28 Şubat 2016 Pazar

Sabır ve Önemi

Sabır ve Önemi
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Ey îmân edenler! Sabredin, sebat gösterin, hazırlıklı ve uyanık olun. Allâh’tan korkun ki başarıya erişesiniz.” (Âl-i İmrân, 200)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Sabır üçtür: Musîbetlere karşı sabır, kullukta sabır ve günah işlememekte sabır…” (Süyûtî, II, 42; Deylemî, II, 416)
Sabır; değişen maddî ve mânevî durumlar karşısında dengeyi bozmamak, îtidâli muhâfaza etmek, iptilâlara tahammül göstermek, acılara katlanmak, sıkıntı ve meşakkatlere karşı soğukkanlılıkla mukâvemet etmek, beşerî hisleri aklın ve dînin sınırları dâhilinde sâbit tutmak mânâlarına gelir.
Metânet de başa gelen her türlü iptilâya karşı metinlik, muhkemlik, dayanıklılık ve sağlamlık demektir.

Sabır, güzel ahlâkın ağırlık merkezi, îmânın yarısı, ferah ve saâdetin anahtarıdır. Cennet nîmetlerine kavuşturan büyük bir fazîlettir. Sabır, hoşa gitmeyen ve ıztırap veren hâdiseler karşısında muvâzeneyi bozmadan sükûnete bürünmek, Hakk’a teslîm olmaktır.

Enbiyâ ve evliyâ, sabır husûsunda da zirve örnekler sergilemiş ve Allâh’ın yardımına nâil olmuşlardır. Bu sebeple onlar, sabır husûsunda da bizim örneklerimiz olmalıdır.

Sabrın dünyevî tarafı acı, âhiret tarafı çok parlaktır. Sabrın acılarını sîneye çekenler, ebediyet devleti olan cennete ve Allâh’ın rızâsına kavuşurlar.

Her hâlükârda Allâh’ın emir ve yasaklarındaki nîmet, hikmet ve ilâhî mükâfâtları düşünmek, sabrı kolaylaştırır.

Sabrın ilk şartı, onu gerektiren hâdiseyle ilk karşılaşıldığında gösterilmesidir. Vaktinde gösterilmeyen bir sabrın, fazla bir mükâfâtı yoktur. (Osman Nûri Topbaş, Faziletler Medeniyeti-1, Erkam Yay.)
Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)

es-Semî’: Kâinattaki her sesi; içte saklansın yahut açıkça söylensin duyan, gizliyi, fısıltıyı bile işiten demektir.
Kısa Günün Kârı

Sözün özü, sabır insanın derûnundaki kıymetli bir hazinedir. Belâ ve musîbetler karşısında en sağlam kalkandır. Allâh Teâlâ’nın râzı olduğu ve büyük mükâfatlar va’dettiği ulvî bir haslettir. Allâh Rasûlü’nün ifâdesiyle:

“Sabır ziyâdır.” (Müslim, Tahâret, 1) Nihâyetinde insanın dünyâ ve ukbâsını aydınlatır.
Lügatçe
ziyâ: Işık, aydınlık.
musîbet: Bela.
îtidal: 1.Aşırı olmama durumu, ılımlılık, ölçülülük. 2. Soğukkanlılık.
mukâvemet:
Karşı durmak, dayanmak. Karşı koymak.
muvâzene:
1. Denge. 2. Dengeleme


  

Fatiha suresinin önemi

Fatiha suresinin önemi


– Ebu Said b. Mualla anlatıyor:

– “Ben bir kere mescidde Namaz kılarken Resulüllah beni çağırmıştı. Namaz kıldığım için icabet edememiştim. Namazı kılıp yanına vardığımda:

– Ya Resulüllah, Namaz kılıyordum, diye özür beyan ettim. Bunun üzerine O:

– Allah Kur’an’da “Ey Mü’minler! Sizi Resulüllah kendinize hayat verecek şeylere davet ettiği zaman icabet ediniz” buyurmadı mı? Dedi. (Enfal: 24) Sonra bana:

– Ey Said, sen bu mescidden çıkmazdan önce sana bir sure öğreteceğim k...i, o, Kur’an’daki surelerin sevab bakımından en büyüğüdür, dedi. Sonra elimi tuttu, mescidden çıkmak istediği sırada ben:

– Ey Allah’ın Elçisi! Sana bir sure öğreteceğim ki, o, Kur’an’daki surelerin en büyüğüdür, demiştin, diye hatırlattım. Resulüllah:

– O sure, “Elhamdü lillahi Rabbi’l – alemin…” dir ki, Namazlarda tekrar olunan yedi ayet ve bana ihsan olunan Kur’an’dır” buyurdu

– Fatiha suresinin değerini anlatmak elbette mümkün değildir; ancak şu kudsi hadis bize bu konuda ışık tutmaktadır:

– “Fatiha’yı kendimle kulum arasında ikiye böldüm: Yarısı benim, yarısı da kulumundur. Kulumun istediği hakkıdır; kendisine verilecektir.”

– Hz. Peygamber devamla diyor ki:
– Bir kul “El – hamdu lillhi rabbi’l – alemin” dediği zaman Allah:
– “Kulum bana hamdetti,” der. Kul:
– “Er – Rahmeni’r – Rahim” dediğinde, Allah:
– “Kulum beni umumi ve hususi manada olan merhametle andı, beni övdü,” der. Kul:
– “Maliki yevmi’d – din” dediğinde, Allah:
– “Kulum beni büyük tanıdı, bana saygı gösterdi,” der. Kul:
– “İyyake… nestein” dediği zaman, Allah:
– “Bu benimle kulum arasındadır. (İbadet kuluma, yardım ise bana aittir). Kulumun istediği verilecektir”, der. Kul:
– “İhdina’s – sirata’l – müstakim… vele’d – dallin” dediğinde ise, Allah:
– “Bu dilek kula aittir, istediği verilecektir,” buyurur.”


– FATİHA suresinin fazileti hakkında rivayet edilen bir hadis de şöyledir:
– İbn Abbas (r.a.) demiştir ki:

– “Cebrail, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanında otururken, üstünden kapı açılmasına benzer bir ses duydu. Başını yukarı kaldırdı. İşte şu, bu günden başka hiç açılmamış bir kapıdır, dedi. O’ndan bir melek indi ve: Bu yeryüzüne inen bir melektir ki, bu günden başka asla inmiş değildir, dedi.

