24 Eylül 2013 Salı

Alevi-Sünni evliliğinde Ehl-i Beyt örnekliği...


AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

Alevi-Sünni evliliğinde Ehl-i Beyt örnekliği...

Cami yakınına bir de cemevi yapılarak birlik beraberliğimize katkı sağlama haberlerinden sonra sıklaşan sorulardan biri de, Alevi-Sünni evliliği üzerine yoğunlaşmaktadır.

Bu konuda önce gönlümüzdeki sabit isteği ifade etmek isterim.


-Biz Alevi-Sünni dostluğunu gönülden arzuluyor, akrabalıklarla kaynaşıp birleşmeyi zaruret derecesinde gerekli ve faydalı buluyoruz. Birlikten, dostluktan, hoşgörü ve barıştan asla zarar gelmez, fayda ise tartışılmaz. Ancak, toplum hayatına böyle rahat baktığımız halde şahısların evlilik hayatına aynı rahatlıkla bakamıyoruz, önemli sosyal gerçekler çıkıyor karşımıza ve bunları kurulacak bir yuvanın huzuru, mutluluğu için baştan düşünmek zorunda olduğumuzu anlıyoruz. Aksi halde bu gerçekler baştan konuşulmadan karar verilirse yuvada huzur ve mutluluk hayal olabilir, birlik beraberlik yerine kısa zamanda ayrılık gayrılık gibi istenmeyen sonuçlar söz konusu hale gelebilir. Şöyle ki:


- Bir yuvada yaşayan aile bireylerinde karşılıklı fikir ve inanç ortaklığı olması halinde huzur ve mutluluk söz konusu olur. Şayet taraflarda böyle ortak bir inanç ve anlayış yoksa, zıt düşünce ve inanç sahiplerinin karşı karşıya olduğu bir yerde huzur ve mutluluğun var olacağını sanmak sebepsiz iyimserlik sayılır. Birbirinin inançlarını tartışarak inkâr eden eşlerin bir arada mutlu ve huzurlu yaşayacaklarını sanmak ne kadar gerçekçi olur, bunu baştan düşünmek zorundayız. 


Bu itibarla Alevi ile Sünni gençlerin yuva kurmalarında baştan böyle birliğin var olup olmadığını mutlaka araştırıp tespit etmeleri gerekmektedir.


-Var mı temel İslami inançlarda birliktelik, ortaklık? Varsa mesele yoktur. Yoksa mesele var demektir. Var mı, yok mu?..- Onu ben de bilemem. Hatta siz de bilemezsiniz. Ancak taraflar bilirler. Çünkü onlar bir araya gelecek, konuşacak, anlaşacaklar. Bir adına İslam’ın olmazsa olmazları dediğimiz farzlarda ortaklık, yani inançta birliktelik mevcut mu, değil mi tespit edecekler? Geri dönülmez yola girildikten sonra farkına vardıkları ayrılık teşhis ve tespitleri, tarafların mutsuzluklarına, hatta kurdukları sıcak yuvanın yıkılmasına sebep olabilir. Böyle istenmeyen bir sonuca maruz kalmadan baştan ortak noktalarını tespit ve tescil etmeye ihtiyaç kesindir.


Bu tespit ve tescilde kolaylık olması için konuya şöyle bir yaklaşımla bakılabilir: 

-Alevi demek Ali’yi seven demektir. Ali’yi seven ise İslam’ı Ali gibi anlar ve Ali gibi kabul eder. Baştan akla bu değerlendirmeler zaruri olarak gelmektedir.

Şayet bir genç Alevi olduğunu söyleyen bir kızla evlenirken soruyor, o da böyle bir açıklamada bulunuyor da:

- Ben bağlısı olduğum Ehl-i Beyt’in temsilcisi Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın anladığı manada İslam’ı anlıyor, onların inandıkları gibi inanıyorum, diyor, gerçekten de böyle kabul edip benimsiyorsa Sünni bir gencin bu inançta biriyle evlenmesinde mutluluk söz konusu olabilir. Çünkü Sünni genç de İslam’ı Hz. Ali ve  Hz. Fatıma validemizin anladıkları gibi anlıyor ve inanıyor.  


Böyle bir örnekleri yoksa, kimi örnek alacaklar aile hayatını yaşama konusunda? Örnekleri kim? Örneksiz aile hayatı yaşanmaz. Bu sebeple taraflar baştan açık ve anlaşılır şekilde konuşup ortak inançlarının ne ölçüde tamam olduğunu tespit etmeleri gerekmektedir.Yani taraflar Hz. Ali efendimizle Hz. Fatıma validemizi tartışılmaz örnek olarak kabul etmekteler mi, buna mutlaka bakmalılar.  Diyanet’in yayımladığı siyer ve fıkıh kitapları da bu örneklerimizi açık seçik anlatıyor diye de tespitte bulunarak yanlış yorumlara itibar etmeyeceklerini de tespitlerine eklemeliler ki, sonunda bir yanlış yorum örneğiyle de ihtilafa düşmesinler.     


Biz buna: “Ehl-i Beyt örnekliğinde kurulan mutlu bir İslamî hayat” da diyebiliriz.

