28 Mart 2018 Çarşamba

İNSAN NASIL ŞÜKRETMELİ?

İNSAN NASIL ŞÜKRETMELİ?


 0

Şükretmek, nîmetlerin bereketlenmesine ve­sî­le­dir. Şükürsüzlük ise, küfrân-ı nîmettir, nankörlüktür, bereketsizliğe, nîmetlerin geri alınmasına ve Allâh’ın gazabına sebeptir.
Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, uzuvlarımıza dâir bir tefekküre dâvet eder:
“Dil, şükretmek içindir. Hakk’ı bilen, onu gıybet için kullanmaz.
Kulak, Kur’ân ve nasihat dinlemek içindir; bâtıl ve boş sözler dinlemek için değil.
İki göz, Allâh’ın kudret ve san’atını temâşâ içindir; eşin dostun ayıbını görmek için değil…”
Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
“Ben’i zikredin; Ben de sizi zikredeyim! Bana şükredin; sakın küfrân-ı nîmette bulunmayın!” (el-Bakara, 152)
“…Eğer şükrederseniz, elbette size olan (nîmetlerimi) artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azâbım çok şiddetlidir!” (İbrahim, 7)
ŞÜKÜR SAHİPLERİ
Şükretmek, nîmetlerin bereketlenmesine ve­sî­le­dir. Şükürsüzlük ise, küfrân-ı nîmettir, nankörlüktür, bereketsizliğe, nîmetlerin geri alınmasına ve Allâh’ın gazabına sebeptir.
Şükür, insanlık aynasıdır. İnsanlara teşekkür, bir nezâket ve ahlâk meselesi olduğundan başka, mecazdan hakîkate geçmenin de bir alıştırmasıdır. Çünkü Hâlık’ı unutmamak şartıyla insanlara olan teşekkür, neticede yine Hâlık’a râcîdir.
Şükür ehli bir kula, yalnız nîmetlerin kadrini bilmek yetmez. Şükür, nîmetlerin asıl sahibini tanımak ve O’na kullukta bulunmaktır. Yani nîmetler, tefekkür ufkunu genişleterek kulu Rabbine sevk etmeli, bu vesîleyle kalpler de muhabbet ve mârifetullâh’a is­ti­kâ­met­len­­me­lidir.
Bizlere çok kıymetli bir hediye gönderen hayır sahibini unutarak, sadece hediyeyi getiren zâta teşekkürle iktifâ etmemiz, ne kadar tuhaf ve yanlış ise; nimetleri bize ulaştıran sebeplere bağlanıp asıl müsebbibi, rızka takılıp Rezzâk’ı unutmak da, o kadar büyük bir nankörlüktür. İnsan için, nîmetlerin gerçek sahibini, yani Allah Teâlâ’yı unutmak kadar bü­yük bir ayıp ve kayıp tasavvur olunamaz.
ŞÜKRETMENİN KISIMLARI
Makbûl bir şükür, yalnızca sözle ifâde edilen şükür değildir. Gerçek bir şükür, birbirine bağlı üç unsurdan oluşur. Bunlar; ilim, hâl ve ameldir.
–İlim; bütün nimetlerin Hak’tan geldiğini bilmektir.
–Hâl; nîmetlerin gerçek sahibine karşı tâzim, hürmet ve muhabbet duymaktır.
–Amel ise; bu duyguların gerektirdiği minvâl üzere yaşayıp şükrü kavlen ve fiilen ifâde etmek, nîmetleri Hakk’ın rızâsına uygun olarak kullanıp O’na isyandan sakınmaktır.

http://www.islamveihsan.com/insan-nasil-sukretmeli.html



AMR İBN EL-ÂS-1


AMR İBN EL-ÂS-1

Hudeybiye andlaşmasından sonra müslüman olan sahabi. Amr b. el-Âs b. Vâil b. Hişâm b. Saîd b. Selhem b. Amr b. Kusay b. Ka'b b.Lüey.

Adı, Amr, künyesi Ebu Abdullah veya Ebu Muhammed'dir. Babası Âs, annesi Nâbiğa'dır. Amr'ın soyu Ka'b b. Lüey'de Hz. Peygamber (s.a.s.)'le birleşir. Kureyş kabilesinin Sehmoğullarındandır. Sözü dinlenen ve çevresini rahatlıkla etkisi altına alabilen bir kişiliğe sahipti.

Amr, müşriklerin zulmünden uzaklaşmak için Habeşistan'a hicret eden müslümanların tekrar Mekke'ye geri gönderilmesi maksadıyla Necâşi'ye gönderilen elçi heyetine başkanlık etti. Fakat müslümanları geri getiremeyince onlara karşı düşmanca davrandı. Bedir, Uhud, Hendek savaşlarında müşriklerin yanında yer alarak İslâm'a karşı savaştı.

