konuşmasından, oturuş-kalkışından, giyiminden ruhlarının güzel olduğunu anlayabilirler.

Her insan gibi benimde bir beden arabam var. Tekerlekli sandalyedeyim yani tabir yerindeyse benim arabamın lastiği patlak.

Arabam arızalı olduğu için dünyada gezemiyorum. Yani bir bakıma mecburen günahlardan uzağım. Bu da bana Allah'ın bir lütfu olarak düşünüyorum.

Saymakla Bitmez Nimetler

Size benim hayatımdaki bazı zorlukları yazacağım ve bir soru soracağım.

- Tekerlekli sandalyede yürüyemiyorum.

- Geceleri sağdan sola dönemiyorum.

- Lavabo-banyo ihtiyaçlarımı tek başıma karşılayamıyorum.

- Yemek ve giyinme gibi hiçbir şeyi tek başıma yapamıyorum. (Annem ve babamdan Allah razı olsun, uzun ömür versin.)

- Sabahtan akşama kadar oturuyorum, oturan yerlerim ağrıyor :)

- Evlenip çoluk çocuğa karışamayacağım.

- Namazda alnımı secdeye koyamıyorum….. Daha nice madde...

Şimdi soruyorum:

- Ben neden sürekli şükrediyor ve namazlarımı kılıyorum?

Sahip olduğumuz nimetlerden sadece birkaç tanesini söyleyeyim:

- Ben hayvan, bitki, dağ, taş değil, varlıkların en şereflisi yani insan olarak yaratıldım.

- Gözüm görüyor, müzik dinliyorum, seviyorum ve en önemlisi düşünüyorum.

- Çok mutlu bir yuvam, annem, babam, kardeşlerim, sağlıklı yeğenlerim var..

- Belki de en önemlisi iman nimeti verildi.

Yani verilen bu imanla dünyada yaşarken tabiri caizse perde arkasını, yani ahiret hayatını görür gibi mahşer gününe hazırlanmak...

- Kalp-mide-böbrek-ciğer …vs. hastalığım yok. istediğim şeyleri yiyebiliyorum ve tat alıyorum.

- Arabamız, evimiz, eşyalarımız, giyecek, yiyeceklerimiz var...

- Yağmur, denizler, çiçekler, pirinç pilavı :)

- vs… Şu anda aklıma yüzlerce nimet geliyor.

Eminim sizin de şu an yüzlerce nimet aklınıza gelmiştir.

Ve ben sahip olduğum bunca nimetlere şükür için namaz kılıyorum.

Efkan Vural

(Devam Edecek)

 

22 Kasım 2014 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - İnsanda edep, inci hükmündedir…

Hekimoğlu İsmail - İnsanda edep, inci hükmündedir…


İnsanda edep, inci hükmündedir…


Yaprağını dökmüş ağacı gövdesinden tanırız; “Bu cevizdir, bu kirazdır, bu elmadır!” diye. Denizler, terzi dükkânıdır; her canlının elbisesi boyanmış, biçilmiş, giydirilmiş. Hamsinin elbisesi bol değil, balinanınki dar değil. Kutup ayıları kardan mağaralarda yaşarlar, kürkleri sayesinde soğuktan müteessir olmazlar. İşte, her canlının kendine uygun elbisesi olduğu gibi insanın da en güzel elbisesi edep ve hayâdır.

İslamiyet, edeptir. Edebin olmadığı yerde İslamiyet de olmaz. Ailede, işyerinde, toplumda, her yerde bir sınır vardır. Edep, haddini bilmek, sınırı aşmamak demektir. Toplum içindeki edebi, kanunlar, örf ve âdetler düzenler. Yaşlılara itaat, camilere devam sosyal edebi sağlar. Demek ki bir milletin ahlakı kolektiftir.

