25 Eylül 2016 Pazar

ORTAÇAĞDA, MÜSLÜMANLIK - HIRİSTİYANLIK

ORTAÇAĞDA, MÜSLÜMANLIK - HIRİSTİYANLIK

MÜSLÜMANLIK

İslâmiyette, ilim, teknik, sanat, ticaret, ziraat, adalet emredilmiştir. Çok hayır müessesesi kurulmuştur.

İnsanları zorla dine sokmak yoktur. Feth edilen yerlerdeki halk din hususunda serbest bırakılmıştır.

Zekât, fıtra, uşur ve sadaka emirleri birer sosyal yardımdır.

Birçok yerde, rasathâne, hastane ve medreseler kurulmuş, pek çok keşif yapılmıştır.

Düşünce serbest, fikirler açık ve kütüphaneler dolusu kitap yazılmıştır.

Köleliğin kalkması teşvik edilmiş, serbest ekonomi ve ticaret kâideleri işlemiştir.

Kanun karşısında hükümdar ve çoban bir tutulmuştur.

Herkes, kendi yaptığı işten dolayı Allaha karşı sorumlu kabul edilmiştir.

Hayvanları bile ateşte yakmak büyük günah sayılmıştır.

Şehirler hamamlarla dolmuş, köylerde bile evlere hamam yapılmış, temizliğe çok önem verilmiştir.

Endülüs sokakları, 9. asırda bile geceleri baştanbaşa aydınlatılmıştır.

HIRİSTİYANLIK

Bozulmuş olan İncillerde, devlet ve fert hukuku, ticaret, sanat, ziraat gibi medeniyet hiç yoktur.

Kilisenin, 15 milyon insanın kanına girdiği, Hıristiyan tarihçiler tarafından da yazılmıştır.

Sosyal yardımlaşma diye hiçbir hareket ve dernek yoktur.

Müsbet ilim yerine, halk arasında bilhassa sihir ve büyü hâkimdir.

Fikir zincire vurulmuş, ilim adamları idam edilmiş veya aslanlara parçalattırılmıştır.

Derebeylik, insanları köle yapmış ve hayvanlar gibi çalıştırmıştır.

Hürriyet, belli şahıslara ve din adamlarına verilmiştir.

Din, îman meselesi değil, Cennet ticaret malı gibi alınıp satılmıştır.

Yalnız Avrupa’da 30 bin kişi canlı canlı ateşe atılmıştır.

Avrupa saray ve şehirlerinde hamam diye birşey yoktu. İnsanlar pek yıkanmazdı ve sokaklar pislikten geçilemezdi.

Londra sokakları daha, 19. asrın başında aydınlatılabilmiştir.


http://www.turktakvim.com/index.php…
 



24 Eylül 2016 Cumartesi

AHDE VEFÂ

AHDE VEFÂ
 
‘Ahde vefa’, verdiği sözde durmak, yaptığı anlaşmaya sadık kalmak, özü ve sözü doğru olmaktır. İnsanın önemli karakterlerinden, kişiliğini oluşturan değerlerden biri de vefalı oluşudur.
   
Kur’an-ı Kerim’de iman, yalnızca zihinsel bir inanma olarak değil, bunun yanında kişinin dini kurallara uyacağına dair gönüllü bir taahhüdü olarak değerlendirilmek suretiyle ‘iman’ ve ‘ahid’ arasında sıkı bir ilişki kurulmuştur.  Kur’an’a göre ahde vefâ, iman ederek Allah (c.c.) ile ahidleşmiş ve bu suretle kendisini hür iradesiyle bağlılık mükellefiyeti altına sokmuş olan müminin ahlâki bir borcudur. Bu sebeple Kur’an, ahdin üzerinde önemle durmuştur.  İster Allah’a (c.c.) isterse insanlara karşı verilmiş olsun, her ‘vaad’ ve ‘ahid’, yükümlülük için ehliyet şartlarını taşıyan bir insanı borçlu ve sorumlu kılar. İslâm ahlâkında bu sorumluluğun yerine getirilmesine ‘ahde vefâ’ veya ‘ahde riayet’ denir ki, her iki deyim de Kur’an’dan alınmıştır.  “...Yine ayrıca, söz verdikleri vakit ahidlerini yerine getiren.... İşte bunlar gerçek sadıklar ve müttakilerdir!” (20)
 
“Ve onlar ki, emanetlerine ve verdiklere sözlere riayet ederler.” (21)
 
İslâm ahlâkçılarına göre ahde vefâyı yüksek bir fazilet haline getiren husus, kişinin taahhüdünün her an aksini yapma imkânına sahip olduğunu bilmesine rağmen, kendisini verdiği söze bağlı hareket etmek zorunda hissetmesidir.
 