Kureyş müşriklerinden yaşlıların ölümünden sonra müslümanlara olan kin yavaş yavaş siliniyordu. Amr, Hendek savaşından sonra da müşriklerin hareketlerinin sonuçsuz kalacağını, müslümanların galip geleceğini anladı. İçinde İslâm'a karşı bir sevgi uyanmaktaydı. Nihayet müşriklerle ilişkisinin koptuğu, Hudeybiye anlaşmasına katılmayıp, İslâm'a gönül vermeye başladığı görüldü. Amr, Hicretin 8. yılı (629) Medine'ye geldi. Hz. Hâlid b. Velid'le birlikte aynı gün Hz. Peygamber'e bey'at etti.

Mekke'nin fethinden önce Cüzam, Lahm, Kudaa, Âmile, Beliy ve Uzre kabîlelerinin bir araya gelerek Medine'yi kuşatmak amacında oldukları haberi Hz. Peygamber (s.a.s.)'e ulaştı. Resulullah, Ensâr ve Muhâcirlerden oluşan üçyüz kişilik bir kuvvet hazırladı. Bu kuvvetin başına komutan olarak Amr'ı getirdi. Beliy ve Uzre kabilelerine uğramasını, akrabalarının yardımını sağlamasını da emretti. Beliy kabilesi Amr'ın dedesi Vâil'in dayıları olurdu. Amr, Cüzamlıların yurduna vardığında onların hazırlığını ve yaptıkları yığınağı gördü. Peygamberimiz (s.a.s.)'den yardım istedi. İkiyüz kişilik takviye kuvveti gönderildi. Müşrikler, müslümanlar karşısında direnç gösteremediler, her biri bir tarafa dağıldı. Amr da ordusuyla birlikte Medine'ye döndü.

Amr, Mekke'nin fethinden sonra Suva putunu yıkması için Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından görevlendirildi. Bir müddet sonra da Umman'a gitti. Umman hükümdarına Resulullah'ın mektubunu sundu. Hükümdarın ve çevresinin müslüman olması sonucu Umman valiliğine getirildi. Zekât ve sadakaların toplanmasında, dağıtılmasından Umman hükümdarıyla çevresinden yardım gördü. Hz. Peygamber'in vefatına kadar burada kaldı.

Hz. Ebu Bekir (r.a.) zamanında zekât ödemekten kaçınanlarla savaştı. Onlara boyun eğdirdi. Bu olaydan sonra Suriye'de başlatılmış bulunan İslâmî cihat için Şam'a gitmek istediğini Hz. Ebu Bekir'e açıkladı. Hz. Ebu Bekir (r.a.) kendisinin Umman'a bizzat Allah elçisi tarafından görevlendirildiğini bildirdi. Fakat isteğinede engel olmak istemedi. Bizans ordularının Suriye'den kovulduğu, İslâm'ın bölgeye hakim kılındığı Ecnâdin, Şam ve Yermuk savaşlarında görev aldı. Filistin'in fethinde yararlıklar gösterdi. Kudüs'ü fethetti ve şehir bizzat halife Hz. Ömer (r.a.) tarafından yapılan barış antlaşmasıyla müslümanların eline geçti.

Arka arkaya yapılan İslâmî fetihler Amr'ı şevklendirdi. Amr, hareketli ve cevvâl bir insandı. Uzun uzun düşünmek pek işine gelmezdi. Çabuk karar verir, verdiği kararı da hemen uygulamak isterdi. Bu nedenle Mısır'ın İslâm hâkimiyetine alınması ve fethedilmesinin gerektiğini halife Hz. Ömer (r.a.)'a bildirdi. Hz. Ömer, müslümanların savaş yorgunu olduğunu, güçlerinin zayıfladığını belirtti. Fakat her şeye rağmen Amr, halifeyi ikna etmeyi başarıp, Mısır üzerine yürüdü. Hz. Ömer, Zübeyr b. Avvâm komutasında bir ordu hazırlayıp, takviye kuvvet olarak Amr'a gönderdi. Amr komutasındaki ordu Babilyon, Ariş ve Fustat (Kahire)'ı fethederek Mısır'ı müslümanların toprakları arasına kattı. Amr, Halifenin izniyle İskenderiye üzerine yürüdü. Uzun ve yorucu bir muhasaradan sonra Mukavkıs'la yaptığı anlaşma sonucu Kıbtîler'den yardım gördü. Nihayet İskenderiye'nin fethi gerçekleşti. Yolun açıldığını gören Amr, Merka ve Zuveyle üzerine yürüdü. Her iki şehir de haraç ve cizye vermeyi kabullendiler.

