3 Mart 2014 Pazartesi

Sen önce o gömleğin hesabını ver!

 

Sen önce o gömleğin hesabını ver!

 
 
Hz. Ömer Halife. Hutbede halka sesleniyor:
“Dinleyin ve itaat edin!”
Oradan adı sanı bilinmeyen bir vatandaş, devlet başkanına haykırıyor:
“Ne dinleriz ne de itaat ederiz.”
Camide derin bir sessizlik! Kim bilir belki de Halife’den azar bekliyorlar.
 

Ama öyle olmuyor; Hz. Ömer “Neden?” diye soruyor vatandaşına.
“Ya Emirelmüminîn! Herkese kumaş dağıtıldı; ama hiçbirimiz o kumaştan bir gömlek diktiremedi. Şimdi görüyorum ki sen o kumaştan bir gömlek yaptırmışsın. Bir de kalkıp bize nasihat ediyorsun.”

Koca Halife’de ne hiddet ne şiddet. Belki de gizliden gizliye bir memnuniyet yaşıyor.
Çünkü tâ baştan sormuştu insanlara:
“Ben yanlış yaparsam beni nasıl düzeltirsiniz?”
Sıradan insanların hakperestçe söylediği şu cevabı alınca sevinmiş, Allah’a şükretmişti:
“Seni kılıçlarımızla düzeltiriz.” Demek ki halk soruyordu, sorguluyordu.
Demiyordu ki; “Bu insan halifedir, dolayısıyla hesap vermek zorunda değildir.”

Suçlamayı örtbas etme yerine meselenin iç yüzünü rahatlıkla izah ediyor Halife.
“Oğlum Abdullah, kalk ve gerçeği söyle.” diyor.
Hazreti Abdullah izah ediyor:
“Doğrudur, o kumaştan bir gömlek yapmak imkânsızdı; ancak ben kendi hissemi babama verdim. O kumaşları bir araya getirdik, babama gömlek diktirdik.”

Camiye huzur geldi yeniden. Ve vatandaşların gür sedası Mescit’te yankılandı:
“Şimdi konuş ya Halife! Hem dinleriz hem de itaat ederiz!”

 

Namaz Kılmaya Vakit Bulamıyorum Diyen Nefsim!

Namaz Kılmaya Vakit Bulamıyorum Diyen Nefsim!

Halil Dülgar
 
Namaz Kılmaya Vakit Bulamıyorum Diyen Nefsim!
 
Halil Dülgar
 
 
 
Çok Yoğunum, Çok Meşgulüm; Namaz Kılmaya Vakit Bulamıyorum Diyen Nefsim!
 

Ey dünyaperest nefsim! İbadetteki eksikliğin, namazdaki noksanlığın, seccadeden nasipsizliğin demek meşguliyetinin yoğunluğundandır; dünya canavarının pençelerinden kurtulup, birkaç adımlık da olsa hürriyet vadisine firar edemiyorsun, öyle mi? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun?
 

Sen yeryüzündeki en acayip sanatsın; rakamlara sığışmayan kabiliyet çekirdekleriyle donatılmış kudret mucizesisin. Hadsiz ilim ve fenleri yutabilecek, sayısız meslek ve sanatları icra edebilecek mahiyetin mesela hayvanlara kıyas edilse, en kabiliyetli hayvan zerre miskal sana yetişemez. Bu yönünle bütün hayvanatın sultanısın lakin dünyanın ihtiyaç ve levazımatını tedarikte serçe kuşuna yetişemezsin. Evet, bir serçe kuşu günlük ihtiyacını hiç zorlanmadan temin eder; hem de kendi ağırlığının iki katını yer, içer. Dünya zevklerinde de pek gerilerdesin; çünkü serçe kuşunun günde yetmiş defa cinsel ilişkiye girdiği olur. Bundan neden anlamıyorsun ki, sana verilen kabiliyetler dünya hayatı için değildir, sen dünyaya keyif sürmek için gelmemişsin. O noktada zayıfsın, noksansın. Hakiki vazifen hakiki ve daimi bir hayat için çalışmaktır; bu mananın anahtarı da elbette namazdır, ibadettir. 
 