Kur’an-ı Kerim’de ve Hadis-i şeriflerde, olgun müminlerin özellikleri sayılırken, onların ahde vefâ gösterme özelliklerine işaret edilir. (22)
 
Kur’an’da, ahde vefâ ile ilgili âyetlerde, kendileriyle yapılmış anlaşmaların hükümlerine uydukları sürece, müslüman olmayan taraflara bile verilen söz doğrultusunda uygulamada bulunulması emredilmektedir. (23)
 
Peygamberimiz (s.a.v.) verdiği sözde duran, yaptığı anlaşmaya bağlı kalan en büyük önder insandır. Bu hususta dostunu da düşmanını da birbirinden ayırmamıştır. Dostuna verdiği sözde durup, onu yerine getirdiği gibi, düşmanlarıyla yaptığı anlaşmalara da sadık kalmış, her ne pahasına olursa olsun aykırı hareket etmemiştir.
 
 
Peygamberliğinden önce ticari bir işte bir dostuna verdiği sözü tutmak için üç gün beklediği bilinmektedir. O adam unutup gelmediği halde, ‘nasıl olsa artık gelmez’ diyerek buluşma yerinden ayrılıp gitmemiştir.
 
Peygamberimiz (s.a.v.)’in vefâsı aile içinde de yaşanıyordu.
Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor:
‘Yaşlı bir kadın Resûlullah (s.a.v.)’in ziyaretine gelmişti. Şöyle konuştular:
- Sen kimsin?
- Müzeyne’den Cüsame.
- Nasılsın, ne haldesin, bizi görmeyeli ne yapıyorsun?
- Anam babam feda olsun, iyiyiz, dedi. Kadın çıkınca sordum:
- Ya Rasûlallah, bu kadına çok ilgi gösterdiniz, sebebi ne idi? Buyurdu:
“Hatice hayatta iken bize gelir, giderdi. Ya Âişe, ahde vefâ imandandır.”
 
Peygamberimiz (s.a.v.) en sıkışık ve en zor şartlar altında bulunsa dahi, verilen sözde durmayı, sonuçları kendisinin aleyhine olsa dahi hiçbir şekilde vefasızlık göstermemeyi tavsiye etmiştir.
 
Bedir savaşı için hazırlıklar yapılıp İslâm ordusu Medine’den ayrıldığı sırada Huzeyfe el-Yemâni ile babası Huzeyl, Peygamberimiz (s.a.v.) ile birlikte savaşmak üzere  yola çıkmışlardı. Müşrikler baba-oğulu yolda gördü ve onları sorguya çektiler.
- Siz herhalde Muhammed’in yanına gidiyorsunuz ?
- Evet, bizim bundan başka bir niyetimiz yoktur, dediler.
 
Bunun üzerine müşrikler, onlardan Medine’ye dönmek, Peygamberimizle birlikte savaşa katılmamak üzere söz aldılar. Bir müddet sonra Huzeyfe ve babası Bedir’de Peygamberimiz (s.a.v.)’in huzuruna gelerek müslüman askerlerle birlikte savaşmak istediklerini söylediler, müşriklerle aralarında geçen olayı da anlattılar.
 
Peygamberimiz (s.a.v.), onların müşriklere verdikleri sözü öğrenince, insan gücüne o anda çok fazla ihtiyacı olmasına rağmen onlara şöyle buyurdu:
Hayır, siz Medine’ye dönün. Onlara verdiğiniz sözü yerine getirin. Biz de müşriklere karşı Allah’tan yardım isteriz. O’nun yardımı bize yeter.”
 
İnsanların toplum hayatının gereği olarak birbirleriyle yaptıkları sözleşmelerin esaslarına uygun hareket etmelerinin, verdikleri sözleri yerine getirmelerinin önemi üzerinde ısrarla duran İslâm ahlâkçıları, bu konuyu genellikle “dilin afetleri” başlığı altında işlemişlerdir. (24)
 
 
(20) Bakara sûresi, 2/177.
(21) Mü’minun sûresi, 23/8.
(22) Mearic sûresi, 70/32.
(23) Tevbe sûresi, 9/1,4,7.
(24) TDV İslâm Ansiklopedisi.


--

Rabbimiz hep bizimle

Rabbimiz hep bizimle



Adam fısıldadı: ''Rabbim konuş benimle''.
Ve bir kuş cıvıldadı ağaçta.
Ama adam duymadı....

 Sonra adam bağırdı:''Rabbim konuş benimle''.
Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı
Ama adam dinlemedi onu.

Adam etrafına bakındı ve,
''Rabbim seni görmeme izin ver'' dedi.
Ve bir yıldız parladı gökyüzünde.
Ama adam farkına varmadı.

Ve yüksek sesle haykırdı:
''Rabbim bana bir mucize göster''.
Ve bir bebek doğdu bir yerlerde.
Ama adam bunu bilemedi.

Sonra çaresizlik içinde sızlandı:
''Dokun bana Rabbim ve burada olduğunu anlamamı sağla, ne olur!
''Bir kelebek kondu adamın omzuna.
Ve adam kelebeği, elinin tersiyle kovdu...

•••••

Halil Cibran



23 Eylül 2016 Cuma

AFFETMEK

AFFETMEK 

 

Afv’, sözlükte yok etmek, ortadan kaldırmak, silip süpürmek; fazlalık, artık gibi anlamlara gelmektedir.

 

Ahlâk ve hukuk terimi olarak ise genellikle, ‘kötülük ve haksızlık yapanı, suç veya günah işleyeni bağışlama, cezalandırmaktan vazgeçme’ anlamlarında kullanılmaktadır.