Eğer bundan sonra da beklenmedik yanlış anlayışlar görülürse aile sorumluluğunu yüklenmiş olan beyin, bu yanlış anlayışları bilgi vererek düzeltmek mükellefiyetinde oluşunu da, kurtarıcı bir görev olarak görmek gerekir.

Bu yaklaşımın takdiri elbette size ait olacaktır.

a.sahin@zaman.com.tr

 

23 Eylül 2013 Pazartesi

Göz Değmesi (Nazar) Haktır

 
Göz Değmesi (Nazar) Haktır

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“O inkâr edenler Zikr'i (Kur'an'ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. Hâla da (kin ve hasetlerinden) "Hiç şüphe yok o bir delidir" derler. Oysa o (Kur'an), âlemler için ancak bir öğüttür.” (Kalem, 51-52)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Nazar, insanı kabre, deveyi tencereye sokar (öldürür).” (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 60)

Hz. Peygamber (sav), Hasan ve Hüseyin (r.anhümâ)’yı şu sözleriyle Allah’ın korumasını niyaz ederdi:

“İkinizi her şeytandan, haşerâttan ve dokunan her gözden Allah’ın tam olan kelimelerine sığındırırım.” ve ekledi: “Siz de Allah’ın çocuklarınızı bu kelimelerle korumasını niyaz edin. Çünkü İbrahim (as) da Allah’ın İsmail ve İshak’ı bunlarla korumasını niyaz ederdi.” (Buhârî, Enbiya, 10; Ebû Dâvud, Sünnet, 20; Tirmizî, Tıb, 18; )

Ümmü Seleme (r.anha)’dan rivayet edildiğine göre kendisinin evinde Hz. Peygamber (as), yüzünde sarılık olan bir kız gördü. “Ona okuyun, çünkü nazar edilmiş!” buyurdu. (Müslim, Selâm, 59)

Hz. Ali (ra)’den rivayet edildiğine göre bir keresinde Cebrail (as) Hz. Peygamber (sav)’e geldiğinde tasalı olduğunu gördü.

“-Yüzünde gördüğüm bu tasanın sebebi nedir?” diye sordu.

Hz. Peygamber (as):
“-Hasan’la Hüseyin’e nazar değdi.” buyurdu.

Bunun üzerine Cebrail (as):
“-Doğru söyledin. “Şüphesiz göz değmesi haktır.” dedi. (İbn Kesir, Tefsir, Beyrut 1401, IV, 492)
 

--
​​

​​

Allah’ın Rahmetinden Ümidinizi Kesmeyin!

 
Allah’ın Rahmetinden Ümidinizi Kesmeyin!

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Zümer, 53)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Cenâb-ı Hak’tan ümid kesmeyen günahkâr, Allâh’tan ümid kesen âbidden Rabbine daha yakındır!” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 68)

Bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

“Kıyamet günü bir köle getirilerek: ‘Seni bana kulluk etmekten alıkoyan neydi?’ diye sorulur. Köle: “Beni mübtelâ kıldın, başıma birçok efendi verdin. Onlar da beni sana kulluk etmekten alıkoydular.

“Bu cevap üzerine Yûsuf (as) köle olarak getirilir ve “Senin köleliğin mi daha sıkıntılıydı, yoksa bununki mi?” diye sorulur.

O köle de: “Hayır, Yûsuf’unki daha sıkıntılıydı.” diye cevap verir. “Peki, onun köle oluşu bana kulluk etmesine niçin mâni olmadı?” denir.

Daha sonra bir zengin getirilip: “Seni bana kulluk etmekten alıkoyan neydi?” diye sorulur. Zengin cevaben: “Bana çok mal verdin.” der ve tâbi tutulduğu imtihanı anlatır.

Bunun üzerine Süleyman (as) getirilerek adama sorulur: “Sen mi daha zengindin yoksa bu mu?”

Zengin:
“Hayır, o daha zengindi.” diye cevap verince; “Peki bu, zenginliği onu bana kulluk etmekten neden alıkoymadı?” denir.

Sonra bir hasta getirilip: “Seni bana kulluk etmekten alıkoyan neydi?” diye sorulur. Hasta: ‘Bana şöyle şöyle belâlar verdin’ der.

Bunun üzerine Eyyûb (as) getirilir ve hastaya: “Sen mi daha çok zarar görüp belâya uğradın, yoksa bu mu? diye sorulur. Hasta: “Hayır, o.” deyince: “Peki bu hastalığı onu bana kulluk etmekten neden alıkoymadı?” denir.

Sonra isyan sebebiyle Allah’ın rahmetinden ümîd kesen biri getirilip: “Niçin rahmetimden ümid kestin?” diye sorulur. Adam: “Çok isyan ettiğim için” der.

Bunun üzerine Firavun getirilerek: “Sen mi daha isyankârdın, yoksa bu mu?” diye sorulur. Adam: “Hayır, o.” deyince: “Ama o her şeyi kuşatan rahmetimden ümid kesmemiş, boğulurken bile lisânıyla kelime-i tevhîdi söylemişti.” denir.(İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyan, 9.Cilt, Sayfa: 143-144, Erkam Yay.)
 

