18 Kasım 2015 Çarşamba

Ahmed Şahin - Aileyi ayakta tutan sabır kahramanları yok olmamalı!

Ahmed Şahin - Aileyi ayakta tutan sabır kahramanları yok olmamalı!


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK

 

Aileyi ayakta tutan sabır kahramanları yok olmamalı!


Son devrelerde aile içi hiddet ve şiddet sınır tanımaz hale geldi. Sabır tahammül duygusundan mahrum, İslam kültüründen yoksun gönüllerde, kaba kuvvet hakim olmaya başladı.

Ya istediğini yapacaksın, ya hiddet ve şiddetin sınır tanımaz sonuçlarına maruz kalacaksın. İslam'da istenen aile hayatı bu değildir!

İslam kültüründe arzulanan aile hayatı odur ki, hanımla bey ortak düşünce ve anlayışta olsunlar, verecekleri kararlarını birlikte istişare ile versinler, ‘evet'lerini, ‘hayır'larını ortaklaşa takdir ve tespit etsinler. Biri ötekini ezip üzmesin, kaba kuvvete maruz bırakmasın. İdeal bir aile hayatı örneği yaşansın. Ne yazık ki, idealler her zaman gerçekleşmemektedir. Ya bey ya da hanım tarafında bazen farklı kültür, farklı mizaç, farklı alışkanlıklar ağır basıyor, bu defa birinin isteğine ötekinin sabırla mukabele etme mecburiyeti doğuyor. Böylece aileyi ayakta tutacak sabır kahramanlarına ihtiyaç hasıl oluyor aile içinde. Bundan dolayı İslam büyükleri diyor ki:

-Sabırsız aile hayatı olmaz. Sabır olmazsa karşılıklı hiddet, şiddet körüklenip sonunda kaba kuvvete zemin hazırlanmış olur. Sabır hayatın her yerinde güzeldir, ama aile hayatında daha güzeldir. Çünkü aile hayatındaki sabır, sadece kendisi için değil, ailenin tüm fertlerini korumaya yönelik sabırdır. Aileyi korumaya yönelik sabır ise sahibini, cennetin en yüksek makamlarına layık hale getirir. Eğer sabreden hanım ise cennet hanımlarının ablası makamına yükselebileceği gibi, sabreden bey ise cennet gençlerinin ağabeyi makamına yücelebilir.

Gazali Hazretleri, ‘Kalplerin Keş-fi'nde aile içindeki bu sabır kahramanlarının derecelerini şöyle tarif eder:

-Hangi hanım beyinin gösterdiği uyumsuzluğa sabrederse, Allah o hanıma, Fir'avn'ın zulmüne sabreden Asiye validemize verdiği sevap gibi sevap verebilir. Hangi bey de hanımının uyumsuzluğuna sabrederse Allah o beye de, Eyyub Peygamber'in sabrına benzer sevap verebilir.

Evet, İslam kültüründe aile hayatında sabır böylesine kutsal ve kurtarıcıdır. Çünkü aile içindeki bu sabır, (batıdaki gibi) içi boşaltılmış karşılıksız sabır değil, tam aksine içi cennet ödülleriyle doldurulmuş kutsal sabırdır. Bundan dolayıdır ki, imanı kuvvetli bir ailede içi cennet ödülleriyle dolu kutsal sabır, zorlanmadan yaşanabilir. Her sabır sonunda da yine ben kazandım, diye düşünebilir ailenin sabır kahramanı!

Sabır kahramanının tartışılmaz değerine böyle işaret ettikten sonra, gelelim aile içinde sabra zorlayanla, sabredenin Allah yanındaki değerlerine. Biri hep baskı yapıyor sabra zorluyor; diğeri de hep baskıyı sinesine çekip sabretmeyi tercih ediyor. Sonunda ikisi de bir olur mu adalet sahibi Allah yanında?

-Olmaz elbette. Çünkü aile içinde sabra zorlayan zalim, sabreden de mazlum sıfatını alır! Adalet sahibi Allah, zalimle mazlumu eşit tutmaz. Zalimin karşısında mazlumun da yanında olur. İşte bu sonuçtan dolayı sabra zorlayan iyi düşünmelidir. Çünkü eninde sonunda İlahi adaleti karşısında bulup zorlamasının hesabını verecektir. Sabreden de iyi düşünmelidir. Çünkü o da eninde sonunda sabrının sevabına kavuşup mükafatını alacaktır.

İşte bu kesin sonuçtan dolayı diyoruz ki:

-Gelin ne birimiz zalim ne de ötekimiz mazlum olalım. Aile içinde kararlarımızı kaba kuvvetsiz istişare ile alalım, kırmadan kırılmadan yaşayalım sonunda hesabını vereceğimiz şu cennete aday aile hayatımızı. Takdir ve tercih size aittir tabii...
 
 
 
 

17 Kasım 2015 Salı

969. Hersey sana; "Benim gibi ol!" demektedir.

969. Hersey sana; "Benim gibi ol!" demektedir.

• Aşk uğrunda pervane, ateşe atıldı! Alevler içinde kanat çırpıyor, yanıp yakılıyor da; "Sen de böyle ol!" diyordu!

• Yağı konmuş, fitili tutuşturulmuş kandil, kırık boynu ile hem yanıyor hemde yavaş yavaş, yumuşak yumuşak; "Sen de böyle ol!" diyordu.

• Mum hem yanıyor, hem de ağlıyordu; kendini ateşe, ızdıraba vermişti fakat gözyaşlarını dökerken etrafa ışık saçıyor ve bana da; "Benim gibi de böyle yan yakıl, böyle eri!" demekte idi!

• Mum; "Bu dünyada kazanç elde etmek, yararlanmak için altınlar, gümüşler saçsan, bunlar sana ne fayda sağlar? Manevî kar elde etmek istiyorsan benim gibi yanmaya, erimeye bak!" diye söyleniyordu!

• Derya, eteğini incilerle doldurmuş, baş köşeye çekilip kurulmuş, içindeki incileri belli etmemek için kendisini acı göstermeye kalkışıyor ve bana; "Gösterişten kaçın; sen de benim gibi ol!" demek istiyordu!

• Bahçede bulunan gül, yüzünü yanağını tozlardan, kirlerden arındırmış gömleğini yırtmış, gülüyor; dikenleri verdiği acılara, kederlere sabrediyor ! Adeta; "Ey insanoğlu; sen de benim gibi ol!" diyordu!

• Hz. Adem, tam kırk yıl özürler getirdi, günahının bağışlanması için yas tutup ağladı! 0 da çocuklarına; "Siz de babanız gibi olun!" diyordu!

• Sus, sabret! Dağdaki su kayaya bak da, ibret al! 0 bile hiç birşey söylemiyor; o bile susmakta! Fakat, ağlamakta! Adeta; "Ey insanoğlu; sus, ağla!" demek istemekte.