 

Kur’an-ı Kerim’de, Allah’ın (c.c) affediciliği ve bağışlaması çeşitli vesilelerle ifade edilerek affın ilâhi bir sıfat ve yüksek bir ahlâki üstünlük olduğu kesin olarak ortaya konmuştur.

 

Yine Kur’an’a göre, bir kötülüğün karşılığı ona uygun bir cezadır ve bu adâletin gereğidir. Hiçbir suçlu suçunun karşılığı olan cezadan daha fazlasıyla cezalandırılamaz. Çünkü bu zulüm olur. Buna karşılık haksızlığa uğrayan taraf suçluyu bağışladığı taktirde, “onu mükâfatlandırmak Allah’a düşer” [14] âyeti ile bağışlayanın hakkını Allah’ın (c.c.) vereceği bildirilir.

 

Zira bağışlayan kişi kendisi yararına adâletin yerine getirilmesinden gönüllü olarak vazgeçmiş ve affetmekle suçlu kimseye bir ‘ihsan’da bulunmuştur. Affetmek, İslâm’da bütün faziletlerin temelini teşkil eden ve takvaya en yakın olan bir meziyettir.

 

Yine Kur’an’da : “ ...onlar affetsinler, hoş görsünler. Allah’ın sizleri bağışlamasını istemez misiniz? [15] 

 

“Sen Allah’ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, şüphesiz çevrenden dağılıp giderlerdi. Onları affet, onların bağışlanmalarını dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdikten sonra Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever.” [16] buyurulmaktadır.

    

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in güzel ahlâkından birisi de hataları affedici ve bağışlayıcı olmasıdır. Peygamberimiz (s.a.v.) kendi yakınlarına ve sahabilerine sürekli olarak hoşgörülü olduğu gibi, düşmanlarını da, özellikle onlar güçsüz bulundukları ve teslim oldukları zaman bağışlamış, suçlarını affetmiş böylelikle sonunda da pek çoğunun müslüman olmasını sağlamıştır.

 

Hz. Aişe (r.a.) annemizin de buyurduğu gibi, Peygamberimiz (s.a.v.) yaratılışı gereği, kendisine kötülük edene kötülükle karşılık vermez; affeder ve ondan intikam almaya da yanaşmazdı.

 

 

Bu üstün ahlâk özelliklerinden dolayıdır ki, Peygamberimiz (s.a.v.) düşmanları tarafından bile takdir edilmiş, sevilmiş ve sevgisini onların kalbine de ulaştırarak, onların ebedi kurtuluşlarına vesile olmuştur.

 

Peygamberimiz (s.a.v.) savaş dışında, düşmanlarından kendisine sığınan, teslim olan ve bağışlanmayı dileyenleri yüz üstü bırakmamıştır. Ricalarını kabul ederek onları affetmiştir.

 

Peygamberimiz büyük bir orduyla Mekke’nin fethi için yola çıktığı, Mekke’ye yaklaştığı ve şehre girdiği sırada, düşmanlarının çoğu çaresiz kalarak eline düşmüş, zavallı bir halde önüne yığılmışlardı. Fakat Peygamberimiz (s.a.v.) fırsatı olduğu ve gücü yettiği halde, rahmet Peygamberi olduğunu bir kere daha göstermiş, düşmanlarını affetme büyüklüğünü ilan etmiştir.

 

Zaten Allah (c.c.) da kendisine böyle tavsiye etmiyor muydu?

“Affa sarıl, iyiliği emret, cahillerden de yüz çevir.” [17]

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mekke’yi fethe çıkan ordusunun şehre yaklaştığını öğrenen Mekke müşriklerinin içini bir korku sardı. Mekke’nin eski Başkanı Ebû Süfyan yanına iki kişi daha alarak İslâm ordusu hakkında bilgi edinmek istedi. Ancak yolda giderken müslüman askerler tarafından yakalandı. Peygamberimiz (s.a.v.)’in amcası Hz. Abbas (r.a.) onu askerlerin ellerinden alarak Peygamberimiz (s.a.v.)’in huzuruna getirdi.

 

Ebû Süfyan, Hicret’ten önce Peygamberimiz (s.a.v.)’e Mekke’de bulunduğu süre içinde her türlü işkence ve eziyeti yapmaktan geri kalmamıştı. Medine’ye hicretinden sonra da O’nu rahat bırakmadı. Peygamberimiz (s.a.v.)’e karşı yapılan bütün düşmanca hareketlerin ve planların başında hep o bulunuyordu.

 

Kureyş otoritesinin başına geçerek müşrikleri sürekli müslümanların aleyhine kışkırtıyor, ordu kurarak savaşa hazırlıyordu. Uhud ve Hendek savaşlarında müşrikler ordusunun başkomutanıydı. Bu savaşlarda çok sayıda müslüman şehid olmuştu.

