GERÇEK ZEHİR
Vaktiyle bir kasabada, kayınvalidesiyle birlikte yaşayan bir gelin vardı. İkisinin de kişiliği tamamen farklıydı. Sık sık kavga edip tartışırlardı.
Evde huzur kalmamış, bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından, annesi ile karısı arasında kalan koca için de, ev cehennem haline gelmişti.
Artık bir şeyler yapmak gerektiğine inanan gelin, doğruca babasının eski bir arkadaşı olan yaşlı bir aktara gitti ve derdini anlattı....
İlim ve marifet sahibi olan yaşlı aktar, ona bitkilerden yaptığı bir karışım hazırladı ve üç ay boyunca hergün azar azar, kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyledi.
Zehir az az verilecek, böylece kaynanayı gelininin öldürdüğü belli olmayacaktı.
Yaşlı aktar gelin hanıma, kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için, kaynanasına çok iyi davranmasını, ona en güzel yemekleri yapmasını söyledi. Sevinç içinde eve dönen gelin, yaşlı adamın dediklerini aynen uyguladı.
Hergün en güzel yemekleri yapıyor. Kaynanasının tabağına azar azar zehiri damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin diye de ona çok iyi davranıyordu.
Bir süre sonra kayınvalidesi de çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgarları esiyordu. Bir süre sonra, gelin hanım, kendisini ağır bir yük altında hissetti.
Yaptıklarından pişman bir vaziyette aktar dükkanının yolunu tuttu ve yaşlı aktara, şu ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir hazırlaması için yalvardı.
Kayın validesinin ölmesini artık istemiyordu. Yaşlı aktar, yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran gelin hanıma baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı.
-Kızım, sana verdiklerim sadece şifalı otlardı. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin, hepsi bundan ibaret.
Gerçek zehir ise senin kalbinde olandı. Sen ona iyi davrandıkça, nefret dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı, böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz, dedi.
***
Dünya, kadınlarının sevecenliği kadar sevecen, gözlerindeki ışıltı kadar aydınlık olabilir.
Dünyayı yaşanabilecek bir yuva haline getirmek için emek ve zaman veren tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü kutlarız.
8 Mart 2016 Salı
7 Mart 2016 Pazartesi
Mutluluk İçin Küçük bir Sır (Hikaye)
Mutluluk İçin Küçük bir Sır (Hikaye)
Eşiyle kavga etmişti...
Yunus Emre de diyor ki:
Sözünü bilen kişinin, yüzünü ağ ede bir söz.
Sözü pişirip diyenin, işini sağ ede bir söz.
Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı,
Söz ola zehirli aşı, bal ile yağ ede bir söz.
Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu.
Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. "Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti.
Alaycı bir ses tonuyla:
Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.
- Hayır çikolata parası lazım!
Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.
- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.
Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.
- Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?
- Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.
- **Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.
- Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
- O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.
Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı . Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu.
Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. "Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü.
- *Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi? Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
- Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.
Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
- Oturun biraz dertleşelim bari, dedi.
Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
- Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?
- Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?
- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
- Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
- Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
- Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım.
Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?
- Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.
- Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
- Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.
- Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?
- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
- Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
- Küçük kızı severek.
- Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?
- Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin
.
- Nasıl yani ?
- Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?
- Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. "Harikasın prenses gibi olmuşsun" demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.
- İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz...
- Hiç kavga etmez misiniz siz?
- Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.
- Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.
- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hemde çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.
- Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.
- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.
- Haklısın da ben de bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.
- Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur.
Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.
Adam ayağa kalktı.
- Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur...
- Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
- Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.
- Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.
Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.
Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı., sonra eşinin önüne koydu.
- Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi. :)
İnci hiç konuşmadı.
- Sorsana "niye" diye.
İnci kızgın kızgın:
- Niye? diye sordu.
- Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı....
- Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.
- Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım" Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın....
- Özür dilerim seni kırdığım için.
Sonra Bülent yere diz çöktü.
- Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.
- Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.
- Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.
Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.
Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü...
Yazar Sema Maraşlı
http://www.cocukaile.net/kucuk-kiz-esim-askim-olsun/
Eşiyle kavga etmişti...
Yunus Emre de diyor ki:
Sözünü bilen kişinin, yüzünü ağ ede bir söz.
Sözü pişirip diyenin, işini sağ ede bir söz.
Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı,
Söz ola zehirli aşı, bal ile yağ ede bir söz.
Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu.
Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. "Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti.
Alaycı bir ses tonuyla:
Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.
- Hayır çikolata parası lazım!
Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.
- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.
Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.
- Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?
- Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.
- **Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.
- Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
- O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.
Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı . Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu.
Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. "Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü.
- *Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi? Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
- Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.
Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
- Oturun biraz dertleşelim bari, dedi.
Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
- Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?
- Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?
- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
- Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
- Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
- Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım.
Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?
- Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.
- Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
- Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.
- Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?
- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
- Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
- Küçük kızı severek.
- Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?
- Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin
.
- Nasıl yani ?
- Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?
- Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. "Harikasın prenses gibi olmuşsun" demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.
- İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz...
- Hiç kavga etmez misiniz siz?
- Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.
- Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.
- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hemde çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.
- Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.
- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.
- Haklısın da ben de bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.
- Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur.
Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.
Adam ayağa kalktı.
- Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur...
- Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
- Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.
- Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.
Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.
Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı., sonra eşinin önüne koydu.
- Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi. :)
İnci hiç konuşmadı.
- Sorsana "niye" diye.
İnci kızgın kızgın:
- Niye? diye sordu.
- Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı....
- Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.
- Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım" Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın....
- Özür dilerim seni kırdığım için.
Sonra Bülent yere diz çöktü.
- Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.
- Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.
- Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.
Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.
Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü...
Yazar Sema Maraşlı
http://www.cocukaile.net/kucuk-kiz-esim-askim-olsun/
SOBA GİBİYDİ AŞK…
SOBA GİBİYDİ AŞK…
Soba gibiydi eskiden sevgiler... Sıcacıktı, harlı ve devamlı!.. Sonraları kombiler çıktı; dokunmatik, mekanik ve zamanlı... İliklerine kadar ısınarak ama bir o kadar da çekinerek severdin... Bir bebeğe, bir çiy tanesine, tomurcuğa, kuş kanadına dokunur gibi ürkerek ve mesafeli severdin...
Soba gibiydi eskiden sevgiler; sabırla, emekle, meşakkatle kurardın. Yediğin dirsekleri uygun yere konumlandırır, uç uca ekleyerek yol olmayacağını anlardın... Onu besleyecek yakacağını kendin toplardın çalıdan çırpıdan. Öncesinde hazırlanır, biriktirir de öyle yakmaya kalkardın ateşi. Zamane kombilerdeki gibi al elektriği, poff, yandı ateş değildi...
Soba gibiydi eskiden sevgiler... Her şey tam olsa bile, yakmak herkesin harcı değildi!.. Her zaman beklendiği gibi olmaz, bir kibrit çakmakla yanmazdı. Bazen inat eder, bazen naz ve bazen de koyu keder... Maharetle tutuşturmalıydı, dilinden anlamalıydı ki; yanmasın elin ayağın, tütüp yaşarmasın gözün... Ama bir kere yandı mıydı çayını çorbanı, sıcacık ekmeğini suyunu paylaşırdın...
Üşümemek ile yanmamak arası dengeyi ayarlamalıydın. Ters rüzgârları kollamalı, fazladan çabalamalıydın. Bir iki tüterdi tütmesine ama devam ederdi yanmaya da ısıtmaya da sonradan... Hatta bazen eskiyi püsküyü, hatayı, çeri çöpü de atar, yakar öğütürdün aradan...