Öyle insanlar da vardır ki, elbisesiyle hanımefendidir, beyefendidir. Elbisesi kendisinden daha kıymetli olan insan çoktur. İslam düşmanları, meyhanelerin, kumarhanelerin, plajların sayısını artırdı. Gençlik ve spor bayramlarında erkek öğrenciler pantolonla gösteri yaparken kızlar kısa şortlarla gösteriler yaptı. Plaja giden hanım, mini eteğini tesettür kabul etti. Giyimiyle, kuşamıyla başkalarının dikkatini çekmeye çalıştı. Bir güzele bin göz ilişti, aileler sarsıldı, yuvalar yıkıldı.

Rahmetli Necip Fazıl, Eminönü öğrenci lokalinde yaptığı konuşmada, “Artık her şey bitmiştir. Çünkü kadını soydular, nefsin hoşuna gidecek işler yapıyorlar. Bu millet nefsine uyup canının istediği gibi yaşarsa, mübarek ve mukaddes kelimelerin hepsi lügatlerden silinir gider.” dedi. Ahlak gitti, yeri boş kaldı. Ahlaksız bir nesil yetiştirildi. Ahlak kelimesinin kendisi ortada yok, ahlaklı insan nasıl olabilir! Ahlakla beraber itikat, iman zayıfladı. Direksiz binanın durması kolay olmadığı gibi, edebi ve hayâsı olmayanın da imanını muhafaza etmesi zordur.

Yıllar önce Cağaloğlu’nda bir Ermeni kitapçı “Büyük Doğu” satardı, ben de ondan Büyük Doğu’ları alırdım. Derdi ki: “Evladım, bozulmayan bir şey kalmadı, gayret edin; belki biraz düzeltilir.”

Mesela manifaturacı arkadaşım, vitrin camına kadın çorabı reklamını yapıştırmış. Ona dedim ki: “Bu reklam kâğıdı burada oldukça ben senin dükkânına girmem.” Şaşırdı kaldı. Arkadaş dindardı, beş vakit namazını camide kılardı. Farkına varmıyor, düşünemiyor. İslamiyet kalesine düşmanlar nerelerden taarruz ediyor?

Ahlakta, edepte numune Peygamberimiz’dir. “Sünnet-i seniyyeyi terk eden, edebi terk eder, hasâretli bir edepsizliğe düşer.” deniliyor Risale-i Nur’da. Mesela, ben çocuklarımın yanında elbise değiştirmedim. Mutlaka bir başka odaya geçer, orada elbiselerimi değiştirirdim. Çocuğa desen ki, “Edepli ol!”, çocuk bir şey anlamaz amma ebeveyn, yemesinde, içmesinde, giyinmesinde edepli olursa çocukları da edepli olur. Nasıl ki karnında inci olan istiridye değerlidir, insanın edebi de inci hükmündedir; edebi olan insan öyle değerlidir.

Edep dairesi, hayatın her alanını kuşatmıştır. Bir Müslüman’ın konuşmasından gülmesine, yemesinden içmesine, yürüyüşünden oturmasına, merhametinden öfkesine kadar her davranışı edep dairesinde olmalıdır. Edepten mahrum olan şahıs, ilim, makam ve rütbe bakımından ne kadar yükselirse yükselsin, ona faziletli denemez. Bediüzzaman Hazretleri, gazetecilerin ve yazarların edebe uygun olmayan yazılarına karşı, yazarları şöyle ikaz eder: “Edipler edepli olmalı, edeb-i İslâmiye ile müteeddip olmalıdır.” İnsanlardan utanmayan Allah’tan da utanmaz. Edepsiz bir insan kütüphaneler yutsa yine âlim sayılmaz.

Sinema makinelerini yapanları yaratan Allah, herkesin hayatını tespit edebilir, bizim hayatımızı bize gösterebilir. Ey insan, kendi hayatını seyrettiğin zaman utanmak istemiyorsan, seyredilebilecek bir hayat yaşa! CD’leri, teypleri yapanları yaratan Allah, herkesin konuşmasını da tespit edebilir, bizim sözlerimizi bize dinletebilir. Ey insan, kendi sözlerini dinlediğin zaman pişmanlık ateşine düşmek istemiyorsan ya Hakk’ı söyle yahut sus!

