8 Kasım 2016 Salı

FAKR

FAKR 
 
‘Fakr’, fakirlik, insanın ihtiyaç olduğu şeye sahip olmaması, yani yoksulluk demektir. Sözlük anlamı olarak ‘fakir’ omurga kemiği kırık kimse demektir.
 
İhtiyaç duyulmayan şeyin bulunmaması fakirlik sayılmaz. İhtiyaç duyulan şey var ve kişi de onu elde edebilecek güçte ise ona fakir denmez. Böyle olunca, Allah (c.c.)’tan başka bütün varlıkların ‘fakir’ olduğu ortaya çıkar. Çünkü her şeyin varlığı, başkasının varlığına bağlıdır, var olan her şey de varlığını Allah (c.c.)’tan almıştır. Evrendeki herşey, var olmak için Allah (c.c.)’a muhtaçtır. Ama varlığı kendinden olan Allah (c.c.), hiçbir şeye muhtaç değildir.
 
Fakir kelimesi, Kur’an-ı Kerim’in bir çok yerinde tekil ve çoğul olarak kullanılmıştır. Bunlardan dördü aşağıdadır:
“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size çirkin şeyleri yapmayı emreder.” [238]
 
“Andolsun ki Allah, ‘Allah fakirdir, biz zenginiz’ diyenlerin sözünü işitti.” [239]  
 
“Fakir uygun şekilde yesin.” [240]
 
“Ondan yiyin, sıkıntı içinde bulunan fakire de yedirin.” [241]
 
Bu âyetler, Fakr’ın ihtiyaç duyulan malın bulunmaması anlamına geldiğini kanıtlar. Aşağıdaki âyetlerden de fakirlerin birkaç çeşit olduğu anlaşılır:
“Ey insanlar, siz Allah’a fakirler (muhtaçlar)sınız.” [242]
 
Bu âyete göre, zengin-fakir bütün insanlar, fakir (Allah’a muhtaç)’tır.
 
“Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel!, eğer onları gizleyerek fakirlere verirseniz, bu sizin için daha iyidir ve sizin günahlarınızdan bir kısmını kapatır. Allah yaptıklarınızı duyar.” [243]
 
“(O fey’ malları), şu göçmen fakirlere aittir ki yurtlarından ve mallarından (sürülüp) çıkarılmışlardır; Allah’ın lütuf ve rızasını ararlar.” [244] âyetlerinde anılan fakirler, genel olarak Müslüman fakirlerdir.
 
“Sadakalar (zekâtlar) şu fakirlere mahsustur ki Allah yolunda kapanıp kalmışlardır. Yeryüzünde gezip dolaşamazlar. Bilmeyen, utangaçlıklarından dolayı onları zengin sanır. Onları simalarından tanırsın. Yüzsüzlük edip insanlardan istemezler.” [245]
 
“Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan (zekat toplayan) memurlara (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsustur. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[246] âyetlerinde anılan fakirler de seçkin müslüman fakirlerdir.
 
El-Cevzi’ye göre fakirler üç gruptur:
Birinci grup fakirlerin karşısında Allah (c.c.) vardır. Çünkü mutlak zengin O’dur, O’ndan başka herkes fakirdir.
      
İkinci grup fakirlerin karşısında zenginler vardır.
      
Üçüncü grup fakirlerin karşıtı da, Allah (c.c.) yolunda kapatılmayan, engellenmeyen ve fakirliğini gizlemeyen fakirlerdir.
 
Tasavvufçulara göre fakirlik, basit yoksulluktan çok daha derin bir anlam taşır. Gerçi mutasavvıflarca fakr, üçüncü bir tür fukara olan Ashâb-ı Suffe’ye bağlanmak ise de gerçek fakirlik, Allah (c.c.)’tan başka herhangi bir şeye ihtiyaç duyma halinden uzaklaşmak, yalnız Allah (c.c.)’a muhtaç olmaktır ki, fakr’ın esası, hatta kulluğun özü budur. Yahya İbn Muaz: ‘Fakrın hakikati yalnız Allah (c.c.) ile zengin olmak, şekli de sebeplerin (dünya malının) bulunmamasıdır.’ demiştir.   
 
Fakr’ın bu anlamına kanıt olarak Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şu hadisi gösterilir: “Miskin, dolaşıp bir iki lokma bir iki hurma toplayan kimse değildir. Miskin odur ki ihtiyacını giderecek şey bulamaz, insanlardan istemeğe de utanır, durumu da bilinmez ki kendisine sadaka verilsin.” [247]
 
‘İnsanlardan istemekten utanır’ cümlesini, ‘Allah (c.c.)’tan utandığı için insanlardan isteyemez’ şeklinde açıklayan Kuşeyri, şöyle devam ediyor. Fakr, evliyânın şiarı, sofilerin hilyesi (süsü), Allah (c.c.)’ın seçkin kulları müttekilere ve nebiîere uygun gördüğü bir haldir. Fakirler, Allah (c.c.)’ın tertemiz seçkin kulları, yaratıkları arasında sırrına ehil kıldığı kimselerdir. Allah (c.c.), onların yüzü hürmetine yaratıkları bol bol rızıklandırır.
 
Sülemi, Hz. Ömer (r.a.) vasıtasıyla Peygamber (s.a.v)’in şöyle dediğini anlatıyor: “Her şeyin bir anahtarı vardır. Cennetin anahtarı da sabırlı miskinleri, fakirleri sevmektir. Onlar kıyamet gününde Allah’ın yanında oturacak kimselerdir.” [248]
 
Rivayete göre bir adam, İbrahim Ethem’e on bin dirhem vermek istemiş, bunu kabul etmeyen İbrahim: ‘Sen, on bin dirhem ile benim adımın fakirler defterinden silinmesini mi istiyorsun? Bunu yapamam!’ demiştir.
    