Soba gibiydi aşk, sevdiğin insandı... Kurulduğu gün de, yandığı gün de özeldi. Çıtır çıtır sohbet eder, sıcaklığını hissetmen için 'yakınında' olman yeterdi... Oysaki kalorifer herhangi biri, yahut sıradaki... Sıcak mı değil mi anlamak için illaki 'dokunmak' gerekli...
Soba gibiydi eskiden sevgiler; yüreğinin ısındığı tek merkez vardı! Oysa ya şimdi? Zamane kombileri ve başka başka odalarda bir sürü peteği...
Soba gibiydi eskiden sevgiler... Sönmesin diye ateşi hep beslemeli, gözünü dört açmalıydın. Hele de körebe hiç oynanmazdı, yanardın! Kıymetliydi... Sönmesin diye gözünün içine bakardın. Çünkü tekrar yakmak zahmetliydi!..
Tıpkı tekrar sevmenin zor olması gibi; yeniden başlatmak zaman alırdı... Galiba artık sevdanın da kıymeti kalmadı. Her yerde zamane kombileri var. Söndü mü? Bas düğmeye, alsın elektriği; yansın tekrar!..
Ninem diyor ki; Ocak, içinden tutuşur...
Halime Gürbüz
Soba gibiydi eskiden sevgiler... Sıcacıktı, harlı ve devamlı!.. Sonraları kombiler çıktı; dokunmatik, mekanik ve zamanlı... İliklerine kadar ısınarak ama bir o kadar da çekinerek severdin... Bir bebeğe, bir çiy tanesine, tomurcuğa, kuş kanadına dokunur gibi ürkerek ve mesafeli severdin...
Soba gibiydi eskiden sevgiler; sabırla, emekle, meşakkatle kurardın. Yediğin dirsekleri uygun yere konumlandırır, uç uca ekleyerek yol olmayacağını anlardın... Onu besleyecek yakacağını kendin toplardın çalıdan çırpıdan. Öncesinde hazırlanır, biriktirir de öyle yakmaya kalkardın ateşi. Zamane kombilerdeki gibi al elektriği, poff, yandı ateş değildi...
Soba gibiydi eskiden sevgiler... Her şey tam olsa bile, yakmak herkesin harcı değildi!.. Her zaman beklendiği gibi olmaz, bir kibrit çakmakla yanmazdı. Bazen inat eder, bazen naz ve bazen de koyu keder... Maharetle tutuşturmalıydı, dilinden anlamalıydı ki; yanmasın elin ayağın, tütüp yaşarmasın gözün... Ama bir kere yandı mıydı çayını çorbanı, sıcacık ekmeğini suyunu paylaşırdın...
Üşümemek ile yanmamak arası dengeyi ayarlamalıydın. Ters rüzgârları kollamalı, fazladan çabalamalıydın. Bir iki tüterdi tütmesine ama devam ederdi yanmaya da ısıtmaya da sonradan... Hatta bazen eskiyi püsküyü, hatayı, çeri çöpü de atar, yakar öğütürdün aradan...
Soba gibiydi aşk, sevdiğin insandı... Kurulduğu gün de, yandığı gün de özeldi. Çıtır çıtır sohbet eder, sıcaklığını hissetmen için 'yakınında' olman yeterdi... Oysaki kalorifer herhangi biri, yahut sıradaki... Sıcak mı değil mi anlamak için illaki 'dokunmak' gerekli...
Soba gibiydi eskiden sevgiler; yüreğinin ısındığı tek merkez vardı! Oysa ya şimdi? Zamane kombileri ve başka başka odalarda bir sürü peteği...
Soba gibiydi eskiden sevgiler... Sönmesin diye ateşi hep beslemeli, gözünü dört açmalıydın. Hele de körebe hiç oynanmazdı, yanardın! Kıymetliydi... Sönmesin diye gözünün içine bakardın. Çünkü tekrar yakmak zahmetliydi!..
Tıpkı tekrar sevmenin zor olması gibi; yeniden başlatmak zaman alırdı... Galiba artık sevdanın da kıymeti kalmadı. Her yerde zamane kombileri var. Söndü mü? Bas düğmeye, alsın elektriği; yansın tekrar!..
Ninem diyor ki; Ocak, içinden tutuşur...
Halime Gürbüz
6 Mart 2016 Pazar
Üç şey var ki, beni ağlatır
Üç şey var ki, beni ağlatır
Selman-ı Farisi (radıyallahü anh) gayet az yerdi. Bir sofrada, fazla yemesi için ısrar edildi.
O yine yemedi.
Ve Efendimizin kendisine "İnsanların ahirette çok açlık çekecek olanları, dünyada doyuncaya kadar yemek yiyenlerdir" buyurduğunu haber verdi...
Çok da cömertti...
Gelirinin çoğunu dağıtırdı.
El emeğiyle geçinirdi.
Fakirleri doyururdu.
Onlarla beraber yerdi.
Kendisi çok ihtiyarlamıştı.
Öyle ki elleri titrerdi.
Yine kendi işini kendi görür, kimseye gördürmezdi.
Halk yanına koşup;
"İzin ver, taşıyalım" derlerdi.
Kabul etmezdi.
Ve o kimselere;
"Hayır, ben götürürüm" derdi.
Hâlbuki o yerin vâlisiydi.
Emrinde binlerce kişi vardı.
● ● ●
Kendisi bir gün;
"Üç şey beni ağlatır. Birincisi, Resulullah’ın vefatını düşününce ağlıyorum.
İkincisi, kabirden kalktığımda hâlim ne olur, onu bilmediğim için ağlıyorum" buyurdu.
Dinleyenler;
"Üçüncüsü ne?" dediler.
Cevabında;
"Öldüğümde cennete mi giderim, yoksa cehenneme mi? Eğer ki Cehennneme gidersem hâlim nice olur, bunları düşündükçe ağlıyorum" buyurdu.
Abdüllatif Uyan
Selman-ı Farisi (radıyallahü anh) gayet az yerdi. Bir sofrada, fazla yemesi için ısrar edildi.
O yine yemedi.
Ve Efendimizin kendisine "İnsanların ahirette çok açlık çekecek olanları, dünyada doyuncaya kadar yemek yiyenlerdir" buyurduğunu haber verdi...
Çok da cömertti...
Gelirinin çoğunu dağıtırdı.
El emeğiyle geçinirdi.
Fakirleri doyururdu.
Onlarla beraber yerdi.
Kendisi çok ihtiyarlamıştı.
Öyle ki elleri titrerdi.
Yine kendi işini kendi görür, kimseye gördürmezdi.
Halk yanına koşup;
"İzin ver, taşıyalım" derlerdi.
Kabul etmezdi.
Ve o kimselere;
"Hayır, ben götürürüm" derdi.
Hâlbuki o yerin vâlisiydi.
Emrinde binlerce kişi vardı.
● ● ●
Kendisi bir gün;
"Üç şey beni ağlatır. Birincisi, Resulullah’ın vefatını düşününce ağlıyorum.
İkincisi, kabirden kalktığımda hâlim ne olur, onu bilmediğim için ağlıyorum" buyurdu.
Dinleyenler;
"Üçüncüsü ne?" dediler.
