İFTİRA
Müslüman gencin biri, iftiraya uğrar. Sonunda idama mahkum olur.
İnfaz saatini beklerken, kendisine iftira edenlere, bu arada hükümdara ağzına gelen sözleri sarf eder, sövüp sayar.
Bu acı acı bağırmalar, bir müddet devam eder.
Hükümdar, saraydan bu feryatları duyar.
Fakat ara uzak olduğu için ne söylediğini anlayamaz.
İki vezirinin yanına giden hükümdar, bu gencin neler söylediğini sorar.
Birinci vezir, “Hükümdarım bu genç, (Allah, affedenleri aziz eder) hadis-i şerif...ini söylüyor, "Affedenlerin yeri Cennet" diyor. Sizden af talebinde bulunuyordu” der.
Bu söz, hükümdarın hoşuna gider. (Bu genci affettim, serbest bırakın) der.
İkinci vezir, hemen atılır:
“Haşmetli hükümdarımız, bu veziriniz, zat-ı âlinize karşı, yalan söylüyor. Genç, af istemiyor, size sövüp sayıyordu” der.
Hükümdar der ki:
"Bre vezir, sen yersiz doğru söylemekle, iki kişinin ölümüne sebep olmak istiyorsun.
Şu vezirin yalanı ise bir canı kurtarmıştır.
Unutma ki, iş bitiren yalan, fitneye sebep olan doğrudan iyidir."
Hükümdar, yersiz doğru söyleyen veziri azleder, yerinde yalan söyleyerek bir suçsuzu idamdan kurtaran veziri de kendisine sadrazam yapar.
26 Ağustos 2016 Cuma
25 Ağustos 2016 Perşembe
KUR'AN-I KERİM'İN AHLÂK EĞİTİMİ-1
KUR'AN-I KERİM'İN AHLÂK EĞİTİMİ-1
Teşvik (Yönlendirme) ve Uyarma
İyi ve kötü davranışları tanıttıktan sonra Kur’an-ı Kerim, bu iki yoldan birini seçen insanın sonunun ne olacağını da gözler önüne serer. İyilik yapanların kesinlikle mükafatlandırılacağını söylemekle kalmaz, ' Hiçbir varlığın görmediği, duymadığı, tatmadığı ve aklından bile geçirmediği..' sayısız nimetlerden örnekler de verir. Diğer taraftan istenmeyen eylemlere girişen insanların hem dünya hem de ahirette karşılaşacakları cezaları bildirir. Böylece insana eylemlerinin sonucunu peşinen bildirmek suretiyle kendini ona göre ayarlamasına fırsat hazırlar.
Kötü davranış ve eylemlere hem dünyada ve hem de ahirette ceza yöntemiyle Kur’an-ı Kerim, insanların yaptıkları ve uyguladıkları yasalardaki ceza sistemlerinden farklılık gösterir. İnsanların vereceği cezalar yalnızca dünya hayatında geçerli olduğu halde, Kur’an-ı Kerim’de sözü edilen cezalar hem dünyayı hem de ahireti içine alır. Diğer taraftan Hristiyanlıktaki ceza anlayışı daha değişiktir. Bu eylemlere karşı Müslümanlığın ikili (dünyada ve ahirette) ceza sistemine karşılık Hristiyanlıkta sadece ahiretteki cezadan söz edilir. Örnek olarak şu ayet-i kerimeleri zikredebiliriz:
“ İyilik edenlere, yaptıkları iyiliğin karşılığıyla ve daha fazlasıyla mükafat vardır. Onların yüzü kararmaz, yüzlerini zillet kaplamaz. Bunlar cennetliktirler ve orada süresiz kalacaklardır. Kötülük işleyip onun vebalini yüklenenler, yaptıkları kötülüğün bir misliyle ceza görürler. Onları zillet kaplar. Onları Allah’a karşı koruyacak bir kimse yoktur. Yüzleri, geceden de kara bir parçayla örtülmüş gibidir. Bunlar cehennemliklerdir. Orada temelli kalırlar.” (2)
Kur’an-ı Kerim’de, dünyada İslâm’a inandıkları ve iyi işler yaptıkları için ahirette amel defterleri sağ taraflarından verilecek insanlarla, inançsızlıklarını ve kötülük işlediklerini belirtmek üzere amel defterleri sol taraflarından verilecek insanların sonu karşılaştırmalı bir şekilde şöyle anlatılır:
"Defteri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara. Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan suların kenarlarında, bitip tükenmeyen ve yasak ta edilmeyen bol meyveler arasında, yüksek döşekler üzerinde olacakladır. Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır. Onları bakire, eşlerine düşkün ve yaşıtları kılmışızdır. Bunların bir kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir. Defterleri soldan verilenler, ne yazık solculara! İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulunurlar. Çünkü onlar bundan önce, dünyada, nimet içinde bulunurlarken büyük günah işlemekte direnir dururlardı.” (3)
Yine Kur’an-ı Kerim’de, ahlâksız, kötü davranışlı ve günaha düşkün kimselerle, kötülüklerden sakınan, güzel ahlâklı ve dürüst kimselerin durumu anlatılarak, ahirette biri korkunç cezalarla tehdit edilirken, ötekilerin mükafatı özendirici bir tarzda şöyle anlatılır.
“Muhakkak ki zakkum ağacı, günaha düşkün olanların gıdasıdır. Karınlarında suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir. ‘Günaha düşkün olanı yakalayın. Sürüyerek cehennemin ortasına götürün. Sonra başına, kaynar su azabını dökün.’ denir; sonra ona: ‘Tat bakalım, hani şerefli ve değerleri idin ya! İşte sizin şüphe ile karşıladığınız (inanmadığınız) bu idi! denir.”
“Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlar ise, güvenli bir yerde, bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. İnce-kalın ipekler giyerek karşı karşıya otururlar. Bu böyle olacak. Onları tertemiz, güzel eşlerle de yoldaş edeceğiz. Orada güven içinde olarak her meyveyi isteyebileceklerdir. Onlar orada ilk ölümden sonra ölümü tatmayacaklar. Hak Tealâ onları cehennem azabından koruyacak. İşte büyük kurtuluş budur.” (4)
Böylelikle Kur’an-ı Kerim, insanların dünyada iken, fırsat ve zaman ellerinde olduğu ömürler süresi içinde Allah (c.c.)’ın emir ve yasaklarına uymalarının kendi yararlarına olduğunu bildirerek bunu teşvik etmekte; bunun tersinin ise zararlarına olacağını kesin bir dille uyarmaktadır.
------------------------------ ----
(1) Hucûrat sûresi, 49/12.
(2) Yunus sûresi, 10/26-27.
(3) Vakıa sûresi, 56/27-46.
(4) Duhan sûresi, 44/43-50.
--
.
HABERCİ GELMEDİ Mİ?
HABERCİ GELMEDİ Mİ?