Hz.Mevlânâ, Şefik Can, Dîvân-ı Kebîr'den Seçmeler, Kebîr, c.3, 969

 
 
Sevcan Vatansever'in fotoğrafı.
Şefik Can (1910-2006) ve H. Nur Artıran


Ahmed Şahin - Büyüklerimizden sabır tahammül örnekleri!

Ahmed Şahin - Büyüklerimizden sabır tahammül örnekleri!


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK

 

Büyüklerimizden sabır tahammül örnekleri!


Sabır ve tahammül sınırlarımızı zorlayan olaylar yaşıyoruz günlük hayatımızda.

Gönül istiyor ki maruz kaldığımız yahut da şahit olduğumuz bu olaylardan fazla etkilenmeyelim, ‘Bu da geçer yahu!' diyerek büyüklerin yaşadığı sabır ve tahammül örneklerinden biz de yaşayalım. Ama kolay mı onlar gibi sabırlı ve tahammüllü olmak? İsterseniz birlikte okuyalım geçmiş büyüklerin sabır, tahammül örneklerinden bazılarını. Bakalım nasıl sabır, tahammül örnekleri sunmuşlar bizlere bir görelim. Önce Hz. Ebu Bekir (ra) Efendimiz'in sabır örneğine bir bakalım.

1- Kaba saba bir adam, Hazreti Ebu Bekir (ra) Efendimiz'i tenkit etmeye başlar. O da hakkı olan cevabı hemen vermeyip sabırla dinlemeyi tercih eder. Efendimiz (sas) ise bu durumu tatlı bir tebessümle seyreder. Ne var ki, adam yersiz tenkitlerini uzatınca Hz. Ebu Bekir (ra) cevap hakkını kullanmaya başlar. Bu sırada ise Efendimiz'in yüzündeki o tatlı tebessümün gittiğini görür, cevap vermekle yanlış mı yaptım acaba diye sorması üzerine Efendimiz'den şu önemli ve ibretli açıklamayı alır:

- Sen tenkit eden adamı sabırla dinliyor, cevap vermiyordun. Bu sırada bir melek de sabrına bakıp senin adına o adama cevap veriyor, seni böyle savunuyordu. Ben de meleğin seni savunmasını tatlı bir tebessümle zevkle seyrediyordum. Ne zaman sen cevap vermeye başladın, melek sustu. Ben de meleğin susmasından dolayı üzüldüm, tebessümüm ondan kayboldu! Yoksa senin yumuşak şekilde cevap hakkını kullandığından değil!

Demek ki bazen sabır gösteren taraf tümüyle savunmasız kalmaz. Gerektiğinde melekler dahi haklıyı savunur. Yeter ki meleklerin savunmasını bekleyecek kadar sabır gösterilsin, tahammüllü davranılsın. Özellikle aile içinde melek cevap versin, diyerek gösterilen sabır ve tahammül çok hayırlı sonuçlara vesile olur. Hem aile içinde gerilimi azaltır hem de yuvada huzur ve emniyeti sağlar, aynı zamanda başka ders alacaklara da önemli bir sabır ve tahammül örneği verilmiş olur.

2- Bir de İmam-ı Azam Efendimiz'e bakalım. Gerektiğinde o nasıl bir sabır tahammül örneği vermiş bir de onu görelim. Kufe Mescidi'nde verdiği dersinden yorgun şekilde çıkmış evine doğru giderken peşine düşen bir çekemez ve saygısız adam, söylenerek gelir arkasından:

- Sen İmam-ı Azam filan değilsin ama kendini büyük gösteriyor, İmam-ı Azam (en büyük imam) dedirtiyorsun kendine! Arkasından böyle söylenerek gelen adamı dinleyerek yoluna devam eden Hazreti İmam, nihayet evinin kapısına gelince geriye dönüp tebessümle bakarak der ki:

- Burası benim evimdir, söyleyeceklerin bittiyse izin ver de evime gireyim? Yavaşça kapıyı açıp evine giren imam, yine tepkisiz şekilde yavaşça kapısını kapar. Bu sabırlı tahammüllü tutum karşısında şaşıran adam, kendini tutamayarak dikildiği yerde bağırır:

- Şimdi anladım, sen gerçekten de İmam-ı Azam'sın! Çünkü bu sabrı ve tahammülü sıradan bir imam gösteremez!

Demek İmam-ı Azam olmak da kolay değilmiş, böyle bir sabır ve tahammül örneği vermek gerekiyormuş en büyük imam olmak için.

3- Tasavvuf büyüklerinden Malik bin Dinar'ı yolda giderken gören biri, yanındaki arkadaşına der ki:

- Şu düşünerek giden adamı görüyorsun ya, riyakârın tekidir. Halk da onu tasavvuf büyüğü zannediyor! Malik bin Dinar, sesin geldiği tarafa dönüp tebessümle bakar, olanca yumuşaklığıyla şu cevabı verir:

- Beni şimdiye kadar hiç kimse böyle doğru tarif etmedi! Allah razı olsun senden!

Ne dersiniz bir kaba saba adam yolda giderken bizi ‘riyakârın biri' diye tarif etse cevabımız nasıl olur bir düşünsek mi?

4- Konya çarşısında kendine çok güvenen cerbezeli bir adam, çevresine meydan okuyarak bağırır:

- Ben öyle bir adamım ki bana bir kelime söyleyen bin kelime ile cevap alır! Oradan geçmekte olan Hazreti Mevlânâ, adamın çenesi altına kadar sokulur, gözlerinin içine bakarak şöyle cevap verir:

- Ben de öyle bir adamım ki bana (bin) kelime söylesen (bir) kelime ile dahi cevap alamazsın! Meleklerin cevabı yeter benim için. Gerçekten de bin kelime ile cevap verecek olan adam, bir kelime ile dahi cevap veremez bu söze.

Fatebiru ya ülil ebsar! Düşünün ey basiret sahipleri!
 
 
 
 

16 Kasım 2015 Pazartesi

Şeytanlardan korunma yolları

Şeytanlardan korunma yolları

 
Hüseyin Gültekin - [İslami Hayat]

h.gultekin@meydangazetesi.com.tr
13 Kasım 2015, 03:02

Şeytanlar, yapıları ve görevleri itibarıyla ayrı ayrıdır: Bazı şeytanlar, insanın kanı içinde dolaşırlar, bazıları insanın abdestiyle uğraşırlar, bazıları da insanın namazına musallat olmaya çalışırlar.
 
Şeytanla ilgili ayet ve hadisler yorumlanırken, onların ayrı ayrı kategorilere girdikleri daima göz önünde bulundurulmalıdır.
 