Akdeniz sahilinin ve Afrika'nın en önemli kentlerinden biri olan Trablusgarb iki aylık muhasaradan sonra fethedildi; Bu büyük fetihlerin gerçekleşmesi ve Kuzey Afrika'nın İslâmlaştırılması sonucu Amr, Hz. Ömer'in emriyle Mısır valiliğine getirildi. Hz. Ömer'in şehadetinden sonra Bizans'ın İskenderiye valisi İslâm'a karşı ayaklandı. Vali, Bizans'ın tahriklerine aldanıyordu. İskenderiye, Bizans'ın müstemlekesi idi. İmparator, İskenderiye'nin elden çıkmasını bir türlü hazmedemiyordu. Mısır'ın yerli halkı Kıbtîler, anlaşmalarına sadık kaldılar. Hz. Osman tarafından ordu komutanlığına atanan Amr'ın yardımına koştular. Bizans ordularının komutanı Manuel çarpışmalar sırasında öldürüldü. Zafer tekrar müslümanların olmuştu. Amr, Hz. Osman zamanında Mısır valiliğinden azledildi. Bu olay, Hz. Osman'la Amr'ın arasının açılmasına sebep oldu.

Hz. Ömer zamanında Amr b. el-Âs hakkında bazı şikâyetler gelmeye başlayınca, Hz. Ömer, Amr'a ağır bir mektup yazdı. Bu şikâyetler Hz. Osman zamanında da tekrarlandı. Vergi toplama meselesinde Abdullah b. Sa'ad'a müdahale ettiği ve fazla harcamada bulunduğu ileri sürüldü. Bu tür şikâyetler sonucu Amr, görevinden azledildi. Bu olaydan sonra Amr, siyaset sahnesinden çekildi. Hz. Osman'a kırgınlığına rağmen açıkça ona karşı cephe almadı. Bir müddet Filistin'de kaldı. Hz. Osman'ın şehit edildiği günlerde Filistin'de bulunuyordu.

(Devam edecek)

Şamil İA

BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:






KISACA TASAVVUF NEDİR?

KISACA TASAVVUF NEDİR?


 1

Tasavvuf nedir? Tasavvufun anlamı, tarifi… Kısaca tasavvuf nedir?
Âyet-i kerîmede buyrulur: “Kim Rasûlʼe itaat ederse, Allâhʼa itaat etmiş olur…” (en-Nisâ, 80)
Hadîs-i şerîfte de: “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” buyrulmaktadır. (Buhârî, Edeb, 96)
TASAVVUF; Allah Rasûlüʼyle her hususta beraber olabilme gayretidir. Yani hissiyat ve fikriyatta, hâl ve davranışlarda, ibadette, ahlâkta ve muâmelâtta Oʼna benzeyebilme cehdidir.
TASAVVUF; Allah Rasûlü’nün kalbî hayatından ve gönül dokusundan hisseler alarak, aynen Peygamber Efendimiz gibi, rahmet üslûbuyla ve îtidâl üzere yaşayabilmektir. Zira O, beşeriyete emsalsiz bir örnek şahsiyet, en büyük rehber ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.
TASAVVUF; Kurʼân ve Sünnet’i kalbî derinlikle hissedip, ihlâs, takvâ, muhabbet, mârifet, aşk ve vecd içinde hayatına tatbik edebilmektir.
TASAVVUFKurʼânkâinât ve insanda sergilenen ilâhî azamet tecellîlerinin ve ilâhî kudret nakışlarının tefekküründe derinleşerek mârifetullahʼta mesâfe alabilmek, yani Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilmektir.
TASAVVUF; kalben safâya ermektir. Yani iç âlemi şirk, küfür, nifak, riyâ, kibir, enâniyet, haset, ihtiras, cimrilik gibi menfiliklerden arındırmak ve onu îman, tevhîd, ihlâs, tevâzû, teslîmiyet, tevekkül, rızâ, hiçlik, zühd, diğergâmlık, cömertlik, hizmet, fedakârlık gibi güzel vasıflarla kemâle erdirmektir.
TASAVVUF; nefse karşı son nefese kadar devam eden ve aslâ sulhü olmayan bir cenktir.
TASAVVUF; “takvâ”ya erebilmektir. Dâimâ ilâhî hudutlara riâyet ederek hiçbir zaman Kurʼân ve Sünnet ölçülerinin dışına çıkmama hassâsiyetidir. Her hâlükârda ölçüyü, dengeyi, istikâmeti koruyabilmektir.
TASAVVUF; mânevî terbiye ile “îman”dan “ihsân”a bir gönül yolculuğudur. Bu istikâmet ile kulluk hayatımızda şerîati kemâle erdirebilmektir.
TASAVVUF; ömrü “ihsan” duygusuyla, yani dâimâ ilâhî kameraların gözetimi altında olduğumuzun şuur ve idrâki içinde yaşayabilmektir.
TASAVVUF; hayatın med-cezirlerine takılmama, değişen şartlar altında istikâmetini koruma, dâimâ Allâh’ın takdîrinden râzı olma ve en mühimi de şikâyeti unutma sanatıdır.
TASAVVUF; zâhiren ve bâtınen kendini ikmâl gayretindeki müʼminin, diğergâm bir ruhla mahlûkâta yönelerek onların eksikliğini telâfî etmesidir. Kendi kurtuluşunun, başkalarının da kurtuluşuna hizmetten geçtiği şuuruna ulaşmaktır.
Velhâsıl TASAVVUF; Allah Rasûlüʼnü aşk ile yakından tanıyabilme, Oʼnun yüce karakter, şahsiyet ve ahlâkından nasîb alarak, dîni, özüne ve rûhuna uygun bir tarzda, vecd içinde yaşayabilme gayretidir.
Bu nevî düsturlarla tezat teşkil eden, özünü ve ölçüsünü Kur’ân ve Sünnet’­ten almayan ne varsa -her ne kadar tasavvufa izâfe edilirse edilsin- bâtıldır.