* İnsan öleceği zamanı bilseydi, aklı başından giderdi. İyi ki ölüm vakti gizlendi. Eğer gaflet olmasaydı, hiç kimse bir işine bakmazdı. Gaflet ve uzun emel, kötü olduğu kadar aynı zamanda iki büyük nimettir. Eğer bu ikisi olmasaydı, müslüman sokakta yürüyemez hâle gelirdi.
* Dünya, mamurluğunu, ahmakların gafletine borçludur.
* Ne gariptir ki, ölüm senin peşinde, sen ise dünyalık peşindesin.
* Zahitlik, kaba kumaş giymek değil, uzun emeli bırakmaktır.
* Ölüm boyna asılı, dünya ise sırtınıza yüklenmiştir. İnsan, kılıç boynuna vurulacak gibi ölüme hazır olmalıdır.
***
Azrail aleyhisselamla kardeş gibi görüşen Yakub aleyhisselam dedi ki:
- Senden bir ricada bulunacağım. Ecelim yaklaşınca bana haber ver!
- Sana birkaç haberci gelir.
Bir müddet sonra Hazret-i Azrail yine gelir. Hazret-i Yakub sorar:
- Ziyaretime mi geldin?
- Canını almaya geldim.
- Hani bana birkaç haberci gelecekti?
- Sana haberci gelmedi mi? Saçların ağarmadı mı? Vücudun zayıflamadı mı? Dimdik duran belin bükülmedi mi?
***
Bir terzi, büyük bir zata sordu:
- Ölüm döşeğinde de tevbeler kabul edildiğine göre, tevbeyi bu zamana kadar geciktirmek uygun olur mu?
- Ölüm döşeğinde iken de, yapılan tevbe kabul edilir; fakat tevbeyi geciktirmek uygun değildir.
- Niçin uygun değildir?
- Senin mesleğin ne?
- Terziyim, elbise dikerim.
- Terzilikte en kolay iş nedir?
- Kumaşı makasla kesmektir.
- Kaç yıldır terzisin?
- Otuz yıldır.
- Canın gargaraya gelince, kumaş kesebilir misin?
- Can derdine düşen nasıl kumaşla uğraşsın? Kesemem elbette.
- Otuz yıl kolaylıkla yaptığın işi, o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tevbeyi, can gargarada iken nasıl yapabilirsin?
Bugün gücün yerinde iken tevbe eyle! O zaman yapman çok güç olur. Şimdi tevbe edersen, o zaman da tevbe etmek nasip olur.
Terzi, ölüm döşeğini beklemeden hemen tevbe edip, salihlerden olur.
* İnsan öleceği zamanı bilseydi, aklı başından giderdi. İyi ki ölüm vakti gizlendi. Eğer gaflet olmasaydı, hiç kimse bir işine bakmazdı. Gaflet ve uzun emel, kötü olduğu kadar aynı zamanda iki büyük nimettir. Eğer bu ikisi olmasaydı, müslüman sokakta yürüyemez hâle gelirdi.
* Dünya, mamurluğunu, ahmakların gafletine borçludur.
* Ne gariptir ki, ölüm senin peşinde, sen ise dünyalık peşindesin.
* Zahitlik, kaba kumaş giymek değil, uzun emeli bırakmaktır.
* Ölüm boyna asılı, dünya ise sırtınıza yüklenmiştir. İnsan, kılıç boynuna vurulacak gibi ölüme hazır olmalıdır.
***
Azrail aleyhisselamla kardeş gibi görüşen Yakub aleyhisselam dedi ki:
- Senden bir ricada bulunacağım. Ecelim yaklaşınca bana haber ver!
- Sana birkaç haberci gelir.
Bir müddet sonra Hazret-i Azrail yine gelir. Hazret-i Yakub sorar:
- Ziyaretime mi geldin?
- Canını almaya geldim.
- Hani bana birkaç haberci gelecekti?
- Sana haberci gelmedi mi? Saçların ağarmadı mı? Vücudun zayıflamadı mı? Dimdik duran belin bükülmedi mi?
***
Bir terzi, büyük bir zata sordu:
- Ölüm döşeğinde de tevbeler kabul edildiğine göre, tevbeyi bu zamana kadar geciktirmek uygun olur mu?
- Ölüm döşeğinde iken de, yapılan tevbe kabul edilir; fakat tevbeyi geciktirmek uygun değildir.
- Niçin uygun değildir?
- Senin mesleğin ne?
- Terziyim, elbise dikerim.
- Terzilikte en kolay iş nedir?
- Kumaşı makasla kesmektir.
- Kaç yıldır terzisin?
- Otuz yıldır.
- Canın gargaraya gelince, kumaş kesebilir misin?
- Can derdine düşen nasıl kumaşla uğraşsın? Kesemem elbette.
- Otuz yıl kolaylıkla yaptığın işi, o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tevbeyi, can gargarada iken nasıl yapabilirsin?
Bugün gücün yerinde iken tevbe eyle! O zaman yapman çok güç olur. Şimdi tevbe edersen, o zaman da tevbe etmek nasip olur.
Terzi, ölüm döşeğini beklemeden hemen tevbe edip, salihlerden olur.
24 Ağustos 2016 Çarşamba
KUR'AN-I KERİM'İN AHLÂK EĞİTİMİ
KUR'AN-I KERİM'İN AHLÂK EĞİTİMİ
İslâm dininde insanın kazanması istenen ahlâkî eylemlerin hepsine birden genel anlamda ‘fazilet’ veya ‘hayır’ denir; kaçınması istenen fiillere de ‘rezilet’ veya ‘şer’ adı verilir.
Her Müslüman, ‘hayır’ adıyla bilinen güzel davranışları öğrenmek ve onları yapmak durumunda olduğu gibi, ‘şer’ olarak kabul edilen fiillerden de kaçınmak zorundadır. Bu sebeple onun iyi ile kötüyü dengeli bir şekilde tanıması gerekir. Kur’an-ı Kerim’de bu ölçüye titizlikle uyulduğunu görmekteyiz.
Zira bir şeyin güzelliği veya çirkinliği, onun zıddıyla daha iyi anlaşılır. Anlatılmak istenen anlam ve amaç böylece daha net ve kolay bir şekilde belirtilmiş olur. Verilen bu tür örnekler üzerinde insanın derin derin düşünmesi, bunlardan dersler ve ibretler alması istenir:
“Allah’ın nasıl örnek verdiğini görmüyor musun? İyi bir söz, kökü sağlam, dalları gökyüzüne yükselmiş, Tanrısının izniyle her zaman meyvesini verip duran iyi bir ağaç gibidir. Kötü bir söz ise, gövdesi yerden koparılmış ve artık tutunacak yeri kalmamış bir ağaç gibidir.” (1)
Her seviyedeki insanın kolayca anlayabileceği bu güzel örnekte iyi ve faydalı sözün kalıcılığı ve her zaman fayda vereceği anlatılırken, altında oturup gölgesinden ve meyvesinden yararlanmak için herkesin arzuladığı büyük ağacın örnek olarak seçilmesine dikkat etmek gerekir. Bir zamanlar ne kadar büyük ve heybetli olursa olsun, kesilmiş bir ağaç ta insanların gelip geçmesine engel olan bir odundan başka bir şey değildir.