 

İşte böyle bir müşrik lideri ve düşman ordu başkomutanı bir savaş halinde esir olarak Peygamberimiz (s.a.v)’in karargâhına getirildi. Bir gece bekledikten sonra da İslâm’ı kabul etti. Peygamberimiz (s.a.v.) kendisine yaraşan büyüklüğü gösterdi. Onu affetti. Bununla da kalmayarak, ona bazı haklar verdi. “Ebû Süfyan’ın evine kim girerse güvendedir.” buyurdu.  

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’in affetmesi sonucu, baş düşman Ebû Süfyan, dostlar sınıfına geçti.

 

Peygamber ordusu Mekke’ye girince, İslâm saflarına giren pek çok insan bulunuyordu. Ebû Süfyan’ın hanımı Hind de Kureyş kabilesi kadınlarıyla birlikte yüzü örtülü olarak Peygamberimiz (s.a.v.)’in huzuruna geldi. Müslüman olarak affını diledi. Peygamberimiz (s.a.v.) onu tanımıştı. Fakat daha önceleri yaptıklarını yüzüne vurmadan onu affetti.

 

O Hind ki, Uhud savaşında Kureyş kadınları ile birlikte def çalıp şarkı söyleyerek müşriklerin ordusunu savaşa kızıştıranların başında geliyordu. Bu savaşta Peygamberimiz (s.a.v.)’in amcası Hz. Hamza (r.a.) şehit düşünce, onu parça parça etmiş, kin ve ihtirasını yenemeyerek ciğerini çıkarıp ısırmıştı.

 

Bu hali gören Peygamberimiz (s.a.v.)’in içi parçalanmıştı. Fakat O’nun affı her zaman üstün geldi. En azılı can düşmanını bile müslüman olduğu için affetti. Bu anda nefreti ve kini sevgiye dönüşen Hind, ‘Bugün senin meclisinden daha sevimli bir meclis görmüyorum’ diyerek takdirlerini dile getirmişti.

 

Hz. Hazma (r.a.)’nın katili Vahşi de Mekke’den kaçarak bir süre kabileler arasında gizlendi. Fakat kendisi için asla güvenli bir yer bulamıyordu. Sonunda birisi kendisine, ‘sen kendin için en güvenli yeri ancak O’nun yanında bulabilirsin; git, Resûlullah’tan af dile” dedi.

 

Vahşi, çekinerek ve sıkılarak Resûlullah’ın huzuruna girdi. Peygamberimiz (s.a.v.) Vahşi’yi görünce başını yere eğdi. Ona bakamıyordu. O anda şehid amcası Hz Hamza’yı hatırlamıştı. Amcasının Uhud savaşında al kanlar içinde bulunan başı gözünün önüne geldi. Mübarek gözlerinden yaşlar boşandı. Amcasının katili karşısındaydı. Kısas yapabilirdi. Kimse de bir şey diyemezdi. Kendisinde hem böyle bir hak ve hem de bu güç vardı. Fakat O yine büyüklük göstererek Vahşi’yi affetti. Ona bir daha gözüne görünmemesini söyledi. Çünkü onu her gördükçe gözünün önüne amcası Hz. Hazma (r.a.) geliyor ve içi yanıyordu.

 

Hebbar b. Esved, gözü dönmüş bir peygamber düşmanıydı. Her fırsatta müslümanlara eziyet etmekten zevk alıyordu. Bir çok müslümanın canına kıymıştı. Bununla kalmamış hicret esnasında Peygamberimiz (s.a.v.)’in kızı Zeyneb’i devesinden iterek düşürmüştü. Hamile olan Hz. Zeyneb çocuğunu düşürdü. Bir süre sonra da bu hastalıktan vefat etti. Böylece Peygamberimiz (s.a.v.)’in kan düşmanı da olmuştu. Mekke’nin fethi günü Peygamberimiz (s.a.v.) onun kanını helal kılmıştı. Görüldüğü yerde öldürülecekti.

    

Hebbar çok korkuyordu. İran’a kaçmayı düşündü. Fakat daha sonra bundan vazgeçti. Akıllı davranarak Peygamberimiz (s.a.v.)’in huzuruna gitti. O’na sığındı.

 

‘Ya Resûlallah, önce İran’a kaçmayı kararlaştırdım. Fakat sizin büyük affınızı, benzersiz hoşgörünüzü düşünerek işte huzurunuza geldim. Yaptığım bütün suçlarımı itiraf ediyorum, sizden af diliyorum.’ dedi.

 

Peygamberimiz  (s.a.v.), af kapısını ona da açtı. Samimi itirafları üzerine Hebbar’ı da bağışladı.[18]

 

Peygamberimiz (s.a.v.)’in sahabileri, tabiin ve ondan sonra gelen yönetici, hüküm verici veya diğer bütün müslümanlar, her konuda olduğu gibi af konusunda da Allah (c.c.)’ın emirlerine ve Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine uyarak hep affedici oldular. Tarih boyunca tüm dünyada huzur ve barışın, kardeşliğin, hoşgörünün yayılması için olağanüstü bir çaba gösterdiler. Bu konuda da tarihe şeref levhaları yazdırdılar.