İnsanın namazına musallat olmak isteyen şeytanlar, hadislerin anlattığına göre, ezan okunurken insandan uzaklaşırlar. Namaza durulduğunda döner yeniden gelirler. Kamet başlayınca yine kaçarlar. Cemaat namaza durunca yine gelir ve namaz kılanlara, o güne kadar hatırlamadıkları pek çok şeyi hatırlatarak namazın içine girerler.

Şeytan kimlere müdahale edemez?


Tabi, şeytan her namaza müdahale edemez. Bunu şöyle bir benzetme ile anlatabiliriz: Nasıl ki, havada mevcut mikroplardan bazıları tozları kullanır ve onları binek edinerek değişik yerlere ulaşırlar. Onun için bugün modern hastanelerde tozlar yok edilerek bir ölçüde mikroplar önlenmeye çalışılır.
 
Bunun gibi şeytanların bazıları vesvese yoluyla insanın içine girmeye ve orada yerleşmeye çalışır. Eğer insan, daha başta dua ile dinin hükümlerini tam yaşamakla vesveseyi belli bir yerde karantinaya tâbi tutabilirse şeytanın, içine girmesini engellemiş olur.
 
Abdestin tam ve mükemmel alınması, abdeste musallat olmak isteyen şeytana set olacağı gibi, hakkına riayet edilerek kılınan namaz da, namaza musallat olmak isteyen şeytana karşı bir zırhtır. Hatta namazdaki secde, tek başına şeytanı uzaklaştırmaya yetecek bir potansiyel güç demektir. Kul secde edince şeytanın: “O secde etti kurtuldu, ben secde etmedim kaybettim” deyip başına toprak saçtığını Peygamber Efendimiz söylüyor.

Bazı hayvanlar varlığını hisseder


İhlâs ve samimiyet içinde okunan ezanlar esnasında köpeklerin havlamaya başladığına çok şahit olmuşuzdur. Öyle ki, bazen köpekler ezanla beraber havlamaya başlar ve ezan bitince de susarlar.

Onların bu davranışlarından, şöyle bir mana çıkarabiliriz: Köpekler nasıl deprem gibi hâdiseleri bizlerden önce hissetme melekesine sahiptirler, öyle de bizim göremediğimiz şeyleri görme özelliğine de sahip olduklarından, ihtimal onlar, ezan okunurken kaçmakta olan şeytanları görüyor ve onun için de o garip havlamayı yapıyorlar.

Allah’ın hikmeti


Adamın biri, bir pislik böceği görür ve: "Bu yaradılışı çirkin pis kokulu bir yaratıktır. Allah bunu niçin yaratmış ki?" der. İlerleyen günlerde adamın yüzünde bir çıban çıkar. Birçok doktora başvurmasına rağmen tedavisi için bir sonuç alamaz.

Bir gün sokaktan geçen bir adamın bağırtısı üzerine adam çağırtılır ve yaraya bakması istenir. Adam yaraya baktıktan sonra bir pislik böceğinin getirilmesini ister. Orada bulunanlar adamın isteğine gülerler. Fakat hasta olan adam, o böcek hakkındaki söylediklerini hatırlar ve “Adamın isteğini yerine getirin, o doğruyu biliyor” der.

Daha sonra gelen ölü bir böceği yakan adam, onun külünden yaranın üzerine serper ve yara Allah'ın hikmetiyle iyileşir.

Bunun üzerine hasta olan adam etrafına der ki: “İyi biliniz ki, Allah Teâlâ, mahlûkatının en adi ve yaramazı olanında bile, en iyi devanın bulunabileceğini bana bildirmeyi murad buyurdu. Allah Hakîm'dir (hikmetli iş yapar), Habîr'dir (her şeyden hakkıyla haberdardır).”




14 Kasım 2015 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - Saadet-i dünyeviye

Hekimoğlu İsmail - Saadet-i dünyeviye


Hekimoğlu İsmail
AİLE-SAĞLIK

Saadet-i dünyeviye

 
Kâinatı insana hizmetkâr eden Allah, iki dünyayı da cennet etmenin yollarını anlatan Kur'an-ı Kerim'de, bazı fiil ve davranışları övmüştür. Mesela bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcamak…

İnsan, para kazanmanın yolunu bulur. Önemli olan helal gelir sağlamak, helale para harcamaktır. Zengin olsun olmasın bu kaide geçerlidir.

İslamiyet'te zenginlik, zekât verecek seviyeye gelmektir; insanın anlayışına bağlıdır. Mesela bir çift öküzü olan çiftçi zengindir, traktörü olan da zengindir, sanatı olan ve bu sanatıyla ticaret yapan tüccar zengindir. Yani para kazanmak imkânı olan herkes zengindir.

Allah servet verir, kulunun kendisine itaat edip etmediğini kontrol eder. Fakirlik verir yine itaat yönünden imtihan eder. Yani “Bu kulum mevki, makam, servet için mi bana iman ediyor?” diye. Nihayetinde Nemrut'u da ‘Firavun' eden servetidir. Bunun için zenginlik, son model bir arabaya benzer, trafiğe dikkat edersen onu kullanırsın, o da sana hizmet eder amma dikkat etmezsen göze çok sevimli görünen o araba trafik kazasında canavar olur, sürücüyü yok eder. İşte servet de böyledir. Onu yönlendirebilirsen sana hizmet eder. Aksi halde bazı zenginler servetinin kurbanı olmuştur.

Diğer yandan, rahat yaşamak meşguliyet ister. Hâlbuki ömür kısa; cennete gitmek için tek sermaye, kalan ömrümüz. Zenginin geliri fazla olduğu gibi gideri de fazladır. İşte bunun için malı çok olan insana, harcama yapmak zor gelir; insanın malı arttıkça kaybetme korkusu artar. Fakirlik ise ateşten bir gömlektir. İnsanı öyle bunaltır ki, isyan noktasına getirir. Yine de darlıkta verebileceğimiz çok şey var.

Allah yolunda harcamak deyince akla evvela para gelir, “Yok ki harcayalım.” derler. Hâlbuki bir çekirdeği çamura gömmek bile asgari durumda Allah yolunda harcamaktır. Mesela bir inciri çamura at, üstüne bas; bir sürü filizler çıkacak, onlar incir verecek, o incirleri canlılar yiyecek. İşte bu şahıs malıyla hizmet etti.
 
Yahut bir hastayı ziyarete gitmek ve o hastanın küçük bir ihtiyacını karşılamak, moral vermek, mâneviyatını kuvvetlendirmek… Bir insanın psikolojisini rahatlatmak için çok paraya mı ihtiyaç var?
 
Bir tanıdığım vardı, hastalandı; bütün hayatı o hastalıkla altüst oldu. Ben de rahatsız olduğum için ziyaretine gidemedim. Birisi aracılığı ile bir kutu tatlı gönderdim. Çok sevinmiş. Adam baklavayı yiyecek durumda değil amma kendisine gösterdiğim ilgi çok hoşuna gitmiş.
 