http://www.islamveihsan.com/kisaca-tasavvuf-nedir.html



27 Mart 2018 Salı

ALLAH KİME HİDAYET VERİR?

ALLAH KİME HİDAYET VERİR?


 0

Cenâb-ı Hak buyuruyor: “Allah kime hidâyet verirse, işte doğru yolu bulan odur; kimi de hidâyetten uzak tutarsa, artık onlara, Allah’tan başka dostlar bulamazsın. Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça onun alevini artırırız.” (İsrâ, 97)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Ben ancak peygamberim. Hidâyet benim elimde değildir. Hidâyet elimde olsaydı yeryüzündeki herkes îmân ederdi. İblis de ancak kötülüğün süsleyicisidir. Dalâlet onun elinde değildir. Dalâlet onun elinde olsaydı yeryüzündeki herkes dalâlete düşerdi…” (Münâvî, II, 571)
Ebû Mûsâ el-Eş’arî (ra)’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu:
Allah’ın benimle göndermiş olduğu hidâyet ve ilim, yeryüzüne yağan bol yağmura benzer. Yağmurun yağdığı yerin bir bölümü verimli bir topraktır: Yağmur suyunu emer, bol çayır ve ot bitirir. Bir kısmı da suyu emmeyip üstünde tutan çorak bir yerdir. Allah burada biriken sudan insanları faydalandırır. Hem kendileri içer, hem de hayvanlarını sular ve ziraatlarını o su sayesinde yaparlar.
Yağmurun yağdığı bir yer daha vardır ki, düz ve hiçbir bitki bitmeyen kaypak arazidir. Ne su tutar, ne de ot bitirir. İşte bu, Allah’ın dininde anlayışlı olan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet ve ilim kendisine fayda veren, onu hem öğrenen hem öğreten kimse ile, buna başını kaldırıp kulak vermeyen, Allah’ın benimle gönderdiği hidâyeti kabul etmeyen kimsenin benzeridir.” (Buhârî, İlim 20; Müslim, Fezâil 15)
Kaynak: İslamveihsan

http://www.islamveihsan.com/allah-kime-hidayet-verir.html



PEYGAMBERİMİZİ SEVDİĞİMİZİ İSPAT ETMENİN YOLU!

PEYGAMBERİMİZİ SEVDİĞİMİZİ İSPAT ETMENİN YOLU!


 1

Fedâkârlık, kâmil mü’minlerin şiârıdır. Kulu Rabbine yaklaştıran en müstesnâ insanlık cevheridir. Sevginin en hassas ölçüsüdür. Diğer bir ifâdeyle, sevginin kantarı fedâkârlıktır.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” buyurmuştur. (Buhârî, Edeb, 96)
Fakat muhabbetin kantarı fedakârlıktır. Allah Rasûlüʼnü gerçekten seviyor ve kıyâmet günü Oʼnunla beraber olmak istiyorsak, bugün Oʼnun yolunda fedakârca gayret göstererek, sevgimizi ispat etmemiz gerekmektedir.
KENDİMİZE YÖNELTMEMİZ GEREKEN BAZI SORULAR
Düşünmeliyiz ki başta Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz olmak üzere, ashâb-ı kirâmın, Hak dostlarının ve gayret-i dîniyye sahibi bütün ehl-i îmânın, Allah için sergiledikleri fedakârlıklardan bizde ne kadar hisse var?
Müslümanların sevinciyle ne kadar mesrur, ıztıraplarıyla ne kadar mahzunuz? Muzdarip din kardeşlerimiz için, elimizden, dilimizden ve gönlümüzden ne kadar fedakârlık hâlindeyiz?..
Bizler, Peygamber Efendimizʼin ümmetine göstermiş olduğu şefkat, merhamet ve bilhassa fedakârlığı hangi seviyede yaşayabiliyoruz?
Hidâyet bekleyenlere, İslâmʼı özümüzle ve sözümüzle ne kadar tebliğ ve temsil edebilmenin gayreti içindeyiz?
Hâl ve davranışlarımız itibâriyle, ne kadar Allah Rasûlüʼyle beraberiz? Ne kadar Oʼna yakın olma arzusundayız?..