Edepli olmak Meryem olmaktır, Asiye olmaktır, Hz. Osman olmaktır. Üftade Hazretleri’nin türbesinde, “Edeple giren lütufla çıkar.” yazılıdır; Hz. Yusuf misalidir edep; başı zindan, sonu sultanlıktır.
 
 
 

21 Kasım 2014 Cuma

NİHAT HATİPOĞLU - Allah’ım affet

NİHAT HATİPOĞLU - Allah’ım affet


Abdülkadir Geylani ile bir an
  •    

Allah’ım affet

Haya Hayattır


Haya Hayattır

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Nûr, 19)



Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Her dinin kendine has bir ahlakı vardır. İslam’ın ahlakı da hayâdır.” (İbn Mace, Zühd, 17)








20 Kasım 2014 Perşembe

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Ne Mutlu Şu Kimseye ki...

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN -  Ne Mutlu Şu Kimseye ki...

Prof Dr. Mahmud Esad Coşan (1938-2001)

HAYIRLI CUMALAR

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Cumanız mübarek olsun, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri! Allah bu mübarek sevaplı, nurlu günün hayrından, bereketinden en güzel tarzda hissemend olmayı cümlenize nasîb eylesin...

(EMEKLİ OLMADAN İŞYERİNDE KULAKLIKLA; ŞİMDİ İSE YATAĞIMDA KÜÇÜK RADYOMDAN HERGÜN SABAH 9:30'DA VE ÖĞLEDEN SONRA 15'DE M. ESAD HOCAEFENDİNİN AKRA FM'DE SOHBETLERİNİ DİNLİYORUM. Ankara Akra FM: 107.4 )

Bismillâhir-rahmânir-rahîm

Ne Mutlu Şu Kimseye ki...

(Fetbâ limen şegalehû aybühû an aybi gayrihî) "İşte öyle yapıp da, kendi aybını düşünüp de ayıpları üzerinde çalışan, başkalarının aybıyla uğraşmak yerine kendi ayıbıyla uğraşana ne mutlu! Kendi ayıbıyla uğraşması, başkalarının aybını görme ve aybını arama kötü huyuna kendisini düşürmeyenlere ne mutlu!.."

Tabii ister istemez çevremizdeki kimselerin ayıpları gözümüze takılır. Ama düşünelim ki, bizim de ayıplarımız var. Başkalarının ayıbıyla uğraştığı zaman, insan günaha girer. Söylediği zaman gıybet olur. Ama kendi ayıbıyla uğraşması lâzım! Çünkü kendi ayıbıyla kim uğraşacak? İnsan kendisini düzeltmeye çalışmazsa, kim gelip düzeltiverecek onun kusurunu?..

Binâen aleyh, insan başkasının ayıbını gördüğü zaman, derin derin kendi ayıbını düşünmeli! "Bende daha fazlası var, ben bunu düzelteyim!" diye uğraşmalı. İşte böyle, "Kendi ayıbı ile uğraşması başkasının ayıbına bakmaktan kendisini alıkoyana ne mutlu!" diyor. Böylesini tavsiye ediyor Peygamber Efendimiz. Yâni, "Kendi ayıplarınıza bakın!" diyor.

--Pekiyi kendi ayıbımıza bakacağız, kendimizi düzelteceğiz. Yeri gelince başkasının ayıbını da söylemeyelim mi?..

Tabii o da bir kural. İslâm'da emr-i ma'ruf, nehy-i münker var... Nasihat var, hakkı tavsiye var, sabrı tavsiye var. Tabii o da yerine göre olacak ama, asıl düzeltilecek olan kendimiziz. Kendi ayıplarımızı düşünmeli ve düzeltmeye öncelik tanımalıyız.