--
​​

21 Eylül 2013 Cumartesi

Bir tatlı huzur…


Hekimoğlu İsmail
 

Bir tatlı huzur…


Son yıllarda psikolojik rahatsızlıklar çeşitlendi. Depresyona çağın hastalığı dendi. Şikayetler çoğaldı. İnsanın iki değil üç çocuğu olabilir, hiç olmayabilir, bu mevkide değil o mevkide bulunuyor olabilir. Bu normaller karşısında şu olmasaydı, şöyle olsaydı diye düşünmek elbette ki insanı huzursuz eder.


Hayatı olduğu gibi kabul etmeyenler genellikle her şeyi kontrol etmek isteyen insanlardır. Yani, niye benim dediğim olmuyor, diyenler. Bu durumlarda Allah’ın hâkimiyetini üzerimizde her an hissetmemiz bir lütuftur. Allah’tan başka dert veren olmaz, Allah’tan başka derman verecek de yoktur. Allah şifa verirse verir, vermezse ne yapayım! Benim vücudum bana ait değil. Kalbimi çalıştıran, damarlarımda kanımı dolaştıran Allah’tır. Sahibim göklerin ve yerin sahibi olan Allah’tır. Beni ağlatmak da güldürmek de Allah’ın işidir. Geçmişimi, geleceğimi bilen Allah’tır. Allah’ın hâkimiyetini anlamak O’na güvenmeyi getirir. Bu güveni duymayan, ömrünü korkuyla geçirir.


    Allah’ın hâkimiyetine sığındıktan sonra insanı rahat ettirecek ikinci düşünce insanın acziyetidir. Çok şükür insan acizdir. Gözle görünmeyen mikroba mağlup olur. Bir kötü söz onu perişan eder. Acizliğini kabul eden insan dua kapısına koşar. O kapıdan girince karşısına bir kapı daha çıkar. O da tevekkül kapısıdır. Anahtarı kadere razı olmaktır.


    Tevekkül, Müslümanların kadere olan inançlarının bir sonucudur. Tevekkül eden kimse, Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmuş, kaderine razı kimsedir.


    Kader ilahi nizamın gerçekleşmesidir. Her şey bu nizama tâbidir. İnsan bu nizamı anlamazsa her şeyi başıboş zanneder. Korkar. Nizamı koyanı bilmek her türlü korkuya dermandır.


    Her şeyi olduğu gibi kabullenmek insana huzur verir. Fakat tecrübeler gösteriyor ki insanlar her şeyi olduğu gibi kabul edemiyor. İnsanın iflas ettiği noktadır bu. Değiştiremeyeceği şeyler için gece gündüz koşturmak, kafa yormak insanı tüketir. Tabii hayatı olduğu gibi kabul etmek, kalabalığın ardına düşüp mahvolmak değildir.


    Hayat eksi-artı değerlerle, iniş yokuşlarla, karanlık ve ışıkla devam ediyor. Bunların bütününde insanın huzur bulması zordur. Bunun için insanı yaratan Allah, insanın yüceliğini korumak için İslamiyet’i göndermiş. İnsanlar İslamiyet’i yaşayarak yükselebilirler. Namık Kemal diyor ki,
Sana senden gelir bir işte ‘dâd’ lâzımsa.


Zaferden ümidin kes gayriden imdad lâzımsa.

Yüksel ki yerin bu yer değildir

Dünyaya gelmek hüner değildir.

Bize gayret yaraşır, merhamet Allah’ındır.

Hükmü ati ne fakirin, ne de şehinşahındır.


Önemli bir madde de şudur: İnsan başkalarına yardım ettikçe mutlu olur. Allah faydalı olmayı övüyor (Beled Sûresi). Mümin faydalı oluyor. Allah da onu mutlu ediyor.


    Mutluluk, gönül meselesidir. Gönlü yaratan, onun nasıl mutlu olacağını İslamiyet ile bildirmiş.

 

20 Eylül 2013 Cuma

Üzülme, Allah Bizimle Beraberdir!

 
Üzülme, Allah Bizimle Beraberdir!

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“O’na (Mu­ham­med’e) yar­dım et­mez­se­niz, bi­lin ki in­kâr eden­ler, O’nu Mek­ke’den çı­kar­dık­la­rın­da ma­ğa­ra­da bu­lu­nan iki ki­şi­den bi­ri ola­rak Al­lâh O’na yar­dım et­miş­ti. Ar­ka­da­şı­na «Üzül­me, Al­lâh bi­zim­le be­râ­ber­dir!» di­yor­du; Al­lâh da O’na se­kî­ne­ti­ni in­dir­miş, gör­me­di­ği­niz as­ker­ler­le O’nu des­tek­le­miş, in­kâr eden­le­rin sö­zü­nü al­çalt­mış­tı. Al­lâh’ın sö­zü ise, iş­te en yük­sek olan odur. Al­lâh Azîz’dir, Ha­kîm’dir.” (Tevbe, 40)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Ne gü­zel bir bel­de­sin, ba­na ne ka­dar da se­vim­li ge­li­yor­sun. Şâ­yet kav­mim be­ni sen­den çı­kar­ma­say­dı sen­den baş­ka bir ye­ri yurt tut­maz, yu­va kur­maz­dım.” (Tir­mi­zî, Me­nâ­kıb, 68/3926)

Müşrikler Sevr mağarasının ağzına kadar geldiklerinde endişeye kapılan Hz. Ebû Bekir, Allah Rasûlü’ne hitâben:

“–Ben öldürülürsem, nihâyet bir tek kişiyim, ölür giderim. Fakat Sana bir şey olursa, o zaman bir ümmet helâk olur.” diyordu.