Cüneyd’e: ‘Allah (c.c.)’a iftikarın (fakir olmanın) mı, yoksa Allah (c.c.) ile istiğna (zengin olma)’nın mı daha mükemmel olduğu’ soruldu. Şöyle cevap verdi:  ‘Allah (c.c.)’a iftikar doğru olursa Allah (c.c.) ile istiğna da doğru olur. Allah (c.c.) ile doğru istiğna olursa, ğina (zenginlik) tam olur. Onun için hangisi daha tamdır, iftikar mı, istiğna mı? denemez.  Çünkü birbirine bağlı olan bu iki halden biri ancak diğerinin varlığı ile tamamlanır.’[249]   
 
Demek ki gerçek fakr, kişinin nefsi için değil, Allah (c.c.) için olmasıdır. Bunun için de bütün nefis arzularını, hırsını, tamahını atmak, içinde Allah (c.c.) düşüncesinden başka hiçbir şey kalmamak gerekir. Bütün ruhunu Allah sevgisi kapladığı ve Allah (c.c.)’tan başka hiçbir şeye eğilimi kalmadığı zaman insan, gerçek fakirlik derecesine ulaşmış olur.
 
Fakirliğin bu derecesi, servet sahibi olmaya engel değildir. Çünkü önemli olan, malın yokluğu değil, mal sevgisinin ruha yerleşmemesi; malın varlığı ile yokluğunun bir olmasıdır. Bu durumda olan kişiye malın yokluğu zarar vermediği gibi, varlığı da zarar vermez. Allah’ın elçilerinin ve peygamberlerinin çoğu zengin, hattâ devlet başkanı, hükümdar oldukları halde fakirliğin zirvesinde bulunmuşlardır. Örneğin Hz. İbrahim (a.s.) mal ve sürü sahibi; Hz Dâvud (a.s.) ve oğlu, Hz. Süleyman (a.s.) kral idiler. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de önce fakir iken sonra Hz Hatice (r.a.) ile evlenmekle servete kavuşmuş, Medine’ye hicretten sonra da İslâm Devletinin başkanı olmuştur. Yüce Allah, O’na verdiği bu nimeti hatırlatmak için: “Rabbin seni yetim bulup barındırmadı mı? Şaşkın bulup doğru yola iletmedi mi? Seni yoksul bulup zengin etmedi mi?”[250] buyurmuştur.
 
Peygamber (s.a.v.)’in halifeleri Hz Ebubekir (r.a.) ve Hz Ömer (r.a.)’e, dünyanın her tarafından oluk oluk mal ve para aktığı halde fakirlikten çıkmamışlar; malı kendi keyif ve hevesleri için değil, Allah (c.c.) rızası için kullanmışlardır. Onların fakirlikleri servet içinde olmuştur.
 
Çünkü gerçek fakirlik, daima Allah’a muhtaç olduğunu, varlığı dahil her şeyinin gerçekte kendisinin değil, Allah’ın olduğunu bilmektir. Kulun gerçek sıfatı fakr’dır. Asıl varlığı başkasına bağlı ve dayalı olan, nasıl zengin olabilir?
 
Fakr’ın özü, dünya sevgisini içinden çıkarmak, malı kendisine mal etmemek; herşeyi laf ile değil, fakat gerçek anlamda Allah (c.c.)’ın; verenin ve alanın Allah (c.c.) olduğunu bilmek; O’nun lütfundan da kahrından da memnun olmak; dünyanın gitmesine üzülmemek, gelmesine de sevinmemek; kalbi dünya ile meşgul edip Allah (c.c.)’ı anmaktan alıkoymamak; Allah (c.c.)’tan başka hiçbir şeye; ne mala, ne mevkiye, ne dünya adamlarının desteğine ve ne de bir dünya varlığına ihtiyaç duymamaktır. Böyle insana malın varlığı zarar vermez. Allah (c.c.) böyle kullarına malını ve ziynetini yasaklamamış, aksine, âhiret nimetlerini olduğu gibi dünya nimetlerini de asıl böyle kulları için yaratmıştır: “De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti? De ki: o, dünya hayatında inananlarındır, kıyamet günü de yalnız onlarındır.” [251]buyurmuştur.
 
Mal sahibi olmakta olgunluk, kulun gözünde mal ile suyun bir olmasıdır. Kıyı kenarında, yanıbaşında suyun çok olması sana zarar vermeyeceği gibi ihtiyaç miktarından aşağı düşmemek kaydıyla az olması da zarar vermez. Mal da öyledir. Kalbin mal sevgisi ve nefretiyle meşgul değilse malın çok olmasının zararı yoktur. Böyle kimse müstağnidir, onun Allah (c.c.)’tan başka bir şeye ihtiyacı yoktur. Buna fakir denmesi, sözlük anlamı bakımından değil, başka bir anlamdan dolayıdır. Buradaki fakr, bu insanın, her işinde Allah (c.c.)’a muhtaç olduğunu, O’ndan başkasına muhtaç olmadığını bilmesidir.
   
O halde kul, malını yoksullara dağıtarak, ya da malı azaldığı, zarar gördüğü zaman kendisini denesin. Kalbinde mal hasreti görüyorsa, aldandığını anlasın. Nice insanlar vardır ki, kendisini maldan müstağni zanneder ama, mal elden çıktığı zaman içindeki mal sevgisi ortaya çıkar ve yüreğini yakar. [252]
 
Zengine zengin olduğu için saygı gösteren müslümanın imanından çok şey kaybedeceğini söyleyen, zenginleri ölü, meclislerini de ölüler meclisi sayan tasavvufçular, zenginliği öven hadisleri de gönül zenginliği olarak anlamışlardır. [253]
 
İhtiyacı karşılayacak ölçüde mal olması, hiç olmamasından iyidir. Çünkü aç insan, marifet yoluna değil ölüm yoluna gider. Ancak tehlikenin büyüklüğü açısından fakir, zengine göre tehlikeden daha uzaktır. Çünkü bolluktaki fitne, darlıktakinden fazladır. Bundan dolayı sahabe, ‘darlık fitnesiyle sınandık, sabrettik. Bolluk fitnesiyle sınandık, sabredemedik.’ demişlerdir.


