25 Mayıs 2015 Pazartesi

Boş Taht

Boş Taht
 
Behlül Dânâ hazretlerinin, dönemin Abbasi halifesi Harun Reşit ile olan hikâyeleri meşhurdur.
 
Behlül, her fırsatı değerlendirerek halifeye öğüt vermeye çalışan, Allah’ın sevgili bir kuludur.
 
Halife de onun öğütlerini kulak ardı etmeyerek kendisine değer verdiğini her fırsatta belli eder.
 
Bu hikâyelerden birine göre Behlül bir gün Hârûn Reşîd’in taht odasını boş bulur ve çıkıp tahta oturuverir.
 
Bunu gören askerler onu kamçı ile dövmeye başlarlar. Askerler vurdukça o: “Vah Hârûn Reşîd. Vah Hârûn Reşîd!” demektedir.
 
O esnâda halîfe gelir ve manzara karşısında üzüntüsünü ifade etmekle birlikte şakacıktan Behlül’e de çıkışarak: “Behlül bu ne hâl?” der.
 
Behlül ise fırsatı kaçırmayarak ibretlik şu cevabı verir:
 
“Vallahi senin için ağlıyorum. Burada tahtı boş bulup bir an oturdum diye bu kadar kırbaç yedim. Sen ise senelerdir bu tahtın üzerinde oturuyorsun. Hâlin ne olur diye düşündüm.”
 
 
 

Günün Menkıbesi: Hastalıkta şifa vardır

Günün Menkıbesi: Hastalıkta şifa vardır
 

Ahmet Siyahi hazretleri “rahmetullahi aleyh”, Kastamonu Velilerindendir.
1874 de, doksanbeş yaşlarında vefat etti.

Bu zatın sevdiği bir komşusu vardı ki, hastalandı bir gün.
Büyük Veli ziyaretine gitti bir akşam.

Hâl hatır sordu:
- Geçmiş olsun komşu, nasıl oldun?
- Çok şükür hocam, belim ağrıyor biraz.

Teselli etti kendisini:
- Allah şifa versin. İnşallah kısa zamanda iyileşirsin. Ama bilesin ki hastalıkta şifa vardır.

Adam şaşırdı birden:
- Hastalıkta şifa mı vardır efendim?

- Evet. İnsan hasta olunca, ne kadar aciz, ne kadar zavallı olduğunu çok iyi anlıyor, değil mi?
- Evet, aynen öyle efendim.

- Hatta bazen ne kadar çaresiz olduğunu görüyor.
- Evet hocam.

- Ayrıca hasta olan kimse “Ölüm”ü hatırlıyor. Günahlardan kesiliyor. Allah’a daha bir yakın hissediyor kendini. En azından şifa vermesi için durmadan yalvarıyor Rabbine, öyle değil mi?
- Öyle efendim.

Buyurdu ki:
- Kulluk da budur zaten. İnsanın, Rabbine karşı kendini aciz görmesidir. Bu da kalb için şifadır işte. Manevi şifa yani.

- Şimdi anladım hocam.


Çok sevap kazanmak için

Bir gün de bir talebesi geldi ve;
- Hocam, bana, çok sevap kazandıracak bir ibadet söyler misiniz, diye rica etti.

Sevgiyle baktı gence:
- Çok sevap kazanmak istiyorsan, insanların sıkıntılarını gider evladım. Rahatlat onları.

Delikanlı arzetti:
- Efendim, ben çok sevap kazandıracak bir ibadet sormuştum. Hani namaz kılmak gibi, oruç veya zikir gibi falan.

Büyük Veli tebessüm etti:
- Sen çok sevap kazanmak istemiyor musun evladım?
- Evet hocam, istiyorum.

- Öyleyse insanların dertlerine deva ol, kalblerine ferahlık ver, ihtiyaçlarını gider, sevindir onları.

Ve izah etti:
- Bak evladım, bir Müslümanın bir ihtiyacını görmen, bir sıkıntısını gidermen veya herhangi bir şekilde onları sevindirmen, “bin sene” nafile ibadet etmenden daha sevaptır. Şimdi anladın mı?

- Anladım efendim.

 

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - Gerçek zenginlik, ‘kanaat’tir

Hekimoğlu İsmail - Gerçek zenginlik, ‘kanaat’tir


Hekimoğlu İsmail
 
AİLE-SAĞLIK


Gerçek zenginlik, ‘kanaat’tir


Müslüman denilince, İslamiyet’i kabul etmiş, Allah’a teslim olmuş kişi akla gelir. İman insanın kalbindedir amma İslamiyet, imanın amellerle de yaşanmasını gerektirir. Böylece Müslüman farklı bir duruma geçer.