(Tbâ limen zelle fî nefsihî min gayri menkasatin) "Kendisinde noksanlık olmadığı halde, nefsinde kendi kendisini hor hakir görene ne mutlu!.." Yâni insan faziletli bile olsa, daha faziletli, daha kâmil insanları düşünüp kendisi tevazûya sarılacak; kendi nefsinde kendisini dev aynasında görmeyecek, küçük görecek; kusuru olmasa bile..

(Ve tevâdaa lillâhi min gayri meskenetin) "Ve Allah rızası için ne mutlu tevazu gösterene; miskinliğe düşmeden..." veyahut "Miskinlik hali olmasa bile, yâni kendisi yüksek izzetli, itibarlı bir kimse bile olsa, ne mutlu tevazu gösterene!" mânâsına da düşünebiliriz.

(Ve enfaka mâlen cemeahû min gayri ma'sıyeh) Bunlar hep ne mutlu kelimesi başına eklenecek durumlar. "Ne mutlu topladığı malını mâsiyete, günaha harcamayanlara!.." Çünkü para iki yere sarfedilir: Ya sevaplı yere sarfedilir; insan hayır yapar, zekat verir, sadaka verir, dua alır, sevap kazanır... Ya da keyfe, zevke, içkiye, kumara, eğlenceye, çalgıya, saza, söze, işrete, iyş u nûşa harcar; o zaman da günah olur. "Ne mutlu topladığı malı, günah olmayan yere harcayana!" diyor Peygamber Efendimiz.

(Ve rahime ehlez-zülli vel-meskeneh) "Ve ne mutlu böyle hakikaten düşkün, miskin insanlara acıyanlara!.." Etrafımıza bakacağız, düşkün insanların düşkünlüğünü düşüneceğiz.

Bazen o düşkün insanların mazisini bilseniz, hayret edersiniz, aziz ve sevgili izleyiciler! Meselâ ben ortaokuldayken, bizim okuduğumuz ortaokulda garip bir adam vardı. Her halde bahçıvanlık işleriyle filân meşgul oluyordu. Biz tarım dersinde sınıfa saksı getiriyoruz öğretmenimiz söyledi diye. İçine sümbül soğanı dikiyoruz. Sümbül büyüyor, pembe, güzel kokulu filan. Hem sınıfımız süsleniyor, hem de biz tarım dersinde uygulama yapmış oluyoruz.

Bakıyoruz, saksılar gitmiş. "Bu yarı meczub bahçıvan alıp götürüyor!" diye öğretmene söyledik. "Çocuklar, biliyor musunuz o sizin beğenmediğiniz insan, bir zamanlar bu okulda öğretmendi. Çok akıllı uslu, efendi bir kimseydi ama, insan her zaman aynı durumda olmuyor. Allah bu duruma düşürmesin..." dedi. Acımışlar da, onu bahçıvan kadrosunda idare ediyorlar. Yoksa bayağı itibarlı bir öğretmenmiş.

Neden böyle durumlara düşer insan?.. Aklı gider, sıhhati gider, ihtiyarlar... Bazen zeginken malı kaybolur, fakir düşer. Bazen başka sebeplerden... Öyle düşkünlere de acımak lâzım! Me mutlu fakirlere, düşkünlere, güçsüzlere acıyanlara!..

(Ve hàleta ehlel-fıkhi vel-hikmeh) "Fıkıh ve hikmet ehli ile oturup kalkanlara da ne mutlu!" diyor Peygamber Efendimiz. O da bize bir işarettir. Kiminle ahbaplık edeceğiz, kimin sohbetine gideceğiz; kim bizim ziyaretimize gelecek, nerede toplanacağız, kimlerle toplanacağız?.. İşte Efendimizin tavsiyesi. Ehl-i fıkıh ve hikmetle, yâni dini bilgisi derin olan, sezgisi, anlayışı, kavrayışı da doğru olan ve sözleri, hareketleri, hâli hikmetli olan kimselerle oturup kalkmak lâzım!..