İnsanın eşine gösterdiği güler yüz, çocuğuna aldığı ufak bir hediye, yaşlı birinin halini, hatırını sormak, bir komşunun kapısını çalıp, yapılan yemekten bir tabak da ona vermek, başına felaket gelmiş birine “Seninle beraberim.” deyip, ona destek olduğumuzu hissettirmek… Şimdi biz bu hareketleri yapsak, kime ne kadar para harcamış oluruz?

Kaldı ki zenginlik bazı kimseleri bozar. O şahıs öylesine nefsine uyar ki, kendini unutur. “Yok” der, “Ben normal bir hayat yaşıyorum…” Çünkü para ve mal, ekseri günah işlemenin, harama girmenin yolunu açar; canının istediği gibi yaşamaya imkân verir.

Öyleyse hayırlı olan mal, sevaba dönüşen maldır. Müslüman çalışacak da kazanacak da zengin de olacak amma helal yoldan kazanıp, Müslümanca yaşayacak. Saadet-i dünyeviye budur.

Sevaba dönüşmeyen malın kıymeti yoktur. Yani zengin olan, zenginliğin gerektirdiği zekât, hac, kurban, sadaka, hayır-hasenât gibi bazı dinî mesuliyetlerinin farkında olup zenginliğin meşguliyetiyle İslamiyet'i unutmayacak.

Gördüm ki Müslümanlar İslam'ın şartlarını yerine getirdikten sonra, para, mal ve mevki ile ilgili ibadetlerini yerine getirmezse kurtulamaz!

İstiridye su içer inci yapar; yılan su içer zehir yapar!.. Yani zenginlikle, mal mülkle cennete de gidilir, cehenneme de… 
 
 
 
 

13 Kasım 2015 Cuma

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-90

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-90

SEVGİLİ EFKAN HOCAM Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ÖZETLEYEREK ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ... 

SEVGİLİ EFKAN HOCAM , YAZIDAKİ KONULARI VE ÇOK KIYMETLİ TAVSİYELERİNİ MADDELER HALİNDE ÖZETLEMİŞ AŞAĞIDAKİ YAZININ SONUNDA...

Allah razı olsun hocam... Sizi çok seviyorum canım hocam...

Sevgili Efkan hocam benim en iyi dostum, akıl danıştığım büyüğüm, kendime örnek aldığım mütevazi, dürüst, ahlaklı, dindar, çalışkan, Allah'ın -inşallah- salih bir kuludur.

Benim namaza başlamama -oturarak teyemmümle nasıl kılacağımı öğreterek ve namazın önemini anlatarak- vesile oldu, yani beni Rabbimle buluşturdu. Allah ebediyyen razı olsun.
Allah bizleri sevdiklerimizle birlikte cennette de komşu etsin.

YALNIZ ŞUNU BELİRMEK İSTİYORUM. BEN BUNLARI YAYINLARKEN EFKAN HOCAMA HEP ŞUNU DEMİŞİMDİR:

HOCAM UTANIYORUM, İNŞALLAH BİRGÜN VUSLAT OLUNCA BUNLARI YAYINLAMAN DAHA GÜZEL OLMAZ MI?

OLSUN CELAL MERAK ETME, SEN ÖLÜRSEN YİNE YAYINLARIM... DİYOR.

Çok emek harcayıp özet haline  getirmişsiniz. İyi ki varsınız hocam, bizi komşu yapana hamdolsun...

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-90/Blog/?BlogNo=514534

Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-90


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-90

 Celal ÇELİK ’in hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi yorumlarını yayınladığım yazı dizisini, sevgili Celal ÇELİK’in tüm yazılarını gözden geçirerek kısa ve öz olarak sizlere sunmaya devam ediyorum.

Allah’ın insanlara verdiği en önemli nimet akıldır. Akıl terazidir. Şeytandan gelen vesveseleri ve Rahmani sesleri tartar ve bir karar verir.

Allah’ta verilen o kararı yaratır. Bu, Allah’ın bu imtihan dünyası için koyduğu bir kanundur. Kişiye, verilen o kararın neticesinde sevap yada günah yazılır.

Evet mühim olan başlamak. Mühim olan abdest alıp seccadeye oturmak... Namaza başlamak için niyet etmek... Kalk yiğidim uykudan !

Yen kardeşim şu kötülüğü emreden nefsi;

Yen şu huzurdan kovulmuş kibirli şeytanı...

Unutma! Sen onların kölesi değil, Allah’ın kulusun...

Aklımızı kullanmak

Yaklaşık 15 milyar hücreden oluşan beynimizin her bir hücresinde bilgisayar işlemcisi gibi sayısız işlemler gerçekleşir.

Beynimiz bir bilgisayar işlemcisi gibi bilgileri alır, işlem yapar, saklar ve depolar, harddisk gibi... İnsan beyni kulak, göz, his gibi kanallardan gelen bilgileri değerlendirir.

Beynimiz, muazzam bir sistem örneğidir. Ayrıca beyin çevresel sistemle ağ bağlantıları, nöronlar aracılığıyla bağlantı kuruyor. Beynimiz aldığı ve oluşturduğu bilgiler ışığında, vücudun çeşitli organlarına mesajlar gönderir. Görmemiz için gözümüze, koklamamız için burnumuza, dokunmamız için parmaklarımıza, duymamız için kulaklarımıza, tatmamız için dilimize elektrik sinyalleri gönderir. Bu sinyallar ilgili organlarda fiile dönüşür.

Peki bu kadar muhteşem yaratılıp bize verilen bu mükemmel organı ne kadar kullanabiliyoruz.

İnsanın ibadetlerle sorumlu olmasının ilk şartı akıllı olmaktır. Çocuklar ve deliler ibadetten muaftır. İnsan ancak aklını kullanarak iyiyle kötüyü ayırt edebilir.

Kullanılmayan eşyaların zamanla paslanıp işlevini yitirmesi gibi, beyin bilgisayarımızı sürekli kullanmazsak zamanla körelir; nefis ve şeytanın emrine girer.

Allah-u Teala hazretleri, biz insanların nefsimize uyarak tembellik edeceğimizi ve aklımızı çalıştırmayacağımızı biliyor. Fakat Allah kullarını çok seviyor.

Fakat bizler, bırakın Kuran’ın Türkçe mealini, gazete bile okumuyoruz. Mesela, Facebook’ta sadece kısacık yazı ve resimleri beğeniyoruz. Bizim yerimize akıllı telefonlar düşünüyor !!

Günümüzde pekçok üniversite mezununun bile en son okuduğu kitap okuldaki ders kitabı imiş.