Zaten dindarlarla dindar olmayanlar arasında fark olmalı. Her dindar evvela yaşayışıyla İslamiyet’e ayna tutmalı.

Kanaat, çalışmayıp sadece önüne çıkanı kullanmak değildir. İnsana akıl da verilmiş çünkü. Bunun için insanın emeğiyle, bilgisiyle, alın teriyle kazandığına razı olması, başkasının kazancına göz dikmemesi, elindeki için şükretmesi ‘kanaat’tir.

Ahirette ebediyen kalacak olan insan, dünyaya İslamiyet için gönderilmiştir. O zaman dünyada ihtiyacı kadar çalışıp ahirete hazırlık yapacak. Mesela balık denizde yaşar, ihtiyacı kadar su içer. Aynı şekilde dünyada ne kadar kalacağını bilmeyen insan da ihtiyacından fazlası için zaman harcamaktan kaçınmalı, kazancına kanaat etmeli, boş kalan zamanını ilme ve ibadete ayırmalı; bugün yirmi dört saatin kaçını para kazanmaya verdim, kaçını cenneti kazanmaya verdim, diye devamlı kendine sormalı.

Mesela Bediüzzaman Hazretleri’nin bütün eşyası, eliyle taşıyacak kadardı. Para yok, ev yok, araba yok. Çok az yerdi, çok az uyurdu, çok zikrederdi. Şakirtler risaleleri yazar getirirlerdi, hepsini okur, tashih ederdi. Bu sebepten gece gündüz çalışırdı. Onu hapse attılar, sürgün ettiler; ziyaret etmek, hediye götürmek yasaktı. O ise, bu şartlarda bile çorbanın tanelerini karıncalara verir, suyunu içerdi. Elbisesi eskiydi, fakat temizdi. Öyle zannediyorum ki, yatağı, yorganı yoktu, fakat ömrü boyunca kimseye el açmadı, yılmadı. Hâlâ insanlara iman hakikatlerini öğretmeye devam eden bu Allah dostunun en büyük hazinesi kanaatti.

“Zenginlik, mal çokluğu değildir. Asıl zenginlik gönül zenginliğidir.” buyurmuştur Peygamberimiz (sas). Yediğimiz, rızkımızdır; gerisi rızkımız değildir. Gerçek zenginlik, sevabımızı artırandır. Sevabı çok olan da cennete gider.

Risale-i Nur’da “İhtiyaç dairesi, nazar dairesi kadar büyüktür, geniştir. Hatta hayal nereye gitse, ihtiyaç dairesi dahi oraya gider. Orada da hacet [ihtiyaç] vardır. Belki, her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan, ihtiyaçta vardır. Elde bulunmayan ise, hadsizdir.” denilmiştir. İnsanın ihtiyaçları belliyken isteklerinin sınırı yoktur, her insan alamadığı şeyin fakiridir.

Kanaatin zıddı, ihtiyaçtan fazlasına talip olmaktır, israftır, doyumsuzluktur. Bu hisler, insanın kalbinde yeşerirse ona adeta, “Daha ileri, daha ileri!” diye bağırırlar. Böylece insan hırs ve tamahkârlığa düşer, hep daha fazlasını ister. Hâlbuki her terazinin, her ipin, her zincirin bir çekeri vardır. Onu aştı mı, felâket başlar.

Kanaatsizlik, aynı zamanda manevî bir hastalıktır. Tüccar, daha çok kazanayım diye borca girer, batabilir. Şoför, gideceğim yere daha çabuk gideyim der, gaza basar, kaza yapabilir. Arabasına fazla yük alan da bir felâkete koşuyor demektir. Meşhur olayım, birinci olayım, zengin olayım diye hırs gösterenler, sonunda çok büyük hatalara düştüler.

Nasıl ki ihtiyacımız kadar su içeriz, ihtiyacımız kadar yemek yeriz, ihtiyacımız kadar uyuruz aynen öyle de ihtiyacımız kadar para biriktirmeliyiz, ihtiyacımız kadar maişeti temine gayret etmeliyiz amma koştuğumuz kadar durmasını da bilmeliyiz, böylece kanaat her sahada uygulanabilir ve uygulanmalıdır da. Çünkü kanaat, aynı zamanda zorlukları olsa bile haline razı olmak, ‘başkalarında olan onların olsun, Allah bana başkasını verir’ sabrını göstermek, ‘bu bana yeter.’ diyebilmektir, gerçek zenginliktir, kanaat eden kula zaten Allah kâfidir.

Hadisle de sabittir: “Kanaat, bitmez tükenmez bir hazinedir.”
 
 
 
 

22 Mayıs 2015 Cuma

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-81

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-81

SEVGİLİ EFKAN HOCAM Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ÖZETLEYEREK ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ... 