Peygamberimiz ayakta namaz kılıyor, Hz. Ebû Bekir de gözcülük yapıyordu. Efendimiz’e:

“–Şu kavmin Sen’i arayıp duruyorlar. Vallahi ben kendim için endişelenmiyorum. Fakat sana zarar vermelerinden korkuyorum.” dedi.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v), yâr-ı ğâr’ına:

“–Ey Ebû Bekir, mahzun olma! Hiç şüphesiz Allah bizimle beraberdir!” buyurdu. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye,III, 223-224; Diyârbekrî, I, 328-329)

Bu tablo Hz. Ebû Bekir için en büyük bir şeref levhasıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak bu ânı Kur’an-ı Kerim’de zikrederek ebedîleştirmiş ve onun Allah Rasûlü’ne yardımcı olduğunu ilan etmiştir:

 “O’na (Mu­ham­med’e) yar­dım et­mez­se­niz, bi­lin ki in­kâr eden­ler, O’nu Mek­ke’den çı­kar­dık­la­rın­da ma­ğa­ra­da bu­lu­nan iki ki­şi­den bi­ri ola­rak Al­lâh O’na yar­dım et­miş­ti. Ar­ka­da­şı­na «Üzül­me, Al­lâh bi­zim­le be­râ­ber­dir!» di­yor­du; Al­lâh da O’na se­kî­ne­ti­ni in­dir­miş, gör­me­di­ği­niz as­ker­ler­le O’nu des­tek­le­miş, in­kâr eden­le­rin sö­zü­nü al­çalt­mış­tı. Al­lâh’ın sö­zü ise, iş­te en yük­sek olan odur. Al­lâh Azîz’dir, Ha­kîm’dir.” (Tev­be, 40)
 

--
​​

Dualarımız niçin kabul olmuyor?

Dualarımız niçin kabul olmuyor?

İbrahim Ethem'e sordular. "Yüce Rabbimiz Kuran-ı Kerim'de, 'Bana dua ediniz, duanızı kabul edeyim' (Mümin, 60) buyuruyor. Biz de sürekli dua ediyoruz. Ama duamız kabul olmuyor, bunun sebebi nedir?" İbrahim Ethem şöyle cevap verdi: "Kalpleriniz on şeyden ölmüştür.


 


1- Allah'ı bildiniz. Ama hakkını ödemediniz.

2- Allah'ın kitabını okudunuz. Ama O'nunla amel etmediniz.

3- Şeytanın düşmanınız olduğunu iddia ettiniz. Ama onu kendinize dost ve yar edindiniz.

4- Allah'ın Peygamberini -Hz. Muhammed'i (s.a.v.)- sevdiğinizi söylediniz, iddia ettiniz. Ama O'nun izini, yolunu ve sünnetini terk ettiniz.

5- Cenneti sevdiğinizi iddia ettiniz fakat cennet için amel işlemediniz.

6- Ateşten korktuğunuzu iddia ettiniz. Fakat günahlardan sakınmadınız.

7- Ölümün hak olduğunu iddia ettiniz. Fakat ona hiç hazırlık yapmadınız.

8- Başkasının ayıplarıyla meşgul oldunuz. Kendi ayıplarınızı hiç düşünmediniz.

9- Allah'ın verdiği rızkı yediniz ama O'na şükretmediniz.

10- Ölülerinizi defnettiniz. Ama ibret almadınız.

Sonra diyorsunuz ki neden dualarımız kabul olmadı. İşte bunlardan dolayı dualarınız kabul olmuyor."

19 Eylül 2013 Perşembe

Gönül Zenginliği İle Gelen Hidâyet

 
Gönül Zenginliği İle Gelen Hidâyet

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Bizim uğrumuzda gayret gösterip mücâhede edenlere elbette yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah ihsân erbabıyla beraberdir.” (Ankebut, 69)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Allah’ım! Senden hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği isterim.” (Müslim, Zikir 72; Tirmizî, Daavât 72; İbn Mâce, Dua 2)

İslâm’ın geldiği günlerde Hakîm bin Hizâm adında güzel ahlâk sahibi bir zât vardı. Bu zât, müslüman olmadan önce de son derece cömert, müşfik, hayr u hasenât sahibi biriydi. Kızlarını diri diri gömmek isteyen babalardan onları satın alır, hayata kavuşturur ve himâye ederdi. Câhiliye devrinde yüz köle âzâd etmiş ve yüz tane deveyi hac esnâsında kurban kesmek, muhtaçlara vermek gibi yollarla tasadduk etmişti. Müs­lüman olunca da yine Allah yolunda yüz deve infak etti ve yüz köle âzâd etti. Birgün Peygamber Efendimiz’e:

“–Ey Allah’ın Rasûlü! Câhiliye devrinde yaptığım bazı hayır işleri var: Sadaka vermek, köle âzâd etmek, sıla-i rahimde bulunmak gibi… Bunlara mukâbil bana ecir verilir mi?” diye sordu. Rasûlullah (sav):