Cevabında;
"Öldüğümde cennete mi giderim, yoksa cehenneme mi? Eğer ki Cehennneme gidersem hâlim nice olur, bunları düşündükçe ağlıyorum" buyurdu.
Abdüllatif Uyan
5 Mart 2016 Cumartesi
İblis ve insan farkı
İblis ve insan farkı
"Herşeyin Allah'tan, Allah'ın katından, geldiğini bildiğimiz hâlde kendi nefsimizin hatasından Allah'a pay çıkarmamaya edeb denir. Edebin hakîkati budur.
"Herşeyin Allah'tan, Allah'ın katından, geldiğini bildiğimiz hâlde kendi nefsimizin hatasından Allah'a pay çıkarmamaya edeb denir. Edebin hakîkati budur.
Öyleyse bir yerde "Ben hatalıyım." demek en büyük edebtir.
İblis 'ben haklıyım', Hz. Âdem 'sen haklısın' dedi.
Hz. Allah, Âdem'e yapan yaptıran ben değil miyim, bak şeytan diyor ki
A'RÂF-23 Ayeti Türkçe Meali: İkisi şöyle dedi: (Hz. Adem ve Havva) “Rabbimiz, biz nefslerimize zulmettik, şâyet Sen bize mağfiret ve rahmet etmezsen, biz mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.”
Edeb bir tâc imiş nur-i Hudâ’dan
Giy ol tâcı emin ol her belâdan.” (Yunus Emre)
Senin Hakk katında kader dediğin ancak zulmettiğin kimsenin kaderidir. Senin ise imtihânındır. Edebsizlikten başına gelen her belâdan ötürü de sağa sola kusur bulma, elinin ettiğini çekiyorsundur vesselâm!
İblis 'ben haklıyım', Hz. Âdem 'sen haklısın' dedi.
Hz. Allah, Âdem'e yapan yaptıran ben değil miyim, bak şeytan diyor ki
Allahım yapan yaptıran sensin, isteseydin beş dakikada beni Âdem'e secde ettirirdin,
Neden "Sen haklısın." diyorsun deyince Hz. Âdem Efendimiz:
"Evet yapan yaptıran sensin ama Sen bütünsün ben parçayım.Parçanın hatasını bütüne atfedemem. Edeb ederim. Edeb ederim. Edeb ederim dedi.
Âdem Aleyhisselâm’ın “Rabbenâ zalemnâ “ diye hatayı kendisine isnadetmesi, İblîs’in “Bimâ agveyteni " diyerek suçu Tanrı’ya yüklemesi bölümüdür Mesnevî'den merak buyuranlar için.
"Kâlâ rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve in lem tagfirlenâ ve terhamnâ le nekûnenne minel hâsirîn(hâsirîne).
Âdem Aleyhisselâm’ın “Rabbenâ zalemnâ “ diye hatayı kendisine isnadetmesi, İblîs’in “Bimâ agveyteni " diyerek suçu Tanrı’ya yüklemesi bölümüdür Mesnevî'den merak buyuranlar için.
"Kâlâ rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve in lem tagfirlenâ ve terhamnâ le nekûnenne minel hâsirîn(hâsirîne).
A'RÂF-23 Ayeti Türkçe Meali: İkisi şöyle dedi: (Hz. Adem ve Havva) “Rabbimiz, biz nefslerimize zulmettik, şâyet Sen bize mağfiret ve rahmet etmezsen, biz mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.”
Edeb bir tâc imiş nur-i Hudâ’dan
Giy ol tâcı emin ol her belâdan.” (Yunus Emre)
Senin Hakk katında kader dediğin ancak zulmettiğin kimsenin kaderidir. Senin ise imtihânındır. Edebsizlikten başına gelen her belâdan ötürü de sağa sola kusur bulma, elinin ettiğini çekiyorsundur vesselâm!
Face'den aldım. Sevgili Hayat Nur Artıran hocamızın Mesnevi sohbetinden...
4 Mart 2016 Cuma
Cemil Tokpınar - İstişare mi, istihare mi?
Cemil Tokpınar - İstişare mi, istihare mi?
Cemil Tokpınar
c.tokpinar@meydangazetesi.com.tr
26 Şubat 2016, 08:00
İstihare konusu olan işin, öncelikle yapılması helal ve dinimize uygun olması gerekir. Yapılması caiz olmayan bir iş için, mesela faizli kredi almak, yenmesi haram olan bir gıdayı yemek için istihare yapılmaz. Ayrıca yapılması üzerimize farz olan bir ibadet için, mesela imkânı olan bir kimsenin hacca gidip gitmeme konusunda istihare yapması doğru değildir.
c.tokpinar@meydangazetesi.com.tr
26 Şubat 2016, 08:00
İstihare konusu olan işin, öncelikle yapılması helal ve dinimize uygun olması gerekir. Yapılması caiz olmayan bir iş için, mesela faizli kredi almak, yenmesi haram olan bir gıdayı yemek için istihare yapılmaz. Ayrıca yapılması üzerimize farz olan bir ibadet için, mesela imkânı olan bir kimsenin hacca gidip gitmeme konusunda istihare yapması doğru değildir.
Ancak haccın süresi, tarzı, gideceği grup hakkında veya evlenmek istediği bir kimsenin hayırlı olup olmayacağı hususunda istihare yapılabilir.
Yapmayı düşündüğümüz iş konusunda öncelikle o konuyu bilen kimselerle istişare yapmak gerekir. İstişare, ayet ve hadislerle emredilmiş, çok daha güçlü ve güvenilir bir sünnettir.
Yapmayı düşündüğümüz iş konusunda öncelikle o konuyu bilen kimselerle istişare yapmak gerekir. İstişare, ayet ve hadislerle emredilmiş, çok daha güçlü ve güvenilir bir sünnettir.
İstişareden sonra istihare
Rabbimiz, “Onların işleri aralarında müşavere iledir” (Şûra sûresi, 42:38) buyurmuştur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de savaş ve benzeri konularda ashabıyla istişare etmiş, onların görüşlerine başvurmuş ve çoğunluğun isteğine göre hareket etmiştir. Resûlullah, konuyla ilgili bir hadiste şöyle buyurmuştur:
“İstihare eden kimse zarar görmez, istişare eden pişmanlık duymaz, iktisada riayet eden geçim sıkıntısı çekmez.” (Tecrid Tercemesi, 4: 135)
İstişareyi yaptıktan sonra hâlâ rahatlamayan, yapacağı iş içine sinmeyen, bir türlü karar veremeyen veya biraz daha mutmain olmak isteyen kimse istihare yapabilir.
Eğer istişareyle istihare birbiriyle çelişirse, birinden hayır, diğerinden şer sonucu çıkarsa ne yapmak gerekir?
Elbette istişare daha önemli ve önceliklidir. Ancak ikisinin çeliştiği durumlarda, hangisinin daha kaliteli olduğuna ve gönlümüzü rahatlattığına bakmak gerekir. İstişare yaptığımız kimseler, gerçekten bilgili, dindar, tecrübeli ve güvenilir kimseler mi? İstiharedeki samimiyetimiz, görülen rüyanın sadıklık derecesi, tabir edenlerin ehliyeti bize güven veriyor mu?
Bu şekilde farklı yönleriyle her ikisini tartıp bir sonuca varmak, bundan sonra da tamamen Allah’a güvenmek, rahmetinden ümit beslemek ve takdirine boyun eğmek gerekir.