SEVGİLİ EFKAN HOCAM , YAZIDAKİ KONULARI YİNE KISACA MADDELER HALİNDE ÖZETLEMİŞ AŞAĞIDAKİ YAZININ SONUNDA...

Allah razı olsun hocam... Sizi çok seviyorum canım hocam...

Sevgili Efkan hocam kendisinden bahsettiğim bölümleri yazılardan çıkartmış. Kendisi benim en iyi dostum, akıl danıştığım büyüğüm, kendime örnek aldığım mütevazi, dürüst, ahlaklı, dindar, çalışkan, Allah'ın -inşallah- salih bir kuludur.

Benim namaza başlamama vesile oldu, yani beni Rabbimle buluşturdu. Allah ebediyyen razı olsun.
Allah bizleri sevdiklerimizle birlikte cennette de komşu etsin.

YALNIZ ŞUNU BELİRMEK İSTİYORUM. BEN BUNLARI YAYINLARKEN EFKAN HOCAMA HEP ŞUNU DEMİŞİMDİR:

HOCAM UTANIYORUM, İNŞALLAH BİRGÜN VUSLAT OLUNCA BUNLARI YAYINLAMAN DAHA GÜZEL OLMAZ MI?
OLSUN CELAL SEN MERAK ETME, SEN ÖLÜRSEN YİNE YAYINLARIM... DİYOR.

Çok emek harcayıp özet haline  getirmişsiniz. İyi ki varsınız hocam, bizi komşu yapana hamdolsun...

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-81/Blog/?BlogNo=499858

Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-81


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-81
 
 

 Celal ÇELİK’in hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi yorumlarını yayınladığım yazı dizisini, sevgili Celal ÇELİK’in tüm yazılarını yeniden gözden geçirerek kısa ve öz olarak özet şeklinde sizlere sunmaya devam ediyorum.

Ölüm

Biliyorum ölüm soğuk bir kelime, fakat hadisten biliyoruz ki, ölümü düşünmek ibadettir. Dünyanın geçiciliğini hatırlatıp tefekkür sevabı kazandırır.

Kimisi trafik kazasından, kanserden, kalp krizinden, kimisi yangından, selden, depremden, kimisi kavgadan veya cinayetten ölüyor ve dünya ile irtibatı sona eriyor. Velhasıl bir sebep oluyor ve Azrail AS gelip ruhumuzu kabzediyor.

Şehitlik

Neden şehitlik mi istiyorum?

Çünkü amel defterim açılmadan ve hesaba çekilmeden cennete gitmek istiyorum. Defterim açılırsa, ömrümün hesabını vermekten korkuyorum. Şehitler bigayri hisab (hesapsız) cennete giderler.

Son 11 yılım dışında, epey namaz borcum var. Olan ibadetlerim ise, yüzüme mi çarpılır bilmiyorum. Defterim açılırsa sorulan sorulara cevap veremem, Allah’a mahcup olurum. Neden Kuran okumadın, neden sürekli TV, internet, maç... boşa zaman geçirdin, neden, neden, neden...

İnşallah ben de şehitler zümresine dahil olurum. Atalarımızın gayesi de şehit olmaktı. Fatih, böyle askerlerle İstanbul’u fethetti. Onlar bu Hadis-i Şerif’i biliyorlardı ki, şehitliği arzuluyorlardı:

“Bir müslüman şehitliği arzulamadan ölürse, münafıklık alameti üzerine ölmüş olur.”

Düşünün, Çanakkale’desiniz. Empati yapın, kendinizi onların yerine koyun. Karşınızda yüz kişi tüfeklerini sana doğrulmuş, öleceğini bile bile üstlerine koşuyorsun... Yapabilir misiniz?

Biz bu ruhu kaydettik ama bilinçli, ahlaklı, imanlı yeni bir nesil geliyor, inşallah...

Allah’ım bana da şehitlik nasip et ki, beni salihlere kat.

Komşu

İyi komşu aramayın, siz iyi komşu olun. Zaten o zaman komşularınızda sizin iyi komşuluğunuza aynen karşılık verirler ve aranızdaki muhabbet artar.

Misafirliğe gittiğim bazı apartmanlarda gözlemlediğim şey, birbirimize selam bile vermiyoruz. Oysa biliyorsunuz bir hadiste Peygamberimiz SAV selamlaşmayı tavsiye etmişti.

Geçen Cuma, bana selam vermeyen birine selam verdim ve sohbete başladım. Nasılsın, nerelisin, ne iş yapıyorsun derken muhabbet koyulaştı. Nerdeyse adam beni evine yemeğe çağıracak. Anladım ki, aslında milletimiz muhabbet istiyor.

Celal ÇELİK’in yukardaki yazısından hareketle şu sonuçlara varabiliriz.