Dünyanın ihtiyaçları için elbette çalışılması lazımdır; zira namerde el açmak insaniyetin onuruna yakışmaz. Lakin insan dünyevi meşguliyetler için yaratılmamıştır; dünyaya gönderilmesinin hikmeti kaybedilmeye mahkum üç günlük dünya hayatı için beyhude çalışıp çabalamak değildir. 
 

Sen ey nefsim Halık-ı Kainatı tanımak ve Ona iman ve ibadet etmek üzere yaratıldın! İşte programın: “Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lazım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir.” Evet, sen bir yolcusun; çocukluktan gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre yani ölümünden sonraki dirilişe, haşirden sonsuza kadar yolculuğun devam edecek. Dünyadaki maceran kısa bir zaman sonra sona erdiğinde, başta namaz olmak üzere ibadetlerdeki ihmalin başına büyük dertler açacak; şayet telafi yoluna gitmezsen. 
 

Halbuki her iki hayatın ihtiyacı Malikü'l-Mülk tarafından verilmektedir. Fakat senin gibi nefisleri taşıyan insanlar cehaletinden dolayı tamamen bu fani hayata sarf ediyorlar. Acaba birkaç memleketi gezmek için hükümetten yirmi dört altın harcırah alan bir memur, ilk dahil olduğu memlekette yirmi üç altını sarf ederse, öteki yerlerde ne yapacaktır? Hükümete ne cevap verecektir? Böyle yapan kendisine akıllı diyebilir mi? Aynen bunun gibi, Allah her iki hayatı kazanmak için yirmi dört saatlik bir vakit vermiştir. Hiç olmazsa çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmi üç saati kısa ve fani olan dünya hayatına, bir saati de beş vakit namaza ve baki ve sonsuz uhrevi hayata sarf etmek lazımdır. Aksi takdirde, dünyada paşa da olsan ahirette dilenci konumuna düşmeye mahkum olursun.
 

Ey bütün sermayesini dünyaya harcayan bedbaht nefsim, bil ki; ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fani dünyada bıraktığın eserlere de kıymet vermen pek manasızdır. Dünyevi dostların ise sana ancak kabir kapısına kadar refakat eder; şan, şöhret, makam, rütbe gibi fani dünyanın geçici hallerinin ışıkları yakınında olan kabir kapısında söner.
 
Eğer bedbaht olmak istemezsen işte sana reçete:
 
 

“En bahtiyar odur ki, dünya için ahireti unutmasın, ahiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malayani şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telakki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selametle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.” 
 
 
Ve son söz:
 
 

“Dünyanın ellerinde emanet olduğunu bilen ve onu sahibine teslim edip de usulca oradan ayrılanlara Allah rahmet etsin.” 
 
 
Tarih : 19.02.2014 Kaynak : Risale Ajans
 
 

2 Mart 2014 Pazar

İnsan İsrafı


​​
İnsan İsrafı
​​
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?” (Mâide, 90, 91)
Rasûlullah (sav) buyuruyor:
"Sarhoşluk veren her içki haramdır." (Buhârî, Eşribe 4, Vudü 71; Müslim, Eşribe 67-68, (2001))

--

Rasûlullah’ın Ümmeti Olabilmek



Rasûlullah’ın Ümmeti Olabilmek
​​
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız: Ehl-i kitap da inansaydı, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) çoğu yoldan çıkmışlardır.” (Âl-i İmrân, 110)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Allah Teâlâ’nın benden önceki her bir ümmete gönderdiği peygamberin, kendi ümmeti içinde sünnetine sarılan ve emrine uyan ihlâslı ve seçkin yakın çevresi ve ashâbı vardı. Bu samimi çevre ve ashâbından sonra, yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıklarını yapan kimseler onların yerini aldı. Böyle kimselerle eliyle cihad eden mü’mindir, diliyle cihad eden mü’mindir; kalbiyle cihad eden de mü’mindir. Bu kadarcığı da bulunmayanda hardal tanesi ağırlığında bile iman yoktur.” (Müslim, Îmân 80)

--

SON DERS (Evlilik Okulu 23. Ders) Bu Ödev Her Gün

SON DERS (Evlilik Okulu 23. Ders) Bu Ödev Her Gün


430566_308685999187023_1816551280_n3-150x1501

Sevildiğini duymaktan hoşlanmayan biri var mıdır? Hele ki eşinden. İnsan sevildiğini duymaktan mutlu olur. Daha çok kadınlar sevildiğini duymak ister diye biliriz; sanki erkekler önemsemez gibi gelir biz kadınlara.