Yâni hafif meşreb, dini bilgisi olmayan, fısk u fücur erbabı, günaha dalmaktan çekinmeyen insanlarla ahbaplık ede ede insan ne yapar? Günahlara dala dala, yoldan çıkar, raydan çıkar; sonra kendisi de çok tehlikeli durumlara düşer. Dünyası, ahireti büyük zararlara uğrayabilir.

Onun için, ehl-i fıkıh ne demek?.. Dini iyi bilen ve dinin ruhunu iyi kavramış, derinlemesine dini ahkâmı iyice doğru anlamış kimse demek. Çünkü herkes bir laf söylüyor. Hele bu gün 21. Yüzyıl'da herkes kendi yaşantısını beğeniyor. Tabii kendi yaşantısı bozuk, İslâmî olmayan bir yaşantı. Dış tesirler altın kalmış, bozulmuş, ahlâkı tefessüh etmiş. Bizim dînî ahlâkımızı bırakmış, giyimi, yemesi, içmesi, ailevî ilişkileri, komşuluk ilişkileri, ticaret vs. hepsi İslâm ahlâkına aykırı, kötü ve çirkin. Şimdi o diyor ki:

"--Bence din şöyle olmalı, böyle olmalı!.. Beş vakit namaz yok, oruç bilmem şöyle, hac böyle..."
Yâni dinin farz diye, "İslâm'ın şartı nedir?" çocuklara küçükten öğrettiğimiz ana esasların her birisine dil uzatıyor. "Şu değişmeli, bu böyle olmalı..." diyor.

Halbuki dinde Allah'ın emri tutulur. Yâni kulun kendi keyfi uygulanmaz ki... Tabii böyle bilmeyen insanların toplantısına giden, onlarla düşüp kalkan insan da, sonunda onlar gibi düşünmeye başlar, kendisi zarar eder. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın kullara ihtiyacı yok, kâinâta ihtiyacı yok, alemlere ihtiyacı yok; Ganiyyun anil-àlemîn... Kulların yaratanlarına, Mevlâlarına sonsuz ihtiyaçları var, kulluk yapmaları lâzım!.. Edepsizlik yaparlarsa, cezayı kendileri çekerler. Cenâb-ı Hakk'ın azametine, saltanatına bir noksan gelmez.

Onun için, kişi kendisini kurtarmaya çalışacak. Kurtuluşun yolu da dini doğru bilen, edepli, ahlâklı, hikmetli, dürüst, ağır başlı, gafur, engin bilgili, ahlâkı kemâle ermiş insanlarla ahbaplık etmektir. "Ne mutlu onlarla düşüp kalkanlara!" diyor.

Şimdi millet fıkhı ve hikmeti unutmuş. Halbuki en çok öğrenmeye gayret etmesi gereken, en önce ve mutlaka herkesin öğrenmesi gereken şeyler bunlar.

(Tbâ limen zelle nefsühû) "Ne mutlu diyor nefsi hor olana, yâni mütevâzi olana! (Ve tàbe kesbühû) Ve kazancı helal olana ne mutlu!.." Kazanç haram oldu mu ne olur?.. Yediği her haramdan dolayı, vücudunda biten her hücre için, cehennem ateşi vacib olur. Haramla biten tene, vücuda, uzva cehennem ateşi mutlaka gelir ve cehennem ateşinde mutlaka yanar. Onun için kazancın tayyib olması lâzım! Ne mutlu kazancı güzel olana!..

(Ve salühat serîretühû) "Ne mutlu iç dünyası, kalbi, vicdanı sàlih olana; dosdoğru, tertemiz olana!.." Evet, iç temizliği ne kadar önemli.

İçi temiz olacak da dışı pejmürde mi olacak? Hayır! (Ve kerümet alâniyetühû) "Dış görünüşü de asaletli olana ne mutlu!.." İçi tertemiz, dış görünüşü de asil olana ne mutlu!..