http://www.islamveihsan.com/peygamberimizi-sevdigimizi-ispat-etmenin-yolu.html



26 Mart 2018 Pazartesi

Efkan VURAL - Peygamberimizin Hadis-i Şeriflerinden Mesaj Var –9

Efkan VURAL - Peygamberimizin  Hadis-i Şeriflerinden Mesaj Var  –9
 
Aile toplumun temel taşıdır.Toplumu aileler oluşturur. Aileleri de fertler oluşturur.
 
Toplumların güçlü ve ve sağlam olmaları; ailelerin güçlü ve sağlam olmalarına bağlıdır.
 
Toplumu oluşturan fertler ailelerde yetişir. İyi ve sağlam ailelerde, sağlıklı ve iyi fertler yetişir. Güzel terbiye alan fertlerden oluşan toplum sağlam toplum olur.
 
Aile içinde terbiyeli yetişen kişiler toplum içinde nasıl ve ne şekilde  davranacaklarını, görev ve sorumluluklarını bilirler.
 
Aile içinde çocuk daha küçükken milli ve manevi değerleri öğrenir. Çocuk  doğruyu,yanlışı,helali,haramı,kul hakkını,adaleti ve diğer güzel alışkanlıkları  ailede öğrenir.
 
Ailesinde, saygıyı,sevgiyi,hoşgörüyü,demokrasiyi, vatan bayrak , millet ve din  sevgisini görerek öğrenen fertler; okul ve toplumda bu bilgileri pekiştirerek kendisini yetiştirip, vatan ve millete faydalı bir evlat olur.
 
Ailede, okulda,ve toplumda güzel davranışlar elde eden fertler hayat boyunca bunları uygulayacaktır.
 
İyi ve güzel ortamlarda yetişen fertler her durumda sorumlulukalarını yerine getirirler.
 
Kötü ve bozuk ortamlarda yetişen fertler güzel ve doğru davranışları alamadıkları için; okulda ve toplumda uyum problemleri yaşayacaktır. Bu kişiler okulda ve toplumda olumsuz davranışlar sergileyecektir.
 
Huzurlu ve mutlu ailelerden oluşan toplumlar huzurlu ve mutlu olur.
 
Huzurlu ve mutlu ailelerde anne ve baba bir arada olup,birbirlerine saygılı ve sevgili olurlar. Bu şekilde aile ortamı mutluluk kaynağı olur.
 
Anne ve babalar birbirlerine karşı saygılı davranmalıdırlar. Anne ve babalar,çocuklarına örnek olduklarını unutmamalıdır. Bunun için de davranışlarına dikkat etmelidirler.
 
Aile içinde ufak tefek sorunları büyütmeden, aile birlikteliğini sürdürmek her anne ve babanın en büyük görev ve sorumluluğu olmalıdır.
 
Aile bütünlüğünün bozulması ancak geri dönüşü mümkün olmayan durumlarda meydana gelebilir.
 
Anne ve babanın bir arada kalması mümükün değilse,her şey bitmişse,zararlı ve kötü sonuçlar doğuracak  bir durum karşısında ayrılma söz konusu olabilir.
 
Anne ve babanın ayrılması son çare ise belki bu durum gerçekleşir.
 
Her şeye rağmen ailenin dağılmaması ve çocukların mutluluğu için problemleri aşarak,aile birlikteliğini sürdürmek gerekir.
 
Boşanma helal olsada, Allah’ın hoşlanmadığı bir helal olduğunu bilmeliyiz.
 
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in  hadis-i  şeriflerindeki   mesajı  şöyledir:
“ Allah katında en sevimsiz helal boşanmadır.”                                                                                                (Ebu Davud,Talak,3 .)
 
Ne mutlu huzurlu ailelerde yetişen çocuklara ve gençlere...
 
Çocuklarımızın,gençlerimizin huzurlu ve mutlu ailelerde yetişmesi dileğiyle...
 
Allah herkese güzel bir aile nasip etsin İnşallah!
 