Oysa kadın- erkek fark yoktur; iki tarafta sevilmek ister ve bunu duymak ister. Fakat hayatın koşturması içinde unutulur çoğu zaman. Ya da eş söylesin diye beklenir.


Kur’an Kursu hocası arkadaşlar köyde hanımlara ödev vermişler. Herkes akşam gidecek kocasına onu sevdiğini söyleyecek. Kadınlar evlerine gitmişler fakat nasıl söyleyecekler; kıvranıyorlar. Hele belli bir yaştan sonra alışmadığın şeyleri yapmak daha da zor. Bir tanesi cesaretini toplayıp söyleyivermiş. “Koca adam ben seni seviyorum.” demiş. Kocası biraz şaşkınlıktan sonra “Ben de seni seviyorum kocakarı” demiş. Sonra da sormuş. “Bunu niye söyledin şimdi?” Kadın “Hoca ödev verdi.” demiş. Kocası gülümsemiş. “Söyle hocana o ödevi her gün versin.” demiş.


Birilerinin ödev vermesini beklemeden eşinize onu sevdiğinizi söyleyin. (Gerçi ben burada yazınca ödev vermiş oluyorum, muhakkak söyleyin.)Bunun için filmlerdeki gibi romantik ortamlar olmasını beklemeyin. Arabada giderken de mutfakta bir şeyler atıştırırken de olabilir. Söylerken tatlı bir bakış ve güzel bir tonu kullanırsanız daha da iyi olur. Sevdiğini söylemek sevaptır sünnetir, gülümsemek sadakadır. Ne güzel bir dinimiz var.


Aşk da sevgi de karşılıklı güzeldir. Tek taraflı olanı acı verir. Evlilik öncesi birbirlerine bolca sevdiğini söyleyen çiftler bile evlenince söylemeyi bırakır duymayı beklerler. Duymak güzel ama söylemeden duymak istemek de biraz bencillik olur.


Belki de bazılarınız diyecek ki sevgi mi kaldı ki söyleyelim eşlerimize? Evlilik hayatı içinde karı-koca birbirlerine kırgınlık duymaya başlamışlarsa birbirlerini genellikle sevgilerini keserek cezalandırırlar. Sevgiyi keserek eşi cezalandırmaya çalışmak kişinin kendini cezalandırmasıdır aslında. İçimizdeki çocuğun her zaman sevilmeye ihtiyacı vardır.


Aşk da aslında içimizdeki çocuğun dışarı çıkmasıdır. Konu sevmek ve sevilmek olunca o çocuk hiç bir şeyi engel olarak görmez; çünkü sevgiden daha değerli bir şey olduğunu kabul etmez.


Evlilik hayatı sevgisiz, muhabbetsiz gitmez. O zaman emek verelim kendi üzerimize düşenleri yapalım. Sevgi çok değerli bir hazine çar çur etmemek lazım. O kadar ıvır zıvır şeyler için karı- kocalar birbirlerini yiyorlar ki. Neden? Çünkü sevginin düşmanları var. Kapitalist sistem insanlarına mutlu olmasını istemiyor. İnsan mutluysa alışveriş isteği çok fazla duymaz. Ruh sevgiyle beslenip mutlu olmuşsa, bir şey daha alsam mutlu olur muyum telaşına düşmez. Zaten gerçekte maddi hiçbir şey ruhu beslemez. Ruhun gıdası manevidir.


Sevginin düşmanları çok. Öncelikle kendimiz, nefsimiz olabilir sevginin katili; kendi elimizle öldürürüz bazen sevgimizi. Gururumuz, kibrimiz, inatçılığımız, kendimizi beğenmişliğimiz, bencilliğimiz, nefsimizin bitmeyen istekleri…Yıkar bizi seven kalbi. Ya da en yakınlarımızın; bazen annemizin bazen kardeşlerimizin bazen arkadaşlarımızın etkisiyle ruhumuzu besleyen kişiyi harcarız. Sonra da en çok üzülen biz oluruz.