Tabii mü'minin kalbi temizdir, altın gibidir de, dış davranışlarından da güzelliği belli olur. Uzaktan bakan hayran kalır, tercihlerine, davranışlarına, hareketlerine bakan aşık olur. "Şu zât-ı muhteremin ahlâkının güzelliğine aşık oldum." denir. Ne mutlu böyle içi güzel, dışı da asil olana!..

(Ve azele anin-nâsi şerrehû) "Ne mutlu elinden çıkacak zarardan, insanları uzak tutmuş olana!" Ne demek bu?.. "İnsanlara elinden zarar gelmeyene ne mutlu!" demek bu.

(Tûbâ limen amile biilmihî) "Ne mutlu bildiğini hayatında uygulayana!.." Hadis dinliyor, Kur'an-ı Kerim dinliyor, öğreniyor, anlıyor. Tamam, ne mutlu o bildiğini uygulayana, hayata geçirene, tatbik edene!..

Çünkü İslâm'da bildiğini uygulamak çok büyük fazilettir. Duyunca yapmak lâzım. Zâten duyduğunu, öğrendiğini de yapmak için öğrenmesi lâzım, o niyetle öğrenmesi lâzım. Ne mutlu bildiğini uygulayana!..

(Ve enfakal-fadle min mâlihî) "Malının fazlasını infak edip, hayrât-ü hasenâta verene ne mutlu!.."

(Ve emsekel-fadla min kavlihî) "Malının fazlasını verecek ama, infak edecek ama, sözünün fazlasını tutacak." Burada da edebî sanat var. Yâni tezatlı bir ifadeyle çok güzel bir şey anlatıyor. Malının fazlasını ne yapacak?.. Verecek. Sözünün fazlasını ne yapacak?.. İçinde tutacak, vermeyecek, ortaya koymayacak. Yâni gevezelik etmeyecek. "Ne mutlu malının fazlasını infak edene, ama sözünün fazlasını, lüzumsuzunu tutana ne mutlu!" diyor.

Bu da böyle. Sözle ilgili çok edepler var. Bunları İhyâ-ı Ulumid-dîn gibi kitaplardan öğrenmek lâzım! Mecmaul-Âdab gibi kitaplardan okuması lâzım kardeşlerimizin.

Sükut çok kıymetlidir ve garanti teminatlıdır. İnsan susunca günah işlememiş olur. Söz söylemek veballidir. Lüzumsuz söz söylemek de, mâlâyâni olur. En hafifi boş söz olur. Ama ondan sonra, gittikçe veballi olur, günahlı olur, suç olur vs. Hatta sözün kötüsü, daha kötüsü, daha kötüsü derken, insan dinden imandan bile çıkar gider.

Bu uzun hadis-i şerifin her cümlesini, insan duvara bir ayrı levha olarak assa, evini bu hadis-i şerifin cümleleriyle süslese ve bunları hep hatırında tutsa, defterine yazsa, cüzdanına koysa; trende gelirken, vapurda gelirken, yolda gelirken giderken açsa açsa okusa,Ê ezberlese de, bu hadis-i şerifte Peygamber SAS Efendimiz'in işaret buyurduğu tarzda bir davranışı kendisine huy edinse, güzel bir müslüman olsa en iyi olur.

Allah-u Teàlâ Hazretleri okuduklarımızı, dinlediklerimizi anlayıp kavramayı, sevip uygulamayı nasib eylesin... Böylece kendisinin rızasını, Peygamber Efendimiz'in hoşnutluğunu, sevgisini kazanmayı cümlemize müyesser eylesin...

Habib-i Edibi'nin sevdiği, Allah'ın razı olduğu kullar olarak, iyi mü'min olarak yaşayıp, İslâm'a ve müslümanlara güzel hizmetler edip, ömrümüzü hayırlı, bereketli geçirip, şöyle iman-ı kâmil ile ahirete göçüp, Rabbimizin huzuruna sevdiği razı olduğu kul olarak varmayı Allah cümlemize nasib eylesin... Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler!