[238] Bakara sûresi,  2/268.
[239] Âl-i İmran sûresi,  3/181.
[240] Nisâ sûresi,  4/5.
[241] Hac sûresi,  22/28.
[242] Fâtır sûresi,  35/15.
[243] Bakara sûresi,  2/271.
[244] Haşr sûresi,  59/8.
[245] Bakara sûresi,  2/273.
[246] Tevbe sûresi,  9/60.
[247] Buhâri, Nesâi, Müsned.
[248] Feyzü’l-Kadir.
[249] Kuşeyri Risâlesi, S. Uludağ.
[250] Duha sûresi,  93/6-8.
[251] A’raf sûresi,  7/32.
[252] İhya, Gazali.
[253] Kuşeyrî Risalesi, Kuşeyrî.

BU YAZI AŞAĞIDAKİ WEB SİTESİNDEN ALINMIŞTIR.
http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=569

--
.


BAKMAK ve GÖRMEK

BAKMAK ve GÖRMEK

 Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan bir genç görmüş ona:


- Buraların yabancısıyım evlat. Bir fırını varmış, onu arıyorum. Çok yakın olduğunu söylediler.

Genç, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
- Ben de buraya ilk defa geldim amca ama sağ tarafa gitmeniz lazım.

Adam, gencin de yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını merak edip sormuş ister istemez.


- Yabancıyım diyorsun ama çok emin konuşuyorsun evlat.
Bu söze tebessüm eden genç:


- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz?
- !!!
- Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.


- İyi ama, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malum?
- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyarsınız.

- !!!
 

Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu. Genç ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış adamın kendisini farkettiğini. Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:

- Üç sene önce bir kaza geçirmiştim, görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi?

Adam, gencin tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:

- Artık emin değilim. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.

Bakmak ve görmek aynı şey değildir.


Bakmak; şahitliği…
Görmek; vukufiyeti, derinliği ifade eder.


Bakmak sadece gözle olur, görmek ise akıl, kalp ve gözün devreye girmesiyle…

Bakmak; gözün fizyolojik hareketi…
Görmek; bir şuur faaliyetidir…


Bakışta üstünkörülük, geçicilik, görüştü seçicilik, işin mahiyetini anlama vardır…

Bakmak; en fazla tanımakla…
Görmek; anlayıp kavramakla neticelenir…

Bakınca; yalnız seyrederiz…
Görünce; muhakeme eder bir hükme varırız.

Bakmanın üst seviyesi tanımak…
Görmeninkiyse yaşamaktır…

Bakan; anlatır…
Gören; yorumlar…


Bakınca; kenardan tutarız…
Görünce; iki elimizle sarılırız…

Bakınca severiz…
Görünce hayran oluruz.

Ragıp Karadayı
 





7 Kasım 2016 Pazartesi

EMNİYET

EMNİYET

 

‘Emniyet’, güvenlik, güven içinde olmak, korku duymamak demektir.

 

 

Emin, güvenilir, mutemed anlamına geldiği gibi, bazen de emniyet içinde olan, emniyetli kişi anlamına gelmektedir.

 

Son peygamber olan Hz. Muhammed (s.a.v.), daha peygamberlik görevine başlamadan önce ‘Muhammedü’l-Emin’ (güvenilir Muhammed) olarak tanınmıştı. ‘Emin’ olma özelliği tüm peygamberlerin de ortak özelliğidir. Bu özellikleri ile Allah (c.c.)’ın dinini tebliğ ediyorlar ki insanlar kendilerine inansın.

 

Emin olma, yalnızca doğru olma, güvenilir olma, bir işi yapabilme gibi anlamlarda kullanılmıyor. Kur’an-ı Kerim’de, emin kavramının bir de azaptan, korkudan ve kendi kendinden ‘emin’ olma gibi anlamları vardır: “Korkudan, (azaptan), ‘emin’ olma hakkı, iman eden ve imanlarını bir zulme bulaştırmayanlara aittir. Ve doğru yolu da bulmuş olanlar onlardır.”  [232]

 

‘Emin’ vasfı insanlar, şahıslar ve canlılar için geçerli olduğu gibi aynı zamanda, yer, mekan, makam, belde için de geçerlidir. Allah (c.c.)’ın emin kıldığı beldeler vardır. Bir şehrin halkı eman ise o şehir de emindir.

 

“Hani biz O evi (Ka’beyi) insanlar için sevap (kazanma) yeri ve ‘emin’ (bir mekan) kılmıştık..”[233]

 

İslâm düşmanları her dönemde olduğu gibi Müslümanların ‘Emin’ olan beldelerini emin olmaktan çıkarmak istiyorlar. Bu beldeler üzerinde kanlı planlar hazırlıyorlar. Bu beldelerin gerçek işlevlerini kaldırmak istiyorlar. Halbuki Allah Teala o beldeler üzerine yemin ediyor:

“Andolsun incire ve zeytine, Sina dağına ve şu Emin Şehre ki, kuşkusuz biz, insanı en güzel biçimde yarattık.” [234]

 

Hiç kimsenin elinin uzanamayacağı, emniyetini bozamayacağı ‘Daru’s-Selam’ (Selamet Yurdu) ise müttakilere vaad ediliyor. Ancak orada emin bir şekilde yaşarlar. 'Müttakiler ise muhakkak ki, bir emin makamdadırlar. Cennetlerde ve pınarlardadırlar.. Onlar orada ‘emin’ bir durumda her meyveden isterler' [235]

 

Emniyet, şehirlerin, köylerin, ülkelerin bayındır olmasının tek ölçüsü ve insanın huzur ve refahının ilk şartıdır. Emniyet ve güven olmayan bir ülke ne kadar bayındır, gelişmiş ve süslenmiş olursa olsun, içindeki insanları huzursuz oldukları için gerçekte yıkık dökük bir virane gibidir. Çünkü maddi güzellikler, insanı tek başına mutluluğa ulaştıramamaktadırlar.