Selam verdikten sonra: Ancak sana verilen ve senden önce hiçbir Peygamber’e verilmeyen iki nur ile müjde sana. Bu iki nur “FATİHATÜ’L – KİTAB” ile BAKARA SURESİNİN sonlarıdır. Bunlardan okuyacağın her bir harfe karşılık, istediğin mutlaka sana verilecektir, dedi.”

– FATİHA SURESİ, ŞİFA niyetiyle de okunur. Buhari’nin Ebu Said El – Hudri tarikiyle rivayet ettiği bir hadiste:

– Arap kabilelerinden birinde bir şahsı akreb’in soktuğu, her çareye başvurulmalarına rağmen tedavi edemedikleri anlatılır.

– Neticede Ebu Sid El – Hudri FATİHA SURESİNİ okur ve hasta iyileşir.


27 Şubat 2016 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - Hayatın gayesi...

Hekimoğlu İsmail - Hayatın gayesi...


Hekimoğlu İsmail
AİLE-SAĞLIK

Hayatın gayesi...


Nasıl ki taşı anlatmak kolaydır; ama elması anlatmak zordur. Aynen öyle de gayesizlik taş gibidir ve çoktur. Nitelik ve ideal ise elmasa benzer, bulmak yeterli değil, bir de kuyumcu olmak gerekir ki onu anlayalım ve anlatalım.

İde, fikir manasına gelir. İdeal, maksattır, gayedir. Her insanın kendine göre fikri vardır. Ayrıca bir insandan sonsuz sayıda fikirler çıkar. Bunların hangisi doğrudur bilinmez. Çünkü herkes, benim fikrim doğrudur, der. Bu fikirler ve idealler İslam'ın mihengine vurulur, İslam'a uygun olan doğrudur. İşte bunun için idealler hem akla hem İslam'a uygun olmalıdır.

Allah, her şeyi bir sebep için yaratmıştır. Yollardaki on binlerce araba bir hedefe gidiyorlar, bir gayeyi tahakkuk ettirmek için. Mesela bir çocuğa sorarız. “Sen büyüdüğün vakit ne olacaksın?” “Hiç” diye cevap verir. Diğer bir çocuğa sorarız, “Ne olacaksın?” O da der ki, “Avukat olacağım.” “Öyleyse sınıfı geçmek lazım.” deriz, “Biliyorum” diye cevap verir. Hâlbuki bu ilkokul çocuğu avukatlık nedir bilmez amma geleceğine bir hedef dikti: Avukat olacağım! Sınıf geçtikçe, iyi not aldıkça heyecanlanır, avukatlığa biraz daha yaklaşır, böylece koşar, sınıfları tek tek geçer, liseyi bitirince hukuk fakültesine gider. Çünkü o hâlâ koşuyor ve avukat olur. Belki binlerce lise mezunu içinde yalnızca hedefi olanlar o hedefe ulaşmıştır.

Diğer taraftan insan büyüdükçe, nefsinin arzu ve istekleri de büyür. Menfaatleri, ulaşılması gereken en büyük idealler gibi önüne dikilir. Nefsinin her arzusunu yerine getirmeye kalkan insan, çıkmaz sokağa saplanıverir. Hâlbuki hayatın gayesi, Allah rızasını kazanmaktır.

Ekseriyetle her insanın kendine göre bir ideali vardır. İdeal denilen bu kelime, dünyayı şekilden şekle soktu. Halen bu hal devam etmektedir. Şimdi anlaşıldı ki, ideolojilerle gerçeği bulmak mümkün değil. Çünkü İslamiyet gerçeğin ta kendisidir. Dünya, İslam medeniyetini bekliyor. Mesela bir Müslüman, ilmi, tekniği bilir, bu dallarda başarılı olur, İslam ahlâkına da tâbi olursa, fert planında İslam medeniyetine ayna tutabilir.

İslamiyet, anbean yaşanır. Çünkü bir dakika sonra ne olacağımız belli değil. Öyleyse “Ben şu anda İslam'a uygun halde miyim, İslam'a uygun bir işle meşgul müyüm?” sorularına doğru cevap veremeyen bedavadan yaşar ve ölür. Hayatı ona Cennet'i kazandıramamıştır. İyilik yapar, iyilik görür. Hal ve hareketlerini Allah rızasına göre düzenlemek, “Hayatın gayesi rıza-yı İlahi'dir” diyebilmek için daha birkaç fırın ekmek yemek gerekir. Kafa yormak, tefekkür iklimlerinde yol almak lazım.

Her insan, istediği yerlerin çoğuna varmıştır. Öyleyse cennete giden yolda da yürüyebilir. Allah, bizi kendisini tanıyalım ve gerektiği gibi kulluk edelim diye yaratmış. Asıl maksada ulaşabilmek için en önemli idealimiz, İslâmiyet'i öğrenip yaşayarak kuvvetimizi muhafaza etmektir.

İnsanın çok büyük idealleri olabilir. Fakat bu büyük ideallerin hiçbirisi Saadet-i Ebediye'ye ulaşmaktan daha önemli değildir. Ve mademki ideal fikre bağlıdır, fikirlerimiz de Kur'an'a bağlanırsa çok iyi neticeler alırız.

Saatler, saniye saniye ömrümüzü bitiriyor. Bunun için biz de saniye saniye İslamiyet'i yaşayalım. Öleceğimiz saniyenin Müslüman'ca olmasına çalışmak; işte en büyük ideal budur!

İdealin kudretini bir damla suda seyrettim. O, koştu, denize ulaştı. Onun ideali deniz olmaktı, bir damla su deniz kadar güçlü olmak istedi ve oldu. Damlanın, denize koşmasını, denizin damlayı kucaklamasını seyrettim, bir damla gözyaşı ile ben de bu ideale katıldım...
 
 
 
 

26 Şubat 2016 Cuma

Cemil Tokpınar - Allah’ın seçtiğinde hayır vardır

Cemil Tokpınar - Allah’ın seçtiğinde hayır vardır

 
Cemil Tokpınar

c.tokpinar@meydangazetesi.com.tr
19 Şubat 2016, 08:00


İSTİHARE NAMAZI

Evlilik, yeni bir iş kurma, meslek seçimi gibi durumlarda tereddüde düştüğünüzde sizi sıkıntıdan kurtaracak, kararınızı netleştirecek, içinize huzur ve ferahlık verecek, tevekkül ve rızanın rahatlığında sükûna erdirecek bir ibadet vardır: İstihare namazı ve duası.