1- Ölümü sık sık düşünmeliyiz. Dünyada yaptıklarımızdan hesaba çekileceğimizi hiçbir zaman unutmamalıyız.

2- Şehitlik Yüce bir makamdır. Şehitliği arzulamalıyız.

3- Çanakkale savaşını kazanan atalarımızın tek düşüncesi vatanı korumak ve vatan uğruna şehit olmaktı.

4- Dinimizde komşuluk ilişkileri çok önemlidir. Komşu hakkına riayet etmeliyiz. İyi komşu aramak yerine iyi bir komşu olmaya çalışmalıyız.

5- Herkesle iyi ilişkiler içinde olmalıyız. Hiçbir kimseyi düşüncesi, inancı ve siyasi anlayışı nedeniyle ayırıma tabi tutmamalıyız. Herkese höşgörülü davranmalıyız.
 
Efkan Vural

  (Devam edecek)



Allah dostlarının irşadı ne iledir?

Allah dostlarının irşadı ne iledir?



Hayatı boyunca kendini aşamayan tiplerin başkalarından istifade ettiğine pek tesadüf edilmemiştir. Kendi düşünce ve hayallerine değil de peygambere yahut Allah dostlarına uyma kabiliyetinde olanlar ise, muhakkak onların feyz ve bereketinden istifade etmişlerdir.

Ebubekir -i Sıddîk r.a ., Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’e bir şey sormadan inandı. Ebu Cehil ise, onca alamet ve mucize gördüğü halde yine de “bu kesinlikle sihirdir” deyip iman etmedi.

Demek ki evliya ve enbiyanın izhar ettiği harikalar yakîni ve güveni artırsa da, insan toplamaya yönelik değildir. Onların irşadı manevi çekimledir. Allahu Tealâ’dan yansıyan güzellikler, bir mıknatıs gibi onlarda cazibe kuvveti meydana getirir. Görünmeyen bu manevi kuvvetle kabiliyeti olanları Allah yoluna çekerler.

Söz konusu manevi çekim olmadan sadece mucize ve keramet yeterli olsaydı, Hz. Rasulullah s.a.v.’in akıllara durgunluk veren mucizelerini ve evliyanın kerametlerini gören herkesin müttaki birer müslüman olmaları gerekirdi. Halbuki durum öyle değildir. Kur’an -ı Kerim’de buyurulur ki:

“Onlar her türlü mucizeyi görseler bile, yine de ona inanmazlar. Nihayet sana geldiklerinde de seninle çekişirler. İnkâr edenler; ‘bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir’ derler.” ( En’am , 25)

Alıntı: Semerkand dergisi


Haftanın Peygamber Kıssası: Hz. Zülkifl A.S.

Haftanın Peygamber Kıssası: Hz. Zülkifl A.S.

Hz. Zülkifl (as):

Hz. Eyyub’un (as) oğlu Zülkifl (as), Şam’da oturdu.
Sabreden, Allah’ın rahmetine ulaşan ve salihlerden olduğu bildirilen peygamberlerdendi.


Günün Menkıbesi: Haram, ateş gibidir

Günün Menkıbesi: Haram, ateş gibidir
 

Eşref Baba "rahmetullahi aleyh", İznik toprağını nurlandıran bir Veli.

Az yer ve az uyurdu.
Helal yemeğe çok dikkat eder, haramın zerresini sokmazdı ağzına.

Talebesinden biri çok günah işliyordu.
Ona acıdığından gitti bir gün o gencin yanına.

Ve kulağına eğilip fısıldadı:
- Haram, ateştir evladım. Uzak dur günahtan!

Bu söz çok tesir etti gence.
- Haram ateş midir hocam?

- Evet evladım. Haram yersen, karnını ateşle doldurursun. Haramı tutarsan, ateşi tutarsın. Harama gidersen, ateşe basarsın. Anladın mı yavrum?

- Anladım efendim.

Bir söz, bu kadar tesir ederdi.
Genç bıçak gibi kesildi günahtan.


Bunun ilacı belli

Bir talebesi de sordu bir gün bu zata:
- Hocam, kalbimi temizlemek istiyorum. Ne yapayım?

Cevabında;
- Kalbleri temizlemenin ilacı, “Allah dostları”nın sözleridir, buyurdu. Onlarla sohbet edenin kalbi temizlenir.

Sordu yine:
- Peki, öyle kimseler yoksa efendim?
- Kitaplarını oku o zaman.

- Kitaplarını okumakla da kalb temizlenir mi hocam?
- Elbette. Kitap okumak, sohbet etmek gibidir. Mesela İmam-ı Gazali hazretlerinin kitabını edeble okursan, o büyük Veli ile sohbet etmiş gibi feyz alırsın.