 

Mal, can ve ırzda emniyetin yok olması ve bu konularda çeşitli tehlikelerin belirmesi insanlık dünyasının en büyük düşmanıdır. Emniyet ancak din, Allah (c.c.)’ın emri ve kanunlara itaat ve bunların korunması ile görevli hükümet varlığı ile gerçekleşir. Resûlullah (s.a.v.) mümin kimsenin güvenilir kimse olduğunu şöyle beyan ediyor: “Mümin, insanların malları ve canları konusunda kendisinden emin olduğu kimsedir.” [236]

 

Başkalarına emniyet etmeyene güvenmek doğru değildir. Çünkü hiç kimseye güvenmemek şeklinde beliren aşırılık ancak vesvese ve evhamdan doğar. Evham ise bir insanda varlığı olmayan hal üzerine sürükleyici, yani olmayan bir şeyi var gibi, ya da var olanı yok gibi gösterici olduğundan evham sahibinin aklının yetersizliğine karar verilir.

 

Ahlâk bilginleri diyorlar ki: ‘Emniyetsizlik yüz gösterince, dostluk ve insaf da ortadan kalkar.’ Demek oluyor ki, dostluk ve insaf güvenin varlığı ile ayakta durmaktadır.

 

Ticari ilişkilerinde en sağlam temel olan Emniyet üzerine ticaretini kurmayıp, çıkarlarını herkesi aldatmak gibi acı ve ağır bir yol üzerinde gören bir alış-veriş sahibinin başarılı olamayacağı ve kendisinin de başkaları tarafından aynı şekilde aldatılarak cezasını bulacağı kesindir.

 

Resûlullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, komşusu zulmünden ve eziyetinden emin olmayan hiç kimse Cennet’e giremez.” [237]

 

Emin kişi olma özelliği müminlerin güzel ahlâklarındandır. Onun için de Müslümanlar birbirine güvenmeli ve tümü güvenilir kişi olmalıdır. Güvenilir kişi ünvanı, öyle bir unvan ve şereftir ki, bunu elde eden insan, toplumun her kesiminde şeref kazanır, sözü geçerli olur, maddi sıkıntı çekmez ve ahiretteki makamı da yüksektir.

  


[232] En’am sûresi,  6/82.
[233] Bakara sûresi,  2/125.
[234]Tin sûresi,  95/1-4. 
[235]Duhan sûresi,  44/51-55.
[236] İbnu Mace, Fiten, 2.
[237] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/154.




--
.

 

GÜZEL NASİHATLAR

GÜZEL NASİHATLAR

1. Bol su için.
2. Düzenli uyuyun.
3. Sû-i zandan kaçının.
4. Ailenizi sık arayın....
5. Hiç bir şeyi içinize atmayın.


6. Herkesi her şey için affedin.
7. Sadeliğin güzelliğini keşfedin.
8. İbadet edin ve dua için zaman ayırın.
9. Daha fazla gülümseyin ve pozitif olmaya çalışın.
10. Geçmişinizle barış yapın ki, şimdiki zamanı bozmasın.


11. Her gün en az 10 dakika sessiz olarak oturun, tefekkür edin.
12. Her gün 10-30 dakika yürüyüş yapın. Ve yürürken gülümseyin.
13. Kahvaltıda çok, öğle yemeğinde orta, akşam yemeğinde az yiyin.
14. Ağaçlarda ve bitkilerde yetişen yiyecekleri daha çok, fabrikalarda üretilen yiyecekleri daha az yiyin.
15. Hayatınızı başkalarınki ile karşılaştırmayın. Onların seyahatinin nasıl olduğuna dair hiçbir fikriniz yok.


16. Kontrol edemeyeceğiniz olumsuz düşüncelere sahip olmayın. Bunun yerine enerjinizi şu an için harcayın, nefes aldığınız her anın kıymetini bilin, keyfine varın.
17. Hayatı çok da ciddiye almayın. Fâni olduğunu unutmayın.
18. Kıymetli enerjinizi başkaları hakkında konuşarak boşa harcamayın.
19. Kıskançlık, çekememezlik zamanın boşa harcanmasıdır. İhtiyacınız olan her şeye zaten sahipsiniz.
20. Hayat, birisine kin duyarak zamanı boşa harcamak için çok kısadır. Kimseden nefret etmeyin.


21. Hayatın bir okul olduğunu ve öğrenmek için burada olduğumuzu unutmayın. Problemler, cebir dersi gibi gelip giden, ancak aldığımız derslerin bir ömür boyu devam ettiği eğitim programının bir parçasıdır.
22. Her tartışmayı kazanmak durumunda değilsiniz. Aynı fikirde olmasanız da, anlaşın.
23. Her gün çevrenizdeki insanlara iyi bir şey ikram edin. Gülümseme, teşekkür, iltifat, yardım, destek vb.
24. 70 yaşından büyük ve 6 yaşından küçük kimselerle vakit geçirin.
25. Her gün en az 3 kişiye gülümseyin ve tanımadığınız birine selam verin.


26. Başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğü ile ilgilenmeyin.
27. Doğru olanı yapın, yanlışlarınız için de pişman olun. Ne oluyorsa ya da olmuyorsa, hayrımıza olduğu içindir!
28. Faydalı, güzel veya neşe dolu olmayan her şeyden uzak durmaya çalışın.
29. Allahü teala'ya her şeyi iyileştirir, şu an fark etmesek de, yaşadığımız her şey iyiliğimiz içindir.
30. Bir durum iyi veya kötü olsun, nasılsa değişecektir. Durumu kabullenin.


31. Nasıl hissederseniz hissedin, kalkın arkadaşınızı ziyaret edin. Kendinizi eve kapatmayın.
32. Geçmiş meseleleri unutun. Kişilerin geçmiş hatalarını hatırlatmayın. Bu durum mevcut mutluluğunuzu bozar..
33. En iyisine henüz sıra gelmedi : Sabah canlı olarak uyandığınız için Allahü teala'ya şükredin.
34. Maneviyatınız daima mutluluğunuzdur. Hislerinizi önemseyin. İnanın, dua edin, gerekeni yapın ve gerisini ilahi akışa bırakın.