İstiharenin anlamı, kendisi hakkında hayırlı olanı Allah’tan istemektir. İstihare namazı ve duası, bizzat Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından öğretilip tavsiye edildiği için sünnet-i seniyyedir.

Câbir bin Abdullah’ın (r.a.) rivayetine göre, istihareyi Kur’an’dan bir sûre öğretir gibi büyük küçük işlerin hepsinde tavsiye eden Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Biriniz bir iş yapmaya niyetlenince farzın dışında iki rekât namaz kılsın” buyurmuş ve istihare duasını zikretmiştir.

Buna göre, meşru bir işe niyet eden bir kimse, farklı şıklar arasında bir tercih yapıp bunun kendisi hakkında hayırlı olup olmadığını düşündüğü zaman iki rekât namaz kılar. Namazda dilediği sûreyi okuyabileceği gibi, birinci rekâtta Kâfirun, ikinci rekâtta İhlâs sûresini okuması tavsiye edilmiştir.

İSTİHARE DUASI


Namazdan sonra hadis-i şerifte belirtilen şu duayı okur:

“Allâhümme innî estehîruke bi ılmike ve estakdiruke bi kudretike ve es’elüke min fadlike’l-azîm. Fe inneke takdiru ve lâ akdiru ve ta’lemu ve lâ a’lemu ve ente allâmü’l-ğuyûb.
 
Allâhümme inkünte ta’lemu enne hâza’l-emre hayrun lî fî dînî ve meâşî ve âkıbeti emrî fekdurhü lî ve yessirhü lî sümme bârik lî fîh. Ve in künte ta’lemu enne hâza’l-emre şerrun lî fî dînî ve maâşî ve âkıbeti emrî f’asrifhü annî va’srifnî anhü ve’kdur li’l-hayra haysü kâne. Sümme ardınî bih.”


İnsanın içinde bulunduğu kararsızlığı ve problemi ortaya koyarken, her şeyi bilen ve takdir eden Cenab-ı Hakk’a sığınıp güvenmeyi bir çözüm olarak gösteren bu duanın meali şu şekildedir:

“Ey Allah’ım, ilmine güvenerek senden hakkımda hayırlısını istiyorum, gücüme güç katmanı istiyorum. Sınırsız lütfundan bana ihsan etmeni istiyorum. 

Ben bilmiyorum, ama sen biliyorsun; ben güç yettiremem, ama sen güç yetirirsin. Ey Allah’ım! Yapmayı düşündüğüm bu iş, benim dinim, dünyam ve geleceğim açısından hayırlı olacaksa, bu işi benim hakkımda takdir buyur, onu bana kolaylaştır, uğurlu ve bereketli eyle. Eğer benim dinim, dünyam ve geleceğim için kötü ise, onu benden, beni ondan uzaklaştır. Ve hayırlı olan her ne ise sen onu takdir et ve beni hoşnut ve mutlu eyle!” (Buhârî, Teheccüd: 25; Tirmizî, Vitr: 15)
 
7 DEFA YAPILABİLİR

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hadisin devamında, “Bunu dedikten sonra istediği, dileği ne ise onu ifade etsin ve sonra ilk aklına geleni ve gönlünde yatanı yapsın” buyurmuştur.

Hadislerde geçmemekle birlikte büyük fıkıhçı İbn-i Âbidîn, istihare eden kimsenin dileğinin uygun olup olmadığına işaret olarak şöyle bir tavsiyede bulunur:

“Yatmadan önce dua okunur ve abdestli olarak kıbleye yönelinerek yatılır. Rüyada beyaz veya yeşil görülürse o işin hayır olduğuna, siyah ve kırmızı görülürse de şer olduğuna işaret eder. Şerli olandan kaçınmak icap eder.” (İbn-i Âbidin, 1: 461)

Eğer bir kere yapıldığında tatmin edici bir işaret ortaya çıkmamışsa birden fazla istihare yapmak sünnettir. Bununla alakalı olarak Enes bin Mâlik’in (r.a.) rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Ey Enes, bir işi yapmaya niyet ettiğin zaman o iş hakkında yeniden yedi defa istihare et. Sonra kalbinden geçen temayüle bak. Çünkü hayır kalbinde doğan manadadır.” (Tecrid Tercemesi, 4: 143)

İstihareyi başkasına yaptırma konusunda hadislerde açıklama olmadığı için bazı âlimler çekimser kalmışlar, çoğunluk ise başkasına da yaptırılabileceğini belirtmiştir.


 
 
 
 

25 Şubat 2016 Perşembe

Burcu Ercivan - Evlilik Tabi ki Kaderdir! Nasıl mı?

Burcu Ercivan - Evlilik Tabi ki Kaderdir! Nasıl mı?
 



Burcu Ercivan
Evlilik Tabi ki Kaderdir! Nasıl mı? Oku Bakalım...
Burcu Ercivan
 
 
Sayın değerli sağlam ciğerli kardeşlerim. Bildiğiniz üzere ''kader''  insanların en çok kafasını karıştıran konulardan birisi . Bende acizane bahsetmek istiyorum..
 
Öncelikle kader; ezelden ebede kadar hayır ve şer (iyi ve kötü) meydana gelecek bütün hadiselerin (olaylar) Allah katında malum olmasıdır (bilinmesi) ve yazmasıdır. Şimdi bu tanım akıllara şu soruyu getirebiliyor ;
 
- Madem Allah kaderimizi önceden bilmiş ve yazmış peki bizim bu kadere etkimiz ne? 
 
Buradan hemen bir cümleyi daha tanımlamam icap ediyor o da ''cüz-i irade''. Cüz-i İrade; Allah'ın insanlara vermiş olduğu iradeye deniyor. Buradan nereye bağlıyorum, yani ; Bizler kendi kaderimizi Allah'ın bize vermiş olduğu cüz-i irade ile seçiyoruz ve belirliyoruz. Cenab-ı Allah ise ezeli ve ebedi ilmiyle geçmişi , şimdiyi ve geleceği biliyor ve ona  göre kaderimize yazıyor.Örnek verelim;
 
Kader araba olsun cüz-i irademiz de direksiyon.Direksiyonu sağa kırarsan sağa sola kırarsan araba sol tarafa gider. Kaderimizde öyle.. Cüz-i iradenle neyi tercih ediyorsan kaderine  Allah onu yazıyor. Sen arabayı hızlı sürdün ve kaza yaptın diyelim. Allah da bunu biliyordu ve kaderine yazdı.Sen dikkatsizlik ve ihmalkarlıkla kaza yapmanı Allah'a isnad edemezsin.  Çünkü unutulmaması gereken en önemli konu ; Allah yazdığı için sen kaza yapmadın , sen kaza yapacağın için  Allah yazdı.  Allah'ın bilmesi onu Cenab-ı Allah'ın yapması anlamına gelmiyor.
 