Çoğu kişi sevme çabasında değil; sevilme arzusunda. Sevilmek çok güzel; fakat hep sevileyim ne yaparsam yapayım sevilmeye devam edeyim hallerinden çıkıp, ben sevdiğim için ne yapmalıyım mı düşünmeliyiz. Sevgi için çaba göstermeli emek harcamalıyız. Düşünmeli, bulmalı ve adım atmalıyız.


Rehberimiz sevgiyi yaratan Allah(c.c) olmalı ve onun habibi sevgili Peygamberimiz olmalı ki doğru adımlar attığımızdan emin olalım. Eşimizi öyle bir sevelim ki o sevgi bizi Allah(c.c) a yaklaştırsın Allah’tan uzaklaştırmasın. Bilelim ki eşimizin elini tutup göz göze bakıştığımızda Rabbimizin rahmeti bizim üzerimizde.


Böyle sevaplı işlere şeytan muhakkak bir engel çıkarmaya çalışır. Nefsi körükler; onun bitmeyen arzularını sevginin önüne engel olarak çıkarmaya çalışır. Bu yüzden hep almaya alışmış, terbiye olmamış bir nefis gerçekten sevmeyi bilmez.


Allah rızası için doğru adımlar atılırsa evlilik hayatı nefis terbiyesinin en iyi yollarından biridir. Bugün bazı huylarına sinir olduğunuz eşinize gösterdiğiniz sabır ve anlayışla kazanacaksınız belki de Yaradan’ın rızasını. O halde sevmenin ve sevilmenin yollarına bakalım. Bu derste ben de bu ödevi her gün veriyorum. Eşinize onu sevdiğinizi söyleyin. Tabii sadece söylemek yetmez; sevgiyi besleyecek davranışlarla hayatınızı güzelleştirin.


www.cocukaile.net

Yazar Sema MARAŞLI

semamarasli@gmail.com

 

(Evlilik Okulu 22.Ders) Kaç Şikayet Kaç Teşekkür?

 

(Evlilik Okulu 22.Ders) Kaç Şikayet Kaç Teşekkür?

430566_308685999187023_1816551280_n3-150x1501

“Hani Rabbiniz, (size) şöyle bildirmişti: “Andolsun ki eğer şükrü yerine getirirseniz, elbette size (nimetimi) artırırım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir.” (İbrahim suresi 7)


Bu âyet-i kerime ne büyük bir müjde ve ne büyük bir uyarıdır. Hiç aklımızdan çıkarmamamız gereken bir âyet. Günümüzün en temel problemi şükürsüzlük. Kapitalist sistem içerisinde hep eksikliklere odaklanıyoruz, sahip olduklarımızı görmüyoruz. Oysa eksiğe odaklanmak şeytandandır.

Cennette Allah (c.c) Hz. Adem ve Hz.Havva ‘ ya pek çok nimet vermiş fakat az bir de eksik bırakmıştı. Şeytan gitti ve onları eksik olanı almaya ikna etti. Her şey tam olsun derken sahip oldukları nimetleri de kaybettiler.


O günden bu güne şeytan aynı oyuna devam ediyor. Para, mal, mülk kalite, marka, yüksek beklentiler…Şunum da olsun bunum da olsun..Herkeste olan bende de olsun, mümkünse ben de olan da herkeste olmasın…


Dinin aslı şükürdür. Kur’ an-ı Kerimin ilk âyeti Fatiha hamd ile şükür ile başlar. İbadetler de bir şükürdür. Namaz ve oruç bedenin şükrü, zekat ve sadaka malın şükrüdür. Ne kadar severek ve istekle yaparsak o kadar makbuldür.


Nimete şükür ise elimizde olanın kıymetini bilmek, israf etmemek yani dilimizle ve halimizle Allah’ a şükretmek ve nimete sebep olana teşekkür etmek. Göndereni ve getireni unutmamak.