Malını, Allah (c.c.) rızası için harcamanın iyiliği ve insana sağlayacağı yararlar, görünüşüyle bile insanı sevindiren ve ona nice duygular esinlendiren olgun başak örneği ile şöyle anlatılır:
“ Mallarını, Allah yolunda harcayanların hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tek tohuma benzer. Allah dilediğine kat kat verir. Allah ihsanı bol olan ve hakkıyla bilendir.” (2)
Malını, Allah (c.c.) rızası için yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine vermek, iyi bir davranış olmakla beraber, verilen kişiyi utandırarak, gönül kırarak, başa kakarak yapılan iyiliğin de hiçbir değeri yoktur. Bu durum da, sevimsiz bir manzara görünümünde şöyle bir benzetme ile yerilir.
“ Ey iman edenler! Mallarını sırf gösteriş için veren ve Allah ile ahirete inanmayanlar gibi sadakalarınızı başa kakmak ve azarlamak ile değersiz bir hale getirmeyin. Bunların hali, bol yağmur yağınca, üzerindeki toprakların sıyrılmasıyla kaskatı bir taş kesilen bir kayanın haline benzer. Riyakârlar da yaptıklarından hiçbir şey kazanamazlar. Allah, inanmayan toplumlara hidayet vermez.” (3)
İnsanları arkadan çekiştirmek, yüzlerine karşı söylenemeyecek sözlerle onların dedikodularını yapmak İslâm ahlâkına göre çirkin bir davranıştır. Müslümanları bu ahlaksızlıktan sakındırmak ve bunun iğrençliğini göstermek için Kur’an-ı Kerim’in verdiği örnek de çok anlamlıdır:
“ Ey iman edenler! Zannın (şüphenin) bir çoğundan sakının. Zira zannın (şüphenin) bir kısmı günahtır. Birbirimizin kusurunu araştırmayın. Birbirimizi arkadan çekiştirmeyin. Hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksinirsiniz. Allah’tan sakının. Allah tevbeleri kabul eder, bağışlar.”
------------------------------ ---------
(1) İbrahim sûresi, 14/ 24-26.
(2) Bakara sûresi, 2/ 261.
(3) Bakara sûresi, 2/264.
--
.
23 Ağustos 2016 Salı
Efkan Vural - İslam Kardeşliği
Efkan Vural - İslam Kardeşliği
Din kardeşliği esasıyla yola çıkan sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) insanları hiçbir ayırıma tabi tutmadan Allah’ın dinine çağırmıştır.
İslam dininde kişilerin etnik yapısı,ırkı,rengi,coğrafı bölgesi,makamı, mevkisi ne olursa olsun hiçbir önemi yoktur. Önemli olan Allah ve Resulü Muhammed’e kesin olarak inanmaktır.
İmanın altı şartını kabul eden müslümanlar dinen kardeş sayılmaktadır. Buradaki kardeşlik “Din Kardeşliğidir.”
İslam dinine girenlerin kardeş sayılması ve herkesin eşit kabul edilmesi düşüncesi insanların dine yönelmelerine sebep olmuştur. Bütün alemlerin Rabbı olan Allah, Hz. Muhammed’i insanlığın kurtuluşu için rahmet peygamberi olarak göndermiştir.
Peygamberimiz de İslam kardeşliğini esas alarak tüm insanları dine çağırdı. Kini,nefreti,düşmanlığı,yalanı ve çirkin işleri kaldırarak insanların kötü davranışlardan uzaklaşmasını istemiştir. İnsanların huzur ve güven içinde kardeş olarak yaşamalarını öğütlemiştir.
İslam kardeşliğinin en güzel örneğini Medine’de muhacir ile ensar arasında görmekteyiz.Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacirlere Medineli yerliler her türlü yardımı yaparak bizlere örnek olmuşlardır.
İslam kardeşliğinin önemini iyi anlamalıyız. Bugün bizim millet olarak birliğimizden rahatsız olanlar ve birliğimizi istemeyenler vardır. Bir çok entrikalarla bizi birbirine düşürmek isteyenler olacaktır. Halkımızın inancını zayıflatarak kutsal birliğimizi zedelemek isteyenlere karşı uyanık olmalıyız.
Yüce dinimizin değerini bilmeliyiz. Dinimize topyekün sarılmalıyız.Din kardeşliğimizi kuvvetlendirip, birlik ve beraberlik içinde vatanımıza sahip çıkmalıyız.
Milletimizin kardeşliği, sadece ve sadece bağımsız vatanımızda sürdürülebilir.
Kutsal değerlerimiz olan din,vatan,bayrak,sancak, istiklal,şanlı tarihimiz bizim kardeşliğimizi perçinleştirecektir. Bu bakımdan kutsal değerlerimize her zaman hep birlikte sahip çıkmalıyız.
Allah’a ve Hz.Muhammed’e inanan,aynı inancı ve ahlaki değerleri benimseyen ortak değerlere sahip büyük bir milletiz.
Milletimizin birliği ve kardeşliğinin en büyük teminatı “Yüce Dinimizdir.”
Dinimizde İslam kardeşliğini anlatan ayet ve hadislerin bazılarını aşağıda sıralayarak bilgilerinize sunmak istiyorum.
Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.” (Hucurat suresi 10.ayet)
“...Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurat suresi 13.ayet)
“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe suresi 71.ayet)
“ Hep birlikte Allah’ın ipine (İslam’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın...” (Al-i İmran Suresi, 103.ayet)
“Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal Suresi, 46)
“Onlar ki inandılar, hicret ettiler, Allah yolunda mallariyle, canlariyle savaştılar ve onlar ki (yurtlarına göçenleri) barındırdılar ve yardım ettiler; işte onlar, birbirlerinin velisi(dostu, koruyucusu)durlar...” (Enfal suresi,70.ayet)
“Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin...” (Mücadele suresi 22.ayet)
“Biz, onların kalplerindeki kini söküp attık. Artık onlar sedirler üzerinde, kardeşler olarak karşılıklı otururlar.” (Hicr Suresi,47.ayet)
“Ey Allah’ın kullar kardeş olunuz.” (Buhari,nikah,45)
“Mü’min mü’mine bağlılığı, taşları birbirine kenetli duvar gibidir.” (Buhari, mezalim,5.)