- Feyz nedir hocam?
- Feyz, “Allah sevgisi” demektir. O kitapları okuyanın kalbine, yazarının kalbinden bu feyz akar. Yani kalbi nurlanır, temizlenir ve Allah sevgisine kavuşur.

- Peki hocam, kalbin temizlendiğini nasıl anlarız?

Buyurdu ki:
- Kalbi temizlenmiş olana, ibadet yapmak kolay ve zevkli, günahlar ise zevksiz ve tatsız gelir. Hatta iğrenir onlardan.


Duanın kabul olması için

Bir gün de bir genç;
- Efendim, dualarımın kabul olması için ne yapayım? diye sordu bu zata.

Büyük Veli, cevap olarak ağzını işaret etti.

Ancak genç bir şey anlamadı:
- Özür dilerim efendim, anlamadım.

Buyurdu ki:
- Ağzına girene ve ağzından çıkana dikkat et evladım! Bütün iş bundadır.

Ve daha açıkladı:
- Yani haram yeme ve haram konuşma evladım. Ancak böyle bir ağızla yapılan duaları kabul eder Allahü teâlâ.

 

21 Mayıs 2015 Perşembe

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Müslümanın Yardımına Koşmak

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Müslümanın Yardımına Koşmak

Prof Dr. Mahmud Esad Coşan (1938-2001)

HAYIRLI CUMALAR

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Cumanız mübarek olsun, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri! Allah bu mübarek sevaplı, nurlu günün hayrından, bereketinden en güzel tarzda hissemend olmayı cümlenize nasîb eylesin...

(EMEKLİ OLMADAN İŞYERİNDE KULAKLIKLA; ŞİMDİ İSE YATAĞIMDA KÜÇÜK RADYOMDAN HERGÜN SABAH 9:30'DA VE ÖĞLEDEN SONRA 15'DE M. ESAD HOCAEFENDİNİN AKRA FM'DE SOHBETLERİNİ DİNLİYORUM. Ankara Akra FM: 107.4 )

Bismillâhir-rahmânir-rahîm

Müslümanın Yardımına Koşmak

Üçüncü hadis-i şerif:

RE 380/7 (Mâ minimriin yahzülümreen müslimen fî mevtınin yüntakasu fîhi min ırdıhî, ve yüntehekü fîhi min hurmetihî, illâ hazelehullàhu fî mevtınin yuhibbu fîhi nusratehû.

Ve mâ min ehadin yansuru müslimen fî mevtınin yüntakasu fîhi min ırdıhî, ve yüntehekü fîhi min hurmetihî, illâ nasarahullàhu fî mevtınin yuhibbu fîhi nusratehû.)

Ahmed ibn-i Hanbel, Taberânî, Ebû Dâvud, Buhàrî gibi kaynaklarda ve İbn-i Ebid-Dünyâ'nın eserinde rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Bu da bir ilâhî kanunu anlamamıza yardımcı olacak bir hadis-i şerif, bilgileniyoruz:

(Mâ minimriin) "Hiç bir adam yoktur ki, müslüman bir kula yardım etmiyor. (Fî mevtınin) Öyle bir yerde ki, (yüntakasu fîhi min ırdıhî) onun haysiyetine, ırzına saldırı olan bir yerde; (ve yüntehekü fîhi min hurmetihî) kendisine hürmet edilmesi gereken yerde, bir müslümana lâyık olmayan bir muamele yapılıyor. Bu da onu görüyor, ona yardım etmiyor, onu yardımsız bırakıyor."

Bu yardıma koşmayan, yardıma muhtaç müslüman kardeşinin yardımına koşmayan kişinin durumu ne olur?.. (İllâ hazelehullàhu fî mevtınin yuhibbu fîhi nusratehû) "Allah'ın yardımının gelmesini istediği bir zamanda, bir yerde de Allah onu yardımsız bırakır. Hem dünyada yardımsız bırakır, hem ahirette... Bir de bakar ki umduğu yardımlar kesilmiş, hiçbir yerden yardım gelmiyor ve gelen belâsının altında ezilmiş."

Neden?.. Çünkü bir zamanlar kendisi böyle bir durumda yardıma muhtaç olan müslüman kardeşinin yardımına koşmamıştı da, bu onun cezası... Ondan böyle oluyor.

Allah saklasın, Allah kusurlarımızı affetsin... Bizi böyle musîbetlere uğratmasın... Bir zamanlar idare ettiğimiz ülkelerdeki bizim canımızdan, kanımızdan parçamız olan ciğerpâremiz, kardeşlerimiz Bosna'da, Kosova'da, Kırım'da, Kafkasya'da, Orta Asya'da, Keşmir'de, Cezayir'de, Mısır'da, dünyanın her yerinde çeşitli bütün milletlerin gözü önünde haksız muamelelere mâruz kalıyor. Büyük devletlerin de göz yummasıyla, herkesin gözü önünde, herkesin bildiği, insaflı insanların, "Bu böyle yapılır mı?" diye itiraz ettiği, vicdanlarının kabul etmediği zulümler yapılıyor.