Sevgili Celal ÇELİK’in yazılarından özetleyerek yukarda sunduğum bölüm ışığında aşağıdaki yorumları yapabiliriz:

1-İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özellik akıllı olmasıdır.

2-Aklımızı kullanarak hayatımıza yön vermeliyiz.

3-Şeytanın ve nefsimizin emirlerine uymamalıyız. Aklımızın ve imanımızın gereğini yapmalıyız.

4-Aklımızı çalıştıran beynimizi sürekli canlı tutmalıyız. Bunun içinde sürekli okumalı ve düşünmeliyiz.

5- İşleyen demirin pas tutmaması gibi, beynimizi çalıştırarak tembelleşmemesini sağlamalıyız.
 
 

 

İmanımız Kur’an’a uygun mu?

İmanımız Kur’an’a uygun mu?

 
Cemil Tokpınar

c.tokpinar@meydangazetesi.com.tr
06 Kasım 2015, 02:23


Rabbimiz Kur’an’da, “Siz nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” buyurur. (Hadid:4)

İnsanın, her an Allah ile beraber olduğunu, O’nun her şeyi hakkıyla gördüğünü ve bildiğini, dolayısıyla her söz ve eylemin bu şuurla yapılması gerektiğini anlatan bu ayet, çok kapsamlı manalar taşıyor.

Bu sure, Medine’de nazil olmuştur. Baştan sona iman hakikatlerinden, tevhid delillerinden bahseden bu surenin Medine’de nazil olması, imanın sürekli takviye ve yenilenmeyi gerektirdiğini ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir.

Aynı surenin 7. ayetinde, müminlere hitaben, “Allah’a ve Resulüne iman edin” diye buyrulması da, imanın bu özelliği bakımından mühimdir. Aynı şekilde, Nisa Suresi’nin 136. ayetinde mealen, “Ey iman edenler, Allah’a, Resulüne, Resulü üzerine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaplara hakkıyla iman edin” buyrulmaktadır.

Burada muhatap, müminlerdir. Mümin ise, zaten iman esaslarına inanan kimse demektir.

O halde “iman edenlere iman etmelerinin emredilmesi” ne demektir? Müfessirlere göre, bu emirden maksat, “imanda devam ve sebat veya icmalen (toptan) iman edenlerin tafsilî (ayrıntılı) delillerle iman etmeleri” ve taklitten tahkike çıkmalarıdır.

‘Nerede olursan ol Allah’ın seninle olduğunu bil’


“İmanın en efdali, nerede olursan ol, Allah’ın seninle beraber olduğunu bilmendir” mealindeki hadis, bu ayetlerin hedefini açıklayarak, en üstün imanın en büyük özelliğini belirtmektedir.

Görüldüğü gibi, ayetler bir gerçeği tespit etmekte, hadis ise bu gerçeğin bilinmesini, “en efdal iman”ın şartı olarak görmektedir.

Hadiste geçen “bilme” fiili, bir kere yapılıp geçilen bir işten öte, “sürekli şuurda tutulması gereken bir hâl”i ifade etmektedir. Yani kişi, “her an ve her zaman,” “nerede olursa olsun” Allah ile beraber olduğunu bilmelidir.

Böyle bir “bilme,” insana her türlü fiilini yapmadan önce, yaparken ve yaptıktan sonra “planlama, şuurla gerçekleştirme ve sorgulama” melekesini kazandırır. Böyle bir meleke, insanı hatadan koruyan, her an kendini muhasebeye çeken, tövbe ve istiğfara yönelten bir fonksiyon icra eder.

Çünkü her an Allah’ın kendisiyle beraber olduğuna, bütün yaptıklarının O’nun tarafından görüldüğüne ve bilindiğine inanan bir insan, yaptığı işlerde Allah’ın emirlerini ve yasaklarını dikkate alır ve O’nun rızasına uygun olanı seçer. Bu da bütün fiillerinin, dünyada ve ahirette huzur ve saadete vesile olmasını sağlar.

Kur’an’da müminin tarifi


İşte “gerçek mümin”in Kur’an’daki tarifi:

“Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanları artar ve yalnız Rablerine dayanıp güvenirler. Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçek müminlerdir. Onlar için Rableri katında nice dereceler, bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır.” (Enfal: 2-4)

Bu iman nasıl kazanılır?


Her yerde her zaman Allah’la birlikte olduğumuz bilincine ulaştıran bir iman nasıl kazanılır?

Böyle bir iman bütün varlıklara Kur’an’daki tefekkür yöntemiyle bakmakla elde edilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’deki ayetlere baktığımızda, kâinattaki pek çok varlıktan bahsettiğini, ancak onlardan Allah’ın varlığına ve birliğine delil olarak söz ettiğini görürüz.

  “Felsefe kâinattan, kâinat hesabına, Kur’an ise Allah hesabına bahseder” diyen Bediüzzaman, iman mertebelerini şöyle sıralar:

“İman yalnız icmalî ve taklidî bir tasdike münhasır değildir. Bir çekirdekten ta büyük hurma ağacına kadar ve eldeki aynada görünen misalî güneşten ta deniz yüzündeki aksine, ta güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi, imanın o derece kesretli hakikatleri var ki, bin bir esma-i İlâhiyeye dair erkân-ı imaniyenin kâinat hakikatiyle alâkadar çok hakikatleri var.

“Hem iman-ı tahkikinin bir mertebesi de aynelyakîn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var; belki, esma-i İlâhiye adedince tezahür dereceleri var. Bütün kâinatı bir Kur’an gibi okuyabilecek derecesine gelir. Bir mertebesi de hakkalyakindir; onun da çok mertebeleri var. Böyle imanlı zatlara şübehat orduları hücum da etse bir halt edemez.” (Asa-yı Musa)

12 Kasım 2015 Perşembe

Ahmed Şahin - Hatasından sonra tövbe eden, hayırlı insandır!

Ahmed Şahin - Hatasından sonra tövbe eden, hayırlı insandır!


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK

 

Hatasından sonra tövbe eden, hayırlı insandır!

 
Soru: Arkadaşlarım bana, senin kırdığın ceviz kırkı geçti, artık senden adam olmaz, vazgeçtik seninle meşgul olmaktan yollu sözler söyleyerek beni tümüyle ümitsizlik çukuruna düşürüyorlar. Ben düştüğüm bu günah çukurundan çıkıp da vicdan azabı çekmeyeceğim bir hayırlı hayata yönelemez miyim artık? Yoksa gerçekten de ben meşgul olmaya değmeyecek hayırsızın biri durumundayım da haberim mi yok? Lütfen ilgilenin sorumla. Ben meşgul olmaya değecek biri olabilir miyim ileride?