Bunu ayetle pekiştirirsek;
 
''Ve biz, her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık... ''İsra / 13
 
Bu ayet-i kerime aynı zamanda ''Ben kader mahkumuyum , kaderim böyleymiş..'' gibi kadere karşı sözler söyleyen iddia sahiplerinin iftiralarını çürütüyor.
 
''Bize gelen bir hayır varsa Allah'tan , bir kötülük varsa nefisimizdendir..'' sözünü de tam yeri gelmişken söyleyeyim dedim kardeşlerim.Allah kullarına zulmetmez biz kendimize zulmediyoruz.. Başımıza gelen kötü olayların mesuliyeti bizim nefsimize ve şeytana uymamız ya da yanlış seçim yapmamızdan kaynaklanıyor. Mesela ; 
 
1400 yıl öncesine gidelim ve birbirinden iki ayrı kutup olan Hz. Ebubekir efendimiz (r.a) ve Ebu cehili ele alalım. Hz. Ebubekir efendimiz Allah'ın ona vermiş olduğu cüz-i irade ile  Allah'a iman etmeyi hatta Peygamberimizin (sav) en yakın dostu olma şerefine nail olmuştur. Ebu Cehil ise yeğeni (s.a.v) alemlere rahmet olmasına rağmen , defalarca Efendimizin (sav) kapısına gidip onu din'e davet etmesine rağmen cüz-i iradesi ile iman etmemeyi tercih etmiş ve kendisini cehennemin top 10 listesine yazdırmayı başarmıştır. 
 
Hatta Katolik bir papazın iman etmesini sağlayacak bir mucizeyi de şuraya iliştirmek istiyorum. Tebbet Suresin de Cenabı Allah Ebu Leheb ve karısından bahseder.
 
''...Ebu Lehebin elleri kurusun! Karısı da ona cehenneme odun taşıyanlardan olacak''
 
buyuran yüce Rabbimiz bu sureyi indirirken Ebu Lehebin iman etmeyeceğini ve imasız biçimde ölüp cehenneme gideceğini bildiriyor. Ve Ebu Leheb iman etmeden ölüyor. Bura da mucize olan konu ise; Eğer Ebu Leheb iman edip ölseydi Kur'anın bu suresi geçersiz kalacaktı.(haşa) Ama Allah ezeli ve ebedi ilmiyle Ebu Lehebin iman etmeyeceğini biliyor ve bu sureyi kesin olarak indiriyor. Papaz bundan etkileniyor ve Müslüman oluyor. SubhanAllah!..
 
Bu da Allah'ın yüce Kur'anın ve kadere karşı iradesinin büyük bir göstergesidir.
 
Umarım buraya kadar bir sorun yoktur.. 
 
Şimdi gelelim derin mevzuya. Hanım kardeşlerimizin çok merak ettiği bir husus da evlilik kader mi? mevzusu.
 
İnanın bu soru bile insanı şirke götürür ki haşa! Kader değildir deseniz dinden çıkarsınız o kadar önemli. Bu şu demek oluyor; Allah'ın benim evleneceğim insandan haberi yok demekle aynıdır ki bu hiç bir şekilde mümkün değildir. Yüce Allah ilmiyle her zerreyi bilir. O yüzden EVLİLİK TABİ Kİ KADERDİR. 
 
Ama kader iki çeşide ayrılıyor. Biri ihtiyari kader (yani çok ders çalışıp karşılığında üniversite kazanmak gibi) ikincisi ise ızdırari kaderdir (ne zaman doğacağınız ,boyunuz , cinsiyetiniz vs.) yani seçme şansınızın bulunmadığı kaderdir.
 
Evlilik çoğunlukla ihtiyari kader yani seçimlerinize bağlı olan kaderdir. Ama Allah bazen ızdırari kader yaşatır ki bu da imtihandır. İyi bir eş verir şükür ister , kötü bir eş verir sabır ister..
 
SONUÇTA İKİSİ DE KADERDİR..Hatta;
 
Kiminle evleneceğimiz ezelden muayyen olup, hiçbir surette değişmeyeceğini, hatta Ashab-ı Kiram'dan bir zatın Peygamberimize ;
 
"Falan kadınla evlenmek istiyorum, dua buyurun."demesi üzerine ;
 
"Eğer sana İsrafil, Mikail ve... Hamele-i Arş [a.s] dua etse, araların da Bende bulunsam, gene sen ancak senin için yazılan kadınla evlenirdin."
[Ramuz:357/9]
 
buyurmuşlar.Burada bize düşen dua ederek bize yazılan kişinin hayırlı bir insan olmasını istemektir. Dua evleneceğiniz insanı değiştirmez ama onun daha hayırlı bir insan olmasını sağlayabilir.Tabi yaşantınız ve seçimleriniz de çok önemli. Kimi malı olsun der kimi mülkü.. Kimi yakışıklı olsun der kimi uzun boylu.. Eğer dindar olsun diye dua ederseniz sizin için daha hayırlı olur kardeşim..
 
Bu arada kaderle kısmet bile evlendi bi biz evlenemedik diyen kardeşlerimiz var , Canımsınız:)  emin olun siz iğne ucunda dahi olsanız kaderinizde ki insanla karşılaşırsınız. Fizan da , Mekke de , Mısır da .. nerede olursa olsun. Dert etmeyin ,dua edin:)
 
Ve Allah kulunun DUASINA üç şekilde cevap verir;
  • Evet , der istediğini verir.
  • Hayır, der hiç vermez (yine bizim iyiliğimiz için)
  • Bekle , der en hayırlısını verir.
Umarım mesaj alınmıştır :) sevgilerimle..
 
 
 
 

24 Şubat 2016 Çarşamba

Fatma (r.a.) son anlarındaydı..

Fatma (r.a.) son anlarındaydı..




Yaşı yirminin biraz üzerindeydi.. Çileli bir hayatın sonuna doğru gelmişti.. Özlüyordu 6 ay önce gidiveren Babasını, özlemişti aşkın bir muhabbeti vardı.. Onulmaz bir yaraydı sanki içi yakan, yıkan, tarumar eden.. Hz Ali (r.a.)'ın yanında son nefesini veriyordu..