Şimdi bu zulümler yapılıyor, ötekilerinin kılı kıpırdamıyor. Bir tepki oluşmuyor, bir yardım gelişmiyor. Ne olur?.. Sonra ona benzer bir belâ, bu yardım etmeyen kimseye gelir, ona da yardım olmaz. nedir? İlâhî kanundur. "Sen bir zamanlar müslüman kardeşine yardım etmedin, şimdi sen benden yardım istiyorsun ama, sana yardım etmiyorum!" diye ceza olarak yardımını vermez.

Bu mukàbil, bunun aksine, (Ve mâ min ehadin) "Hiçbir kişi yoktur ki, (yensuru müslimen) bir müslümana yardım ediyor, imdadına yetişiyor. (Fî mevtınin yüntakasu fîhi min ırdıhî) Haysiyetine, ırzına, namusuna saldırı olan bir yerde onun yardımına koşuyor. (Ve yüntehekü fîhi min hurmetihî) Hürmetine aykırı, onu hor, zelil etmeğe çalışan bir tecavüz yapılmak isteniyor kendisine; bu da onun yardımına koşuyor.

(İllâ nasarahullàhu) Allah da o kimseye muhakkak yardım eder. (Fî mevtınin yuhibbu fîhi nusratehû.) Allah'ın nusretini umduğu, Allah bana yardım etse diye beklediği bir yerde, Allah da ona yardım eder."

Demek ki sevgili, değerli izleyiciler ve dinleyiciler! Cenâb-ı Hak kulları bu dünyada imtihan ediyor. Davranışlarının şekline göre, bu dünyada onlara yardım ediyor veya yardımsız bırakıyor.

Bir müslüman kardeşinin bir yardıma ihtiyacı olduğunu gördüğün zaman, yardımına koşacaksın ki; ileride sen hayatın cilvesi, kaderin çizgisi dolayısıyla, yazgısı dolayısıyla yardıma muhtaç bir duruma gelirsen, o zaman;

"--Yâ Rabbi bu belâyı başımdan def et!.. Yâ Rabbi, beni kurtar! Aman yâ Rabbi, gemimiz batmasın! Aman yâ rabbi uçağımız düşmesin!.." diye Cenâb-ı Hakk'a dua ettiğin zaman;

"--İyi ama, sen böyle dua ediyorsun ama, sen falanca zamanda yapman gereken görevi yapmamıştın, o zaman kardeşinin yardımına gitmemiştin!" diye Allah o zaman yardım etmiyor.

Onun için yardımsever olalım, uyanık olalım, gayretli olalım, dikkatli olalım!.. Çevremize bakalım, iyi işler yapalım, kötülüğü engellemğe çalışalım! İyi işleri yapmanın bir şekli de, kötülükleri engellemektir.

--Falanca adam var, hiç etliye sütlüye karışmıyor. Evinden camiye, camiden eve gidiyor. Bu adam iyi huylu bir insan mı?..

Hayır! Toplumun meseleleriyle ilgilenmeyen, yanındaki müslüman kardeşinin durumuyla ilgilenmeyen; komşusu aç mı, tok mu, ilgilenmeyen; kötülüğü engellemeyen, emr,i ma'ruf nehy-i münker yapmayan, iyiliği teşvik etmeyen, çalışmayan çabalamayan bir müslümanda hayır yoktur.

Hattâ bizden değildir diye, SAS Efendimiz kendisinin bulunduğu mübarek zümrenin içine bile kabul etmiyor. İtiyor, dışında sayıyor.

Onun için elimizden geldiği kadar her hayrı işlemeğe ve yaptırmağa çalışacağız. Her şerri de yaptırmamağa, engellemeğe gayret edeceğiz.

Hadis-i şerifler böyle... Sen bir hastayı ziyaret edersen Cenâb-ı Hak seviyor. Sen bir açı doyurursan, Cenâb-ı Hak seviyor. Sen bir çıplağı giydirirsen, Cenâb-ı Hak seviyor. Sen birisinin yardımına koşarsan, Cenâb-ı Hak seviyor. Sen ihlâslı olursan, Cenâb-ı Hak seviyor. Aksini yaparsan, Cenâb-ı Hak da senin muamelenin cinsinden sana ceza veriyor. Sana yardım etmiyor, sana hastalık veriyor, seni o duruma düşürüyor. Senin ayıpladığın şeyi senin başına getiriyor... vs.