Rabbimiz, “Onların işleri aralarında müşavere iledir” (Şûra sûresi, 42:38) buyurmuştur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de savaş ve benzeri konularda ashabıyla istişare etmiş, onların görüşlerine başvurmuş ve çoğunluğun isteğine göre hareket etmiştir. Resûlullah, konuyla ilgili bir hadiste şöyle buyurmuştur:
“İstihare eden kimse zarar görmez, istişare eden pişmanlık duymaz, iktisada riayet eden geçim sıkıntısı çekmez.” (Tecrid Tercemesi, 4: 135)
İstişareyi yaptıktan sonra hâlâ rahatlamayan, yapacağı iş içine sinmeyen, bir türlü karar veremeyen veya biraz daha mutmain olmak isteyen kimse istihare yapabilir.
Eğer istişareyle istihare birbiriyle çelişirse, birinden hayır, diğerinden şer sonucu çıkarsa ne yapmak gerekir?
Elbette istişare daha önemli ve önceliklidir. Ancak ikisinin çeliştiği durumlarda, hangisinin daha kaliteli olduğuna ve gönlümüzü rahatlattığına bakmak gerekir. İstişare yaptığımız kimseler, gerçekten bilgili, dindar, tecrübeli ve güvenilir kimseler mi? İstiharedeki samimiyetimiz, görülen rüyanın sadıklık derecesi, tabir edenlerin ehliyeti bize güven veriyor mu?
Bu şekilde farklı yönleriyle her ikisini tartıp bir sonuca varmak, bundan sonra da tamamen Allah’a güvenmek, rahmetinden ümit beslemek ve takdirine boyun eğmek gerekir.
Samimi olun
Rüyanın kaliteli ve mesaj yüklü olabilmesi için kişi çok samimi ve ihlâslı olmalı, Rabbine tamamen teveccüh etmeli ve teslim olmalı, yürekten tevekkül etmeli ve O’ndan gelecek işarete gönül huzuruyla itaat edeceğini düşünmelidir. Adeta “Hoştur bana senden gelen” diyen Allah dostları gibi, Cenab-ı Hakk’ın takdiri ne olursa olsun hoş görmeli, ondaki hikmet ve hayrı anlamaya çalışmalıdır.
Bu bakımdan istihare, Allah’a olan iman ve teslimiyetin, tevekkül ve rızanın, ümit ve itaatin neticesidir. Bu hâlet-i rûhiyeyi tam hissedebilmek için istihare namazını tam bir huşû içinde kılmak, duanın hem Arapçasını, hem anlamını, inanarak, güvenerek, hissederek okumak önemlidir. Bu durum aynı zamanda, alacağımız işaretlerin netliğini de etkileyecektir.
Rüya nasıl tabir edilmeli?
Daha önce belirttiğimiz gibi, hadislerde istihare yapılırken rüya görme konusu işlenmese de, böyle bir uygulama ilmihal kitaplarımızda yer almakta ve Müslümanlar tarafından asırlardır uygulanmaktadır. Buna göre, istihare namazını kılıp duasını yapan kimse, abdestli olarak, kıbleyi sağına alıp uyumalıdır. Rüyasında siyah ve kırmızı görürse yapacağı işin şer olduğuna, beyaz ve yeşil görürse hayırlı olduğuna işaret eder.
Renklerden maksat, rüyada gördüğü eşyaların bu renkleri taşımasıdır. Söz gelişi, yemyeşil bir bahçe, bembeyaz karlarla kaplı bir çevre, siyah bir hayvan, kırmızı bir elbise görmek vb. bu eşyaların taşıdıkları renklerle yorumlanır.
Rüyanın sadık olup olmadığı kesin olarak bilinmediğinden ve rüyayı doğru yorumlamak kolay olmadığından “rüyayla amel etmek” uygun bulunmamıştır. Ancak Kur’an ve hadislerde zikredilen bir “rüya gerçeği” vardır. Başta peygamber rüyaları olmak üzere, birçok İslâm büyüğünün sadık rüya gördükleri ve bu rüyaların aynen veya az bir tabirle doğru çıktığı bilinmektedir. Bunun için rüyayı tamamen dünyamızın dışına atmak doğru değildir. Birisinin gördüğü rüya, başkalarına delil olmasa da, kendisi için bir işaret, bir ipucu ve kanaat oluşturabilir.

Rüyanın kaliteli ve mesaj yüklü olabilmesi için kişi çok samimi ve ihlâslı olmalı, Rabbine tamamen teveccüh etmeli ve teslim olmalı, yürekten tevekkül etmeli ve O’ndan gelecek işarete gönül huzuruyla itaat edeceğini düşünmelidir. Adeta “Hoştur bana senden gelen” diyen Allah dostları gibi, Cenab-ı Hakk’ın takdiri ne olursa olsun hoş görmeli, ondaki hikmet ve hayrı anlamaya çalışmalıdır.
Bu bakımdan istihare, Allah’a olan iman ve teslimiyetin, tevekkül ve rızanın, ümit ve itaatin neticesidir. Bu hâlet-i rûhiyeyi tam hissedebilmek için istihare namazını tam bir huşû içinde kılmak, duanın hem Arapçasını, hem anlamını, inanarak, güvenerek, hissederek okumak önemlidir. Bu durum aynı zamanda, alacağımız işaretlerin netliğini de etkileyecektir.
Rüya nasıl tabir edilmeli?
Daha önce belirttiğimiz gibi, hadislerde istihare yapılırken rüya görme konusu işlenmese de, böyle bir uygulama ilmihal kitaplarımızda yer almakta ve Müslümanlar tarafından asırlardır uygulanmaktadır. Buna göre, istihare namazını kılıp duasını yapan kimse, abdestli olarak, kıbleyi sağına alıp uyumalıdır. Rüyasında siyah ve kırmızı görürse yapacağı işin şer olduğuna, beyaz ve yeşil görürse hayırlı olduğuna işaret eder.
Renklerden maksat, rüyada gördüğü eşyaların bu renkleri taşımasıdır. Söz gelişi, yemyeşil bir bahçe, bembeyaz karlarla kaplı bir çevre, siyah bir hayvan, kırmızı bir elbise görmek vb. bu eşyaların taşıdıkları renklerle yorumlanır.
Rüyanın sadık olup olmadığı kesin olarak bilinmediğinden ve rüyayı doğru yorumlamak kolay olmadığından “rüyayla amel etmek” uygun bulunmamıştır. Ancak Kur’an ve hadislerde zikredilen bir “rüya gerçeği” vardır. Başta peygamber rüyaları olmak üzere, birçok İslâm büyüğünün sadık rüya gördükleri ve bu rüyaların aynen veya az bir tabirle doğru çıktığı bilinmektedir. Bunun için rüyayı tamamen dünyamızın dışına atmak doğru değildir. Birisinin gördüğü rüya, başkalarına delil olmasa da, kendisi için bir işaret, bir ipucu ve kanaat oluşturabilir.
3 Mart 2016 Perşembe
VELÎ Mİ, DELİ Mİ…
VELÎ Mİ, DELİ Mİ…
Meczub’un biri camiye girer, belli ki namaz kılacak. Ama oturmaz, meraklı ve şaşkın gözlerle etrafı süzer-dolanır. Bir oraya, bir buraya her köşeye dikkatlice bakar ve hızla çıkar gider.