“Hiçbiriniz kendi nefsi için istediğini (mü’min) kardeşi için de istemedikçe (tam) mü’min olamaz.”(Buhari,iman,7)
“(Mü’min kardeşine zalimde olsa mazlum da olsa yardım et” Şu mazlum olan kişiye yardım ederiz, fakat zalime nasıl yardım edebiliriz? Ya Rasulallah! Dediler. “zalimin iki elini tutarsın(zulmünü önlersin).”diye cevap verdi. (Buhari,mezalim,4)
"Birbirinizle kinleşmeyiniz hasetleşmeyiniz birbirinizden yüz çevirmeyiniz. Ey Allah'ın kulları kardeş olunuz..." (Buhârî,edeb, 57
“Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (zalimlere de) teslim etmez. Kim, din kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir…” (Buhârî, mezâlim”, 3)
“Birbirinizle hasetleşmeyiniz… Birbirinize kin ve nefret beslemeyiniz… Birbirinize darılıp yüz çevirmeyiniz… Bir kişiye, Müslüman kardeşine hakaret etmesi kötülük olarak yeter…” (Müslim, birr 32.)
“Birbirinize, Allah’ın lâneti, Allah’ın gazabı ve cehennem temennisiyle bedduada bulunmayınız.” (Ebu Dâvud, edeb 53.)
“Müminler birbirini sevmede, birbirlerine karşı sevgi ve merhamet göstermede tek bir beden gibidir. O bedenin bir organı acı çektiği zaman, bedenin diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateş çekerler.” ( Buhârî, edeb, 27.)
“Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir müslümanın(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n kusurunu) örter…” (Müslim, birr, 58.)
"Sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız..." ( Müslim, iman, 93-94.)
“Müslüman, hasta kardeşini ziyaret ettiğinde dönünceye dek cennet bahçelerinde demektir.” (Müslim, birr, 41)
“Kim gıyabında bir din kardeşi için dua ederse, mutlaka melek ona, aynı şeyler sana da verilsin, diye dua eder.” (Müslim, zikir, 86.)
“Müslümanın, din kardeşine üç günden fazla dargın durması helal değildir.” (Müslim, birr,26)
Her zaman olduğu gibi bugün de İslam kardeşliğini iyi anlamalıyız. Din kardeşi olduğumuzu unutmamalıyız. Birbirimize tuzak kurmamalıyız.
Bir ve beraber olmalıyız. Birbirimizi Allah için sevmeliyiz.
Türk Milleti’nin kardeşliğinin bozulmaması için birbirimize kenetlenerek dinimizin kurallarına samimi bir şekilde uymaya gayret etmeliyiz.
Hep birlikte kardeş olalım ve kardeş gibi davranmaya çalışalım...
Efkan VURAL
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni
DÜNYADA RAHAT BİR GÜN YOKTUR!..
DÜNYADA RAHAT BİR GÜN YOKTUR!..
Süleyman aleyhisselam bir gün eshabına dedi ki:
"Öyle bir gün istiyorum ki, o gün bana hiç bir tasa, hiç bir gam gelmesin" Veziri Asaf:
"Yarın, böyle bir gün olsun" dedi. Ertesi gün oldu. Süleyman aleyhisselam da asasını alarak, cinnilerin çalıştığı Mescid-i Aksa inşaatına gitti. Bu sırada beyaz elbiseler giyinmiş bir yiğidin çıkıp geldiğini gördü. Tanımadığı bu şahıs kendisine selam verdi. Süleyman aleyhisselam da selamını aldı ve sordu:
"Kimsin sen, ey yiğit?" Gelen yiğit dedi ki:
"Yâ Nebiyyallah, ben o kimseyim ki, Sultanlardan Beylerden korkmam. Benim girdiğim köşkler, saraylar, evler, hep sahipsiz kalır. Benim girdiğim evlerde izzet ve ikram ile beslenen nazik tenler hemen kara toprağın altını boylar, toprak olur"
Süleyman aleyhisselam gelen bu esrarengiz misafiri tanıdı ve sordu:
"Ey Azrail kardeşim! Ruhumu kabzetmeğe mi, yoksa ziyaretime mi geldin" Azrail aleyhisselam:
"Ruhunu kabzetmeğe geldim" dedi. Süleyman aleyhisselam:
"Ey ölüm meleği, şöyle bir günümü olsun tasasız gamsız geçireyim dedim, buraya geldim, oturdum"
Azrail aleyhisselam dedi ki:
"Ey Süleyman, senin istemiş olduğun o gün, dünya günlerinin içerisinde yoktur. Mü'min için rahatlık ancak ahirettedir"
Bunları söyleyen Azrail aleyhisselam hemen o anda Süleyman aleyhisselamın ruhunu kabzetti.
Süleyman aleyhisselam o sırada asasına dayanmıştı. Ruhu çıktığı halde, bedeni öylece kaldı.
www.huzurpinari.com
Süleyman aleyhisselam bir gün eshabına dedi ki:
"Öyle bir gün istiyorum ki, o gün bana hiç bir tasa, hiç bir gam gelmesin" Veziri Asaf:
"Yarın, böyle bir gün olsun" dedi. Ertesi gün oldu. Süleyman aleyhisselam da asasını alarak, cinnilerin çalıştığı Mescid-i Aksa inşaatına gitti. Bu sırada beyaz elbiseler giyinmiş bir yiğidin çıkıp geldiğini gördü. Tanımadığı bu şahıs kendisine selam verdi. Süleyman aleyhisselam da selamını aldı ve sordu:
"Kimsin sen, ey yiğit?" Gelen yiğit dedi ki:
"Yâ Nebiyyallah, ben o kimseyim ki, Sultanlardan Beylerden korkmam. Benim girdiğim köşkler, saraylar, evler, hep sahipsiz kalır. Benim girdiğim evlerde izzet ve ikram ile beslenen nazik tenler hemen kara toprağın altını boylar, toprak olur"
Süleyman aleyhisselam gelen bu esrarengiz misafiri tanıdı ve sordu:
"Ey Azrail kardeşim! Ruhumu kabzetmeğe mi, yoksa ziyaretime mi geldin" Azrail aleyhisselam:
"Ruhunu kabzetmeğe geldim" dedi. Süleyman aleyhisselam:
"Ey ölüm meleği, şöyle bir günümü olsun tasasız gamsız geçireyim dedim, buraya geldim, oturdum"
Azrail aleyhisselam dedi ki:
"Ey Süleyman, senin istemiş olduğun o gün, dünya günlerinin içerisinde yoktur. Mü'min için rahatlık ancak ahirettedir"
Bunları söyleyen Azrail aleyhisselam hemen o anda Süleyman aleyhisselamın ruhunu kabzetti.
Süleyman aleyhisselam o sırada asasına dayanmıştı. Ruhu çıktığı halde, bedeni öylece kaldı.
www.huzurpinari.com
22 Ağustos 2016 Pazartesi
TABİÎN ve SONRAKİLERİN AHLÂKÎ KİŞİLİĞİ
TABİÎN ve SONRAKİLERİN AHLÂKÎ KİŞİLİĞİ
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in sahabilerinin devrine yetişen, onları gören, iman sahibi olduğu halde onlarla beraber bulunan, iman üzere vefat eden Müslümanlara ‘Tabiin’ denilir.