Efkan VURAL
 
 
 
 
 
 

AMMÂR B. YÂSİR-2

AMMÂR B. YÂSİR-2

Hz. Osman devrinde, karışıklıklar başladığı zaman; müminlerin emiri Hz. Osman (r.a.) bunun sebebini öğrenmek için belli başlı bölgelere en güvenilir sahabîleri teftişle görevlendirdi. Bu arada Hz. Ammâr'ı da Mısır'a gönderdi. Hz. Ammâr, Mısır'da olup bitenleri araştırıp, inceleyerek sonucu Halife'ye bildirecekti. Basra, Kûfe, Şam gibi önemli merkezlere gönderilenler, vazifelerini yerine getirerek sevindirici haberlerle döndükleri hâlde Hz. Ammâr, çok gecikti. Hatta Medine'de onun akıbeti hakkında endişeler bile belirmişti. Nihayet Mısır valisi Abdullah b. Ebi's-Serh, yazdığı mektupta Halîfeye durumunu bildirdi. Vali mektubunda şöyle diyordu: "Ammâr b. Yâsir'i, Mısır'da bir grup kendisine çekerek, etrafında toplandı."

Cemel olayından sonra Hz. Ali, Muaviye'ye karşı hareket edince iki taraf Sıffîn mevkiinde buluştular. Hz. Ammâr, Halife Hz. Ali'nin ordusunda yer aldı. Bu savaşta en çok gayret gösteren ve canla başla çarpışan Hz. Ammâr idi. Amr b. el-Âs, Muâviye ordusundaydı. Muharebenin en şiddetli anında Ammâr, ilerleye ilerleye Amr b. el-Âs'ın yanına varmış ve aralarında şöyle bir konuşma olmuştu:

Ammâr:
-"Amr! Mısır valiliğini ele geçirmek karşılığında dinini sattın!" Amr:

"-Hayır, öyle bir şey yok, fakat ben, Hz. Osman'ın katillerine kısas uygulanmasını istiyorum demişti."

"-Ben seni nasıl tanıyorsam, senin hakkında öylece şehadet ederim. Sen Allah için böyle bir şey yapmazsın. Belki bugün ölmezsen, yarın öleceksin. Herkese niyetine göre hakkı verildiği zaman sana ne verileceğini düşün. Sen, bugün İslâm devletinin bayrağını taşıyan adama karşı, Resulullah'ın hayatında da üç defa savaşa katıldın. Bu da dördüncüsüdür. Senin bu seferki hareketin daha öncekilerden daha iyi ve doğru değildir!..." (İbn Sa'd, Tabakât, III, 259).

Bilindiği gibi Amr b. el-Âs, Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında müşrik ordusu saflarındaydı. Kendisi Hendek muharebesinden sonra müslüman olmuştu. İşte Hz. Ammâr, ona bunu ima etmek istiyordu. Sıffin günlerinin birinde, güneş batmak üzereydi ve savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. İftar zamanı geldi ve oruçlu olan Ammâr çevresindekilere: "Bana bu dünyadaki son rızkımı veriniz!.." diye seslendi. Ona bir miktar süt getirdiler. Ammâr sütü içtikten sonra: "Bugün dostlara kavuşacağım, Muhammedi'me, arkadaşlarına varacağım," dedi. Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) ona: "Ammâr, senin dünyada son rızkın süt olacaktır." demişti. İşte bu gün Ammâr, onu hatırladı. Olanca gücüyle Muâviye tarafına saldırdı. Bu sırada İbn-i Câdiye adında biri onu yaralayarak yere düşürdü ve Ammâr şehit oldu. Ammâr'ın şehit olması üzerine ortalık karıştı. Herkes ne yapacağını şaşırdı. Zaten akşam olduğundan savaş da durmuştu (İbnü'l Esîr, Üsdü'l-Ğâbe, III, 134).

Hz. Ali tarafında bulunan Abdurrahman es-Sülemî, Ammâr'ın şehit olduğu akşam Muâviye'nin ordugâhına gitti. Zaten, akşamları savaş bittikten sonra iki tarafın adamları birbirleriyle konuşmayı alışkanlık hâline getirmişlerdi. Muâviye, Amr b. el-Âs, Ebu'l-Aver ve Abdullah b. Amr b. El-Âs, oturmuş konuşuyorlardı. Amr b. el-Âs'ın oğlu Abdullah babasına: "Ammâr'ı niçin öldürdünüz? Resulullah'ın onun hakkında ne dediğini bilmiyor musunuz?" dedi. Amr b. el-Âs: "Ne buyurdu?" diye sordu. Abdullah'da şu açıklamayı yaptı: Medine Mescidi inşa olunurken, en çok çalışan Ammâr'dı. Herkes bir taş taşırken o, iki taş taşıyordu. Resulullah Ammâr'ı okşamış ve yüzündeki tozları silerken şöyle buyurmuştu: 'Sümeyye'nin oğlu, herkes birer taş taşırken, sen fazla ecir kazanmak için ikişer taşıyorsun. Bununla beraber seni, azgın bir topluluk katledecektir!. Oğlunun bu sözlerini duyan Amr şaşkına dönmüştü. Muâviye araya girerek durumu kurtardı: "Ammâr'ı biz öldürmedik, onu buraya getiren ve herkesi çadırından evinden çıkartıp, buraya yollayanlar öldürdü!." Böylece Muâviye, kendini de teselli etmek istemiştir (İbn Sa'd, Tabakât, III, 252; İbnü'l-Esîr, el-Kâmil fi't-Tarih, III, 311; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 513).