“–Sen zâten, daha önce yaptığın bu hayırlar hürmetine İslâm’la şereflendin!” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Zekât 24, Büyû 100, Itk 12, Edeb 16; Müslim, Îmân 194-196)
 

--
--
​​

Duâ Âdâbı

Duâ Âdâbı


Duâ Âdâbı
Duâ Âdâbı
Ebû Hüreyre -radıyallahu anh-dan rivâyete göre Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurmuşlardır ki:


“Sakın sizden biriniz duâ ederken “Yâ Rabb, dilersen beni mağfiret eyle, dilersen bana merhamet eyle” demesin. İstediğini sağlamca ve kat’ıyyetle istesin. Çünkü Allah’ı şu veya bu işe zorlayabilecek hiçbir kudret yoktur.” (Buhârî, Deavât,, 21.)


Yine Ebû Hüreyre -radıyallahu anh-’dan rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurmuşlardır ki:


“Sizden herhangi biriniz” duâ ettim de kabul olunmadı” diyerek acele etmedikçe duâsı kabul olunur.”  (Tirmizî,Deavât, 12.)


Duâ eden duâsında ısrar etmeli, devam etmelidir. Her halde er veya geç müstecâb olur.
Bir de dünyâda müstecâb olmasa bile kul bunu yine kendi lehine bilip Allah’dan ümidini kesmemelidir. Duâ büyük bir ibâdet olduğu için âhırette de bir ecir ve sevâbı olur.
Duânın âdabı pek çokdur. Bu cümleden olarak:


1-  Evvelâ abdestli bulunmak,


2-  Bir namazdan sonra yapılmak,


3-  Tevbe ve istiğfârını ve kemâl-i ihlâsını arzeylemek,


4-  Kıbleye yönelmek,


5-  Duâdan evvel Allah’a çokça hamd ü senâ etmek,


6-  Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hazretleri’ne çokça salât ve selâm eylemek,


7-  Duânın nihâyetini âmin ile bitirmek,


8-  Duâda yalnız kendisini düşünmeyip bütün sâlihleri ve bütün mü’minleri duâya müşterek kılmak,


9-  Bir hâcetini isterken ellerini semâya kaldırıp avuçlarını açarak duâ etmek,


10- Kıtlık; umumî sıkıntı ve felâketlerin def’i için ise ellerinin dışını semâya çevirerek duâ etmek ve Allah’a sığınmak,


11- Celb-i menfaat için yapılan duâların nihâyetinde ellerinin avuçlarını yüzüne mesh eylemek, def’-i mazarrat için yapılan duâlarda mesh edilmez.


12- Duânın asıl anahtarı ise helâl lokma yemektir.


Ebû Musa el-Eş’arî -radıyallahu anh-dan rivâyete göre Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hazretleri Hayber gazâsı’na giderken maiyyetinde bulunan ashab-ı kiram bir vâdiye vardıkta yüksek sesle tekbîr ve tehlîl ederek bağıra bağıra zikrullah etmeğe başladılar. Resûlullah -sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem- Hazretleri:


“-Kendinize rıfk u merhamet ediniz. Zîra siz ne sağıra, ne de gâibe duâ ediyorsunuz. Ancak her şeyi hakkıyle işiten ve size sizden yakîn olan Allah’a duâ ediyorsunuz. Ve Allahü Teâlâ Hazretleri siz nerede olursanız berâberinizdedir” buyurdu.
Yani; öyle kendinize bu derece bağırmakla zahmet vermenize hâcet yoktur. Cenâb-ı Hakk’a nisbetle hafî ve cehrî yapılan zikir müsâvidir.


Ebû Mûsâ diyor ki: O esnâda ben, Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Hazretlerinin hayvanının arkasında Zât-ı risâletpenâhîleriyle birlikte beraberdim.


Ve lisânımla                     diyordum.
Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-Hazretleri bana hitâben:


- Ey Abdullah bin Kays’ buyurdu. Ben de icâbetle:


- Lebbeyk yâ Resûllallah, dedim. Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Hazretleri bana hitâben:


- Ben sana cennet-i a’lânın hazînelerinden bir hazîneye delâlet edeyim mi? buyurunca ben hemen:


- Babam ve anam sana fedâ olsun yâ resûlallah! Evet irşâd ediniz, dedim.
Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Hazretleri:



“Ma’sıyetten sakınmak ve tâat ve ibâdetlerde kuvvet ve kudret ancak Allah Teâlâ Hazretlerinin tevfık-i Rab-bâniyyesi ve irâde-i Sübhâniyyesiyledir.” (Buhârî, Megazî, 38.)
buyurdu.


Yâni cümle âlemin müdebbir-i hakîkisi ve mutasarrıfı, hepsinin hâlikı olan Allah sübhanehu ve teâlâ-Hazretleridir, demektir.


Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz’e ve ehl-i Beyt’ine salât ve selâm da duânın en mühim âdabındandır.

Hadîs-i şerifte:



“Yapılan bir duâda, Muhammed -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- ve ehl-i Beytine salât ve selâm edilmedikçe o duâ, makam-ı icâbete vâsıl olamaz.” (Buhârî, Megazî, 38.)
buyurulmuştur.