Arapça bir kelime olan Tabiun, (Tabiin), birinin izinde yürümek, ona tabi olmak, beraberinde bulunmak, namaz kıldıran imama uyarak namaz kılmak anlamındaki ‘tebia’ fiil kökünden gelmektedir. ‘Tabiun’, uyanlar, tabi olanlar anlamındadır. İslâm kültüründe, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in sahabilerine tabi olan, onları takip eden kuşak için kullanılır. Tabiun veya Tabiin şeklinde kullanımı ise kelimenin Arap gramerine göre cümle içindeki durumuna göre değişir. Anlam olarak her iki kelime de aynıdır.
Müslüman bir kişinin Tabiun’dan sayılabilmesi için, sahabileri gördüğünde, görüp işittiğini belleğinde tutabilecek bir yaşta olması gerekir.
Tabiun devri hicri 120 tarihlerine kadar devam etmiş olup, İslâm kültür hayatının son derece gelişen ve parlak olan devridir.
Sonradan fetvaları taklid edilen ve mezhep imamı olarak kabul edilen kişilerden yalnız İmam Ebu Hanife, Tabiun kuşağındandır.
Tabiun’un fazileti Kur’an’a dayanmaktadır:
“Muhacirlerden ve Ensar’dan (İslâm’a girmekte) ilk önce geçenler ile bunlara güzelce tabi olanlar…
Allah onlardan razı olmuştur, Onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah onlara altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur.” (1)
Ayette geçen ‘Tabi olanlar’ ifadesi, tefsirciler tarafından iki anlamda yorumlanmıştır. Birincisi onları takip edeni onlardan sonra gelen Tabiun kuşağı demektir. İkincisi ise, kıyamet gününe kadar, din, iman, ahlâk ve takvada onlara tabi olan insanlar olarak kabul edilmiştir.
Fıkıh, Tefsir, Hadis, Sarf, Nahiv ve ahlâk gibi bütün İslamî ilim dalları Tabiun döneminde gelişme kaydetmiştir. (2)
Hz. Peygamber (s.a.v.) de, hadislerinde Tabiun’u övmüştür.
“Ne mutlu beni görüp iman edene ! Ne mutlu beni göreni görene! (3)
“Ümmetimin en hayırlıları, benim zamanımda yaşayan Sahabilerdir. Ondan sonra, onlardan sonra gelen nesildir ve ondan sonra hayırlı olanlar da, onlardan sonraki nesildir.” (4)
------------------------------ ---------
(1) Tevbe sûresi, 9/100.
(2) Şamil İslâm Ansiklopedisi.
(3) Ahmed b. Hanbel, 248.
(3) Buhari, Fedailu’s-Sahabe, 1.
--
.
HAYVANLARA İYİLİK
HAYVANLARA İYİLİK
Hanımım Fatıma'nın bir gün vücuduna felç inerek ölecek duruma gelmiş, bütün duygularını kaybetmişti.
Evdekilerle kayınvalidem, ondaki ölüm belirtilerini görünce bağırıp çağırmaya başlamışlardı. Onun hali beni de büyük bir ızdırap içinde bırakmıştı.
Bu halde iken bir sesin şöyle dediğini duydum:
"Evdeki boş odaya gir. Duvar yarıklarından birinde bulacağın bir sinek var. Bir böcek onu sürükleyip yemek istiyor, sinek de bağırıp durmaktadır. Hemen onu kurtar, biz de seni ve hanımını kurtarırız.
Mahlukata iyilik ve ihsan, insanı sıkıntıdan kurtarır."
Derhal oraya girdim. Duvar yarığına kulak verdim. Gerçekten sineğin feryat seslerini duydum.
Yarığın parmak girmeyecek kadar dar olduğunu gördüm.
İnce bir dalı içeri sokarak sineği dışarı çıkardım ve onu yemek isteyen böcekten kurtardım.
Hemen peşinden hanımım iyileşerek kendine geldi. Annesi de sevinç çığlıkları attı. Bu, benim başımdan geçen gerçek bir hadisedir.
Abdülvehhab-ı Şa'ranî "rahmetullahi aleyh"
www.huzurpinari.com
Hanımım Fatıma'nın bir gün vücuduna felç inerek ölecek duruma gelmiş, bütün duygularını kaybetmişti.
Evdekilerle kayınvalidem, ondaki ölüm belirtilerini görünce bağırıp çağırmaya başlamışlardı. Onun hali beni de büyük bir ızdırap içinde bırakmıştı.
Bu halde iken bir sesin şöyle dediğini duydum:
"Evdeki boş odaya gir. Duvar yarıklarından birinde bulacağın bir sinek var. Bir böcek onu sürükleyip yemek istiyor, sinek de bağırıp durmaktadır. Hemen onu kurtar, biz de seni ve hanımını kurtarırız.
Mahlukata iyilik ve ihsan, insanı sıkıntıdan kurtarır."
Derhal oraya girdim. Duvar yarığına kulak verdim. Gerçekten sineğin feryat seslerini duydum.
Yarığın parmak girmeyecek kadar dar olduğunu gördüm.
İnce bir dalı içeri sokarak sineği dışarı çıkardım ve onu yemek isteyen böcekten kurtardım.
Hemen peşinden hanımım iyileşerek kendine geldi. Annesi de sevinç çığlıkları attı. Bu, benim başımdan geçen gerçek bir hadisedir.
Abdülvehhab-ı Şa'ranî "rahmetullahi aleyh"
www.huzurpinari.com
21 Ağustos 2016 Pazar
ASHAB-I KİRAM (R.A.)’IN AHLÂKÎ KİŞİLİĞİ
ASHAB-I KİRAM (R.A.)’IN AHLÂKÎ KİŞİLİĞİ
‘Ashab’, sözlükte arkadaş anlamına gelen ‘sahib’ kelimesinin çoğuludur. İslâm kültüründe ‘Hz. Peygamber (s.a.v.)’in arkadaşları’ için, daha geniş kapsamıyla ‘Resûlullah’ı gören müminler için kullanılmıştır. Sahabi veya çoğulu ‘sahabe’ terimleri de aynı anlamı ifade ederler. Sahabi sayılabilmek için az da olsa Resûlullah ile görüşmek şarttır. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde yaşamış, O’na iman etmiş, hatta O’nunla haberleşip yazışmış, O’na destek sağlamış kişiler ashab’tan sayılmaz.
İslâm’ın en güzel ve doğru bir şekilde öğrenilebilmesi için Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, dolayısıyla Ashab-ı Kiram’ın hayatını iyi bilmek gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) ve O’nunla iç içe yaşamış olan Ashab-ı Kiram’ın hayatında Müslümanlar için çok güzel örnekler vardır. İslâm alimleri, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hayatını detaylı bir şekilde tesbit ettikleri gibi, ashabın hayatıyla ilgili bilgileri de tesbite çalışmışlardır.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in arkadaşları ve yakın dostları olan Ashab-ı Kiram, O Yüce Peygamber (s.a.v.)’in kişilik ve dostluğundan yararlanmış, kendilerine örnek alarak O’nun istediği gibi Müslüman olmaya çalışmışlardır.