Az sonra sırtında bağlanmış odunlarla tekrar gelir camiye ve tam namaza başlamak üzere olan cemaatle birlikte saf tutar. Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını.
Eğilip kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vs. derken, tabii cemaat de rahatsız olmuştur bu durumdan. Nihayet biter namaz, bitmesine ama her kafadan bir ses çıkar.
Herkes kıpırdanmaya, adama söylenmeye başlamıştır bile. İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar. İmam aynı mahalleden, bilir az çok garibin halini, şefkatle yaklaşır meczubun yanına ve der ki: “Oğlum böyle namaz mı olur, sırtında odunlarla, sen ne yaptın? Hem kendini hem de çevreni rahatsız ettin bak, bir daha namaz kılmaya yüksüz gel olur mu?”
Bunu duyan meczub melül-mahzun, ama manalı bir bakışla sorar: “Âdetiniz böyle değil mi?” “Ne âdeti?!” der Hoca..
Cemaat da toplanmış, merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra..
Der ki meczub bu kez: “Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye, şöyle kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım, gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki adet böyledir, ben de şu odunları yüklendim geldim işte, neden kızıyorsun?
Kızacaksan herkese kız, tek bana değil! Hoca şaşırır: “Benim sırtımda da mı var?” der. “Evet” der meczub, “Hepinizin sırtı yüklü!”..
Cemaatte ise hafiften “deli işte!” manasına, bıyık altından gülüşmeler başlamıştır.
Meczub bu kez tek tek cemaati işaret ederek, saf bir çocuk gibi heyecanla bağırır: “Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı vardı. Bunda kırık bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı!..” Sonra iki elini yanlarına salar başını sallar ve umutsuzca; “ Boş yok, boş yok hiç!.. diye tekrarlar. O böyle söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar! Aynen doğrudur dedikleri çünkü; Kimi doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda, kimi bahçesindeki meyve ağaçlarını, biri onaracağı kapıyı, diğeri lokantasında pişireceği yemeği. Biri açtır aklında yiyeceği tavuk, birinin sırtında sevdiği kadın, diğerinde de bakıma muhtaç annesi vardır.
“Peki söyle bakalım bende ne vardı?” der, bu kez endişeyle Hoca. O da der ki: “Zaten en çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı! Meğerse efendim, hocanın ineği hastaymış, “öldü mü ölecek mi?” diye düşünürmüş namazda…
“Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var.”
Bildirince bildiren, yüreği olan görür elbet.
Meczub’un biri camiye girer, belli ki namaz kılacak. Ama oturmaz, meraklı ve şaşkın gözlerle etrafı süzer-dolanır. Bir oraya, bir buraya her köşeye dikkatlice bakar ve hızla çıkar gider.
Az sonra sırtında bağlanmış odunlarla tekrar gelir camiye ve tam namaza başlamak üzere olan cemaatle birlikte saf tutar. Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını.
Eğilip kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vs. derken, tabii cemaat de rahatsız olmuştur bu durumdan. Nihayet biter namaz, bitmesine ama her kafadan bir ses çıkar.
Herkes kıpırdanmaya, adama söylenmeye başlamıştır bile. İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar. İmam aynı mahalleden, bilir az çok garibin halini, şefkatle yaklaşır meczubun yanına ve der ki: “Oğlum böyle namaz mı olur, sırtında odunlarla, sen ne yaptın? Hem kendini hem de çevreni rahatsız ettin bak, bir daha namaz kılmaya yüksüz gel olur mu?”
Bunu duyan meczub melül-mahzun, ama manalı bir bakışla sorar: “Âdetiniz böyle değil mi?” “Ne âdeti?!” der Hoca..
Cemaat da toplanmış, merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra..
Der ki meczub bu kez: “Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye, şöyle kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım, gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki adet böyledir, ben de şu odunları yüklendim geldim işte, neden kızıyorsun?
Kızacaksan herkese kız, tek bana değil! Hoca şaşırır: “Benim sırtımda da mı var?” der. “Evet” der meczub, “Hepinizin sırtı yüklü!”..
Cemaatte ise hafiften “deli işte!” manasına, bıyık altından gülüşmeler başlamıştır.
Meczub bu kez tek tek cemaati işaret ederek, saf bir çocuk gibi heyecanla bağırır: “Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı vardı. Bunda kırık bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı!..” Sonra iki elini yanlarına salar başını sallar ve umutsuzca; “ Boş yok, boş yok hiç!.. diye tekrarlar. O böyle söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar! Aynen doğrudur dedikleri çünkü; Kimi doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda, kimi bahçesindeki meyve ağaçlarını, biri onaracağı kapıyı, diğeri lokantasında pişireceği yemeği. Biri açtır aklında yiyeceği tavuk, birinin sırtında sevdiği kadın, diğerinde de bakıma muhtaç annesi vardır.
“Peki söyle bakalım bende ne vardı?” der, bu kez endişeyle Hoca. O da der ki: “Zaten en çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı! Meğerse efendim, hocanın ineği hastaymış, “öldü mü ölecek mi?” diye düşünürmüş namazda…
“Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var.”
Bildirince bildiren, yüreği olan görür elbet.
2 Mart 2016 Çarşamba
Yuvasız kuşlar
Yuvasız kuşlar
Aslıhan Erkişi
a.erkisi@meydangazetesi.com.tr
17 Şubat 2016, 08:00
a.erkisi@meydangazetesi.com.tr
17 Şubat 2016, 08:00
Mahallenin teyzeleri ve anneler toplanır, DVD’lerin daha icat edilmediği o zamanlarda kocaman kasalı VHS kasetlerden Türk filmi izlerdi çocukluğumda. Bu aile ya da hanım toplantılarının önde gelen starı Küçük Emrah ve filmleriydi o zamanlar.
İYİ Kİ AĞLATMIŞ BİZİ
Senaryo olarak abartılı, oyunculuklar birazcık amatör, çekim imkanları bugünkü kadar yüksek değildi belki ama sevilirdi.
Bursa Kültürpark'ta Türk filmi gösteren kafeler bile vardı.
Bugün derbi maçlar için erkeklerin toplandığı günümüz kafeleri gibi.
Bursa Kültürpark'ta Türk filmi gösteren kafeler bile vardı.
Bugün derbi maçlar için erkeklerin toplandığı günümüz kafeleri gibi.
BOL TRAVMALI TÜRK FİLMLERİ
Türk filmi izleme ayrıcalığı için oturduysanız kafeye, bir şeyler yemek içmek mecburiydi.
Ya da bugün maçlarda olduğu gibi maç parası gibi film parası ödüyordunuz. Ve huzurlarınızda Ferdi Tayfur. “Yuvasız Kuşlar.” Perihan Savaş, her dönemin starlarından.
O keskin ve sert bakışlarıyla karakter anne rolüyle tabii ki Aliye Rona da. Allah rahmet eylesin. Hey gidi günler...
Ya da bugün maçlarda olduğu gibi maç parası gibi film parası ödüyordunuz. Ve huzurlarınızda Ferdi Tayfur. “Yuvasız Kuşlar.” Perihan Savaş, her dönemin starlarından.
O keskin ve sert bakışlarıyla karakter anne rolüyle tabii ki Aliye Rona da. Allah rahmet eylesin. Hey gidi günler...