Hemen ifade etmeliyim ki, meşgul olmaya değecek insan, hata yapmayan, günah çukuruna hiç düşmeyen insan değildir. Belki meşgul olmaya değecek hayırlı insan, düştüğü günah çukurundan ümidini kesmeden bismallah deyip çıkarak istikametli yoluna devam etme azim ve aşkına sahip çıkan insandır. Burada tehlike, insanın ayağının kayıp da düşmesinde değildir. Belki asıl tehlike, düştüğü yerden kalkıp da istikametli yoluna devam etme azim ve ümidini kaybetmesindedir.

Nitekim Allah Resulü Efendimiz (sas), çeşitli sebeplerle kayıp da günah çukuruna düşenlerin ümitlerini kesmeme konusunda nasıl ümit veriyor bakın:

- İnsanlar mutlaka hata yaparlar. Yani sürçüp düşebilirler. Ancak hata yapanların hepsi de şerli insan değildir! Hata yapanların da hayırlısı vardır!

- Kimdir hata yapanların hayırlısı? Şöyle açıklama yapıyor:

- Hata yapanların hayırlısı, hatadan sonra tövbe ederek İslami istikametine ümit ve aşkla devam edenlerdir!

Demek ki insan bazen bilmeden, bazen de nefsine uyarak hata yapabilir, bu hata da ümidin kesilmesini gerektirmez. Çünkü hatasından pişmanlık duyup da dinî hayat ve İslamî hizmetlerine yine devam edenler, Efendimiz'in (sas) beyanıyla ‘hata yapanların hayırlısından' sayılırlar! Yeter ki, hatadan sonra ciddi şekilde üzüntü duyup pişmanlık hissetsin. Düştüğü yerde, benden adam olmaz artık demeden kalkıp dini hayatına ve İslami hizmetine azim ve aşkla devam etsin! Böylece hata yapanların hayırlılarından olsun.

Nitekim kendini günah çukurunda gören bir adam Hazreti Ali Efendimiz'e gelerek:

- Ben, der yaptığım hatalarla günah çukuruna düşmüş haldeyim, ne olacak benim halim? Hz. Ali Efendimiz bu ümitsiz adama:

- Tövbe kapısı henüz kapanmadı, sen tövbe ederek istikametli yoluna devam et, der. Ümitsiz adam:

- Benim hatam öylesine büyük ki, tövbe ile affa uğrayacak gibi değildir, der. Bunun üzerine İmam-ı Ali Efendimiz şu soruyu sorar ümitsiz adama:

- Hiç düşündün mü, senin hatan mı büyük, yoksa Rabb'imizin tüm insanlığı kurtaracak güçte olan affı, mağfireti mi büyük? Adam duraklar, düşünür: ‘Elbette Rabb'imizin affı, mağfireti büyüktür' der.

- Öyle ise der, affı, mağfireti senin günahından büyük olan Rabb'imizin affından ümidini kesme de tövbene devam et!

Adam bu defa da: ‘Ne zamana kadar bu tövbe?' diye sorunca cevap çok kısa ve kesin olur:

- Tövbe ettiğin günahı terk edinceye kadar tövbe!

Demek ki, bazen sürçüp düşmek insanlığımızın icabıdır. Ancak düştüğü yerde ümitsizliğe kapılıp kalmak insanlığın icabı değil, şeytanın telkin ettiği ümitsizliğin gereğidir. Çünkü şeytan da sürçtükten sonra tövbe etmeyip düştüğü çukurda kaldığı için şeytan olarak kalmıştır.


Adem babamız ise cennetten çıkarılınca: ‘Rabb'imin rahmeti kulunun hata ve kusurundan çok büyüktür' deyip tövbesini yaparak ümidini kesmeden istikametli yoluna devam etmiş, sonunda da ilk peygamberlik makamına çıkmaya Rabb'imiz onu layık görmüştür.

Bu önemli bilgilerle, insanlığımızın icabı olan sürçme ve düşmelerden sonra hemen tövbe istiğfarımızı yaparak kıble istikametli yolumuza Adem babamız gibi devam etme azim ve aşkımızı kazanmış olmalı, şeytanın düştüğü tövbesizlik çukuruna düşmeye aday haline gelmekten de yine Rabb'imizin korumasına sığınmalıyız!

Anne-baba rızası Cenneti kazandırır

Anne-baba rızası Cenneti kazandırır

 
Cemil Tokpınar

c.tokpinar@meydangazetesi.com.tr
30 Ekim 2015, 02:32

Rabbimizin çok önem verdiği anne-baba hakkı günümüzde çok ihmal ediliyor. Bugün anne-babaya itaatle ilgili çok ibretli bir hadisi ele almak istiyorum.

Abdullah bin Ebî Evfâ (r.a.) anlatıyor:

Resul-i Ekremin (a.s.m.) huzurunda bulunduğumuz bir sırada ona birisi gelerek:

“Yâ Resûlâllah, ölüm döşeğinde yatan bir genç var. Kendisine, 'Lâ ilâhe illâllah, de' dendiği halde bunu söyleyemiyor" dedi.
 Resul-i Ekrem (a.s.m.):
"Namaz kılar mıydı?" diye sordu.
Adam:
"Evet" dedi.


Bunun üzerine Resul-i Ekrem (a.s.m.) kalktı. Biz de onunla kalktık. Resul-i Ekrem gencin yanına girdi ve ona:
"'Lâ ilâhe illâllah' de" buyurdu.
"Söyleyemiyorum."
Resul-i Ekrem (a.s.m.), "Niçin?" diye sorunca, gelen adam:
"Annesine âsi idi" dedi.


Resul-i Ekrem:
"Annesi sağ mı?" diye sordu. Oradakiler:
"Evet sağdır" dediler. Resul-i Ekrem:


"Çağırın gelsin" buyurdu. Onlar da kadını çağırdılar, kadın da geldi. Resul-i Ekrem kadına:
"Bu senin oğlun mudur?" diye sordu.
Kadın:
"Evet" dedi.


Resul-i Ekrem kadına:
"Bak şurada büyük bir ateş (olsa) ve 'Oğluna şefaat edersen onu bu ateşte yakmayız; fakat şefaat etmezsen bu ateşte yakarız' deseler ne yapardın? Şefaat eder miydin?" diye sordu.


Kadın: "Onun şefaatçisi ben olurdum" dedi. Resul-i Ekrem: "O halde ondan râzı olduğuna, Allah-u Teâlâyı ve beni şâhit göster" buyurdu. Kadın: "Allah'ım! Seni ve Resul-i Ekremi şâhit tutuyorum. Oğlumdan râzı oldum (hakkımı ona helâl ettim)" dedi.

Bunun üzerine Resul-i Ekrem (a.s.m.) hasta gence:
"'Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerikeleh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resulüh' de" diye buyurdu. Hasta hemen şehâdet getirdi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (a.s.m.):


"Allah'a hamdolsun ki, benim vasıtam ile bu (genci) Cehennem ateşinden kurtardı" dedi. (Hadisi Taberânî ve özet olarak Ahmed bin Hanbel rivâyet etmiştir.)