İslâm’ın yayılması ve güçlenmesi için canlarıyla başlarıyla çalışmışlar, bu yolda hiçbir şeyden çekinmemişler, Allah (c.c.) ve Resûlünü (s.a.v.) çocuklarından, mallarından hatta canlarından daha çok sevmişler, bu uğurda yurtlarından hicret etmişler, canlarını bile vermişlerdir. Böylece Ashab-ı Kiram’ın, Hz. Peygamber (s.a.v.) ile beraber olmaktan kazandıkları üstünlükleri ortaya çıkmaktadır. Bu ve benzeri özelliklerinden dolayı sahabe, Kur’an-ı Kerim’de Allah (c.c.) tarafından, hadis-i şeriflerde Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından övülmektedir.
“İslâm’da birinci dereceyi kazanan muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar yok mu? Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah bunlar için, kendileri içinde ebedi kalıcılar olmak üzere, altlarında ırmaklar akan Cennetler hazırladı. İşte bu, en büyük bahtiyarlıktır.” (1)
“Muhammed Allah’ın resûlüdür. Onunla beraber olanlar (ashab) da kafirlere karşı çetin ve metin, kendi aralarında merhametidirler. Onları rükû edici, secde edici olarak görürsün. Onlar Allah’tan daima fazlu kerem ve rıza isterler. Secde izinden meydana gelen nişanları yüzlerindedir.” (2)
Peygamberimiz (s.a.v.) ashab-ı kiram için şöyle buyurdu:
“İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenlerdir, sonra da bunları takip edenlerdir. Bu sonuncuları takiben öyle insanlar gelir ki kendilerinden şahitlik istenmediği halde şahitlikte bulunurlar, onlar ihanet içindedirler, itimad olunmazlar. Nezirlerde (adak) bulunurlar, yerine getirmezler. Aralarında şişmanlık zuhûr eder." (3)
"Ashabıma sebbetmeyin (dil uzatmayın). Nefsim elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun (sizden) biri, Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin infak ettiği bir müdd'e hatta yarım müdd'e bedel olmaz." (4)
"Ümmetim(in ferdleri arasında) ümmetime karşı en çok merhametli olan kimse Ebu Bekr'dir. Onlar içinde Allah'ın emri hususunda en çok titiz olanı Ömer'dir. Haya yönüyle en şiddetli olanı Osman'dır. (Davalarda) en isabetli hüküm vereni Ali'dir. Helal ve haramı en iyi bileni Muaz İbnu Cebel'dir. Ferâizi en iyi bilen Zeyd İbnu Sâbit'tir. Kur'ân okumasını en iyi bileni Übey İbnu Ka'b'dır. Her ümmetin bir emini vardır. Bu ümmetin emini Ebu Ubeyde İbnu'l-Cerrâh'dır. Ebu Zerr'den daha doğru sözlü olan birini ne gök gölgeledi, ne de yer taşıdı. O, verada Hz. İsa aleyhisselam gibiydi." (5)
"Nezdimizde bir eli(ihsanı) bulunan hiç kimse yoktur ki, o ihsan sebebiyle biz ona (misliyle veya daha fazlasıyla) karşılıkta bulunmayalım. Ancak Ebu Bekr bundan hariç. Çünkü, onun nezdimizde yardım varsa da, onun karşılığını Kıyamet günü ona Allah verecektir. Bana Ebu Bekr'in malı kadar kimsenin malı faydalı olmadı. Benim müslüman olmasını teklif ettiğim herkesten bir zorluk gördüm, Ebu Bekr hariç. Zira o teklifim karşısında hiç tereddüd etmeden kabul etti. Eğer kendime bir dost (halil) ittihaz etseydim, mutlaka Ebu Bekr'i dost edinirdim. Haberiniz olsun, arkadaşınız Allah Teâla'nın dostu (halilullah'tır)." (6)
Peygamber (s.a.v.)’in Allah (c.c.)‘tan alarak insanlara tebliğ ettiği ve yaşayışında uyguladığı veya bizzat kendisinin koyduğu dini esasların, daha sonraki Müslüman kuşaklara ancak ashab-ı kiram’a dayanan sağlıklı nakillerle ulaşabildiği düşünülecek olursa, İslâm açısından ashab-ı kiram’ın gerçekten bu övgülere ve kendilerine saygı gösterilmesi konusundaki uyarıları hak ettikleri açıkça anlaşılır. Bu nedenle ashabtan birinden söz ederken isminin arkasından ‘Radıyallahu anh’ (Allah O’ndan razı olsun) demek, bize düşen saygı görevinin gereğidir. Yazı dilinde ise bunu kısaca (r.a.) şeklinde ifade etmekteyiz.
Ashab-ı Kiram, bir pervane gibi Peygamberimiz (s.a.v.)’in çevresinde dolaşır ve O’ndan bir şeyler öğrenmeye çalışırlardı. Çeşitli dünya işlerinden dolayı Hz.Peygamber (s.a.v.)’in yanına gelemeyenler, ertesi günü o gün orada bulunanlara sorarak eksiklerini giderirlerdi. Bunlardan bazıları İslâm’ı öğrenmek için, boğaz tokluğuna Peygamber (s.a.v.)’i takip eder, bazıları da O’nun sözlerini yazmak için yanından hiç ayrılmazdı. Ashab-ı kiram, Resûlullah (s.a.v.)’in söylediklerini dikkatle dinler, O’nun yanından ayrıldıktan sonra da duyduklarını daha iyi öğrenebilmek için kendi aralarında tekrar ederlerdi. (7)
İslâm’ın ahlâk bakımından amacı, ahlâk konularına sıradan bir nazariye ortaya koymak ve meraklı kimseleri tatmin etmek için kuru tartışmalara girişmek, kısaca, gerçek hayattan kopuk bir ahlâk felsefesi yapmak değildir. İslâm pratik bakımdan insanların ahlâk alanındaki ihtiyaçlarına cevap vermek; zaman içinde onları, bu alandaki kusurlarının şuuruna vardırmak ve bu kusurları gidermelerine fırsat hazırlamak, kısaca, ahlâki prensiplerinin en iyi ve en güvenilir şekilde hayata geçirilmesini sağlamak ister. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e okumayı emreden ilk ayetlerin hemen ardından, insanları kötülükten sakındırmasını emreden ayetlerin inmesi (8) bu bakımdan çok anlamlıdır.
İslâm dini, ahlâki hükümlerin hayata mal edilmesi, yalnız ‘bilinen’ değil, aynı zamanda ‘yaşanan’ bir ahlâk olması idealine, Asr-ı Saadet’te zaman ve ihtiyaç faktörlerini dikkate alarak ulaşmıştır.
Bugün Müslümanlar, Peygamber (s.a.v.)’in onbinlerce hadis ve sünnetine, rivayet zinciri senediyle yazılı belgeler halinde sahip durumdadırlar. Müslümanlar bunu ashab-ı kiram’a borçludurlar. Çünkü onlar bunu bir ibadet ve görev aşkıyla yapmışlar ve daha sonra dağıldıkları uzak yerlere taşımışlardır.