Neyse, dönelim Küçük Emrah’a. Oldukça acıklı, adeta insanın böğrüne saplanan hançer misali senaryoları vardı bilirsiniz. Son derece travmalı, bol musibetli aile dramı, yoksulluk, cinayet, namus meseleleri vs. Tabii izleyenler hele biz hanımlar oldu mu, dayanma direnci de bir yere kadar. Filmin başrolü, annesi, babası, ya da ailenin kızının uğradığı haksızlıklar, kötülüklere bir yere kadar tahammül. Gözyaşları ceyhun oluverir, hatta nasıl gerilmişseniz bütün gururu bir yana bırakıp hüngür hüngür ağlamaya başlardınız... Hâlâ da öyledir.
YAPRAK DÖKÜMÜ
Hiç unutmam, bir gün gönlümüze düştü; tiyatroya gidelim dedik 9-10 yıl önce. Ümraniye Sahnesi'nde Reşat Nuri Güntekin’in ‘Yaprak Dökümü’ sahneleniyor. Dizisi yapılmamıştı daha. Ama Bennu Yıldırımlar o zaman da ailenin mahsun, fedakar ve çileli kızı ‘Fikret’i oynuyordu oyunda. Müthişti. Hikaye sona yaklaşmış ve dram netleşmişti ki, ben ve eşim kendimizi tutamadık tabii. Sadece biz mi? Salonun genelinde bir burun çekme, minik hıçkırıklar hali. O da ne! Tam arkamızda beyaz tenli ağlamaktan kıpkırmızı kesilmiş 30’lu yaşlarda bir adamcağız bu kadar yüke fazla dayanamamış olacak, o kalın sesiyle; bildiğiniz hüngür hüngür ağlamaya başlamaz mı! Salon ağlamayı bırakıp adamcağızın çıkardığı seslere gülmeye başlamıştı.
İYİ Kİ AĞLATMIŞ BİZİ
Çocukluğumda bizim evde de, bir- çok evde de benzer manzaralar yaşanırdı. Anneler, teyzeler ağlamaya başladı mı özellikle erkekler birazcık dalga geçer eda ile; “Ne anlıyorsunuz şu Türk filmlerinden yahu, ne kadar da sulugözsünüz” derlerdi. Sanki 3 dakika önce hafif yana kaykılarak başını dönüp, eliyle gözlerini silen ve çaktırmamaya çalışan onlar değilmiş gibi.
Yazımın buraya kadarki kısmını okuyup Türk filmlerini eleştirdiğimi sanmayın lütfen.
Tam tersi. İyi ki Türk filmleri varmış. İyi ki ağlamışız. Teknik olarak sınırlı, senaryolar abartılı dahi olsa onlarda Münir Özkul’un insanlığı, Adile Naşit’in şefkati, Hulusi Kentmen’in babacanlığı, Kemal Sunal’ın gülüşü, “böyle olmayın” dercesine Erol Taş’ın sertliği, Küçük Emrah’ın garibanlığı, Türkan Sultan’ın, Filiz Akın’ın, Hülya Koçyiğit’in letafeti, Ediz Hun’ların, Fikret Hakan’ların, Kadir İnanır’ların, Murat Soydan’ların güçsüzü tutan kahramanlıkları vardı. Sayıları azaldı..
Artık zengin kız, fakir oğlan yok. Herkes zengin ve evler malikane. Merak ediyorum: Siz de benim gibi özlüyor musunuz?

Tam tersi. İyi ki Türk filmleri varmış. İyi ki ağlamışız. Teknik olarak sınırlı, senaryolar abartılı dahi olsa onlarda Münir Özkul’un insanlığı, Adile Naşit’in şefkati, Hulusi Kentmen’in babacanlığı, Kemal Sunal’ın gülüşü, “böyle olmayın” dercesine Erol Taş’ın sertliği, Küçük Emrah’ın garibanlığı, Türkan Sultan’ın, Filiz Akın’ın, Hülya Koçyiğit’in letafeti, Ediz Hun’ların, Fikret Hakan’ların, Kadir İnanır’ların, Murat Soydan’ların güçsüzü tutan kahramanlıkları vardı. Sayıları azaldı..
Artık zengin kız, fakir oğlan yok. Herkes zengin ve evler malikane. Merak ediyorum: Siz de benim gibi özlüyor musunuz?
1 Mart 2016 Salı
Hoş görmediği şey meğer...
Hoş görmediği şey meğer...
Bünyamin Amca gergindi.
Çıkmadan önce aynada son kez kendisini inceliyordu. Ceketinin iki yakasından tutup geriye doğru atarak tekrar oturttu üstüne... Orta parmağını parantez açıp kapatır gibi bıyığının üstünden geçirdi.
- On beş yıl taksit ödedim. Yemedim içmedim, eve yatırdım. Eğer kuzey dairelerden biri çıkarsa kahrımdan ölürüm, dedi Kübra Yengeye. ...
- Hakkımızda hayırlısı inşallah... Çıkarken oku, dedi yenge.
*
Sabahleyin kahvaltıda, gördüğü rüyayı anlattı karısına:
"Sen ve ben, vızır vızır arabaların geçtiği bir karanlık tünele yaya olarak, koşarak giriyoruz. Ben karanlıkta tünelin duvarına çarpıp yere düşüyorum. Sen ileriden el sallıyorsun, 'Gel, ışık burada' diye..."
İşte şimdi bu rüya gerçek olmuştu sanki; aklına gelen başına gelmişti.
On dört küsur yılda nihayet biten kooperatif evlerinin kura çekimi yapıldı ve Bünyamin Amcaya kuzey, üstelik de zemin kat daire düştü!
Dondu kaldı; çaresizce yutkundu oturduğu sandalyede.
*
Kendisini sürükleyerek eve geldiğinde, karısı Kübra Yenge henüz biçki-dikiş kursundan dönmemişti.
Sırtüstü uzandı.
*
Kübra Yengenin ısrarları sonucu sağlık ocağına gittiklerinde, doktor "daha ileri tetkik" önerdi. Sol tarafı uyuşuyordu Bünyamin Amcanın.
Ertesi gün gittikleri hastanedeki doktor meselenin tam üstüne basmıştı:
- Çok stresli bir işin mi var? Bir şeye çok mu üzüldün? Yoksa istirahat etmeden, uyumadan çalışıyor musun sürekli?
Kura çekiminden beri neredeyse hiç konuşmayan Bünyamin Amca neye üzüldüğünü söylemedi.
- İki ay sonra emekli olacağım, dedi sadece. Demir yollarından...
*
Çocukları olmamıştı.
*
Bünyamin Amca yeni evin anahtarlarını karısının kucağına attı, "Emlâkçıya götür, kiraya versin" dedi. DDY lojmanlarında oturuyorlardı. "Emekli olursak ne yapacağımıza karar veririz" diye mırıldandı.
Kübra Yenge her zamanki şaşmaz itaati ile yirmi beş yıllık evliliğinde en çok söylediği cümleyi tekrarladı:
- Sen bilirsin.
*
Bir ay, sadece bir ay sonra büyük çalışma başladı. Bünyamin Amcayı üzüntüden felç eden kooperatif evinin tam önünden havaalanına giden yeni ve geniş bir bulvar yapılmaya başlandı.