.Devamını Gör




 

6 Kasım 2016 Pazar

KIZARMIŞ TOST

KIZARMIŞ TOST

Gençlik çağımda, lisân-i hal ile bir öğüt vermişti babam, hâlâ küpedir kulağıma:


“Ne zaman” demişti, “birini tenkide davranacak olsan, hatırdan çıkarma; herkes sen değilsin ve herkes aynı imkânlarında gelmemiştir dünyaya!”

Bir gün babamla büyük bir iş yapmış, yorgun argın eve gelmiştik.


Canım annem her nedense o gün çok farklıydı. Belli ki bir şeylere kızmış, canı sıkkındı. Aceleyle yiyebileceğimiz bir şeyler hazırladı.

Önümüze; tabağa bile konmadan bir kavanoz reçel ve aşırı yanmış tost ekmeği koydu. Beklemeden mutfağa geçti.

Ben, hayret ve endişeyle babamın yanmış ekmeğe ne tepki vereceğini bekliyordum. Bu kadar yoğun mücadele sonunda eve aç ve yorgun gelmemize rağmen bir nefis akşam yemeği bile hazırlamayan anneme içimden: “Buda yapılır mı?” diyerek sitem ederken, babamın yanık ekmeği fark edip fark etmediğini düşünerek belli etmeden de alttan alttan babacığıma bakıyordum.

Ancak o; hiç bir şey olmamış, hiç bir terslik yokmuş gibi önüne koyulanları çok iştahlıymış gibi yedi, defalarca hâline şükretti. Bana; her şey yolundaymış, normalmış gibi havadan-sudan şeyler sordu.


Verdiğim cevapları tam hatırlamıyorum. Bir ara mutfaktan çıkan annem, yanımıza geldi, yanmış ekmek için özür diledi.

Babamın gayet neşeli, hiçbir şey olmamış gibi asla unutmayacağım bir cevap verdi:


“Canım, hayatım bilirsin; ben fazla kızarmış tost ekmeğine bayılırım!”

Dona kalmıştım. O an bir şey demedim. Daha sonra, yatmak için müsade istediğimde babama; nezaketen “fazla kızarmış” dediği, hakikaten de yanmış ekmeği sevip sevmediğini sordum.

Bana sarıldı ve kulağıma fısıldadı:

“Annen bugün sıkıntılı ve zor bir gün geçirmiş belli. İnsan hali, hakikaten de pek yorgun görünüyordu.

Yanmış bir tost ekmeğini yemek beni üzemezdi. Ancak, söyleyeceğimiz her söz bir yara açar, tamiri imkânsız üzüntülere sebep olabilirdi.”

Yalnız: “Canım babacığım” diyebildim ve odama çok büyük bir ders alarak çekilmiştim o akşam…
 

 



5 Kasım 2016 Cumartesi

EMANET

EMANET
 
‘Emanet’ kelimesi, ‘emn’ kökündendir. ‘Emn’,  sözlükte, güvenmek, korku ve endişeden uzak ve emin olmak, ruhun sükûnet bulması anlamına gelir.
 
Aynı kökten  gelen ‘iman’; inanma, Allah (c.c.)’ın gönderdiği  inanç ve ilkelerinin doğru olduğundan emin olma, ‘mümin’ ise, iman eden demektir.
 
‘Emanet’ insanın güvenilir olması, kendisine bir şeyin korkusuzca teslim edilebilir olması demektir. Bunun anlamı şudur: Emanet, maddi olsun manevi olsun, bir şeyi veya bir değeri gönül huzuru ve güvenle başkasına teslim etmek  ve aynı gönül huzuru ve eminlikle onu geri almaktır.
 
‘Emanet’ ayrıca, güvenilen bir kimseye koruması için geçici olarak bırakılan şeydir. Hukukta ve halk arasında bu son anlam daha çok yaygındır.
             
                                        Kavram Olarak Emanet
 
Kur’an-ı Kerim’de geçen ‘emanet’ kavramının açıklanması konusunda İslâm bilginlerinin çeşitli görüşleri olmuştur. Bakara sûresi, 283. ayetinde geçen ‘kendisine güvenilen kişi, emaneti sahibine versin’ ifadesi dar anlamdaki, yani  ‘bir kimseye koruması için bırakılan şey’ manasına geldiği gibi, insanın sahip olduğu ve kendisine  geçici olarak verilmiş malı, ruhi ve diğer imkanlar anlamını da kapsamaktadır.
 
Emanet, kişinin bulunduğu yere, imkanlara, yetkilere göre bir anlamda sorumluluktur. Üzerine aldığı görevdir, yapmakla yükümlü olduğu işteki sorumluluğudur. Bir başkasının  kendisine koruması için bıraktığı bir şeydir. Başkasına verilmesi, ulaştırılması  istenmeyen eşyadır, sözdür veya sırdır.
 
 Kur’an şöyle buyuruyor:
“Hiç şüphe yok ki Allah (c.c), size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah (c.c) size öğüt veriyor! Doğrusu Allah (c.c) işitendir, görendir.” [223]
 
Bu âyette  hukuk ve ahlâkın en geniş kapsamlı iki kavramı olan ‘emanet’ ve ‘adalet’ birlikte geçmektedir. Bu ilkeler, insanların günlük davranışlarında söz konusu olduğu gibi, toplumların yönetimi işinde de geçerlidir. Yöneticilik; halkın ihtiyaçlarını görme, haklarını koruma, güvenliklerini sağlama, aralarında adaletle karar verme ve din ve vicdan hürriyetlerini sağlama açısından bir emanettir. Devlet yöneticileri bu gibi emanetleri korudukları gibi, iş başına getirecekleri yetkililerde de bu  özelliklerin olması, bu ahlâkı taşımaları gerekir.
 