Hz. Ali, Ammâr'ın şehit olduğunu öğrenince çok üzüldü: "Allah, Ammâr'a rahmet eylesin. O. Resulullah'ın etrafında dört-beş kişi varken müslüman oldu. O da, anne ve babası da Allah'ın mağfiretine mazhar olacaklardır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.), Ammâr ailesini Allah'ın mağfiretiyle müjdelemişti." dedi. Sonra şunları ekledi: 'Ammâr'ın katili elbette Cehennem'liktir." Bundan sonra Ammâr, teçhiz ve tekfin edilerek Kûfe mezarlığına defnolundu. Şehit olduğu zaman doksanbir yaşında idi.

Hz. Ammâr, üstün ahlâka sahipti. Hayatta hiçbir debdebe ve sefâhate boyun eğmemişti. Zühd ve takva sahibiydi. Fitne ve fesattan sakınmakla beraber, onun elinde olmayarak bu olaylara karışması, uğradığı ilâhî bir imtihandı. Son derece sade yaşayan mütevâzî bir zattı. Toprak üzerinde yatmayı, en rahat döşekte yatmaya tercih ederdi.

Hz. Ammâr, Hz. Ali'nin en hararetli taraftarıydı ve onun bütün muharebelerine iştirak etmişti. Kendisine bu davranışının mahiyeti sorulduğunda, davasının müdafaasını yapmayarak sadece hakikati söylemişti. Ubad, Ammâr'a şunu sormuştu:

-Ey Ebâ Yakazan! Sizin bu hareketiniz kendi görüş ve içtihadınızın meyvesi midir? Yoksa size Resulullah'ın bu konuda bir vasiyeti mi vardır?

Ammâr, şu dürüst cevabı vermişti:
-Resulullah, herkese ne vasiyette bulunduysa bize de aynısını vasiyet etti. Şimdiki davranışımız kendi ictihadımızdır (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 263).

Ammâr bu cevabı vererek, gerek kendisinin bir tarafa katılarak o tarafın davasına hizmet etmekte ve gerekse Hz. Ali'nin siyasi hasım tanıdığı taraflara karşı harb şıkkını seçmekte, sadece ve sadece kendi görüş ve ictihadlarına uyduğunu göstermiştir. Gerçek olan bir husus vardır ki, o da Hz. Ali ve Hz. Ammâr'ın kanaatlarında, görüş ve ictihadlarında samimi oldukları ve İslâm devletinin varlığını korumağa gayret ettikleridir. Her ikisi de tuttukları yolun doğruluğuna kani idiler ve bu yolda sebatla yürüyorlardı. Hz. Ammâr, tercihinin doğru olduğuna inanmasaydı, o yolda bir adım bile atmazdı. İslâm devletinin menfaatini Hz. Ali'ye iltihakta gördü; yaşının ilerlemiş olmasına rağmen, ona arka çıkmaktan geri kalmayıp, nihayet savaş alanında can verecek derecede fedakârlık ve sebat gösterdi.

Daha önce Hz. Ammâr'ın akîdesi uğrunda müşriklerden gördüğü işkencelere nasıl göğüs gerdiğini ve gözleri önünde annesiyle babasının müşrikler tarafından nasıl şehit edildiklerini kaydetmiştik. Ammâr, bu derin ve samimi imanını, İslâmî farzları ifa ile ve gece-gündüz ibadet ve taatla çalışarak takviye ederdi. İbn Abbâs şöyle der: "Şu ayet-i kerîme Ammâr hakkında nazil olmuştur: "O ki, gecelerini sücûd ve kıyam ile geçirerek ahiretten korkar ve Allah'ın rahmetini ümit eder." (ez-Zümer, 39/9).

Gerçekten Hz. Ammâr, daima huzur ve huşu' içinde yaşayan, namazlarında bu halden zerre kadar ayrılmayan bir sahabî idi.

Ebu Vâil şöyle anlatır. Hz. Ammâr, bir gün bize son derece veciz ve beliğ bir konuşma yaptı. Sonra minberden indi. Ona: "Ya Ebâ Yakazan! Çok beliğ ve veciz söyledin, biraz daha uzatsaydın olmaz mıydı?" diye sorduğumuzda şu cevabı verdi: "Resulullah'ın şu sözleri söylediğini duydum: "Bir adamın namazında uzunluk, hutbesinde kısalık, onun fıkıhtaki âlimliğini gösterir. Onun için namazı uzatınız, hutbeleri kısaltınız. Beyanda cezbedici bir özellik vardır. " (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 264).