Yıkadılar Fatıma'yı, kefenlediler sonra... Hz. Ali’ye (r.a.) diyorlardı ki:

Fatımanın cenazesi hazırdır. ... Bütün Medine yollarda Medine Baki mezarlığında...

- Sevgililer Sevgilisini...n Kızını defnedecekler..

- Mezara giriyor, mezara oturuyor Hz. Ali (r.a.) ve 'Uzatır mısınız bana Fatımayı' diyordu, uzatıyorlardı..
- . Fatıma’yı (r.a.)... Zaten nahifti, zaten inceydi, zaten zayıftı Fatıma (r.a.)... Ve O’nu mezara doğru uzatırken

Hz. Ali (r.a.) öyle ağlıyordu ki gözlerinden akan sicim gibi yaşlar Fatıma (r.a.)'nın yeni kefenini ıslatıyordu.. Hz. Ali (r.a.) şöyle söyleniyordu;

"Habibun leyse ya’diluhu habibun.. Vema lisivahu fikalbi nasibun.. Habîbun rabâ ayni ayni vecismî vean kalbi la yağibu"

"Sevgilim" diyordu Fatma’sına.. 'Sevgilim..!

Senin sevgini karşılayacak bir sevgi daha yoktur..

Doğrusu Senden gayrısı için şu yürekte bir nasip de olmayacaktır, her ne kadar gözlerimden ve vücudumdan uzaklaşsan da kalbimdesin sürekli ve her dem……
Sonra toprağı atacaklardı Fatma’nın üstüne.. Toprağa bulaşmış ellerini çırparken Hz. Ali (r.a.) şöyle diyecekti

"Doğrusu dünyada tek bir isteğim kaldı Fatıma...
Babana ve Sana ulaşacağım günü bekliyorum...


23 Şubat 2016 Salı

Ahmet Türk - HAYALLER KURMAK İSTİYORUM...

Ahmet Türk - HAYALLER KURMAK İSTİYORUM...


Konya Ereğli'li Hemşehrim genç yazar Ahmet Türk'ün Facebook sayfasında yayınladığı yazı:


 Nice analar her yıldız kayışında ne dilekler tuttu, her dilek ağacına çaputlar bağladı, nice türbeler gezdi, nice dualar etti, nice doktorlar gezdi.
Canından bir can evlada sahip olmak için…
Kimileri sahip oldu belki de… Kucağına aldı yavrusunu gözlerine inanamadı öyle güzel öyle masumdu ki…

Onu yıkayacaktı… Onu giydirecekti… Onun saçlarını tarayacaktı… Her gittiği yere götürecekti… Canından can parçayı gözünün önünden ayırmayacaktı…
Dahası da var tabi;
Hastalandığında sabahlara kadar başında bekleyecek.
Mezuniyetlerinde en önde alkışlayacak, ağlayarak gururla…
Damat olduğunu görüp babaanne olmayı bekleyecek sonrasında da…

Er Mustafa’nın da annesi bu hayalleri kuruyordu eminim, Ömer Çavuşun da, Kınalı Ali’nin de…
Onların da dilekleri gerçekleşmişti, belki kayan bir yıldızla, belki bir adakla, bir duayla; anne olmuşlardı biricik oğullarına…
Büyütmüşler bin bir emek, bin bir zorlukla…
Biri işe gitmiş aklı yavrusunda, biri tarlada çalışmış sırtında çocuğuyla, diğeri evinde, aşıyla, ayranıyla…
Sabahlar uzakmış onlar hastalanınca, beklemişler başuçlarında…
Kurban olmuşlar ana yürekleriyle, gözlerinden akan bir damla gözyaşına…

Sonra büyümüş oğulları, asker olmuşlar; anlı, şanlı…
Sıra onlardaymış; vatan borcunu ifa zamanıymış…
Toplanmış kalabalık, tüm sevenleri ordaymış.
Dualarla, akan yaşlarla herkes onları uğurlamış…

Bir gün karakol baskını olmuş, Ömer Çavuş, hayata gözlerini yummuş…
Dağdaki operasyonda, Kınalı Ali haince vurulmuş…
Kahpe mayına basan Er Mustafa, oracıkta şehit olmuş…
İşte yine toplanmış kalabalık, tüm sevenleri orada…
Yan yana dizili ay yıldızlı bayraklara bürünmüş, hayatının baharında soldurulmuş, kefenlerine kan bulaştırılmış cennet bekçileri, uğurlanıyor analarının feryatlarıyla mekânların en yücesine…
Devlet erkânı, tam kadro orada, dimdik ayakta, şehit anaları da ayakta ama yürekleri hiç bitmeyecek bir yasta…

Biz de televizyonların başında lanet okuyoruz bu dayanılmaz acıya, yıllardır bitmeyen bu anlamsız harbe ve bekliyoruz şimdi sıra kimde, bize ne zaman sıra gelecek diye…
Hain pusularla söndürülen yaşamlara, her geçen gün yenileri ekleniyor.
Acımadan, namertçe arkadan uzanıyor katillerin eli, gencecik delikanlılara…
Kundaktaki bebeklere kurşun sıkıp adına özgürlük mücadelesi diyen hasta bir zihniyetle bu memleket karşı karşıya…

Ama onlar unutmasınlar ki; kıydıkları canların hesabı bu dünyada sorulmasa bile, mahşer de yakalarına yapışacak koskoca bir millet yaşıyor, bu topraklarda…
Hangi emelin, hangi hedefin anlamı olabilir ki uğruna gencecik fidanlar, masum insanlar yok olacaksa

Ve bir evlatla birlikte koca bir ailenin de öldüğünü lütfen herkes anlasa…

Gazi onurlanmış, şehit ise nurlanmış askerdir.

Göklerde dalgalandıkça sancak, bilinsin ki Mehmetçik Allah’ın huzurunda eğilir ancak.

Vatan için ölen askerin rütbesi, peygamberlikten sonra gelen mertebe, mahşerde…
Can yoldaşı olurlarmış cennette, peygamberler meclisinde…

Ve öldükten sonra, bir tek şehitler inebilirmiş cennetten gökyüzüne, görünebilmek için sevdiklerine, onların düşlerinde…

Şehit anası…
Kahpe kurşun değmişken evladına, o uzaklarda pencereden bakıyor dışarıya ve süt kokusu geliyor burnuna…
Hastalanıp ateşlendiğinde başucunda beklediği evladı, ateş altında kalmış yatıyor toprakta…
Kıyamadığı göz nuru, sakındığı oğlu, can veriyor bir başına…

İşte o an bir yıldız kayıyor semada ve bir ana yüreği onunla birlikte ölüp gidiyor, bedeni kalıp dünyada yaşıyor olsa da…

Şehitler, toprağa düşen yıldızlar ve toprağa değil kalplere gömülürler...