‘ÖF BİLE DEME’


Bu hadisten anlıyoruz ki, namaz kılmamak ve anne-babaya isyan, son nefeste imanımızı riske atabilir. Namaz kılmak ve anne babaya itaat ise imanla kabre girmeye vesile olabilir.

Bu iki konudan anne babaya itaati işleyeceğiz.

Rabbimiz, Kur'an-ı Kerimde meâlen şöyle buyurur:

"Rabbin şunu da emretti: Ondan başkasına ibâdet etmeyin; anne ve babaya da iyilikte bulunun. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın 'Öf' bile deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle. Onlara merhamet ve tevâzu kanadını ger ve de ki: 'Ey Rabbim, nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet buyur." (İsrâ: 23-24)

Yine şu iki âyet meâli de meselenin ne derece ehemmiyetli olduğunu göstermektedir:

"Biz insana anne ve babasına iyilik etmesini emrettik. Annesi onu zaaftan zaafa düşerek taşıdı. Sütten kesilmesi de iki yıl sürdü. Bana, anne ve babana şükret; dönüşün ancak Banadır, dedik." (Lokman: 14)

"Biz insana, anne ve babasına iyilik etmeyi emrettik. Annesi onu zahmetle taşıdı, zahmetle doğurdu." (Ahkâf: 15)

Nafile ibadetten  daha hayırlı amel nedir?


Peygamber Efendimiz (a.s.m.), anne ve babaya isyan etmeyi, yedi büyük günahtan biri olarak saymıştır.

Yüce Nebî (a.s.m.), "Anne ve babası, yanında ihtiyarladığı halde onları râzı ederek Cennete giremeyen kimsenin burnu yere sürtülsün" (Tirmizî, Daavât: 100) buyurmuştur.

Birisi, Peygamberimize (a.s.m.) gelerek, "kime iyilik edeceğini" sormuştu. O da, "Annene sonra annene, sonra annene, sonra babana, daha sonra da sırasıyla yakınlarına" demiştir.

"Anne-babaya itaat nafile ibâdetten daha hayırlıdır." (Müslim, Sıla: 2) "Babanın duâsı kabul makamına ulaşır." (İbn-i Mâce, Kitâbüdduâ: 1) meâlindeki hadisler de ibretlidir.

Dinimizde başta anne ve baba olmak üzere diğer akrabalara iyilik etmek, onlarla yardımlaşmak çok mühimdir. Nitekim "Sıla-i rahmetmeyen (yakınlarıyla ilişkiyi kesen) kimse Cennete giremez" (Ebû Dâvud-Müslim) meâlindeki hadîs, konunun dehşetini anlatmaktadır.

11 Kasım 2015 Çarşamba

Ahmed Şahin - İslam'ı nasıl yaşadılar?

Ahmed Şahin - İslam'ı nasıl yaşadılar?


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK

İslam'ı nasıl yaşadılar?


‘Işık Yayınları', değerli ilahiyatçı araştırmacı yazar Ali Demirel'in “İslam-ı Nasıl Yaşadılar?” kitabını sunmuş okuyucularına.

215 sayfalık kitapta, yaşayışları hep örnek alınacak sahabelerden önemli hatıralar sıralanmış, hemen hepimizin istifade edeceği ibretli yaşayışlar net şekilde tefekkürümüze sunulmuştur. Kitabın ‘Ön Sözü'nde Peygamberimiz'in tüm insanlığa örnek olan eşsiz özellik ve güzelliklerine dikkatler çekildikten sonra: ‘İşte elinizdeki kitap bu özel ve güzel hayattan benzersiz kesitler sunuyor' denilerek kitabın dört bölüme ayrılışı şöyle sıralanmış: “İlk bölümde aile hayatımıza ışık tutacak örnekler, ikinci bölümde sosyal hayatımıza yön erecek kesitler, üçüncü bölümde kulluk hayatımızı nurlandıracak dersler yer alıyor. Dördüncü bölümde ise, ashab-ı kiram'ın Efendimiz'e (sas) olan eşsiz sevgisi örneklerle anlatılıyor.”

Günümüzdeki aile hayatımızda hanım-bey münasebetlerine önemli bir örnek teşkil eden Hadice validemizin, kitabın en başındaki hayatından bir hatırayı birlikte okuyalım isterseniz. Bakalım validemizin her türlü imkânsızlık ve zorluklara rağmen sabır ve sadakati nasıl sarsıntısız devam etmiş, böylesine sarsıntısız bir vefa ve sadakat de Efendimiz tarafından nasıl unutulmaz bir takdir ve sevgiyle yad edilerek, günümüz ailesine nasıl bir mesaj verilmiş görelim:

Eline aldığı kuru bir hurma dalına dayanarak Resullulah'ın (sas) kapısına kadar gelmiş olan yaşlı bir kadın, içeri girmek arzusunu izhar etmesi üzerine;

-Ya Resulallah, kim olduğunu bilmediğimiz bir ihtiyare kadın, zatınızı görmek istiyor, dediler. Resul-i Ekrem Hazretleri:

-Müsaade edin gelsin, buyurdular.

İhtiyarlıktan adeta rükû eder halde duran kadın, hurma dalından edindiği asasına dayanarak Efendimiz'in kapısından içeri girdi. Bir-iki adım ilerledikten sonra, kendisini tanıyan Allah Resulü hemen ayağa kalktılar; altlarındaki içi hurma lifi dolu minderlerini göstererek oturmasını istediler.

Peygamberimiz'in bu kadına gösterdiği hürmet ve alaka orada hazır bulunan Hz. Ömer'in dikkatini çekti. Hatta kim olduğunu merak ettiği yaşlı kadına gösterilen bu ikramı, biraz da fazla gibi bulduğu içindir ki, kalkıp gittikten sonra;

-Ya Resulallah, bu kadın kimdi ki, kendisine ayağa kalkacak kadar hürmet ettiniz, minderinizi verecek kadar alaka gösterdiniz, dedi.

Efendimiz'in cevabı tek cümleden ibaretti. Bakın ne dedi:

-Bu kadın, bizim Hadice'nin dostlarındandı!

Burada aklımıza şöyle bir soru geliyor: Peygamber Efendimiz, senelerce evvel vefat etmiş olan Hadice validemize, neden bu kadar alaka duyuyordu ki, onun dostlarına bile ayağa kalkıyor, minderini vermek kadirşinaslığında bulunuyorlardı? Hadice validemizin kendisini bu derece sevdiren hususiyeti ne idi?