Hz. Ammâr; hiç bir namazını kazaya bırakmazdı.O, bir zamanlar su bulunmayan bir yerde gusûle ihtiyaç duydu, bir hayvanın yerde sürünmesi gibi topraklarda sürünüp teyemmüm ederek namazını eda etti Hz. Ammâr, daha sonra bu durumu Resulullah'a anlatınca o da, Ammâr'a teyemmümü öğretti.

Ammâr Kûfe'deki valiliği sırasında cuma namazında Yâsin Suresi'ni okurdu. Bilhassa hutbelerinde son derece kısa, veciz ve beliğ sözlerle yetinir ve böylece Resulullah'ın sünnetine uyardı.

Ammâr b. Yâsir uzun boylu, beyaz tenli, gayet yakışıklıydı. İslâm'ın yücelmesi, yeryüzünde hakim olması için büyük gayretler gösteren bu sahabi, İslâm devletinin varlığına gölge düşmesin ve İslâm toplumunun vahdeti zedelenmesin diye katıldığı Sıffîn olayında şehit olmakla, kendisinden sonraki nesle örnek olmuştur.

Ahmed AĞIRAKÇA

BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:


-- 



SUSUZLUĞUN NEDEN OLDUĞU HASTALIKLAR

SUSUZLUĞUN NEDEN OLDUĞU HASTALIKLAR


 0

Vücudun susuz kaldığını anlamak mümkün mü? Hangi belirtiler susuz olduğumuzu gösterir? İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Kadıoğlu, yeterli miktarda su alınmamasının hangi hastalıklara sebep olduğunu anlatıyor…
Vücudun susuz kaldığını anlamak mümkün mü? Hangi belirtiler susuz olduğumuzu gösterir? İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Tülay Kadıoğlu, yeterli miktarda su alınmamasının pek çok önemli sağlık sorununun yanında yorgunluk, dikkat güçlüğü ve hafıza bozuklukları gibi durumlara yol açtığını kaydetti.
Su tüketimi; böbrekler, kalp ve karaciğer başta olmak üzere bütün organlar için hayati önem taşıyor. Vücuda yeterli miktarda su alınmaması pek çok önemli sağlık sorununun yanında yorgunluk, dikkat güçlüğü ve hafıza bozuklukları gibi durumlara yol açabiliyor.
İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Tülay Kadıoğlu, “22 Mart Dünya Su Günü” öncesinde düzenli su tüketiminin önemi ve suyun sağlık üzerindeki etkileri hakkında bilgi verdi.
CİLT İÇİN DE SU TÜKETİN
Vücudun en büyük organı derinin suya ihtiyacı da büyüklüğüyle orantılıdır. Dolaşım sisteminin deriye yeterli su getiremediği yani yeterli su tüketilmediği durumlarda hücre içi suyu azalarak derinin onarım hızı düşmektedir. Sağlıklı, yumuşak, nemli ve yaşlanmanın etkilerinin görülmediği bir cilt için günlük su tüketimine dikkat edilmesi çok önemlidir.
SUSUZ KALAN VÜCUTTA MEYDANA GELEN HASTALIKLAR
Yeterli miktarda su tüketilmemesi, pek çok sağlık sorununa yol açabilir. Bunlar;
1 – Unutkanlık
2 – Konsantrasyon bozukluğu
3 – Baş ağrısı
4 – Kabızlık
5 – Saç dökülmesi ve kepeklenme
6 – Emziren kadınlarda süt azlığı
7 – Kas krampları
8 – Böbrek fonksiyon bozuklukları
9 – İdrar yolları enfeksiyonu
10 – Böbreklerde kum ve taş oluşumu
YORGUNLUĞUNUZUN SEBEBİ SUSUZLUK OLABİLİR!
Sağlıklı bir insan vücut ağırlığının erkeklerde yüzde 60, kadınlarda ise yüzde 50’si sudan oluşmaktadır. Bu oran yeni doğan bebekler için yüzde 70 seviyelerine çıkar. Beynin yüzde 95’i ve akciğerlerin de yüzde 90’ı sudur. Vücutta birbiri ile bağlantılı olan bütün sistemler suya ihtiyaç duyar ve yeterli su alamadığında görevlerini tam olarak yerine getiremez. Vücutta bulunan suyun yüzde 2 oranında azalması sonucu yorgunluk, dikkat eksikliği ve hafıza ile ilgili sorunlar ortaya çıkar. Gün boyu devam eden yorgunlukların en önemli kaynağı sıvı azalmasıdır.

http://www.islamveihsan.com/susuzlugun-neden-oldugu-hastaliklar.html