Sevgili Peygamberimiz: “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmemiş olur.” buyuruyor.
Evlilik problemlerimizin temelinde de şükürsüzlük var. Eşler birbirleri pek çok şeye mecbur olarak görüyor. Evet karı kocanın mecbur olarak yaptıkları vazifeleri var fakat bu teşekkür etmemeyi ve nankörlük yapmayı gerektirmiyor.


Kadın erkeği para kazanmaya, evin bütün ihtiyaçlarını karşılamaya; kendinin ve çocuklarının isteklerine yapmaya mecbur görüyor. Bunun için erkek çoğu zaman bir takdir ve teşekkür göremiyor tam aksi varsa bir eksiği onlar görülüp söyleniyor. Bu da erkeğin ailesi için harcama yapma hevesini kırıyor.


Mesela kadın; erkekten elli lira ister, erkek otuz lira verir, kadın söylenerek alır, teşekkür etmez; erkek otuz lirayı verdiğine de pişman olur. Oysa kadın eşinin verdiğini teşekkür edip alsa erkeğin ailesi için harcama yapma isteği artar.


Koca açısından bakınca aynı şekilde erkek de çoğu zaman karısının yaptıkları için ona teşekkür etmez. Erkek; yemeğini yer teşekkür etmez, çayını içer teşekkür etmez, ütülü gömleğini giyer teşekkür etmez…Fakat eksikleri hemen görür.


Mesela; erkek mavi gömleğini giymek ister; mavi gömlek ütülü değilse söylenir, sanki karısı gömleklerini hiç ütülemiyormuş gibi.


Bu kez hanım eşinin söylenmeleri karşısında incinir. Kadın yaptığı işler konusunda takdir görmeyip bir de eleştirilince ev işi yapma hevesini kaybeder.


“Olur mu öyle şey ben eşime muhakkak teşekkür ederim.” diyenler de vardır muhakkak yazıyı okurken. İşte o zaman da teşekkürün ne kadar candan yapıldığına bakılmalı. Usulen kuru kuru yapılan bir teşekkür kimseyi mutlu etmez.


Ya da iki şeye teşekkür edip beş şeyden şikayet ediliyorsa o yapılan teşekkürün bir anlamı olmaz. İyi bir teşekkür önce Yaradan’a şükredip sonra sebep olana candan, samimiyetle teşekkür etmekle olur.


Sadece dilden çıkan teşekkür kalbe ulaşmaz. Teşekkür; içinde duygu olan bir ses tonu ile güzel sözcükler ve hoş bir tebessüm  ile daha anlamlıdır.


Eksiğe, kusura odaklananlar samimi olarak takdir ve teşekkür edemez. Sanki kendilerde her şey tammış gibi karşıdaki tam olsun isterler. Sanki insanda mükemmellik mümkünmüş gibi mükemmeli ararlar. Mükemmeli göremeyince şükür ve teşekkür yapılmaz.


Eksiğe ve kusura odaklanmanın ana sebebi kişinin kendi kusurlarını görmemesidir. Kendi kusurunu gören kişi eşinin kusurlarına karşı daha anlayışlı olur. Kendi kusurunu görmeyen kişi eşinin hatalarına kafayı takar ve onu değiştirmeye çalışır; eşiyle arası bozulur. Oysa kişi kendi kusurunu görüp onu düzeltmeye çalışsa evliliği için çok daha doğru bir şey yapmış olur.


Eşin eksiğine odaklanıldığında iyi özellikleri görülmez olur, bir de ona karşı kızgınlık duymaya başlanır. Şeytan zaten kızgınlığı sever; verir ateşi verir ateşi. Yanar ve yakarsın. Sonra gelsin pişmanlıklar…


Yaradan’ın vaadi var; nimetin kıymetini bildik bildik, bilmezsek gider elden. Karşıdaki istemese de Allah onu kişinin elinden alır; ölür gider, aldatır gider, boşanır gider. Hatta bazen kıymet bilmeyen kişi kendi ister ayrılmayı. Kendini eşinden mahrum edip onu cezalandırdığını zannedenken kendi kaybettiğini fark etmez o anda. Aklı başına geldiğinde de çoğu zaman geç olur.