Bu sualin cevabını şu hatırada bulmak mümkündür. Efendimiz, bir aile sohbetinde, Hz. Hadice validemizi uzun uzun yâd etmiş, bazı hatıraları yeniden anlatarak, geçmiş günlerini hüzünle dile getirmişti. Hz. Aişe validemiz:

-Ya Resulallah, senelerce evvel vefat edip gitmiş olan bir yaşlı kadını, bu kadar hatırlayıp yâd etmekte ne fayda var? Allah size, ondan daha genç ve güzelini ihsan etmiş; ağzında dişi bile kalmamış bir ihtiyar kadın yerine daha gencini vermiştir, dedi.

Aişe validemizin bu sözlerine karşı Allah Resulü'nün Hz. Hadice validemizi niçin unutmadığını bildiren şu cevaplarını, günümüzün tüm aileleriyle birlikte dikkat ve ibretle okuyoruz:

-Aişe! Seneler geçtiği halde Hadice'yi unutmayışım, onun dış görünüşünden değildir, diyerek onun unutamadığı sabır ve sadakat özelliğinden bazılarını şöyle sıraladı:

-”Herkes beni red ve inkâr ettiği zaman, Hadice bana inandı ve tasdik etti. Etrafımdakiler bana yalancısın, dediği zaman Hadice bana, ‘Doğru söylüyorsun, asla çekinme.' dedi. İnsanlar benden bir pulu esirgediği zaman, Hadice, bütün servetini önüme sürerek, ‘Bunların hepsi emrindedir, davan için istediğin kadar harcayabilirsin.' dedi. Dünyada yalnız kaldığım günlerde, Hadice, benden asla geri kalmadı; ‘Bunların hepsi geçicidir, üzülme, ileride bu güçlükleri kolaylıklar takip edecektir.' dedi. İşte ben Hadice'yi, bu fedakarlıkları, bu sabır ve sadakatleri, gösterdikleri bu vefa ve sebatları için unutamıyorum!”

-Fa'tebirû yâ ülil ebsâr! Düşünün ey basiret sahipleri.
 
 
 
 
 

10 Kasım 2015 Salı

Çalın davulları

Çalın davulları - Ruhun Şad olsun


Cumhuriyetimizin kurucusu, şahsına özel insan;
Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmetle anıyorum. 

 
Aslıhan Erkişi

a.erkisi@meydangazetesi.com.tr
10 Kasım 2015, 03:57


İlkokul 1.sınıfa başladığım seneydi. Bizim kuşakta okuyanlar bilir. Beyaz yakalı siyah önlükleri giydiğimiz zamanlar. Acayip dayatmalar vardı. Saçlar 3 örgü olmuyorsa kulak hizasında kesilir, kapıdan girerken tırnak kontrolü yapılır vs… Bir gün Atatürk büstünü çevreleyen demir zinciri aşıp büstün kenarındaki beyaz taşlarla oynadığım için müdürden tokat yemiştim. Nasıl girermişim büstün yanına! Bütün gün ağlamıştım. Çok saçmaydı bu. Hele diğer bir öğretmenin beni teselli etmek için söylediği “Öğretmenin vurduğu yerde gül biter” lafı daha da saçmaydı. Hiç de gül bitmedi, yanağım gibi kalbimde de acı izi kalmıştı oysa. Sonra bir daha yaklaşamadım büstün yanına.

KAŞLARIMI ÇATTIM HEP


Her gün sınıfa girerken kaşlarımı Atatürk’e çatıp da geçtim. Çocukluk işte küstüm ona. Sonra fark ettim ki ben ona kaş çatarken o bana gülümseyerek bakıyordu. Hem de her gün. Aramız ısınmaya başlamıştı. Bir gün kimseye çaktırmadan yanağını okşayarak geçtim. Suçlu o değildi ki. Suçlu olan, bir çocuğa kaba kuvvetle bir büyüğüne saygıyı öğretmeye kalkandı.

Sonra büyüdüm, müzisyen oldum. Gelenektir malum, her 10 Kasım’da Atatürk’ün sevdiği şarkılar okunur, ben de okudum. Sevdiği eserlere baktığınızda nasıl bir musiki zevki olduğunu fark ediyorsunuz. Bazen coşkulu, bazen naif, bazen hüzünlü. Tıpkı hayatı gibi. İşte onun sevdiği türkülerden bir tanesi ve hikâyesi:

Bir Selanik Türküsü


Selanik’in dürüst, sözüne güvenilir, sevilen esnafındandır Rüstem Ağa. Bir gün dükkânına Mehmet adında genç bir delikanlı gelir. Hesap kitaptan anladığını 4 erkek kardeş olduklarını ve köyde geçimin zor olduğundan yaşlı anne- babasına bakamadığını söyler. Hiç oğlu olmayan Rüstem Ağa’nın Mehmet’e kanı ısınır ve iş teklif eder. Rüstem Ağa bazen ya unuttuğu bir şeyi aldırmak için ya da eve bir şey göndermek için Mehmet’i konağına gönderir, kapıyı hep Rüstem Ağa’nın kızı Fitnat açar.

Zamanla bu iki genç birbirini sever. Durumu anlayan Fitnat’ın annesi konuyu Rüstem Ağa’ya açar. Mehmet’i zaten çok seven Rüstem Ağa gençlerin evlenme isteğine olur verir ancak tek bir şartı vardır: Mehmet’in içgüveysi gelmesi. Fakat düğün kötü bir döneme denk gelmiştir. Selanik’te kolera salgını vardır. Artık her sabah Selanik sala sesleriyle uyanıyor, her gün bir evden cenaze çıkıyor, ağıtlar göklere yükseliyordu.

İKİ ÂŞIĞI KOLERA AYIRIR


Ve beklenen oldu… Düğün gününe bir hafta kala Fitnat yataklara düştü. Tüm Selanik’i kavuran kolera illeti sonunda Fitnat’ı da bulmuştu. Rüstem Ağa’nın dünyası başına yıkıldı. Ya Mehmet? Artık herkes biliyordu Fitnat’ın öleceğini. Fitnat da anlamıştı yakında öleceğini… Duygularını türküye döktü.

“Çalın davulları çaydan aşağıya
Mezarımı kazın dostlar belden aşağıya
Suyumu kaynatın kazan doluncaya…
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver.
Al başımdan bu sevdayı götür yare ver”.


Fitnat’ın türküsü yarım kaldı. Düğüne üç gün kala Fitnat’ın nefesi bir gece kesiliverdi. Ağıtlar, çığlıklar Selanik’i inletti. Mehmet kendi kazdı Fitnat’ının mezarını. Fitnat’ın yarım kalan türküsünü de o tamamladı:

“Selanik içinde sala okunur,
Salanın sedası cana dokunur.
Gelin olan kıza kına yakılır.
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver.”


Cumhuriyetimizin kurucusu, şahsına özel insan;
Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmetle anıyorum.