Yönetimin, hak etmeyene  ya da görevini kişisel  çıkarlarına alet edene, veya emaneti nasıl yerine getireceğini bilmeyene verilmesi, zulme, adaletsizliğe ve huzursuzluğa sebep olur. [224]
 
Bu âyetten sonra,  mü’minlerin  siyasi yönden kimlere itaat edeceğinden  bahseden âyetin gelmesi de oldukça dikkat çekicidir. (225) 
 
                                    İnsanın Yüklendiği Emanet
 
“Gerçek şu ki, biz emaneti  göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu  yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; insan onu yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir.” [226]
 
Özellikle bu ayette geçen ‘emanet’ konusunda çok farklı açıklamalar yapılmıştır. Göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten kaçındıkları ‘emanet’ ne olabilir ? Bu emaneti yüklenen insan niçin zalim ve cahil olarak anılıyor?
 
Kuşkusuz bu sorulara tam anlamıyla doyurucu kesin bir cevap verilemez. Ancak Kur’an’ın bütünlüğü ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in tebliğinin hedefi içerisinde düşünüldüğü zaman, âyetin amacını anlamaya çalışabiliriz. 
 
‘Emanet’in kelime anlamında görüldüğü gibi ‘emanet’ olayında iki taraf söz konudur. Birisi, kendisine güvenilen, itimat edilen, emin olan taraf; diğeri de ona herhangi bir şeyi gönül huzuruyla, güvenerek veren taraf. Emaneti veren de, kendisine emanet edilen de bu işin bilincindedir. Böylece bilinçle, birbirine güvenen iki taraftan birinin diğerine ‘koruması için bıraktığı şey’ bir ‘emanet’ olarak karşımıza çıkmaktadır. 
 
Kimilerine göre buradaki ‘emanet’ ; Tevhid kelimesi gereği, akıl, kulluk veya Allah’a (c.c.) itaattir. ‘Emaneti’ eğer böyle anlarsak, o zaman şöyle dememiz mümkündür. Emanet olayının farkında olan ve onu dünya hayatında gereği gibi koruyan müminler, emanete hiyanet etmedikleri ve onun değerini, ne olduğunu unutmadıkları için ‘zalim ve cahil değildirler’.
 
Puta tapanlar, taptıkları nesneleri ilah edinirler. Halbuki onlar şuursuz,  güçsüz, aciz varlıklardır. Kur’an bu yüzden şuursuz varlıklara tapanları, ‘cahil’, bilgisiz ve olgun hareketten yoksun kimseler diye tanımlıyor. Onların taptıkları bu şuursuz ve güçsüz varlıklar insana bir fayda vermedikleri gibi, ona bir görev de yükleyemezler. Puta tapanların, ‘kulluk’ emanetini bu gibi ilahlara yapmaları olacak şey değildir. 
 
‘Emanet’ kelimesindeki ‘eminlik’ özelliğinden hareketle diyebiliriz ki, ‘emaneti’ ancak şuurlu ve akıllı  insan  taşıyabilir. Akılsız, şuursuz, iradesiz varlıkların bu emaneti yüklenmeleri mümkün değildir.
 
İnsanın yüklendiği bu ‘emanet’, onun dünya hayatının sırrıdır, var oluş   sebebidir. Varlık, insanın  emaneti taşıyıp taşımadığına göre bir anlam kazanmaktadır. İnsan, ‘emanet’in gereğini yapıp yapmamakla denenmektedir.
 
İlim adamları  buradaki ‘emanet’i, İslâm’ın insanlara teklifleri, kulluk, ruhî ve bedeni kabiliyetler, marifetullah (Allah’ı hakkıyla tanıma ), Allah (c.c.)’ın insanlara gönderdiği  hak din ve onun yüklediği görevler, akıl, insanın  yeryüzündeki halifeliği, emir ve yasaklar, adaleti yerine getirme, doğruluk, Allah’a (c.c.) itaat şeklinde açıklanmıştır.
 
Bilginlerin ve çoğunun görüşüne  göre ‘emanet’, insana yüklenen kulluk görevi ve O’nun hükümleriyle amel etmektir. Allah (c.c) gerek kendi hakları, gerekse kullarıyla ilgili haklar konusundaki hükümlerini ve bunların yerine getirilmesini, emin  güvenilir olma sıfatını kazanan, yeryüzünde Halife olan  insanlara, baskı ve zorlama değil, gönül rızası ile veriyor. Zaten ‘emanet’ vermek konusunda zorlama değil gönül rızası vardır. Böylece ‘emanet’in gereğini yapan mükafât alır, yapmayan ise büyük kayıplara uğrar. Nitekim, müslüman olmak ve İslâmî ilkeleri yerine getirmek konusu da  gönül rızasıyla, hür irade ile olmaktadır.
 
İnsan önce Rabbine karşı, sonra kendine karşı, sonra da diğer insanlara karşı ‘emin- güvenilir ‘ olmak görevindedir. Yani her türlü emaneti  taşıyabilecek bir özellikte olması gerekir. İnsana düşen görev, öncelikli olarak Rabbinden gelen ‘emanet’i korumak, gereğini yapmak, ona ihanet etmemektir.
 
İnsana verilen ömür, nimetler, ilim, beden ve imkanlar birer emanettir. Bütün bunların korunması gerekir. Zaten insan bu emanetlerin hesabını vermeden Ahirette kurtuluşa eremez. [227]
                      
Peygamber Efendimiz buyuruyor: “Bir kimse bir kardeşine bir şey anlatır da o sırada sağa-sola bakınırsa, söylenen o söz artık bir emânettir.” [228]  Sebebi şudur: Anlatan kişinin sağa-sola bakınması, söylediği o sözü bir üçüncü şahsın duymasını istememesi demektir. Bu davranışı ile o kişi: Bu söz sana emanettir. Bunu sakın başka kimseye anlatma; kimse duymasın, demiş olmaktadır.
 
Emânetin karşıtı hıyânettir. Yanına konulan bir emâneti inkâr etmek, uhdesine verilen bir şeyi korumamak, sırrı saklamamak ve görevini kötüye kullanmak hep emânete hıyânettir.  Hz. Muhammed (s.a.v.) emânete hıyânet etmeyi münafıklık saymış: “Emânet kalmadığı zaman kıyameti gözleyin” [229] buyurmuştur.
 