Eşin eksiğine kusuruna rağmen sizin için yaptıklarından dolayı samimiyetle teşekkür ederseniz, onda kusur aramazsanız evlilikte muhabbeti yakalamanız kolay olur. Şükür nasıl Rabbimizin nimetlerini artırıyorsa teşekkür ve takdir de eşin iyiliklerini artırır.


Teşekkür etmek için büyük iyilikler bekliyoruz oysa küçücük iyiliklere teşekkür etmeye kendimizi alıştırsak büyük iyilikler de peşinden gelecektir. Bereket şükürde, muhabbet teşekkürdedir.


Kadın-erkek her insanın değerli olma isteği vardır. Teşekkür de değer vermenin ve değer bilmenin göstergesidir. Siz teşekkür ederken bir bakmışsınız eşiniz o sevmediğiniz huyundan kurtulmuş.


Nefsimiz şikayete, gönlümüz şükre meyillidir.


Eşini nefsi için bencilce seven; az kusuru çok görür. Eşinin yaptığı her hatayı kendi nefsine saldırı olarak görür. Şikayeti çoktur.


Eşini gönülden, samimi seven; hataları büyütmez. Eşinin gönlünü incitmekten korkar. Teşekkürü çoktur.


Rabbim sevgilerimizi rızasına uygun gönülden sevgiler eylesin.


Ödev: Herkes nefsini bir muhasebeye çeksin. Bu güne kadar eşinize karşı suçlamanız ve şikayetiniz mi çok oldu yoksa takdir ve teşekkürünüz mü?


www.cocukaile.net

Yazar Sema MARAŞLI

 

HİKAYE Bir küçük esnafın yaşadığı ibretlik hadise


HİKAYE  Bir küçük esnafın yaşadığı ibretlik hadise

 

Sayın okurlarım sizlere Bir küçük esnafın yaşadığı Hikâyesini paylaşayım:

Bir küçük esnaf, bazı günler hiç siftah yapmadan dükkanını kapatırdı. Birgün bir arkadaşı dükkana geldi, sohbet etmeye başladılar.

İşlerin nasıl iyi mi, diye sordu. O da bazı zaman hiç siftah yapmadan dükkanı kapatıyorum, dedi. Bilmiyorum nerde eksikliğim var, dedi arkadaşına,

Arkadaşı da ona, iş ticareti eğitim kitapları var, onlardan birini al, belki faydasını görürsün, dedi.

Akşam işten çıktığında ilk işi, bir kitapçıya gitmek oldu. Kitaplara göz atarken bir kitap ilgisini çekti. Üzerinde şöyle yazıyordu:


Kısa yoldan zengin olmak ister misiniz? Kim istemez ki, kısa yoldan zengin olmayı, diye düşündü. Cebine elini atıp, son kalan parasını verdi. Heyecanla çıktı oradan. Evine gidip okumaya başladı.

Amerikalı fakir bir iş adamının nasıl zengin olduğunu yazıyordu. Birinci kural, çevrenizi, dostlarınızı değiştirmeniz gerekiyor. Kendinizden başka üstün insan olmadığını düşünün, diyordu. Okuduğu o kitaptaki herşeyi uygulamaya başladı.

Dışarı çıktığında, o artık, o değildi. Selam veren dostlarını görmemezlikten geliyordu. Aylarca böyle sürdü. Birgün, dükkan sahibi yanına gelene kadar,

Dükkânın anahtarını alıp, bana ya kira borcunu ver, ya da biran önce dükkanı boşalt, dedi. Dışarı çıktığında düşünmeye başladı. Dar gününde borç para veren dostlarına gidemezdi.

Hepsinin kalbini kırıp, büyüklenmişti, nasıl bakardı yüzlerine. Bitkin, çaresiz halde evine geldiğinde, eşinin kitap okuduğunu gördü.

Sordu, ne okuyorsun diye. Bir dua kitabı aldım. Bin kere şu duayı söylersem zengin oluruz, dedi. Eşinin bu sözüne bir şey söyleyemedi, çünkü O da onun bunun uydurduğu ile çevresinden uzaklaşmış ve azla yetinmeyip işinden olmuştu.