Ve ondan bir ay sonra da, yani Bünyamin Amcanın emekli olduğu günün ertesi günü emlâkçıdan gelen telefon gidişatı tersine çevirdi:
- Gel şefim gel, Ziraat Bankası'ndan arkadaşlar burada, senin daireye bütün apartman fiyatı para teklif ediyorlar sat diye.
İstersen çok iyi bir rakamla kira da olurmuş, sen bilirsin, dedi emlâkçı...
"... Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Gerçeği (hayırlı ve doğru olanı) Allah bilir, siz bilemezsiniz." (Bakara 216)
Bünyamin Amca gergindi.
Çıkmadan önce aynada son kez kendisini inceliyordu. Ceketinin iki yakasından tutup geriye doğru atarak tekrar oturttu üstüne... Orta parmağını parantez açıp kapatır gibi bıyığının üstünden geçirdi.
- On beş yıl taksit ödedim. Yemedim içmedim, eve yatırdım. Eğer kuzey dairelerden biri çıkarsa kahrımdan ölürüm, dedi Kübra Yengeye. ...
- Hakkımızda hayırlısı inşallah... Çıkarken oku, dedi yenge.
*
Sabahleyin kahvaltıda, gördüğü rüyayı anlattı karısına:
"Sen ve ben, vızır vızır arabaların geçtiği bir karanlık tünele yaya olarak, koşarak giriyoruz. Ben karanlıkta tünelin duvarına çarpıp yere düşüyorum. Sen ileriden el sallıyorsun, 'Gel, ışık burada' diye..."
İşte şimdi bu rüya gerçek olmuştu sanki; aklına gelen başına gelmişti.
On dört küsur yılda nihayet biten kooperatif evlerinin kura çekimi yapıldı ve Bünyamin Amcaya kuzey, üstelik de zemin kat daire düştü!
Dondu kaldı; çaresizce yutkundu oturduğu sandalyede.
*
Kendisini sürükleyerek eve geldiğinde, karısı Kübra Yenge henüz biçki-dikiş kursundan dönmemişti.
Sırtüstü uzandı.
*
Kübra Yengenin ısrarları sonucu sağlık ocağına gittiklerinde, doktor "daha ileri tetkik" önerdi. Sol tarafı uyuşuyordu Bünyamin Amcanın.
Ertesi gün gittikleri hastanedeki doktor meselenin tam üstüne basmıştı:
- Çok stresli bir işin mi var? Bir şeye çok mu üzüldün? Yoksa istirahat etmeden, uyumadan çalışıyor musun sürekli?
Kura çekiminden beri neredeyse hiç konuşmayan Bünyamin Amca neye üzüldüğünü söylemedi.
- İki ay sonra emekli olacağım, dedi sadece. Demir yollarından...
*
Çocukları olmamıştı.
*
Bünyamin Amca yeni evin anahtarlarını karısının kucağına attı, "Emlâkçıya götür, kiraya versin" dedi. DDY lojmanlarında oturuyorlardı. "Emekli olursak ne yapacağımıza karar veririz" diye mırıldandı.
Kübra Yenge her zamanki şaşmaz itaati ile yirmi beş yıllık evliliğinde en çok söylediği cümleyi tekrarladı:
- Sen bilirsin.
*
Bir ay, sadece bir ay sonra büyük çalışma başladı. Bünyamin Amcayı üzüntüden felç eden kooperatif evinin tam önünden havaalanına giden yeni ve geniş bir bulvar yapılmaya başlandı.
Ve ondan bir ay sonra da, yani Bünyamin Amcanın emekli olduğu günün ertesi günü emlâkçıdan gelen telefon gidişatı tersine çevirdi:
- Gel şefim gel, Ziraat Bankası'ndan arkadaşlar burada, senin daireye bütün apartman fiyatı para teklif ediyorlar sat diye.
İstersen çok iyi bir rakamla kira da olurmuş, sen bilirsin, dedi emlâkçı...
"... Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Gerçeği (hayırlı ve doğru olanı) Allah bilir, siz bilemezsiniz." (Bakara 216)
29 Şubat 2016 Pazartesi
Senin hazinen hiç bitmez
Senin hazinen hiç bitmez
Annesiyle beraber bir bakkaldan alış veriş yapan küçük çocuğa dükkân sahibi şeker kutusunu açıp,
“İstediğin kadar al yavrum” der. Çocuk el uzatıp almaz, çekingen davranır. Bakkal, bir avuç şekeri kendi uzatır, verir. Dışarı çıktıklarında annesi;
“Yavrum, bakkal amca al dediğinde niye almadın?” der.
Çocuk:
“Anneciğim, benim ellerim ufak, bakkal amcamınkiler daha büyüktü. Onun vermesini bekledim,” der.
İşte biz de bu çocuk gibiyiz.
Allah'ım, bizim küçücük ellerimizle istemelerimize, o sonsuz büyük kerem elinle ve o sonsuz büyük rahmet elinle ihsan et.
Senin hazinen hiç bitmez... Küçük büyük verdiğin her nimete hamd olsun.
Gönderdiğin Sevgili Peygamberimize (Sallallahü aleyhi ve sellem) salât ve selâm olsun . . .
Annesiyle beraber bir bakkaldan alış veriş yapan küçük çocuğa dükkân sahibi şeker kutusunu açıp,
“İstediğin kadar al yavrum” der. Çocuk el uzatıp almaz, çekingen davranır. Bakkal, bir avuç şekeri kendi uzatır, verir. Dışarı çıktıklarında annesi;
“Yavrum, bakkal amca al dediğinde niye almadın?” der.
Çocuk:
“Anneciğim, benim ellerim ufak, bakkal amcamınkiler daha büyüktü. Onun vermesini bekledim,” der.
İşte biz de bu çocuk gibiyiz.
Allah'ım, bizim küçücük ellerimizle istemelerimize, o sonsuz büyük kerem elinle ve o sonsuz büyük rahmet elinle ihsan et.
Senin hazinen hiç bitmez... Küçük büyük verdiğin her nimete hamd olsun.
Gönderdiğin Sevgili Peygamberimize (Sallallahü aleyhi ve sellem) salât ve selâm olsun . . .
Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin
Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin
Hüseyin Gültekin - [İslami Hayat]
h.gultekin@meydangazetesi.com.tr
26 Şubat 2016, 08:00
Bir Müslüman, her zaman, her yerde, her durumda Allah’tan yardım istemesi, dilek ve ihtiyaçlarını O'na arz etmesi gerektiğini bilir. Şartlarına riayet edilmeden yapılacak müracaatların karşılık bulmayacağının, taleplerin tahakkuk etmeyeceğinin de farkındadır.
Cenab-ı Hak, Bakara sûresi 153. ayette şöyle buyuruyor: “Ey İman edenler! Sabır ve namaz ile (Allah’tan) yardım isteyin! Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.”
Hz. Ömer (r.a.) anlatıyor: İslâm’ın ilk harbi olan Bedir’de Allah’ın Resulü şöyle bir müşriklere baktı, bir de kendi ordusuna... Onlar 1.000 kişi, kendi ordusu ise 300 kişiydiler.
h.gultekin@meydangazetesi.com.tr
26 Şubat 2016, 08:00
Bir Müslüman, her zaman, her yerde, her durumda Allah’tan yardım istemesi, dilek ve ihtiyaçlarını O'na arz etmesi gerektiğini bilir. Şartlarına riayet edilmeden yapılacak müracaatların karşılık bulmayacağının, taleplerin tahakkuk etmeyeceğinin de farkındadır.