 

İslâm ahlâkçıları, bütün bu kurallar ışığında affetmeyi müslümanlar arasında uyulması gereken bir din kardeşliği görevi ve hakkı olarak düşünmüşlerdir.  Ancak hangi suçların affedilebileceği, hangilerinin affının mümkün olmadığı tartışılmıştır. Bir kişiye karşı kötülük ve haksızlık yapan kimsenin ancak haksızlığa uğrayan tarafından affedilebileceği ve bunun bir fazilet olduğu konusunda bütün ahlâkçılar görüş birliğine varmışlardır. Yine bir suçlunun, haksızlığa uğrayan taraf rıza göstermedikçe, başka herhangi bir kişi veya kurumca affedilemeyeceği de ittifakla benimsenmiştir.

 

Râgıb el-İsfehâni, affın verdiği mutluluğa, cezalandırma yoluyla hiçbir zaman erişilemeyeceğini, bu faziletin insana toplum içinde saygınlık ve sevgi kazandıracağını ve bunun için de affı tercih etmenin saygıdeğer bir davranış olduğunu ifade etmektedir.

 

Bütün İslâm eğitimcileri de af ve hoşgörüyü eğitimin vazgeçilmez metotları arasında göstermişlerdir. [19]

 

Allah (c.c.) dilerse kulunun bütün günahlarını  bağışlayabilir. Kul hakkına tecavüz etmiş bir kulunu da affetmek isterse, haklarına tecavüz edilenleri nimetlendirerek sevindirir ve haklarını helal ettirir ve o kulunu da affeder. Ancak O’nun rahmetinin genişliği yanında azabı da çetindir. Bundan dolayı Allah (c.c.)’ın rahmetinden asla ümit kesmemeli, fakat rahmetine güvenip de günahlara dalmamalıdır. 

 

 



[14] Şurâ sûresi, 42/40.
[15] Âraf sûresi,  7/199.
[16] Âl-i İmrân sûresi,  3/159.
[17] A’raf sûresi,  7/199.
[18] Peygamberimizin Örnek Ahlâkı, M. Paksu.
[19] Diyanet İslâm Ansiklopedisi, 1/394.

KAYNAK:http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=536

--

NU­RED­DİN ­ZEN­Gİ’NİN RÜ­Y­SI

NU­RED­DİN ­ZEN­Gİ’NİN RÜ­Y­SI

Onikinci asırda, Haçlı Seferleri’nin en şiddetli yıllarında, Suriye’de bulunan Türk devletinin sultanı Nureddin Mahmud bin Zengi 1162 senesinde bir rüyâ görür.


Peygamber efendimiz, rüyâsında, 3 adamı Sultan’a göstererek,
“Nureddin! Bu adamlardan beni kurtar!” diye buyurur.

Yatağından fırlayan Sultan, “Bu rüyâ doğru bir rüyâdır. Resûlullah tehlikede.” diye düşünerek, sabahı beklemeden, yanına sâdık adamlarından 20 kişi alarak ve çok süratle giderek 16 günde Medîne-i Münevvereye varır.

Halk, Sultan’ın bu âni ziyaretine hem sevinir, hem de şaşar. Ertesi günü, genç-ihtiyar, kadın-erkek ve çocuk bütün şehir halkının, önünden geçmesini ve halka bizzat eli ile hediye dağıtacağını ilân eder. Herkes gelip geçerler.

Sultan bu geçenler arasında rüyâda kendisine gösterilen adamları göremez.

“Buraya gelmeyen kimse kaldı mı?” diye şehrin valisine so-rar. O da Sevgili Peygamberimizin kabrinin bulunduğu yere yakın bir evde oturan 3 Mağriblinin gelmediğini söyler.

Sultan, derhâl o 3 kişiyi zorla getirtir. Görür ki, bu adamlar rüyâda kendisine gösterilen 3 kişidir. Derhâl bunları tevkif ettirir.

Sultan mâiyeti ile beraber bu eve gider ve eve girince görürler ki, evin içinde büyük bir tünel kazılmış ve tünelin ucu da Ravzâi Mutahhara’ya iyice yaklaşmıştır.


Mağribîleri muâyene ettirir. Suçluların sünnetsiz ve papaz oldukları ortaya çıkar. Bunlar sorguya çekilince ifâdelerinde;

“Bizler Hıristiyanız. Yer altından Peygamberin kabrine girip naaşını çalıp, Avrupa’ya götürecektik.” derler.

Hâin insanlar derhâl cezalarını bulurlar.

Sultan Nureddin Zengi, bundan sonra böyle hâinler zarar veremesinler diye, Ravzâi Mutahhara’nın etrafına su çıkıncaya kadar hendek kazdırır.

Bu hendek epeyce geniş olarak yapılır. Buraya kalay eritilip döktürülerek, kalın bir duvar hâline getirilir. Böylece Ravzâi Mutahhara, emniyete alınmış olunur.