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

27. 10. 2000 - İSVEÇ

HAYIRLI CUMALAR

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN

 ************************

 





SABRETMENİN MÜKAFATI

SABRETMENİN MÜKAFATI
 
 

 Allâhü Teâlâ “Sabredenlere mükâfatları elbette hesapsız olarak verilir.” (Zümer Sûresi, âyet 10) buyurmuştur. Bir hadîs-i kudsîde şöyle buyrulmaktadır:

“Kullarımdan kendisine, malına veya çocuğuna bir musibet vererek imtihan ettiğim ve güzel bir sabır gösterdiğini gördüğüm kulum için kıyâmet günü mizanı kurmaya ve hesap defteri açmaya hayâ ederim.”...

Resûlullah (s.a.v) buyurdular:

• “Allâhü Teâlâ’nın farzlarını yerine getirmede sabır gösterene üç yüz derece verilir.
Allâhü Teâlâ’nın haramlarına düşmeme hususunda sabır gösterene altı yüz derece vardır.
Bir musibete sabredene ise dokuz yüz derece vardır.”

• “Mü’min erkek ve kadın ömrü boyunca kendisinde, çocuğunda ve malında sıkıntıya uğramaya devam eder. Böylece Allâhü Teâlâ’ya günahsız kavuşmuş olur.”

• “Mü’mine bir diken batması da olsa isabet eden hiçbir yorgunluk, hastalık, keder ve hüzün yoktur ki Allâhü Teâlâ bu sıkıntı vesilesiyle onun hatalarını örtmesin.”

Abdullah bin Selam (r.a) buyurdular ki: “Kıyâmet günü bir nidacı “Sabredenler ayağa kalksın” diye seslenir.

İnsanlardan bir kısmı ayağa kalkar. Onlara “Haydi, cennete gidin” denir. Cennete doğru yöneldiklerinde melekler “Nereye gidiyorsunuz?” diye sorarlar. “Cennete!” cevabını alınca melekler “Hesap görülmeden önce mi?” derler. Onlar “Evet!” diye karşılık verir. Bunun üzerine melekler “Siz kimsiniz?” diye sorarlar. Bunlar da “Biz sabır ehliyiz.” derler. Melekler “Nasıl sabrettiniz?” diye sorarlar.

“Allâhü Teâlâ’ya itaat ve Allâhü Teâlâ’nın emirlerine isyan etmeme hususunda nefislerimize sabrettik. Dünyadaki bela ve sıkıntılara da sabırla göğüs gerdik.” derler. Bunun üzerine melekler “Sabretmiş olmanız sebebiyle selâm olsun size. Dünya yurdunun akıbeti (olan cennet) ne güzeldir!” meâlindeki (Ra’d Sûresinin, 24.) âyetini okurlar.

 
 
 
 

Fantastik soru (HAYATIMI ANLATTIĞIM KİTABIMDAN)

Fantastik soru (HAYATIMI ANLATTIĞIM KİTABIMDAN)



Sizlere fantastik bir soru soracağım. Mesela annem bana hamileyken doktor babama deseydi ki:

“Oğlunuzun yavaş ilerleyen bir hastalıgı var. Önce sarhoş gibi yürüyecek ve sonra tekerlekli sandalyeye mahkum olacak. Ömrünün sonuna kadar bakıma muhtaç olacak... Hatta ileride yatalak olabilir.“

Babama, annemi kürtaj yaptırmasını tavsiye eder miydiniz?

Cevabınız olumlu ise ben olmayacaktım. Ben bebeği engelli olacak diye kürtaj yaptıranlara çok üzülüyorum.

O bebeğin nasıl bir insan olacağını asla bilemeyiz. Allah’ın takdirine rıza göstermeliyiz. Eğer böyle bir günah işlemişsek af talep etmeliyiz.

Allah gaffar-u Rahim'dir.