Duâ eden kimse, duânın başında, ortasında ve sonunda Peygamber Efendimize salât ve selâmı tekrar etmeli. Hulûs-i kalb, nezâfet, tahâret, istikbâl-i kıble, izhâr-ı tezellül, tazarru, enbiyâ ve evliyâ ile tevessül, günahkâr ve mücrim olduğunu ikrar ile tevbe ve istiğfar edip haram lokmadan ictinâb etmelidir. Bu sûretle yapılacak hayır duâların kabûlü hakkında şübhe etmemelidir.
Şunu da ilâve edelim ki:


Nâsın bâzısı her ne kadar Cenâbı-Hakk’ın kazâ ve kaderine rızâ gösterip sükût eylemeyi duâya tercîh etmişlerse de, muhakkik âlimlerin ekserisi, dünyâ ve âhiret işlerinin esbâbından müretteb olduğunu, müstecâb duâlar ise sebeblerden berî bulunduğunu beyân ile, duâyı terketmek, kazâya rızâ göstermek fikriyle bir şey yememek, şiddetli kışda elbise giymemek, hasta olunduğunda ilâç, muharebede silâh kullanmamak gibi bir takım meşru’ olmayan hareketleri irtikâb etmek gibidir, demişlerdir.


Husûsiyle duâ izhâr-ı ihtiyâç, Cenâb-ı Hakk’a ilticâ olduğundan müstakıllen bir ibâdet makamına kaaim olacağından şu halde lisânen duâ eylemek ve kalben tazarruda bulunmak gerekmektedir


http://mektebisuffa.com/dua-adabi

 

18 Eylül 2013 Çarşamba

Takva Toplumu ve Kardeşlik

Takva Toplumu ve Kardeşlik

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerliniz, en çok takvâ sahibi olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât, 13)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Ey insanlar! Allah Teâlâ size câhiliye kibrini ve atalarla övünmeyi yasaklamıştır. İnsanlar iki sınıftır: Bir, iyilik ve takvâ sahibi olup Allah’ın değer verdiği kişiler; bir de günahkâr, kötü ve Allah katında kıymeti olmayan kimseler. Bütün insanlar Hz. Âdem’in çocuklarıdır. Allah Teâlâ ise Âdem’i topraktan yaratmıştır.” (Tirmizî, Tefsîr, 49/3270; Ebû Dâvûd, Edeb, 110-111/5116)

Peygamber Efendimiz’in insanlara bakış tarzını gösteren şu hâdise pek ibretlidir:
Allah Rasûlü (sav) bir gün Medîne-i Münevvere’deki çarşılardan birisine uğramıştı. Çarşıda siyahî bir köle müzâyede ile satılıyordu. Köle:

“–Beni alacak olan kişiye bir şartım var” diyordu. Alıcılardan birisi:

“–Nedir o şart?” diye sordu. Köle:

“–Benim farz namazları Rasûlullah (sav) Efendimiz’in arkasında kılmama mânî olmayacak” dedi.

Adam bu şartı kabul ederek köleyi satın aldı. Rasûlullah (sav) her namazda gözüyle bu köleyi arardı. Bir gün yine baktı fakat göremedi. Sahibine:

“–Kölen nerede?” diye sordu. Sahâbî:

“–Ey Allah’ın Rasûlü, o hummaya yakalandı” dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz ashabına:

“–Kalkın onu ziyarete gidelim” buyurdu. Birlikte kalktılar ve siyâhî kölenin yanına gidip geçmiş olsun ziyaretinde bulundular. Birkaç gün sonra Allah Rasûlü (sav) kölenin sahibine:

“–Kölenin hâli nasıl?” diye sordu. Sahâbî:

“–Ey Allah’ın Rasûlü, onun ölümü yakındır” cevabını verdi. Bunun üzerine Efendimiz (sav) kalkıp kölenin yanına gitti ve ölmek üzereyken yanına vardı. Köle o esnâda vefât etti. Peygamber Efendimiz onun yıkanması, kefenlenmesi ve defnedilmesiyle bizzat ilgilendi. Ashab-ı kirâm bu duruma çok şaşırdılar.

Muhâcirler:
“–Biz vatanımızı, mallarımızı, âilemizi terk edip buralara geldik; hiçbirimiz şu kölenin Rasûlullah’tan gördüğü îtibârı ne hayatında ne hastalığında ne de ölümünde görmedi” dediler. Ensâr da:

“–Allah Rasûlü’nü barındırdık, yardım ettik ve mallarımızla onu destekledik ama habeşli bir köleyi bize tercih etti” diye düşündüler. İşte bunun üzerine yukarıda geçen Hucurât Sûresi’nin 13. âyet-i kerimesi nâzil oldu. Onlara bütün insanların aynı anne babanın evlâtları olduğu hatırlatılarak faziletin takvâ ile olduğu anlatıldı. (Vâhıdî, s. 411-412)
 

--
​​

İyilerin mezarlığında ölmek mi, iyilerin ameliyle yaşamak mı hayırlı?


AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

İyilerin mezarlığında ölmek mi, iyilerin ameliyle yaşamak mı hayırlı?