O gece uyuyamadı, sabah ezanı okunuyordu. Açtı elini gökyüzüne, Ağlayarak yalvarıyordu. Allah'ım bizi affet, düştük gaflete diye,


Ağlayarak dua ederken uyuyup kaldı olduğu yerde... Şiddetli bir kapı sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında karşısında dükkan sahibi duruyordu.

Herhalde kirasını isteyecek, diye düşündü. Dükkan sahibi gülümseyerek baktı yüzüne, Sabah namazını kılarken, onun perişan hali gelmiş gözünün önüne... Anahtarı uzattı eline.

Kira ne olacak, dedi.
Durumunu bir düzelt, kirayı verirsin, dedi.  

Sabah açtı dükkanını besmeleyle. Yine kitap okuyor mu, diye düşünüyorsanız. Evet, okuyor, Kur-an var elinde... Şükürler olsun işi, gücü yerinde...  

 

Her neyi istersen Allah’tan iste.
Sakın düşmeyin sayın okurlarım onun düştüğü gibi gaflete.

Araştırmacı Yazar Ramazan HOŞ

 

1 Mart 2014 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - Cennet ucuz değil!..


Hekimoğlu İsmail - Cennet ucuz değil!..


Hekimoğlu İsmail
 

Cennet ucuz değil!..

 
 
Bir köyde, köy halkıyla sohbet ettik. Onlara dedim ki, “Bakınız, bu köy açık hava fuarı gibi. Şunlar tavuk, şunlar at, şunlar koyun… Çok beğeniyorsunuz bu hayvanları.
 
 
Neden? Çünkü işinize yarıyor. Peki bu hayvanlar kitap okur mu? Hayır. Namaz kılar mı? Hayır. Sadaka verir mi? Hayır. Çünkü hayvanlar dinden anlamaz. Hayvanların dini yoktur. Yeryüzü büyük bir kitap. Büyük bir müze. Buralarda gezerken bu hakikatleri de görmek lazım.”
 
 
Bir şahıs çıktı dedi ki, “Aman ağabey, biz seni buraya çağırdık ki, iki tane ayet, bir tane hadis okuyasın; cennete mi gideceğiz, cehenneme mi anlayalım. Sen kalkmış tavuk diyorsun, yumurta diyorsun. Ne oluyor böyle?”
 
 
“Kardeşim”, dedim, “Canımızın istediği gibi yaşarsak, biz de böyle hayvan gibi bir şey oluruz.” Bakınız hayvanlar kitap okumuyor, namaz kılmıyor. Bu meseleleri düşününce Amerika’daki günlerim gelir aklıma… Öğrenci olarak Amerika’da bulunduğum sıralarda, Amerikalı öğretim üyesi ne emir verirse onu yapıyorduk.
 
 
Mesela diyor ki: “Şu cihazı öbür barakaya götürün veya dışarıya çıkarın.” Kocaman cihaz, dört kişi zor taşıyoruz. Düpedüz hamallık yani… İtiraz yok. Tek başına götür dese, “Nasıl götüreyim, gücüm yetmez.” diyemeyiz. Hemen, “Yes, sir.” diyoruz. “Kabloları irtibatlayın.” İrtibatlıyoruz. “Cihazı çalıştırın.” Çalıştırıyoruz. “Ölçmeleri yapın.” Yapıyoruz. Bunlar öyle kolay işler değil. Adam tepemizde dikilip emir yağdırıyor. Biz de baş üstüne diyoruz. Allah Allah…
 
 
Amerikalıya böylesine itaat edeceğim, gözlerimi yaratan, tahsil için bana akıl veren, ellerimi, kollarımı, ayaklarımı veren, bana sağlık veren, hayat veren Rabb’ime itaat etmeyeceğim? Olur mu ya? Müdür emretti diye işime zamanında başlayacağım amma namazımı kaçıracağım? Olur mu? Olmaz.
 