İsmail Yağcı - Tarih Araştırmacısı





22 Eylül 2016 Perşembe

İslâm Toplumunda Adalet

İslâm Toplumunda Adalet    
 
İslâm toplumunun temelinde Kitap ve Mizan vardır. Müslümanlar kitaba uyarak mizanı yerine getirirlerse, yani ölçülü davranıp aşırılığa, yanlış yollara sapmazlarsa, adaleti sağlarlar. Mizanın dengesi bozulduğu zaman, adalet kaybolur gider. İnsanlar en doğal haklarını bile alamazlar. Toplumdaki zalimler gücü ellerine geçirdikleri zaman da zulümler artar. Güç ve iktidar, adaletin emrinde olmalıdır. O zaman hukukun üstünlüğü sağlanır ve insanlar haklarına kolaylıkla ulaşırlar. Kendini hukukun üstünde gören güçler, adalet anlayışını çiğner geçerler.
 
İslâm’a göre bütün insanlar bir ana-babadan meydana geldikleri için birbirlerine karşı üstünlükleri yoktur. Doğuştan herkes eşittir. Üstünlük ancak takva ile olabilir. Kim Allah’tan (c.c.) hakkıyla korunursa onun derecesi daha üstün olur. [1]
 
Dikkat çeken bir nokta da şudur ki, Allah (c.c.) kendi sözünün (Kur’an) doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tam olduğunu belirtiyor. Öyleyse adaletli ve doğru olmak, O’nun sözüne (Kitabına) uymakla gerçekleşir.
 
Kur’an’a göre gerçek adaletin ölçüsü hakka uymaktır. [2] Hak neyi gerektiriyorsa onu yapmak, hak kime ait ise onu sahibine vermek, hak ile hükmetmekten ayrılmamak, her konuda hakkı ölçü almak, herkesin ve her şeyin hakkını korumakla adalet yerine getirilir.
 
İslâm, hakların yerine ulaşması için adaleti emrederken, ilâhi adaletin de ahirette herkese hakkını vereceğini ve hiç kimseye haksızlık yapılmayacağını bildiriyor. [3]
 

Dünyada tarih boyunca adaletle hükmeden devletlerin ve toplumların asırlarca yaşadıkları, adaleti bırakıpzulüm ve haksızlıkla hükmeden devlet ve toplumların ise çabuk yıkılarak yok olduklarını ve dünya haritasından silindiklerini tarihler yazmaktadır.       

 

                                             Ahirette Adalet

 
Kur’an-ı Kerim’de buyurulur:
“O gün tartı tam doğrudur. (Herkesin yaptığı tartılır), kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır. Kimin (sevap) tartıları hafif gelirse, işte onlar da ayetlerimize haksızlık etmelerişnde ötürü kendilerini zarara sokanlardır.” [4]
 
“İşte o gün bölükler halinde insanlar, kabirlerinden çıkıp yüce divana dururlar, ta ki yaptıklarının karşılığını görüp alırlar. Zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur, zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur.” [5]             
 


[1]  Hucurat sûresi,  49/13.
[2] A’raf sûresi,  7/159.
[3] Enbiya sûresi,  21/47.
[4] A’raf sûresi,  7/8-9.
[5] Zilzal sûresi,  99/6-8.
 

--

Nasihat Fayda Verir

Nasihat Fayda Verir

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
 “Sen öğüt ver (vaaz ve nasihatte bulun)! Çünkü nasihat (ve hatırlatma) mü’minlere fayda verir.” (Zariyât, 55)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Din, na­si­hat­ten ibâ­ret­tir.” (Bu­hâ­rî, Îmân, 42)
Peygamber Efendimiz (sav), müslümanın müslüman üzerindeki haklarından birinin din kardeşine samîmiyetle nasihatte bulunması, gıyâbında onun iyiliğini isteyip ona duâ hâlinde bulunması olduğunu bildirmiştir. (Tirmizî, Edeb, 1; Nesâî, Cenâiz, 52.)

Nasihatçinin üç husûsiyeti olmalıdır. Bunlar:
1. Müslümanların uğradığı musibetlere kalben üzülmesi,
2. Müslümanlara nasihat etmeyi kendisine vazife bilmesi,
3. Şahsiyetiyle güzel bir örnek olarak insanlara kurtuluş yollarını göstermesidir.

Velhâsıl müslümanın müslüman üzerindeki bir hakkı olan nasihat, din kardeşliğinin bir vecîbesidir. Bu sebeple İslâm tarihinde, “nasihatnâme” türünde pek çok eser kaleme alınmıştır. Buna küçük bir misâl kabilinden, mîlâdî 11. asırda İran’ın Taberistan ve Gürgân eyalet­lerinde hüküm sürmüş olan Ziyârî hânedânının hükümdârı Keykâvus bin İskender’in kaleme aldığı nasihatnâmesinden bâzı seçmeler sunmak istiyorum:

Allah Teâlâ’nın emrine uygun şükredersen, azın çok yerine geçer.

Şahsiyetini, ana-babanın verdiği unvan ile değil, kendi gayretinle kazanmaya çalış! Çünkü anan ve baban sana Ahmed, Mehmed gibi isimler vermiştir. Hâlbuki senin kazandığın ad ve unvan; senin mâneviyat, şahsiyet ve karakter sıfatın olacaktır. Bu sıfatlar sana halk arasında hüsn-i şehâdet kazandırır.