 
 
Bazı hacı adaylarımız, ‘inşallah o kutsal mekânlarda ölür, orada kalırız’ temennisiyle çıkmışlar yolculuğa. Bu temenniyi duyan okuyucum da sorusunu şöyle sormuş: “Hacılarımızın bazılarının orada ölmeyi kurtarıcı bir son olarak görmeleri gerçekten de kurtarıcı olabilir mi?
 
  Nitekim bazı tanıdıklarımız da burada gösterişli mezar yerleri alıyor, mermer mezarlıklarda kalmayı uygun buluyorlar. İnsanı koruyacak olan, içine konulacakları meşhur mezarlıklar mı, yoksa yanlarında götürecekleri salih amelleri, İslami hizmetleri mi? Kurtarıcı olan hangisi, merak ediyoruz?”  


Aslında hepimizin bildiği gerçek odur ki insan, nerede olursa olsun, baştan ölmeyi değil yaşamayı dilemelidir Rabb’inden. Çünkü ölen insanın hayırlı amelleri sona erer, bir daha sevap getiren bir hizmeti olmaz. Ama yaşayan insanın hayırlı hizmetleri devam eder. Öyle ise ameli sona erdiren ölmeyi değil de, sevabı devam ettiren yaşamayı dilemeli, hizmetleri çoğaltmayı hedef almalıdır. Çünkü insanı gömüldüğü mezarlık değil, yanında götürdüğü ameli, İslami hizmetleri kurtarır.  


Bu sebeple kabrin kutsal sayılan bir mevkide olması, falan ve filan zatların yakınında bulunması pek mühim sayılmaz. “Kendi ameli kendini gerileteni, nesebi ve yakınları ilerletemez!” uyarısı vardır hadislerde. Kim olursa olsun, kendi ameliyle muhakeme ve muhasebe olacaktır mezarında!


Rabb’imiz âdildir. İnsanları kendi ameliyle hesaba çeker. Başkasının ne günahını yükletir kendisine ne de sevabını. “Her nefis kendi kazancının rehinesidir!’’ buyurmuştur ‘Müddessir’ Sûresi’nde.İsterseniz bu karıştırılan konuya, orada ölmek isteyen bir hacı efendinin şu istihare rüyasıyla da bakabiliriz.  


Geçmişte hacı efendinin biri mutlaka kutsal yerlerde kalmak niyetiyle gider hacca. Ne var ki, orada bir türlü hastalanıp kalma ihtimali belirmez. Bu defa aklına koyar ki, bir suç işleyip de orada yakalanıp hapse atılsın, böylece hastalanıp oranın mezarlığına konma ihtimali söz konusu olsun.   


Düşündüğünü yapmak için bir mağazada baktığı eşyalardan bir kısmını çantasına koyarak çalıyor görüntüsü verirken yakalanır. Ancak bir hacının mal çalmasını normal bulmayan mağaza sahibi, işin aslını öğrenmek için sorularla sıkıştırınca hacı efendi çözülür: “Ben der, burada ölüp bura mezarlığına konmak için işledim bu suçu!” Mağaza sahibi, maneviyatı gelişmiş biriymiş anlaşılan.   


- Efendi der, sen saf birine benziyorsun, senin istiharenden bir işaret çıkabilir sana. Bu gece yatağına abdestli olarak gir, ‘Ya Rab, bana bura mezarlığında ölme konusunda bir işaret göster’ diyerek uyu. Muhtemeldir ki, senin istiharen kabul olur, rüyanda bir işaret alırsın. Sabah gel, bana anlat gördüğün rüyayı...  


Söyleneni aynen uygular hacı efendi. O geceki istiharesinde gördüğü rüyayı da sabah gelip aynen anlatırken: ‘Şaşırdım der, tabutlar içinde bir kısım cenazeler dışarıdan getirilip buradaki mezarlığa gömüldü. Buradaki mezarlıktan da bazı cenazeler alınıp dışarıya götürüldü. Bu ne demektir, bir türlü anlayamadım!’  Mağaza sahibi şöyle yorumlar getirilip götürülen cenazeleri.   


- Buraya getirilen cenazeler, memleketlerinde ölenler. Buraya layık amel ve hizmet içinde öldüklerinden getiriliyorlar. Buradan götürülenler de burada ölenler. Onlar da burada bırakılmayıp layık oldukları memleketlerine götürülüyorlar. Herkes amelinin ve hizmetinin derecesine göre muamele görür mezarında. Buraya layıksa orada bırakılmaz, oraya layıksa burada tutulmaz. Önemli olan, burada ölmek değil, buraya layık amel ve hizmet içinde yaşamaktır.Dikkatle dinlediği bu yorumu başını sallayarak tasdik eden hacı efendinin söylendiği duyulur:   


- Demek ki iyilerin mezarlığında ölmeyi dilemek yerine, iyilerin amel ve ahlakıyla yaşayarak hizmet etmeyi dilemek gerekiyormuş!..  

Bilmem siz nasıl bakıyorsunuz konuya? İyilerin de bulunduğu mezarlıkta ölmek mi, iyilerin amel ve ahlakıyla yaşayarak hizmete devam etmek mi? Hayırlısı hangisi? 