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Habir

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Habir




El-Habir: Her şeyin iç yüzünü bilen, gizli taraflarından haberdar olan ve sırlarına vakıf olan manasına gelmektedir. Cenab-ı Hak, bu manalarla Habir’dir.

O öyle bir Habir’dir ki, hiçbir halimiz O’ndan gizlenemez. Her şeyin iç yüzünü bilir, en gizli hallerimize vakıf olur. Sadece hallerimizi de değil, gönüllerimize düşenleri, fikirlerimizden geçenleri, nefsimizin sesini, niyetlerimizi ve en gizli hallerimizi bilir…

O öyle bir Habir’dir ki, karanlık bir gecede, düz bir kayanın üzerindeki karınca O’ndan saklanamaz. Gözle görülmesi mümkün olmayan bir mikrop O’ndan gizlenemez. Bir yaprak O’ndan habersiz düşemez. Bir zerre O’ndan saklanarak hareket edemez.

Bu isim, Alîm ismine benzer. Ancak aralarında bir fark vardır. İlim, gizli ve bâtınî şeylere izafe edildiğinde o ilme “hibr”, o ilmin sahibine de “Habir” denir. İşte Cenab-ı Hak, her şeyi bilmesiyle Alîm; her şeyin iç yüzünü, künhüne ve esrarına vakıf olmasıyla da Habir’dir.

Cevşen-i Kebir’de bu isme şu beyitlerle ne de güzel işaret edilmiştir:

Ey sırları ve gizlenenleri en iyi bilen! Ey gizli her yalvarış ve yakarışı işiten! Ey her şeyi görüp, kendisi görülmeyen! Ey ilmi her şeye ulaşan! Ey nazarı her şeye nüfuz eden! Ey sükût edenlerin vicdanlarındaki saklı her gizliyi bilen! Ey isyan ve günahlardan pişman olup nedamet edenlerin halini gören! Ey kalpleri istediği gibi çevirip kişiye kalbinden daha yakın olan!..

Hz. Lokman da evladına bu ismin tecellisini şöyle ders vermektedir:

Yavrucuğum! Yaptığın bir hardal tanesi ağırlığında olsa, bir kaya içinde veya göklerde yahut yerin dibinde gizlense, Allah onu getirir! Şüphesiz Allah Latif’tir ve Habir’dir. (Lokman 16)

Ey nefsim ve ey insan! Görmüyor musun, el-Habir ismiyle müsemma olan Rabbin seni biliyor, her şeyini görüyor ve her halinden haberdardır. Kalbinden geçenleri, nefsinin arzularını, amelindeki niyetleri dahi biliyor. Gel, sen de Rabbini bil ve ayıl! Rabbini bil ve ibadetle O’nu bildiğini bildir.

Bil ey nefsim! En gizli hallerini bilen Rabbin, bir gün gelecek, bu bildiklerini sana bildirecek. Ettiğin kusurları teker teker sayıp dökecek. Gözünü, elini ve diğer azalarını konuşturarak aleyhinde şehadet ettirecek. O zaman halin nice olur! Gel, o gün gelmeden önce bugün aklını başına al, nedamet et. Rabbinin el-Habir ismiyle her haline vakıf olduğu hakikatini gönlüne yerleştir. O’ndan utan, hayâ et ve O’nun huzurunda günah işlemekten çekin. Günah işleyeceğin zaman, el-Habir ismini düşün ve kendi kendine şöyle de: Bir çocuğun önünde dahi günah işlemekten utanırken, Rabbimin huzurunda günah işlemekten nasıl utanmam? O ki, beni görüyor ve beni biliyor. Şu halimden haberdardır. O beni bilirken ve görürken O’na karşı nasıl isyan edeyim? Huzurunda nasıl günah işleyeyim?

Ya Rab, bizlere el-Habir isminin tecellisinde olduğumuzu her daim hatırlat ve sana karşı isyandan, günahtan ve her türlü hayâsızlıktan bizleri muhafaza et. Âmin!