Karanlık gecede, gökyüzünde kayan yıldız gördüğünüzde, bilin ki bir yerlerde, çok uzak köşelerin birinde bir asker yapayalnız, şehit olmuş siz rahatça uyuyun diye…

Artık dilek tutmuyorum kayan bir yıldız gördüğümde…

Sessizce dua edebiliyorum sadece…

Gözyaşlarım, usulca damlıyor yüreğime, kalıyorum öylece…

Hayal kurmak istiyorum ve şehit askeri düşünüyorum cennette;

Yeniden küçük bir çocuk olmuş koşuyor çimlerde, bu sefer elinde oyuncak bir tüfekle…

Ve annesi de bakmaya kıyamadığını seyrediyor, yüzünde mutlu bir gülümsemeyle…

21.02.2016

https://www.facebook.com/ahmet.turk.trk/posts/1266150280080479?comment_id=1266195513409289&notif_t=like


Burcu Ercivan - Ah Hatice'm.. Yaktın Beni can evimden

Burcu Ercivan - Ah Hatice'm.. Yaktın Beni can evimden
 
Burcu Ercivan                
Ah Hatice'm.. Yaktın Beni can evimden
Burcu Ercivan
 
 
Kardeşlerim bildiğiniz üzere Hz. Hatice (r.a.) Peygamber efendimizin ilk eşi , ilk kucağı , 6  gül yavrunun annesi , ilk Müslüman kadın , Resulullah'ın ilk namazında ki cemaati , gönül ışığı , can yoldaşı..
 
Ama bizler bu mukaddes kadın hakkında ne biliyoruz? Bir dizinin başrol oyuncusunu , bir futbol takımının ilk on bir kadrosunu , bir şarkının bestesini , güftesini bildiğimiz kadar biliyor muyuz bu sahabe hanımefendilerinin hayatlarını..
 
İnanın bana Hz. Hatice'nin hayatını okuduğumda hayran oldum.. Hiç bir şey bilmediğimi fark ettim ve kendimi çok aciz hissettim.. Halbuki O Cebrail'in hatta Cenab-ı Hakkın dünya da iken selam verdiği sayılı insanlardan birisi.. Allah'ın selam verdiği kaç kadın tanıyorsunuz? Ne yapmış ta böyle kutlu bir selama varmış? Nasıl bir kalbi varmış ki ölmeden cennetle müjdelenmiş?..
 
Ah Hatice'm ah.. Mekkenin  gül goncası..  Yetimlerin umut ışığı , yoksulların doyuran eli..
 
Hz. Hatice annemiz Efendimizden(sav)önce de hiç bir zaman putlara tapmamış ve her zaman Hz. İbrahim'in dinine inanmıştır. Herkes Kabe'nin etrafında puttan sözde tanrılarına ibadet ederken O  Kabeyi tavaf eder , Kabe'nin sahibine dua eder , Hacer annemizin çektiği sıkıntılara tefekkür eder , Rabbine dua ederdi..
 
Kervanların yöneticisi Hatice.. Mekke'nin ticaretinde nam salmış Hatice.. İffet timsali , güzellik abidesi.. O zamanın kadınları  gösteriş ve şatafatı severken onca varlığı içinde sade ve nazenin bir duruş Hatice.. 
 
Sarı konağında verdiği ziyafetler , yardımcılarına olan hoşgörüsü , cömertliği ve dürüstlüğü , kadın olmasına rağmen Rabbinden başka kimseye boyun eğmemesi dillerde bu mübarek insanın..
 
Mekke'nin ileri gelenleri Hz. Hatice ile evlenmek için sıraya girse de O hiç kimseyi kabul etmemekte kararlı..
 
Öyle ya ileride Kainatın en şereflisi olan Peygambere (sav) eş olacaktı.. Kaç kişinin alnına böyle kutlu bir talih yazılmıştır?.. Yakını olan bilge kişi Varaka bin Nevfel, annemizin gördüğü rüyanın müjdesini verdiğinde  içinde bir kuş çırpındı Hatice'nin.. ''Umuyorum ki dedi Varaka umuyorum ki sen çok şerefli bir insanın Eşi olacaksın..''
 
Öyle de oldu.. Kalbine gelmiş geçmiş milyarlarca ümmetini sığdıran , adı cennetin kapılarına yazılan , alemlerin O'nun hürmetine yaratıldığı Efendisinin (sav) biricik eşi olma şerefine nail oldu..
 
Zengindi Hatice çok zengindi.. Öyle ki Ebu Talibin yetimine (sav) ; Eş , ev, ocak , sıcak kucak , merhametli el , koruyan iki göz olacak ve malını , varını , güzelliğini , ömrünü adayacaktı.. Kasım, Zeyneb,Ümmü Gülsüm,Rukiye ,Fatıma ve Abdullah'ın bir tanecik annesi olma güzelliğine erecekti..
 
Biliyor musunuz? Umre ziyaretimde nur dağına çıkma şerefine nail oldum. O dağ çok dik ve engebeli. Yani çıkmak için yürek gerekiyor. Ama O, Efendimiz dağda aylarca inzivaya çekildiğinde her gün o dağa çıkıp gönlünün Efendisine yemek ve su götürür ,o canlar  feda olan nur yüzünü bir kere daha görmek için can atarmış.. Ne yürek, hay maşAllah..
 
Efendimize (sav) ilk vahiy indiğinde sorgusuz sualsiz ''Sen Allah'ın Resulüsün..'' diyen bir eş düşünün.İki cihan selveli dağa gittiğinde eli kalbinde sarı konağın terasından dağa bakar O'na bir şey olmasın diye dualar ederdi Hatice.. Dönüşünü dört 
gözle bekler , kapıda gül yüzünü gördüğünde mutluluktan yerine sığamazdı Hatice..
 
Can Efendisi , nur kasidesi , cennet bahçesi ,yürek yoldaşı , kalp sırdaşı , hayat arkadaşı..
 