17 Eylül 2013 Salı

Gerçek hikaye: Alman Hans'ın müslüman oluşu

Bu gerçek hikaye, Prof Dr. Mahmud Es’ad COŞAN (R. Aleyh) Hocaefendi’nin, Almanya/Wuppertal Fatih Camisinde yapmış olduğu  Mi’râc Gecesi 07. 12. 1996 konuşmasından alinmistir.


Burada bir hatıramı size anlatmadan geçemeyeceğim. Çünkü beni çok duygulandırıyor bu hatıra. Gerçek bir olay.

Hep anlatıyorum, bir daha anlatacağım. Bayatlamayan bir hikaye anlatacağım  size. Hep anlatıyorum, duymadıysanız duyun.

Sizi de sanıyorum memnun edecek, duyduğunuz zaman siz de duygulanacaksınız. Bana Almanya'da çalışan bir işçi kardeşim anlatmıştı, kendisinin başından geçen bir olayı, salât ü selâm ile ilgili bir olayı:


Bu işçi kardeşimiz Almanya'da bir fabrikada çalışıyor ve çok çalışkan bir kimse. Mesleğinde ilerlemiş, fabrikanın müdürü kendisini seviyor. Para da kazanmış. Para kazanınca bu işçi kardeşimiz, "Benim hacca gitmem lâzım!" diye düşünüyor. Hac zamanını tesbit ediyor. "Şu aylarda hacca gideceğim!" diye patronu olan Hans'a çıkıyor:

"--Ben şu aylarda, bir ay izin almak istiyorum!" diyor.

"--Olmaz!" diyor Hans. "O günlerde çok sıkışık durumdayız. Fabrikamızda mutlaka senin bulunman lâzım. Sen de çok önemli bir elemansın. Sana o aylarda müsaade edemem, başka zaman müsaade edeyim, kışın git."

Diyor ki:
"--Hayır! Kışın gidemem izne, bu ayda gitmek zorundayım."

"--O zaman, sana müsaade etmem!" diyor.

"--Müsaade etmezsen, ayrılıp gitmek zorundayım."

"--Ayrılırsan işinden olursun, tazminatından olursun, mahrum kalırsın."

"--Mahrum kalsam da gitmek zorundayım."

"--Pekiyi, bu kadar ısrar etmenin sebebi ne?" diyor.

Söylemek istemiyor tabii. Karşısındaki Hans olduğu için, Alman olduğu için, gayr-i müslim olduğu için söylemek istemiyor bu arkadaşım, kardeşim. Fakat ötekisi ısrar edince diyor ki:

"--Benim dinî görevim var, ben müslümanım. Müslüman olduğum için bu aylarda --belli bir zamandadır hac-- hacca gitmem lâzım! Onun için izin almak zorundayım."

"--Olur. Mâdem öyle, o halde dinî bir görev olduğundan sana izin vereyim. Artık fabrikanın işlerini de ayarlarız, başka birisini çalıştırırız. Sen git!" diyor.

Bizim işçi kardeşimiz hazırlıkları yapmış, kendisinin bana anlattığına göre. Ve vedalaşmak üzere müdürü Hans'ın yanına, patronun yanına girmiş, demiş ki:

"--Ben o söylediğim seyahate çıkıyorum, Allah'a ısmarladık!"

"--Pekiyi, güle güle. Muhammed'e benden selâm söyle!"demiş.

Hans, Alman. Bizim kardeşimiz Mekke'ye, Medine'ye gidecek. Mekke'de haccını yapacak, Medine-i Münevvere'de de Peygamber SAS Efendimiz'i ziyaret edecek. "Muhammed'e selâm söyle!" deyince afallamış.

Tabii haccı yapmış. Medine-i Münevvere'ye geldiği zaman, Efendimiz'in Türbe-i Saadetini ziyaret ederken, hatırına gelmiş patronu ve selâmı. Gözü kapalı, Peygamber Efendimiz'in türbesinin parmaklıkları karşısında hürmetkâr bir şekilde dururken, içinden demiş ki:




"--Yâ Rasûl! Ben Almanya'dan gelirken müdürüm Hans selâm söyledi. Gayrimüslimdir ama, selâm bir emanettir, bu emaneti tebliğ etmem lâzım diye düşünüyorum. Bilmiyorum hata mı ediyorum, edebe aykırı mı, doğru mu, yanlış mı. Yâ Rasûl Hans'ın sana selâmı var!" diyor.

Tabii ziyaretini tamamlıyor, sonra Türkiye'ye geliyor. Ve Türkiye'ye geldiği zaman, daha Almanya'ya gitmeden, --memleketine uğrayacak, akrabasını görecek, ondan sonra Almanya'ya gidecek-- Almanya'dan bir telefon geliyor, "Hans müslüman oldu!" diyorlar.


Tabii bu beni çok duygulandırdı, onu da duygulandırmış. Anlatırken o da duygulu olarak anlatmıştı.

Ben düşünüyorum, Hans niçin o anda müslüman oldu? Kendi kendime şöyle karar veriyorum ki:

Peygamber Efendimiz'e salât ü selâm gönderdiği için, Peygamber Efendimiz de manevî bakımdan onun selâmını aldığından, "Sana da selâm olsun" diye Hans'a selâm edildiğinden Peygamber Efendimiz tarafından, o da selâmete eriyor, İslâm'a giriyor, böylece ebedî saadetin yolu kendisine açılmış oluyor.