O bakımdan, âdetâ kişiler dünyadaki imtihanlarda karşılarına gelen durumlarda, davranışlarının iyi olmaması dolayısıyla, ileride başına gelecekleri sanki kendileri hazırlamış gibi oluyorlar. Onun için bu hususta çok dikkatli olalım, gayretli olalım!..

Allah-u Teàlâ Hazretleri cümlemize hakkı hak olarak görüp ona uymayı, hayrı yapmayı nasî etsin... Haktan yana olmayı nasîb etsin..

Bâtılın bâtıl olarak görüp, boş olduğunu, yanlış olduğunu görüp, ondan uzak durmayı nasîb etsin... İyi işler yapıp, kötü işlerden uzak durup, iyilikleri teşvik edip, kötülükleri engelleyip, yardıma muhtaca yardım edip, hayırlı, verimli, olumlu ömür sürmeyi nasîb etsin...

Huzuruna böylece, emirlerini tutmuş bir kul olarak, imtihanı kazanmış olarak varmayı nasib etsin...



(Ve izibtelâ ibrâhîme rabbühû bikelimâtin feetemmehünne) [Bir zamanlar Rabbi İbrâhîm'i birtakım kelimelerle sınamış; onları tam olarak yerine getirince...] (Bakara-124) ayet-i kerimesinin izahında, tefsir derslerimizde geçmişti. Peygamberleri bile Cenâb-ı Hak çeşitli musibetler gönderiyor, imtihan ediyor; başarınca taltif ediyor. O hususta hatâlı davranınca da, te'dib ediyor, öyle yapmaması gerektiğini beyan ediyor.

Onun için hayatın ilâhi imtihan olduğunu hiç unutmayalım! Gayreti bir an bile kenara koymayalım, gayûr müslüman olalım! İyi insan olalım, iyilikleri destekleyelim, kötülükleri engellemeğe çalışalım!

Allah hepinizi hayırlara muvaffak etsin... Dünyanız ahiretiniz mâmur olsun...
HAYIRLI CUMALAR

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..


 

Ayrılık Azaptır


Ayrılık Azaptır
 
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Hep birlikte Allâh’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allâh’ın size olan nîmetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nîmeti sâyesinde kardeşler olmuştunuz…” (Âl-i İmrân, 103)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Mü’minin mü’mine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını sımsıkı kenetleyip tutan binâlar gibidir.” (Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65)
​​
Müslümanlar birlik ve beraberlik içinde bulunmaz, birbirlerine sımsıkı kenetlenmezlerse, Allâh’ın sevgisinden mahrum kaldıkları gibi, güçlerini ve kuvvetlerini de kaybeder, ayakta duramaz ve yıkılır giderler. Nitekim bunun pek çok misâli mevcuttur.

Kısacası, hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere:
“Cemaat rahmet, ayrılık azaptır.” (Ahmed, IV, 278, 375; Heysemî, V, 217)



--
 

Amel Defterini Doldurmanın Yolları nelerdir?

Amel Defterini Doldurmanın Yolları nelerdir?
 
Amel Defterini Doldurmanın  Yolları nelerdir?
Hüseyin Gültekin - [İslami Hayat]
h.gultekin@meydangazetesi.com.tr
15 Mayıs 2015, 08:00
 
 
Efendimiz (sav) bir hadisi şeriflerinde “mü’minin hali hayret vericidir. Onun her hali hayırdır. Bu durum, mü’minden başka kimse için de söz konusu değildir. O, neşe ve sevinç ifade eden bir duruma mazhar olunca şükreder, bu onun için hayır olur. Herhangi bir sıkıntıya maruz kaldığında da sabreder. Bu da yine onun için hayır olur” buyuruyor. 
 
 Hz. Âdem’den bugüne insanoğlu çeşitli musibetlerle imtihan olmuş. Sıkıntı ve musibetler, içinde yaşadığımız âlemin kaçınılmazlarından. Asıl önemli olan, bizim bu sıkıntılar karşısındaki duruşumuz ve takınacağımız tavır. Bu konuda başta Efendimiz (sav) olmak üzere Allah dostları bize yol gösterici olmuşlar. 
 
İnsan bir sıkıntıya düşünce evvela, Cenab-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerim’de yer alan, “Eğer size bir musibet geldiyse bilin ki bu nefsinizdendir. Eğer bir hayır isabet ettiyse bilin ki bu da Allah’tandır” beyanına göre nefis muhasebesini yapıp, tevbe-istiğfarda bulunmalı. Efendimiz, ismet sıfatı sebebiyle geçmiş ve gelecek bütün günahları affedildiği halde günde en az 100 defa istiğfarda bulunuyorsa, biz aciz ve günahkâr kulların ne denli tevbe-istiğfara muhtaç olduğu meydandadır. 