Peygamberlerin (a.s.), peygamber olmaları sebebiyle taşıdıkları özelliklerden biri de ‘emanet’ sıfatıdır. Onlar her bakımdan güvenilir insanlardır. Onlar, Allah’a (c.c.) ait emanetleri hakkıyla yerine getirdikleri gibi, insanlar arasında da güven ve emin olmanın temsilcileriydi.
 
Bir toplum içerisinde emanete riayet edilmez, güvenlik kalmaz ve kimse kimseye güvenemezse o toplum çökmeye yüz tutmuş demektir. Hz. Muhammed (s.a.v.) buyurur: “Sizin en hayırlınız benim kuşağımdır. Sonra onların ardından gelenler, sonra onların ardından gelenlerdir. Daha sonra da öyle bir toplum gelir ki, tanık olurlar ama tanıklıkları istenmez. (Çünkü doğru söylemezler) Hiyânet ederler, kendilerine bir şey emânet edilemez, söz verirler yerine getirmezler, aralarında şişmanlık zuhur eder.” (Sadece karınlarını tıka basa doldurmayı düşünürler, bu yüzden vücutları şişer) [230]
 
Bulundukları devlet görevi ve makam sebebiyle toplumun malı üzerinde tasarruf yetkisi olanların emânet sorumlulukları ise daha büyüktür.
 
Hz. Peygamberi (s.a.v.) toplumun (kamu) malına ilişkin gerçekleşen bir hiyanet karşısında görenler şaşırırlar. Pek merhametli, pek şefkatli olan ve hatalı kimseleri affeden Peygamberimiz, kamu malına hiyânetle karşılaştığında, derhal irkilir; bu hareketin hiçbir şekilde hoş karşılanamayacağını anlatan bir tavra girer; böyle bir hiyânette bulunan günahkâr hakkında “Allah’tan af ve rahmet dileme isteğini yadırgar ve böyle bir isteği ayıplar.”
 
Millet malı, devlet malı, kısaca kamu malı da işte onun için en büyük sorumluluğu olan bir emânettir.
 
En yüksekte ‘Devlet ve Hükümet Başkanlığı’ olmak üzere, Belediye Başkanlığı, hakimlik ve valilik gibi her türlü kamu görevini yüklenen kısaca ‘devlet memuru’ olan kimselere Hz. Peygamber (s.a.v.), irşad edici öğretilerini şöyle sunmuştur:“O, bir emânettir; o, kıyamet gününde ah vah’a sebep olacak bir pişmanlıktır; sadece onun hakkını verenler ve üstüne düşeni yapanlar pişman olmazlar.” (231)
 
Allah (c.c.)’tan gelen emaneti yüklenerek ‘mümin’ ünvanı kazanan insanlar, iman ettikleri İslâm’dan aldıkları şuur ve ahlâkla bu emaneti taşıma görevini hakkıyla yerine getirmek, her yerde bu aziz ve hassas emaneti korumak, insanlar arasında güvenilir kimseler olarak herkese güzel örnek olmak zorundadırlar. Bunu sağlayacak yöntem de, Peygamberimiz (s.a.v.)’in insanlığa ‘emanet’  bıraktığı Kur’an ve O’nun sünnetine sarılmak ve onları hayata uygulamaktır.


[223] Nisa sûresi,  4/58. 
[224] İslâm’ın Temel Kavramları, H.K. Ece. 
[225] Nisa sûresi,  4/59. 
[226] Ahzab sûresi,  33/72. 
[227] Tirmizî.
[228] Tirmizi. 
[229] Buhârî.
[230]   Buhâri ve Müslim
[231] Nesâi. 
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ WEB SİTESİNDEN ALINMIŞTIR.

 
 

HERKES HADDİNİ VE VAZİFESİNİ BİLMELİ

HERKES HADDİNİ VE VAZİFESİNİ BİLMELİ

Şu üç günlük dünyada, karı koca iyi geçinip, birbirlerinin rızalarını almaya çalışmalıdır. Birbirinin kötü huylarına sabretmelidir! Hadis-i şerifte,


(Hanımının kötü huylarına katlanan erkek, belalara sabreden Eyyüb aleyhisselam gibi mükafatlara kavuşur....

Kocasının kötü huyuna sabreden kadın da, Hazret-i Asiye gibi sevaba kavuşur) buyuruldu. (İ.Gazali)

Günümüzün çalışma şartları ağır, para kazanma çok zordur. İş ahlakı, güzel ahlak, yok gibidir. Erkek çoğu zaman bu şartlar karşısında bunalır, çok sıkıntı çeker. Evine pestil gibi gelir. Yorgundur, sinir sistemi bozuktur.


Bunu düzeltmek, sıkıntılarını unutturmak, onu neşelendirmek, ona destek olmak, yardımcı olmak kadına düşer. Bu halde eve gelen koca, haklı olarak hanımından en azından tatlı dil, güler yüz ve ilgi bekler.

Hanıma düşen vazife, bu sayılanları yapamıyorsa hiç olmazsa susup, onu daha fazla üzmemelidir. Din büyükleri

"Evinde huzuru olmayan, zindandadır" buyurmuştur.

Bu kadar sıkıntıda olandan her türlü dengesiz hareket beklenir. Kadın, bardağı taşıran son damla olmamalı. Aksine, hemen devreye girmeli, onu hoş görmeli, idare etmeli, teselli etmeli.


Onun evde olduğu zamanlar ev işiyle meşgul olmayıp, onu neşelendirmeli.

Din büyükleri buyuruyor ki:


"Şeytanlar kâfirlerle değil, Müslümanlarla uğraşır. Şeytan, avanesini sabah salar, gece rapor alır. Birisi, 'namazını bozdurdum' der, birisi 'orucunu bozdurdum' der.

Diğeri 'haram yedirdim' der... Şeytan hepsine de 'tamam' der.

İçlerinden biri de, 'ben, karı-kocanın arasını bozdum' der. İşte Şeytan buna çok sevinir,


'aferin' diyerek onu alnından öper ve 'en büyük işi sen başardın, bu olunca hepsi zamanla bozulur' der...