Onların evliliklerinde hiç bir zaman kavgaya yer olmaz , her zaman saygılı , sevgili , edepli , ölçülü konuşurlurdu.. Hatice bütün sevgisini , içten gülümsemesini , candan duruşunu , merhametli kucağını açtı Efendisine.. O'nun kılına zara gelse Hatice'nin yüreği yangın , kalbi kanadı kırık bir kuş olurdu.. Ömrünü adadı Can'ına Cananına..
 
Kervanları yöneten ,ipekli libaslar , kadifeden elbiseler bin bir türlü mücevherlerin elinden geçtiği bu mübarek kadın yoksulluk için de kızı Fatıma'ya babasını emanet edip göçecekti saadetli yurda.. Öyle kıymetli bir can ki canını teslim eyleyecekken cennetle müjdelenenler refakat edecekti O'na.. Bir yanında Hz. Meryem bir yanında Hz. Asiye..
 
Hatice hasretle bakacaktı uğruna ömrünü adadığı Aşkının  yüzüne, yanında Ona en çok benzeyen kızı Fatıma ile birlikte..
Ve kimse Hatice gibi olamayacaktı çünkü Haticesi bir tane olacaktı Allah Resulünün..Yıllar geçse de onu özlem ve hasretle anacak kimseyi Onun yerine koymayacaktı.. ''Allah beni Hatice'ninsevgisiyle rızıklandırdı..'' diyecekti. Hz. Aişe annemizin en çok kıskandığı kadın , insanlığın anası , ilk iman eden, Efendisinin bir tanesi olarak kıyamete kadar dilden dile yaşayacaktı..
 
 Hz. Hatice annemizi tanımadan ölmeyin..
 Aşk'a adanmış bir ömürü onun hayatından öğrenin..
 
 Bu güzel yazının çıkmasına vesile olan kardeşim Fikriye Urtanur'a ve Aşk'a adanmış bir ömür isimli romanı ile Nurdan Damla hocama çok teşekkür ediyorum..
Selam ve Dua ile..
 
 
 
 

22 Şubat 2016 Pazartesi

Münafık kâfirden daha aşağıdadır

Münafık kâfirden daha aşağıdadır

 
Hüseyin Gültekin - [İslami Hayat]

h.gultekin@meydangazetesi.com.tr
19 Şubat 2016, 08:00


Cenab-ı Hak, kendisine iman etmeleri bakımından insanları üç gruba ayırmıştır: Müslüman, kâfir ve münafık.
 
Müslüman; iman esaslarına can-ı gönülden inanmış insandır.

Kâfir; iman esaslarını kesin bir dille yalanlayandır.

Münafık ise Müslüman ve kâfir arasında, diliyle inandığını söyleyip gönülden inanmayandır.

Bakara suresinde bu insanlar şu ifadelerle anlatılır:

“İnsanlardan öyleleri vardır ki: ‘Biz Allah’a ve ahiret gününe iman ettik’ derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde) Allah’ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller.”

“Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azap vardır.”

Münafığı nasıl tanırız?
Münafıkları tanıyabilmemiz için Peygamber Efendimiz bize bazı özelliklerini söylemiştir; sözlerinde sık sık yalana başvuran, verdiği sözü yerine getirmekten kaçınan, kendisine bir şeyler emanet edildiğinde buna ihanet edenler münafık tipli insanlardır. Bunlara karşı her ne kadar hüsnü zan esas olsa da tam olarak itimat etmemek, her zaman bir yanılma payı koymak gerekir.

Mü’min, günahını, üzerine düşüverecek bir dağ gibi görüp, günahtan böylece sakınırken münâfık ise günahını, burnunun üzerine konup uçan bir sinek gibi görür. Münâfıklara en ağır geleni, sabah ile yatsı namazlarında cemaatte hazır bulunmaktır. Bu sebeple; dinin, esaslı bir şekilde yaşandığı bir toplulukta münafıklar barınma imkânı bulamazlar.

Allah, hepimizi nifaktan korusun. Farkına varmadan içine düşeceğimiz, münafıkları çağrıştıran hareketlerden sakındırsın. Öyle bir hayat yaşayalım ki, nifak düşüncesinde olanlar içimizde barınamasınlar…

Saç ektirmek caiz midir?


Gençken saçı dökülenlerin, kendi saçlarından olmak üzere, saç ektirmeleri tedavi mahiyetinde olduğundan caizdir. Çünkü genç bir insanda asıl olan saçlı olmaktır. Yaşlıların saçlarının dökülmesi tabii olduğu için onların saç ektirmeleri haram olmasa da bazı mahzurları vardır. Çünkü yaşlıların, ektirdikleri saçla, kendilerini etrafa farklı gösterme hissine kapılmaları kuvvetle muhtemeldir.

Yaşlı olduğu halde genç gibi görünmeye çalışmak bir nevi riya ve aldatma olur. Böyle bir şey olmasa bile, yaşlıyken saç ektirmenin insandan götürdüğü bir şeyler mutlaka vardır diye düşünüyoruz.

Bununla beraber diyebiliriz ki, insan psikolojik bir sıkıntıya girmiyorsa, aşamayacağı bir durum yoksa saç ektirmek gibi pahalı bir harcamaya sırf güzel görünmek için girmesini tavsiye etmeyiz. Oraya vereceği parayı hayra versin, öteye bir yatırım yapmış olur.

Gösteriş yapmak, farklı görünmek, yaşı konusunda insanları aldatmak vs. niyetlerle yapılan hiçbir saç ekimi caiz değildir.


 
 
 
 
 

21 Şubat 2016 Pazar

BANKA HESABI

BANKA HESABI

Her sabah 86.400 doların yatırıldığı bir banka hesabınız olduğunu düşünün.

 Ama bu, bir sonraki güne aktarılmıyor olsun. Bir başka deyişle, her akşam hesabınız sıfırlansın.
Ne yapardınız? Her gün, hesabınızdaki parayı son kuruşuna kadar çekerdiniz değil mi?

İşte her birimiz "zaman" isimli böyle bir banka hesabına sahibiz. Her sabah bize 86.400 saniye verilir. Her gece bize verilen bu zamanın iyiye kullanmadığımız kısmı hesabımızdan silinir.


Dünden kalan, kullanılmamış zamanı yarına aktarmaz. Yarınınkinden kullanmamıza da bugünden izin vermez. Her gün yeni bir hesap açar bizim için, her gece tekrar siler boşa geçen saniyelerimizi.

Günlük hakkın kullanımında başarısız olunursa, "kayıp" sadece o başarısız kişiye/kişilere aittir.