Sadaka Belayı Defeder 

Daha sonra Efendimiz’in (sav); “Sadaka belayı defeder” şeklindeki yönlendirmesiyle sadaka vermeye özen göstermeliyiz. Sadakanın, henüz gelmemiş olan belayı önlediğini, isabet etmiş olana da tahammül kuvveti verdiğini unutmamalı, bu zor durum karşısında nasıl davranmamız gerektiğine çok dikkat etmeliyiz. Sabrın, musibetin ilk toslama anında gösterilmesinin çok önemli olduğunu, isyan edip de ilk şok anı geçtikten sonra gösterilecek sabrın, gerçek sabır olmayacağını bilmeliyiz. 
 
Bütün bu muhasebeleri yaparken şeytanın bizi başka bir yönden alt etmesine de izin vermemeliyiz. Çünkü bazen insan, “Bütün bunlar sana günahların yüzünden geldi” , “Sen zaten günahkârsın” , “Senden bir şey olmaz” şeklinde vesvese verebilir. Bu noktada hemen kendimizi toparlayıp Allah’ın en çok sıkıntıları evvela peygamberlere, sonra da derecesine göre imanda derinleşmiş kullarına verdiğini hatırlayabiliriz.

Fırsatları Ganimet Bilmeli

Bazen Cenab-ı Hak kulu için bir mertebe tayin eder. Fakat kulun, bu mertebeye ameliyle ulaşması mümkün değildir. O zaman bu kişiyi bir imtihan verip ona sabrettirerek o makamı kazanmasını sağlar. Biz de başımıza gelen sıkıntıları bir rampa gibi kullanarak bu durumu bir fırsata dönüştürebiliriz. Belki hiçbir zaman tırmanamayacağımız kulluk basamaklarını sabır ve sebatımızla birer birer kat edeceğiz. 
 
Küçük-büyük çekilen bütün sıkıntıların (hatta ayağımıza batan dikene kadar) günahlarımızı döktüğü, bizi ölüm anında, kabirde, mahşerde, mizanda karşımıza çıkabilecek nice sıkıntılardan kurtaracağını düşünürsek şer gibi görünen bu musibetlerin hakikatte hayır olan yüzlerini daha rahat görebiliriz.

Gerçek Cemaat

Bir ramazan günü Harun Reşit, Behlül Dânâ’ya: “Git, camide namazı kıldır, sonra tüm cemaati topla iftara getir” der.  Behlül camiye gider namazı kıldırır ancak iftar vakti topu topu 5-10 kişi ile geri gelir. Halife bu durum karşısında şaşkınlıkla: “Ben sana cemaati getir dedim sen bir avuç insanla gelmişsin” der. Bunun üzerine Behlül şöyle cevap verir: “Namazı kıldırdım sonra caminin kapısına dikilip çıkanlara namazda okuduğum sûreyi sordum bir tek bunlar bildi, gerçek cemaat bunlardır ben de toplayıp geldim.”

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

1. Yolda bir Müslüman kardeşimizle karşılaştığımızda selâm vermemiz…

2. Küçüğün büyüğe, sayıca az olanın çok olana, binitli olanın yürüyene, yürüyenin de oturana selâm vermesi... 

3.  İnsanlarla olan ilişkilerimizde onları incitmemeye dikkat etmemiz…

4. Söz gelişi biri kulağımıza eğilip bir şey söylemek istediğinde o, başını uzaklaştırmadan başımızı çevirmememiz, tokalaşmak istediğinde elimizi hemen çekmememiz, ondan kaçtığımızı sanmaması için yüzümüzü çabucak başka tarafa çevirmememiz…

5. Bir kardeşimiz bizi yemeğe davet ederse kabul etmemiz...

6. Bize ihtiyacı olursa yardımına koşmamız... 

7. Yanımızda aksırıp da “Elhamdülillah” derse ona “Allah sana merhamet etsin” anlamında “Yerhamükellah” dememiz…

8. Hastalanırsa ziyaretine gitmemiz…

9. Vefat ederse cenaze namazını kılıp defnetmemiz, gerektiğini biliyor musunuz?
 
 
 
 
 
 
 

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Muhsi

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Muhsi


El-Muhsi

İnsanların bütün yaptıklarını, olup biten her şeyi bilen ve koruyan

Herşeyin miktarını bilip eksiksiz sayabilen, ilmi herşeyi kuşatan yalnız Allah'dır.

“Göklerde ve yerde bulunan hiçbir kimse yoktur ki (kıyamet günü) Rahmân’ın huzuruna kul olarak çıkmasın. And olsun ki Allah onların hepsini kuşatmış, kendilerini ve yaptıklarını bir bir saymıştır Kıyamet günü onların her biri Allah’ın huzuruna tek başına çıkacaktır.”