Onun için hep tetikte olmalı, şeytana ve nefse bu fırsatı vermemelidir."

Bir kadın, Resulullah Efendimizin huzuruna gelerek şöyle sordu:

-Ya Resulallah! Ben kadınları temsilen geldim. Allah cihadı erkeklere farz kılmıştır. Savaştan sağ çıkarlarsa gazi, ölürlerse şehid oluyorlar. Biz kadınlar da onlara yardımcı oluyoruz.
Bize bu konuda mükafat, bir bedel var mı?

Resulullah Efendimiz SAV şöyle cevap verdiler:

-Karşılaştığın her kadına söyle! Kocaya itaat etmek, hakkını yerine getirmek onun yaptıklarının hepsine bedeldir. Ancak içinizde bunu yapanlar pek azdır!"

Herkes haddini ve vazifesini bilmeli, kusurları için özür dileyip, yeni bir sayfa açıp, yeni bir başlangıçla hayata neşeyle devam etmeli.

Affeden affedilir, seven sevilir...

Ahmet Demirbaş
 





4 Kasım 2016 Cuma

İNSAN NE İSTER?

İNSAN NE İSTER?

* İnsan eğer ki 10 TL sadaka verecek olsa bu miktarı çok bulur ama 10 TL ile mağazadan birşey almaya gitse alacak birşey bulamaz.

*İnsan 10 dakika zikir edecek olsa bu zamanı çok bulur ama bir film veya maç olsa bir buçuk saatlik zaman onun için hemen geçiverir.

* Bir futbol maçının uzaması insanın hoşuna gider ama Cuma namazında hutbenin birkaç dakika uzaması hiç de hoşuna gitmez.

* İnsan duyduğu dedikoduya hemen inanır ve kabullenir ama kesin doğru olduğunu bildiği birşeyi inat ederek hemen kabullenmez.

* İnsan modayı her an takip eder ama Peygamber Efendimizin ( Sallallahü aleyhi ve sellem) sünnetini bilmez veya bilsede uygulamaz.

*İnsan camide bir saat ibadet ederek vakit geçirecek olsa onun için zaman geçmek bilmez ama bilgisayar başındayken zaman onun için çabucak geçer.

* İnsan namaz kılarken, ibadet esnasında dünyevi konuları düşünmeyi sever ama normalde manevi şeyleri düşünmekten kaçınır.

* İnsana bir sureyi okumak zor gelir ama bir romanı okumak onun için kolaydır.

* İnsan konserde ilk sıralarda olmak için çaba sarfeder ama camide ilk sıralarda olmak için çaba sarfetmez. Aksine namazın sonunda hemen çıkıp gideyim diye son sıralarda olmak ister.

* Bir Ayet-i Kerime yada Hadis-i Şerif ezberlemek insanın zoruna gider ama müzik listesi top 10da olan şarkıların hepsini ezbere bilir.

* İnsan İslami konuları dinlemeyi ve anlatmayı zor bulur ama dedikoduları dinlemeyi ve anlatmayı çok sever.

İnsan CENNET'e gitmeyi ister AMA hiçbir şey yapmadan...
 




3 Kasım 2016 Perşembe

EHLİYET

EHLİYET

 

‘Ehliyet’, bir işi yapıp sonucunu almak konusunda alışkanlık meydana getirip, ustalık ve deneyim kazanmak ve güçlük olmaksızın o işi görebilmektir.

 

Arapça ‘ehl’ kelimesinden türemiş bir isimdir.

 

Allah (c.c.) insanların her birine farklı bir özellik, farklı bir yetenek vermiştir. Kimi insanlar bilgi ve zekâ isteyen işlerde, kimileri de el veya bütün vücut ile yapılan işlerde üstün yeteneklidir. Yani her işin, iyi anlayıp, iyi yapan bir ehli vardır. Yeteneklerine uygun olmayan bir çocuk veya genç ne kadar çalışırsa çalışsın, zorla olduğu için o işte tam bir başarıya ulaşamaz. Fakat yeteneklerine uygun bir işe verilen ve ona devam eden çocuk; bünyesine uygun olduğu ve yeteneklerine ters düşmediği için bu işte kolayca ilerler ve en yüksek derecelerde başarıya ulaşır.

 

Bir insan teknik ve sanat dallarından hangisinde daha çok ehliyet ve yetenek sahibi olmuş ise, o insan o dalda değerlendirilmeli, o yönde kendisini daha da geliştirmesine fırsat verilmeli ve o yönde bir hizmete alınmalıdır. Bir müzik sanatçısını güzel ve düzenli şarkı okuyor diye vaaz kürsüsüne çıkarmak mantıklı olmadığı gibi hiçbir yararı da yoktur.

 

Bir işte ehliyet sahibi olduğunu ve o işin üstesinden gelebileceğini iddia edenlere hemen o işi teslim etmek de ehliyetsizlik örneğidir. Çünkü ehil kimselerin gözetiminde bir kısım test ve denemelerden geçirdikten sonra o işi ona teslim gerekir. Özellikle bir mahallenin, köyün, ilçenin, şehrin veya devletin yönetimi teslim edilecek insanlar çok dikkatli bir incelemeden geçirildikten sonra bu göreve seçilmelidir.

 

Akıl ve anlayıştan yoksun olan kimse mihenk taşı, altın veya gümüşün ayarını, bu işin uzmanı olan kuyumcuya öğretmeye kalkışır. Acaba insanların değer ve ehliyetlerini anlamakta akıl ve idrak sahibi olanlar o kara taştan daha değersiz midirler? Asla! Onlar aklın mihengini, ölçme ve değerlendirme gücünü gereği gibi kullanarak hareket ederlerse mihenk taşının, altın ve gümüşün ayarını ölçme gücünden daha büyük bir güce kavuşurlar.[222]

 

[222] Tasvir-i Ahlâk, A. Rıfat.
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ WEB SİTESİNDEN ALINMIŞTIR.
http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=566