Bu işin ne geriye dönüşü vardır, ne de ileriden ödünç alması. Bugün sahip olduğumuzla yaşayabiliriz ancak.

Öyleyse iyi işler, başarı, mutluluk ve sağlık için kullanalım bu hesabı. Zaman akıp gidiyor.
Saatimiz sürekli çalışıyor.

Sahip olduğumuz "bugünü" değerlendirelim o zaman. Geçmişin elemleri ile elemlenmenin, gelecek endişesi ile hayatı zehir etmenin anlamı ne?

Bir yılın değerini anlamak istersen, sınıfta kalan bir öğrenciye sor.

Bir ayın değerini ise, erken doğum yapmış bir anneden öğren.

Bir haftanın önemini, haftalık bir gazetenin editörüne sor.

'Bir saat nedir ki?' dersen, buluşmayı bekleyen aşıklara sor.

Bir dakikayı, treni kaçırmış birinden öğren.

Bir saniyeyi küçümsüyorsan, bir kazadan kıl payı kurtulmuş birine sor.

Bir milisaniyenin değerini ise, olimpiyatlarda gümüş madalya kazanmış bir sporcudan sor.

Madem zaman bu kadar önemli, onun her saniyesini bitmez hazinelere çevirelim...

Zamanımızı çok "özel" şeyler için harcayalım. Zamanın hiç kimseyi beklemeyeceğini hatırımızdan çıkarmayalım.

Dün mazide kaldı, yarın ise bilinmezlerle dolu. Bugün ise hesabımızda 86.400 saniyemiz var.

Gücümüzü, sabrımızı onu kullanmaya harcayalım, mutlu "yarınlar" için.


20 Şubat 2016 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - İslamiyet, ölçü ve ahenk dinidir

Hekimoğlu İsmail - İslamiyet, ölçü ve ahenk dinidir


Hekimoğlu İsmail
AİLE-SAĞLIK

İslamiyet, ölçü ve ahenk dinidir


Allah'ın ‘Hayat' sıfatı cansız cisimlerde enerji, insanlarda şuurlu ruh olarak kendini gösterir.

Hayatsız cisim yoktur. Hayat, Allah'ın sıfatıdır ve her şeyi kuşatmıştır. Ancak insan, diğer yaratıklardan akıl ve şuurla farklılık kazanır, ölçülü ve ahenkli olur. Aklı veren Allah, İslâmiyet'i de göndermiş. Madem ikisini de gönderen Allah'tır, öyleyse akıl, İslâmiyet'i anlamaya elverişlidir. Aklın vazifesi Kur'an-ı Kerim'i, hadisleri, ilmihali anlamaktır yani İslamiyet'i anlamaktır. Şuurun vazifesi de İslamiyet'i ölçülü yaşamaktır.

Dikkat edilirse kâinatta her şey ölçülüdür; burnumuz, dilimiz, kollarımız boyumuz gibi uzasaydı felaket olurdu. Dikkat edersek rüzgârlarda, depremlerde dahi bir ölçü var. Rüzgâr kırk kilometre esiyor, kırk bin kilometre hızla esmiyor; on şiddetinde deprem oluyor, yüz şiddetinde deprem olsa kıtalar yürür giderdi. Bu ölçüyü koyan Allah'tır. İnsan eğer şahsi menfaatlerini her şeyin üzerinde görürse ölçüyü kaçırır. Yani ifrat ve tefride girer ki bu, en tehlikeli haldir.

Hedefi aşan okla hedefe varmayan ok aynı değerdedir. Yani ikisi de işe yaramaz. İfrat, hedefi aşmaktır. Tefrit hedefe yetişememektir. Nihayetinde her ikisi de olumsuz sonuç verir. Çünkü önemli olan, hedefe ulaşmaktır. İnsan hangi konuda ifrada veya tefride giderse çok büyük zararlar görür. İslâm tarihinde yer alan birçok bâtıl mezhep ifrat ve tefritten doğmuştur.

Bunun için, insan ölçüyü kaçırmamalıdır. Ölçü, Kur'an'dır, sünnettir, İslâmiyet'tir. Allah ve Resulü (sav) ne diyorsa doğrudur, onun dışına çıkmak ifrattır. Mesela bir mü'min durmadan namaz kılarsa bu ibadet de ifrattır. İbadet sadece namazdan ibaret değil ki! Daha çok farzlar, vacipler, sünnetler var. Hatta öyle insanlar var ki abdestim olmadı diye on defa abdest alır da bu arada farz namazı kaçırır. Aynı şekilde bir pire için yorgan yakanlar tefrittedir; bunların hayatı perişan olur.

İslamiyet, ölçü ve ahenk dinidir; ifrat ve tefritten uzak bir dindir, Müslümanlara da böyle olmayı tavsiye etmektedir. Mesela zehir tehlikelidir. Amma eczacılar ilaç yaparken zehir kullanır; ölçü dâhilindeki zehir şifadır. Dolayısıyla mü'min, her şey­de­ki öl­çü ve ahen­gi bi­lir, ölçülü hareket etmeye ça­lı­şır. Böy­le­ce ha­ya­tı bir ni­zam içi­ne gi­rer.

Sırat-ı müstakim, istikamet çizgisi demektir. Yolda giden araba dereye düşmeden nasıl bir istikamet takip ederse, sırat-ı müstakim de mü'mini bulunduğu noktadan cennete öyle götürür. Bir tarafta ifrat tepeleri, diğer tarafta tefrit çukurları vardır.

Müslüman, her şe­yin if­ra­tın­dan kaçındığı gibi, faz­la se­vin­mek­ten, faz­la üzül­mek­ten de ka­çı­nırsa ha­di­se­le­rin elin­de oyun­cak ol­mak­tan kur­tu­lur, ken­di­ni ida­re et­me­ye baş­lar.

İman çizgisi, sınır çizgisine benzer. Yanlış adım attığında ecnebi ülkesine geçersin. İbadette de durum aynıdır. Müslüman kendisini yanlış adımlardan korumalı, ölçülü, ahenkli hareket etmeli, ifrat ve tefritten kaçınmalı, sırat-ı müstakimde yani orta yolda yürümelidir.

Mademki aklın vazifesi iyi ile kötüyü ayırt etmektir, öyleyse şuurlu Müslüman, her hareketine ibadetin mührünü basandır. İslamiyeti öğrenen ve yaşayandır. İfrattan ve tefritten kaçandır; Allaha asker olup, yeryüzünü bir talimgâh bilendir, dünya işini ibadete çevirendir...