Cenab-ı Hak, Bakara sûresi 153. ayette şöyle buyuruyor: “Ey İman edenler! Sabır ve namaz ile (Allah’tan) yardım isteyin! Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.”
Hz. Ömer (r.a.) anlatıyor: İslâm’ın ilk harbi olan Bedir’de Allah’ın Resulü şöyle bir müşriklere baktı, bir de kendi ordusuna... Onlar 1.000 kişi, kendi ordusu ise 300 kişiydiler.
Onların birçoğu binekli iken kendi ordusunda sadece 3 kişinin bineği vardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kıbleye yöneldi ve ellerini açarak şöyle duada bulundu:
“Ey Allah’ım! Bana olan vaadini bugün yerine getir. Ey Allah’ım! Bana vaat ettiğini ver. Ey Allah’ım! Şu bir avuç Müslüman topluluğu bugün mağlup ve helâk olursa, yeryüzünde Sana hakkıyla ibadet edecek kimse kalmayacak.”
Hz. Ömer devamla şöyle anlatıyor: Resûlullah, duasına gözyaşları içinde dakikalarca devam etti. O kadar ki: Cübbesi omuzlarından düşmüş bunun farkında bile değildi. Hz. Ebu Bekir geldi, cübbesini omuzlarına yerleştirdi. Sonra sırtını kendi göğsüne dayadı ve ona “Ey Allah’ın Nebisi! Bu kadar iltica yeter, sen Rabbine yalvardın. O sana vaadini bugün –inşallah- yerine getirecektir” dedi.
Bunun üzerine Cenab-ı Hak; “Hani siz Rabbinizden yardım istiyordunuz da size: Ben, işte ardı ardına 1000 melek ile yardım ediyorum!” ayetini inzal buyurdu.
Dinimizin biyoenerjiye bakışı nasıldır?
Biyoenerji konusu, dini bir konu olmadığı için dini kaynaklarda böyle bir şey aramak doğru olmaz. Bu bir sağlık konusudur. Yakın zamanlarda keşfedilmiş bir şeydir ve tedavi usulü olarak kullanılmaktadır. Böyle yeni keşfedilen bir şey olduğunda dine aykırı olup olmadığına bakılır.
Biyoenerjinin insanda varlığı bir vakıadır ve bu enerjiyi kullanarak insanları tedavi etmenin dine ters bir tarafı yoktur. Yeter ki tedavi olmak isteyenler işin uzmanını bulsun, uzmanlar da bu işi suiistimal etmesinler.
Bişr-i Hâfî’nin tövbesi
Dönemin büyük velilerinden Bişr-i Hâfî, gençlik yıllarını gaflet içerisinde geçirmektedir. Bir gece evine dönerken yerde bir kâğıt parçası bulur. Alıp baktığı zaman üzerinde besmele yazılı olduğunu görür. Allah’ın adının geçtiği bu kâğıdın yerde çamur içinde kalmasına gönlü razı olmaz. Üzerindeki çamurları temizleyerek güzel kokular sürer ve evinin en mutena yerine asar.
Aynı gece âlim bir zâta rüyasında şöyle denir: “Git, Bişr’e söyle! Dün yaptığı işten dolayı Ben ondan razı oldum. O, Benim ismimin yazılı olduğu kâğıdı nasıl temizlediyse Ben de onu hatalarından temizledim!”
Âlim zat, sabah olunca hemen Bişr’i bulur gece gördüğü rüyasını anlatır. Bişr-i Hâfî bu habere çok sevinir, arkadaşlarına “Ey arkadaşlarım! Beni çağırdılar, bundan sonra beni buralarda göremeyeceksiniz!” dedikten sonra günahlarına tövbe eder. Cenab-ı Hakk’ın ismine gösterdiği hürmet karşılıksız kalmaz.
Üç şeyi unutmayın!
Efendimiz, şu üç şey üzerine yemin ediyor:
Sadakadan dolayı asla mal eksilmez.
Affedeni Allah aziz kılar.
Dilenen kimseye Allah, fakirlik kapısını açar.

“Ey Allah’ım! Bana olan vaadini bugün yerine getir. Ey Allah’ım! Bana vaat ettiğini ver. Ey Allah’ım! Şu bir avuç Müslüman topluluğu bugün mağlup ve helâk olursa, yeryüzünde Sana hakkıyla ibadet edecek kimse kalmayacak.”
Hz. Ömer devamla şöyle anlatıyor: Resûlullah, duasına gözyaşları içinde dakikalarca devam etti. O kadar ki: Cübbesi omuzlarından düşmüş bunun farkında bile değildi. Hz. Ebu Bekir geldi, cübbesini omuzlarına yerleştirdi. Sonra sırtını kendi göğsüne dayadı ve ona “Ey Allah’ın Nebisi! Bu kadar iltica yeter, sen Rabbine yalvardın. O sana vaadini bugün –inşallah- yerine getirecektir” dedi.
Bunun üzerine Cenab-ı Hak; “Hani siz Rabbinizden yardım istiyordunuz da size: Ben, işte ardı ardına 1000 melek ile yardım ediyorum!” ayetini inzal buyurdu.
Dinimizin biyoenerjiye bakışı nasıldır?
Biyoenerji konusu, dini bir konu olmadığı için dini kaynaklarda böyle bir şey aramak doğru olmaz. Bu bir sağlık konusudur. Yakın zamanlarda keşfedilmiş bir şeydir ve tedavi usulü olarak kullanılmaktadır. Böyle yeni keşfedilen bir şey olduğunda dine aykırı olup olmadığına bakılır.
Biyoenerjinin insanda varlığı bir vakıadır ve bu enerjiyi kullanarak insanları tedavi etmenin dine ters bir tarafı yoktur. Yeter ki tedavi olmak isteyenler işin uzmanını bulsun, uzmanlar da bu işi suiistimal etmesinler.
Bişr-i Hâfî’nin tövbesi
Dönemin büyük velilerinden Bişr-i Hâfî, gençlik yıllarını gaflet içerisinde geçirmektedir. Bir gece evine dönerken yerde bir kâğıt parçası bulur. Alıp baktığı zaman üzerinde besmele yazılı olduğunu görür. Allah’ın adının geçtiği bu kâğıdın yerde çamur içinde kalmasına gönlü razı olmaz. Üzerindeki çamurları temizleyerek güzel kokular sürer ve evinin en mutena yerine asar.
Aynı gece âlim bir zâta rüyasında şöyle denir: “Git, Bişr’e söyle! Dün yaptığı işten dolayı Ben ondan razı oldum. O, Benim ismimin yazılı olduğu kâğıdı nasıl temizlediyse Ben de onu hatalarından temizledim!”
Âlim zat, sabah olunca hemen Bişr’i bulur gece gördüğü rüyasını anlatır. Bişr-i Hâfî bu habere çok sevinir, arkadaşlarına “Ey arkadaşlarım! Beni çağırdılar, bundan sonra beni buralarda göremeyeceksiniz!” dedikten sonra günahlarına tövbe eder. Cenab-ı Hakk’ın ismine gösterdiği hürmet karşılıksız kalmaz.
Üç şeyi unutmayın!
Efendimiz, şu üç şey üzerine yemin ediyor:
Sadakadan dolayı asla mal eksilmez.
Affedeni Allah aziz kılar.
Dilenen kimseye Allah, fakirlik kapısını açar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