İslâm ahlâkı, ‘yaşanan bir ahlâk’ olma hedefini Sahabe topluluğunda gerçekleştirmeyi başarmıştır. Bu başarıya, doğal ve insan kaynağı şartları içerisinde sürdürülen bir eğitim yoluyla ulaşılmıştır. Bu eğitimde ahlâkın temel hükümleri ve kanunları Kur’an-ı Kerim’den alınıyor; böylece gönüller ve ruhlar ahlâk dışı kaygılardan, niyet ve düşüncelerden olabildiğince arındırılıyor, uygulamada Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hayatı örnek gösteriliyor ve bu hayat titizlikle izleniyordu. Çünkü O’nun hayatının vahyin sıkı kontrolünde olduğu biliniyordu. O’nun en küçük hatası bile ayetle düzeltiliyordu. İşte bütün bu sürekli eğitim sayesindedir ki, Hz Peygamber (s.a.v.)’in çevresinde “en hayırlı ümmet” (9) gerçekleşmişti. (10)
------------------------------ ------
(1) Tevbe sûresi, 9/100.
(2) Fetih sûresi, 48729.
(3) Buhari, Şehadat, 9; Fezailu'l-Ashab, 1; Müslim, Fezailu's-Sahabe, 214,
(4) Müslim, Fedailu's-Sahabe 221.
(5) Tirmizi, Menakıb, 3793, 3794.
(6) Tirmizi, Menakıb, 3662.
(7) Şamil İslâm Ansiklopedisi.
(8) Alak sûresi, 96/1-5.
(9) Al-i İmran sûresi, 3/110.
(10) Asr-ı Saadette İslâm, M. Çağrıcı.
--
.
ASKER VE NAMAZ
ASKER VE NAMAZ
Bir asker, namaz kılan diğer askere sordu:
- Arkadaş kaçıncı asırda yaşıyoruz? ...
Niçin kendini zahmete sokup her gün 5 defa namaz kılıyorsun.
Namaz kılan asker, tam o sırada uzaktan görünen teğmeni gösterdi:
- Şu insan niçin yanından geçerken toplanıyor,
selam veriyor ve bütün emirlerine itaat ediyorsun.
''yat'' dese yatıyor, 'kalk' dese kalkıyorsun?
O da senin gibi iki ayağı, iki eli ve bir başı olan bir insan değil mi?'
Diğer asker cevap verdi:
-'Evet! O da benim gibi biri insan ama rütbesi var, omuzun da yıldızı var'.
Namaz kılan askerin cevabı müthişti:
-Ey arkadaş!
Sen omuzun da bir tane yıldızı var diye senin gibi bir insana itaat ediyorsun da ben, yerdeki kumlar adedince yıldızları olan ve hepsini tespih tanesi gibi kudret eliyle çeviren Allah’a niçin itaat etmeyeyim?
Niçin namaz kılıp emrini yerine getirmeyeyim ?
Bir asker, namaz kılan diğer askere sordu:
- Arkadaş kaçıncı asırda yaşıyoruz? ...
Niçin kendini zahmete sokup her gün 5 defa namaz kılıyorsun.
Namaz kılan asker, tam o sırada uzaktan görünen teğmeni gösterdi:
- Şu insan niçin yanından geçerken toplanıyor,
selam veriyor ve bütün emirlerine itaat ediyorsun.
''yat'' dese yatıyor, 'kalk' dese kalkıyorsun?
O da senin gibi iki ayağı, iki eli ve bir başı olan bir insan değil mi?'
Diğer asker cevap verdi:
-'Evet! O da benim gibi biri insan ama rütbesi var, omuzun da yıldızı var'.
Namaz kılan askerin cevabı müthişti:
-Ey arkadaş!
Sen omuzun da bir tane yıldızı var diye senin gibi bir insana itaat ediyorsun da ben, yerdeki kumlar adedince yıldızları olan ve hepsini tespih tanesi gibi kudret eliyle çeviren Allah’a niçin itaat etmeyeyim?
Niçin namaz kılıp emrini yerine getirmeyeyim ?
20 Ağustos 2016 Cumartesi
HZ. MUHAMMED (s.a.v.)’in AHLÂKÎ KİŞİLİĞİ
HZ. MUHAMMED (s.a.v.)’in AHLÂKÎ KİŞİLİĞİ
--
.
Kur’an-ı Kerim, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in hayat ve kişiliğini Müslümanlar için en iyi örnek olarak göstermiş (1) ve bu nedenle Ashab-ı Kiram O’nun hayatını titizlikle izlemişler; bu hayatı hem bizzat kendi yaşayışlarına örnek almışlar, hem de sonraki kuşaklara büyük bir gayret ve itina ile taşımışlardır.
Kusursuz bir anlatım yeteneğine sahip olan Hz. Peygamber (s.a.v.), bütün hayatı boyunca yalnızca gerçeği söylemiş ve söylediklerini harfi harfine yaşamıştır. O, sürekli olarak tatlı dilli, güler yüzlü ve hoşgörülü olmuş; bununla beraber, her söylediğini saygı ile dinletmeyi de başarmıştır. (2)
Peygamberimiz (s.a.v.)’in ahlâkının en önemli özelliği, Allah (c.c.) vergisi oluşudur. O, üstün kişiliğindeki bütün güzel özellikleri, çalışarak, emek vererek veya bunların özel bir eğitimini alarak kazanmış değildir. O’nun ahlâkı, Allah (c.c.) tarafından kendisine ihsan ve ikram edilmiştir. Yüce Allah (c.c.), O’nu bütün insanların örnek alacağı hatasız, kusursuz, eksiksiz ve seçkin bir ahlâkta yaratmıştır.
O, dünyaya gözünü açıp kapayıncaya kadar hep aynı huy ve ahlâk üzerinde yaşamıştır. O’ndaki güzel özellikler yaratılışında vardı. O’nu eğiten, edep ve ahlâkın en üstün özellikleriyle donatan Allah (c.c.)’dır.
İşte bundan dolayı, O’nu kendisine örnek seçen insan, O’nu ne kadar taklit edebilirse, o kadar çok yararlanır ve O’ndan aldığı bereket de o oranda çoğalır.
Peygamberimiz (s.a.v.)in ahlâkının en belirgin özelliklerinden birisi de, insan yaratılışında var olan birbirine zıt ve ters huyları en mükemmel şekilde bağdaştırıp, bütün duyguların ideal noktasını bulmasıdır. Hiçbir şekilde aşırılığa kaçmadan, orta yola ve doğruya ulaşmasıdır.