Ummadığın bir yerden ümidini tam olarak kesme ve bir şey umduğun yerden de sakın çok ümitli olma! Çünkü nasip, umduğun yerden değil, ummadığın yerden de gelebilir.

Kendini sıkıntıya sokacak sözü söyleme! Bu durumda sükût daha iyidir. Güzel söz söyleyene, güzel cevap gelir. Gelişigüzel ve pervâsızca konuşan, istemediği şeyler işitir. “Kötü söz insanı dinden, tatlı dil yılanı ininden çıkarır.” demişlerdir.

Başkasının sana dil uzatmasını istemiyorsan, sen de kimseye dilini uzatma.
İnsan iki hâl üzeredir: Sevinç ve keder. İster kederli, ister sevinçli ol, kederini ve sevincini öyle birisine söyle ki, üzüldüğün zaman o da seninle birlikte üzülsün, sevindiğin zaman o da seninle birlikte sevinsin!

Kimsenin üzüntüsüne sevinme, böylece kimse de senin üzüntüne sevinmez. Senden aşağı olanlara güzel muâmelede bulun, hakkâniyet göster. Böylece sen de, senden büyük olanlardan güzel muâmele görür, hakkâniyet bulursun.

Kimseyi incitme. Birisi seni incitse de sen onu incitme, fazîletin nişanı budur.
İyiliğe ve kötülüğe çabuk sevinme ve üzülme! Zira bu, çocukların işidir. Olmayacak şey için hayallere kapılma, yani olur olmaz şey için gönül dünyana zarar verme! Çünkü akıllı kişiler, esen her rüzgâra îtibar etmezler.

(Osman Nûri Topbaş, Genç Dergisi, Eylül-2011)


 

21 Eylül 2016 Çarşamba

Peygamber Efendimizin Adaleti

Peygamber Efendimizin Adaleti
 
Peygamberimiz (s.a.v.), dünya işlerinden elini çekmiş, toplumsal hayattan uzak duran birisi değildi. O, gençlik yıllarında Mekke’de bulunan kabilelerle birlikte yaşıyor, peygamber olduktan sonra da çeşitli kabile ve milletlerle iç içe buluyordu. Bu kabileler zaman olmuş boğaz boğaza gelmişler, kan dökmüşler, birbirleriyle çarpışmışlar ve yıllarca savaşmışlardı. Uzun yıllar aralarında süregelen kan davaları ve düşmanlık nedeniyle bunlardan birinin hoşuna giden bir hareket, öbürünü rahatsız ediyordu.
 
İşte Peygamberimiz (s.a.v.), birbirine düşman olan bu kabileler arasında hak dini yayarken onların kalplerini kazanıyor, aralarında hak, adalet, insaf ve kardeşlik filizleri yeşertiyordu. Fakat bütün bunları yaparken zerre kadar hak, adalet ve insaftan ayrılmıyordu.
 
Arapların nüfuzlu ve zengin olanları, toplum içinde kendilerine ayrı bir yer ayırır, kendilerini üstün görür, başkalarına, özellikle kimsesiz ve fakir kimselere yaptıkları baskıların kendilerine yapılmasına dayanamazlardı.
 
Mahzûmi kabilesinden bir kadın hırsızlık yapmıştı. Kureyşliler soylu bir kabileden olan bu kadının cezalandırılmasını istemiyorlardı. Üsâme bin Zeyd’i peygamberimiz çok seviyordu. O’nu kırmayacağını biliyorlardı. Üsâme’yi araya koyarak, Peygamberimizin bu kadına ceza vermemesi için rica etmek üzere gönderdiler. Peygamberimiz (s.a.v.), Üsâmeye şöyle buyurdu“İsrailoğulları bu gibi taraf tutmaları yüzünden helak oldular. Bunlar fakirlerine en şiddetli cezaları verirken, nüfuzlu ve zengin olanlarına ceza vermezlerdi.”
 
Peygamberimiz, adâleti uygularken insanlar arasında din farkı da gözetmezdi. Hak sahibi bir Yahudi de olsa, Müslümandan hakkını alır ve ona verirdi.
 
Sahabilerden Ebu Hadrad, bir Yahudiden bir miktar borç almıştı. Borcun vadesi gelmiş ve Yahudi de ısrarla alacağını istiyordu. Fakat Ebu Hadrad’ın sırtındaki elbisesinden başka bir malı yoktu. O sırada Peygamberimiz Hayber savaşı için hazırlık yapıyordu. Bu sefer Yahudilerin üzerine yapılacaktı. Konu Peygamberimize iletildi. Ebu Hadrad, Yahudiden biraz süre istediyse de Yahudi buna razı olmadı. Sahabiyi peygamberimizin huzuruna getirdi. Alacağını tahsil etmesini istedi. Ebu Hadrad, verecek bir şeyinin olmadığını, Hayber’in fethinden sonra eline ganimet olarak bir şey geçerse vereceğini söyledi. Ancak Yahudi diretiyordu. Sonunda Peygamberimiz fakir sahabisine sırtındaki elbisesinin bir kısmını satarak borcunu ödemesini söyledi. Ebu Hadrad da öyle yaptı.
 