 
Böyle terslikler benim aklıma yatmaz. Şimdi bir Müslüman’ın düşünmesi lazım? Ben en çok kime itaat ediyorum, en çok kimin sözünü dinliyorum, kimin gönlünü yapıyorum? Hah işte onu, bulacak, diyecek ki, “Ben falan kişiyi razı etmeye uğraştığım gibi, Allah’ı da razı etmeye uğraşıyor muyum? O’na itaat ediyor muyum?”  
 
 
Sonra bir koyunu yakaladım. Tabii köylüler de saygıyla benim yanıma gelmişler. Koyunun başını okşuyorum. Bu koyun, bu koyun, ah bu koyun, hiç namaz kılmaz bu koyun… Gördünüz mü vaziyeti? Bu koyun istediği gibi gezip tozuyor, istediği kadar uyuyor. Ne derse gider, ne kitap okur, ne ibadet eder. Bu koyunu acaba ne yapsak?
 
 
Sonra koyunun gözlerini öptüm, “Sen masumsun.” dedim, “Sen alınma, hakkını helal et.” Adamlara döndüm, onlar başlarını sallıyor. “Hocam çok sert bir ders verdin.” diyorlar. Hakikat bu kardeşim. Allah’a şükür, bak Allah bizi insan yaratmış, insanlar içinde Müslüman yaratmış. Müslümanlar içinde bizi şuurlu Müslüman yapmış. Ne kadar büyük nimetler iç içe... Böyle bir nimetin şükrü gerekmez mi?
 
 
“Efendim, ibadet etmek zorumuza gidiyor.” diyor mesela… Abdest almak çok zor geliyormuş! Bu zorluklar ne ki? Siz gidin de Avrupa’da, Japonya’da, Almanya’da işçiler nasıl çalışıyor, bir görün. Hiç yoruldum diyen var mı? Çünkü yoruldum diyeni işten atacaklar, nereye yoruluyorsun. Bakınız, üç kuruşluk dünya menfaati için böylesine yoruluyoruz. Peki cennet ucuz mu?
 
 
Rahata alışmış insanlar ibadet etmekten rahatsız olurlar. Mesela namaza kalkmayan adam tenperesttir, vücudunu çok seviyor. Aman vücudum yorulmasın, incinmesin, ağrımasın. Allah Allah olur mu kardeşim, biz insanız. Vücudumuz yorulacak, ağrıyacak…
 
 
Müslümansak Allah’ın emrini yerine getirelim, Allah ne emretmişse onu yapalım.
Çünkü cennet ucuz değil…
 
 

Tesettür Hassâsiyeti

 
Tesettür Hassâsiyeti

​​
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Ahzâb, 59)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Cehennemliklerden henüz görmediğim (daha sonra ortaya çıkacak) iki grup vardır: Bunlardan biri, sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla insanları döven bir topluluktur. Diğeri, giyinmiş oldukları hâlde çıplak görünen, başkalarını da kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremezler. Hattâ, onun çok uzak mesâfeden hissedilen kokusunu dahî alamazlar.” (Müslim, Cennet, 52)

--


Zamanda İsrâf



Zamanda İsrâf
 
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Onlar orada: Rabbimiz! Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine iyi işler yapalım! diye feryad ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? (Niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (azabı)! Zalimlerin yardımcısı yoktur.” (Fâtır, 37)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganîmet bil: İhtiyarlığından önce gençliğini, hastalanmadan önce sıhhatini, fakirliğinden önce zenginliğini, meşgul zamanlarından önce boş vakitlerini ve ölümünden önce hayâtını!” (Hâkim, el-Müstedrek, IV, 341; Buhârî, Rikak, 3; Tirmizî, Zühd, 25)

--

28 Şubat 2014 Cuma

GÜNAHA DÜŞMEK…

GÜNAHA DÜŞMEK…


Ariflerden biri çamurlu kaygan bir yolda, eteklerini toplayarak, dikkatli adımlarla yürüyordu.

Fakat bütün çabasına rağmen düştü.

Her tarafı çamur olduğu için, artık serbestçe yürümeye başladı.

Bir taraftan ağlıyor ve: “İşte, günaha düşmeden önce günahlardan sakınan adamın hali budur.

Bir defa, iki defa… Günaha düştükten sonra, artık aldırış etmeden onun ortasında yürümeye başlar!” diyordu.