Bazı anlar olmuş, en cesur bir kahraman olarak, düşmanın kat kat üstünlüğüne hiç aldırmadan, binlerce düşmana tek başına meydan okumuştur. Fakat bu halinde bile yumuşak kalpliliğini ve merhametini geri bırakmamıştır. Mesela bir savaş sonrası, öldürülmüş olarak gördüğü düşman çocuklarına o kadar acımıştı ki, düşman da olsa çocukların öldürülmemesi gerektiğini, çünkü onların suçsuz ve cennetlik olduklarını haber vermişti.
Peygamberimiz (s.a.v.), herkesin arzu edip de bir türlü ulaşamadığı en üstün değerleri ve olgunluğu mükemmel bir şekilde ümmetine göstermiştir ve bütün insanlığın gözleri önüne sermiştir.
O, bütün insanlığın kurtuluşu ve İslâm’ın dünyaya yayılması gibi yüce bir amaç için zihnini yorarken; bu arada binleri bulan ve Arabistan’ın her tarafına yayılan ümmetinin halini ve işlerini düşünürken; çevresinde bulunan yoksul ve fakir müslümanları hiçbir zaman unutmamış; kendi çocuklarının eğitim ve ihtiyaçlarını da ihmal etmemiştir. Birincisini önemli görürken diğerini küçümsememiştir.
Bu kadar ağır ve sorumluluk isteyen bir görev üzerinde bulunduğu halde, O yine kendisini Rabbine vermiş, günlerinin ve gecelerinin büyük bir bölümünü O’na ibadet ve zikirle geçirmiştir.
Kalbi her an Allah (c.c.)’a bağlıdır. Bu haliyle dünya ile ilişkisini kesmiş gibi görünse de, yine O dünyanın içindedir. Bütün işlerinde Allah (c.c.)’ın rızasını gözetmiştir.
Peygamber Efendimiz, dava arkadaşlarını (sahabileri) gözü gibi korumuş, onlara ana-babalarından görmedikleri şefkat ve yakınlığı göstermiş, kendi şahsına yapılan kötülük ve eziyetleri affetmiş onlardan intikam almayı düşünmemiştir. Kendisini öldürmek için tuzak kuranları yakaladığında serbest bırakmış, Ama Allah (c.c.) düşmanlarını asla bağışlamamış, onların yakasını bırakmamıştır.
İnancı bozuk, fakat dışarıdan müslüman gibi gözüken münafıkların kalbine sürekli olarak Cehennem korkusunu vermiş, ahiretteki acı hallerini hatırlatmıştır.
İslâm toprakları, güneyde Yemen’e ve kuzeyde Suriye ve İran’a dayandığı sırada Peygamberimiz, Arabistan’ın hakimi idi. Savaş sonrası düşmanın bırakıp gittiği mallar (ganimetler) mescidin içini doldururken, en kıymetli mallar müslümanların ellerine geçtiği halde, yine O kuru bir hasırın üzerinde yatacak kadar engin ruhlu; içerisi ot dolu bir yastığa yaslanacak kadar mütevazi; her türlü imkan varken açlık sıkıntısı çekecek kadar tok gönüllü ve kanaatkâr idi.
Hz. Ömer (r.a.)’in ‘Bizans kralı ve İran şahı dünya nimetleri içinde yüzerken, Resûlullah kuru hasır üzerinde yaşıyor’ diyerek ağlaması üzerine, sahabisinin gönlünü hoş tutan yüce Peygamberimiz (s.a.v.):
“Ey Ömer, varsın Kisra ve Kayser dünya nimetlerinden zevklerini alsınlar, keyif sürsünler. Ahiret nimetleri bize yeter” diyerek tevekkül ve rızasını dile getiriyordu.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in ahlâkı bir meleke halindeydi, öz olarak vardı. Güneş nasıl doğası gereği ışık saçar ve dünyayı ısıtır; çiçekler nasıl renk ve kokularıyla çevreye güzellikler sunarsa; ağaçlar nasıl türlü meyveler verir, yaratılışlarında var olanları ortaya çıkarırsa; Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ahlâki hayatı da o şekilde normal bir seyir içinde sürüp gidiyordu.
Öyle ki, her gören, Peygamberimiz (s.a.v.)’in o faziletle birlikte yaratıldığı kanaatine varırdı. Hiç kimse O’ndan fazilete aykırı bir şeyin görüleceğine inanmazdı. O her zaman muhtaçlara yardım eder; zayıfları korur; tatlı sözlü, güler yüzlü bulunur; izzet ve vakarını muhafaza eder; tevazu ve hoşgörüsünü hiç kimseden esirgemezdi.
Güneş nasıl ki, Allah (c.c.)’a inananın da, inanmayanın da üzerine doğuyorsa, Peygamberimiz (s.a.v.)’in dünyayı kaplayan şefkati de küçük-büyük, genç-ihtiyar, müslim-gayri müslim herkese aynı şekilde yayılırdı. (3)
İşte Hz. Muhammed (s.a.v.), Allah (c.c.) tarafından ‘ebedi risalet’ ile görevlendirilmiş olmak bakımından en büyük ayrıcalığa sahip olması yanında, hem bir insan ve kul olarak ve hem de kendi deyimiyle “ahlâki güzellikleri tamamlamak için gönderilmiş” bir rehber olarak bütün ömrünü erdemli yaşamaya adamış olması bakımından da en seçkin insandır ve bu yüzden ‘üsve-i hasene’ (güzel örnek)’dir. Yani O’nun ayrıcalığı, yasalar üstü olmasından değil, getirdiği ilkelere titizlikle uymasındandır.
O’nun en yüksek ve örnek erdemlerinden biri de kendisini asla yasalar üstü görmemesidir. Kur’an birçok kez O’na, kendisine vahyedilen hükümlere uymasını emretmiştir. Kur’an’ın O’na verdiği bir talimat olan “Ben Müslümanların ilki olmakla emrolundum” (4) şeklindeki ifade, O’nun diğer bir çok konuda olduğu gibi, ahlâk ve fazilette de bir öncü ve örnek olmasını gerektirir. Bu sebepledir ki Kur’an’daki bir çok emir ve yasaklar doğrudan O’na hitap eder. (5)
Tasavvuf literatüründe Peygamber ahlâkının, şekil yönünden çok derinlik ve manevi boyutunun ağırlık kazandığı görülür.
Peygamber ahlâkının hikmet yönü ise daha çok İslâm filozoflarının ilgisini çekmiştir. Yani bir fakihin ahlâk anlayışında, davranışların biçim yanı ağırlık kazanırken, yine bir tasavvufçunun gözünde nefsin tezkiyesi, iç arınma ön plana geçerken, bir filozofun ahlâk tefekküründe zihnin geliştirilmesi, aklın hikmete açılması yoluyla üstün mutluluğa ulaşılması amaçlanmıştır.
------------------------------ --------------
(1) Ahzab sûresi, 33/21.
(2) Asr-ı Saadette İslâm, M. Çağrıcı.
(3) Peygamberimizin Örnek Ahlakı, M. Paksu.
(4) Zümer sûresi, 39/12.
(5) Asr-ı Saadette İslâm, M. Çağrıcı.
--
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