İşte Peygamberimiz (s.a.v.) bu olayda görüldüğü gibi, Yahudilerin üzerine bir sefer yapmaya hazırlandığı bir sırada, gözü gibi koruduğu, çocuklarından daha çok üzerlerine düştüğü Sahabilerinden birine karşı, hak sahibi olduğu için Yahudinin hakkını arıyordu.
 
Peygamberimiz (s.a.v.) hak, hukuk ve adâlet konusunda kendisini ayrı tutmaz, kendisine farklı bir işlem yapılmasını da kabul etmezdi. Bunun örnekleri Peygamberimizin hayatında çokça bulunmakta ve bu alanda da en yüksek seviyede bulunduğunu göstermektedir.
 
Ebu Said el-Hudri’nin anlattığına göre, Peygamberimiz bir seferinde savaşta ele geçen ganimet mallarını sahabileri arasında paylaştırıyordu. Büyük bir izdiham vardı. Öyle ki, sahabilerden birisi Peygamberimizin sırtına çıkarcasına üzerine abanmıştı. Peygamberimiz, elinde bulunan ince hurma çubuğu ile o kişiye işaret ederek kenara çekilmesini istedi. Çubuğun uç kısmı adamın yüzüne değdi ve birazcık çizdi. Bunun farkına varan Peygamberimiz elindeki sopayı o kişiye verdi ve, “İşte yüzüm, gel, sen de benden hakkını al”buyurdu. Fakat Resûlullahı canından fazla seven sahâbi, “Ey Allah’ın Resûlü, ben hakkımı helal ediyorum, sizi bağışlıyorum” dedi ve vazgeçti.
 
Peygamberimiz ömrünün son günlerini yaşıyordu. Dünyaya veda etme zamanı gelmişti. Sahâbileri ile vedalaşmak, helalleşmek istedi. Öbür aleme üzerinde bir hak var iken gidemezdi. Sahâbileri topladı ve onlara şöyle konuştu: “Şayet birinize karşı bir hatada bulunmuş isem, maddi veya manevî olarak kimi incittiysem, malınıza, canınıza veya şerefinize, herhangi bir şekilde zararım dokundu ise, gelsin benden hakkını alsın, tazminatını vereyim.” Böylece ömrünün son anında, ağır hastalığında dahi adâletin yerini bulmasını istiyordu. Üzerinde kimsenin bir hakkının kalmasını istemiyordu. [1]  
(1)M. Paksu, Peygamberimizin Örnek Ahlâkı
 
 

 
 

İHLÂSI KİMDEN ÖĞRENDİN?

İHLÂSI KİMDEN ÖĞRENDİN?

Cüneyd-i Bağdadi hazretleri, evliyanın büyüklerindendir.
Birisi ona gelir:

- Efendim çok merak ediyorum kusurumu bağışlayın bir sualim var…

- Estağfirullah! Ne kusuru, sor. Soran dağlar aşmış…

- Belki edebe mugayir ama öğrenmek istiyorum. İhlâsı kimden öğrendiniz efendim?

- Zor bir sual ama madem çok merak ediyorsun anlatayım:

Birgün Mekke-i Mükerreme’de harçlıksız kalmıştım. Basra'dan para bekliyordum ama gelmemişti. Saçım sakalım çok uzamıştı. Bir berbere girdim. Selâm verdikten sonra: “Peşin söyliyeyim usta param yok” dedim. Adam işini bıraktı bana baktı. Ben de devam ettim meramımı anlatmaya:

“Allahü teâlânın rızası için saçlarımı düzeltebilir misin?” dedim.

Berber, bir şey demeden bana yer hazırladı. Her halinden mevki sahibi, itibarlı biri olduğu belli olan adam da “ne olacak kabilinden” bize bakıyordu. Bu “Allahü teâlânın rızası” sözümün üzerine hiç tereddüt etmeden o itibarlı şahısı bırakıp beni traşa başladı.

İtibarlı adamın gururu kırılmıştı, kızardı, bozardı, yüksek sesle tehdit edercesine itiraz etti:

“Ne yapıyorsun be adam? Seni mahv ederim, asrım, keserim!”

Dediyse de tehditlere aldırmayan, kibarlığını, nezaketini, metanetini bozmayan berber:

"Kusura bakmayınız efendim. Sizi ücreti mukabilinde traş ediyorum. Ama bu genç Allahü teâlânın rızası için istedi” cevabını verdi.

O adamda daha üstelemedi.

Berber dahasını da yaptı. Bana harçlık verdi.

Aradan birkaç gün geçti, beklediğim para geldi. Ona bir kese altın götürdüm:

- Çok teşekkür ederim sıkıntıdan kurtardın beni lütfen bunu alın.

- Asla alamam.

- Ama hakkınız. Ben ödeyeceğimi vaat etmiştim.

- Siz size düşeni yaptınız, müsade edin de ben de bana düşeni… İnan; Allah’ın rızası daha kıymetli, daha güzel… dedi.

Bazen insan cahil gördüğü birinden hayatını kurtaracak ipuçları yakalayabilir.

Onun için büyüklerimiz; “her geceyi Kadir bil, her gördüğünü de Hızır…” demişlerdir.